"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Hayatta en önemli şey hayatın kendisi

PAZAR günü başlayan Serra Yılmaz-Emine Uşaklıgil röportajı bugün de devam ediyor.

O kadar renkli iki kadın ki anlattıkları bir güne, bir sayfaya sığmadı, bugün de devam ediyorum. Huzurlarınızdan ayrılmadan hatırlatıyorum: ‘Şimdilik Bu Kadar’ okumaya değer bir kitap...

KANSER GEÇİREN KADINLAR ‘KIZ KARDEŞ’ OLUR

- Bir başka ortak noktanız da kanser. İkiniz de kanser atlattınız. Kanser geçirmiş iki kişi birbirine “kız kardeş” gibi mi bakar?

Serra: Elbette! Kanser ister istemez bir başka “bakış” ve “farkındalık” getiriyor insana. Öyle bir tecrübe yaşadığım için ben artık geçmişle uğraşmıyorum. Çünkü geçmişte değiştirebileceğim bir şey yok. Geçmiş oldu, bitti. Yanlışıyla doğrusuyla. Artık andayım. Kanser en çok bunu öğretti bana.

Emine: Ve bizim abarttığımız, kafamıza taktığımız birçok şeyin aslında hiç ciddi olmadığını, ciddiye de alınmaması gerektiğini...

‘ŞİMDİ’NİN GÜCÜ

Hayatta en önemli şey hayatın kendisi

- Hayatta en önemli şey ne sizce?

Emine: Hayat... Hayatın kendisi...

Serra: Yani “an”... Şu an!

Emine: Evet... Kesinlikle öyle! Şimdinin gücünü ve kıymetini bilelim.

Hayatta en önemli şey hayatın kendisi

2 DÜNYA VATANDAŞI

- Kendinizi dünya vatandaşı gibi hissediyor musunuz?

Serra: Evet. Üç ülkede de ben kendimi evimde hissediyorum. İtalya, Fransa, Türkiye... Hiçbir zaman tek bir yerde oturamıyorum. İstanbul’daki evim hep duruyor. Ama diğer iki ülke de benim için özel. Fransa’da yaşadım, üniversiteyi okudum, son dönemde de oturdum. İtalya desen, orda kariyer yaptım kendime. Hem ailem hem de çok yakın dostlarım var. Bir yıldır da evim var. İtalya’da sokağa çıktığımda insanlar müthiş sevgi gösterisinde bulunuyorlar.

Emine: Ama öyle böyle değil... Floransa’da yürüyemiyorsun Serra ile. Herkes fotoğraf çektirmek istiyor... Bana gelince, benim evim bir yerde, Türkiye’de. Ama kendimi ben de dünya vatandaşı hissediyorum. Fransa, İtalya ve Portekiz kendimi sanki evimdeymiş gibi hissettiğim yerler...

HEM ÖZGÜR HEM TERBİYELİ ÇOCUKLAR YETİŞTİRMELİYİZ!

- Kitapta çocuk eğitiminde özgürlük konusunda kafa karışıklığı olduğunu anlatıyorsunuz...

Serra: Evet. Terbiye vermekle çocuğu özgür bırakmak misyonlarını karıştırdığımızı düşünüyorum. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada. Onun için çok terbiyesiz çocuklar çıktı ortaya! Bir de şöyle bir durum var: Şimdiki çocuklar her şeyi eleştiriyorlar. En ufak bir şey söylediğinizde de “Ben dünyaya gelmek istemedim ki!” diyorlar. “Sen getirdin beni dünyaya, o zaman ceremesini çekeceksin!”. Bu ne saçma bir bakış açısı. Ne çocuğa, ne anneye-babaya faydası var. Anne-babalar, günümüzde çocukları her şekilde tatmin etmek derdine düştüler. Çocuklar onları her şekilde sevsin istiyorlar, onların resmen kölesi oluyorlar. Bizim zamanımızda öyle değil. Annemin “Kızım beni çok sevecek mi?” ya da “Beni çok sevsin diye şunu şunu yapayım!” diye bir derdi yoktu. Koyduğu kural neyse o kurala benim uymam gerekiyordu. Uymazsam, sorumluluğumu yerine getirmezsem ceza verirdi. Bence günümüz dünyasında çocuklara sınır koymuyorlar. Oysa bu gerekli. Disiplin de gerekli. Çocukların iyiliği için de gerekli. Yani “çocuk beni sevsin” kaygısı, “aman ne isterse yapayım” kaygısı yanlış. Sınır koyulmayan çocuklar kendilerini güvende hissetmiyorlar. O sınırı korumak için de zorluyorlar aileyi. Ve en olmadık şeyleri yapıyorlar. Bir çocuk hem özgür hem de terbiyeli olabilir. Öyle çocuklar yetiştirmeliyiz!

OYUNCU OLMAK İÇİN KONSERVATUVAR EĞİTİMİ GEREKMEZ!

- Siz konservatuvara gitmeden oyuncu olan birisiniz...

Serra: Evet, çünkü ben içtenlik ve sahiciliğinizle oyunculuğun üstesinden gelinebileceğini düşünüyorum. Benim kendimi en iyi hissettiğim zaman “oynadığım” zaman. Ben oynamanın aslında çok öğrenilebilir bir şey olduğunu da düşünmüyorum. “Oynamak” aslında bir sürü birikimin neticesinde insanın edindiği bir şey. Ama aynı zamanda çocukluktan gelen bir şey. Mesela bana bir sürü anne-baba diyor ki “Kızımız çok yetenekli, aynanın önünde şöyle böyle yapıyor!” İyi ama bütün çocuklar yapıyor bunu! Bunun hiç olağanüstü tarafı yok ki! Bütün çocuklar her an oynamaya hazır, bütün çocuklar olmayan şeylerin var olduğunu varsaymaya hazır! Tıpkı bizim tiyatroda yaptığımız gibi! Bence o rahatlığı kaybetmemek gerekiyor. Çok fazla yapılandırıldığında en azından beni çok ikna eden bir şey çıkmıyor ortaya. Konservatuvar eğitimine tümden karşı değilim, ama bir kalıba sokmaya çalışıyor. Ondan sonra da o kalıptan çıkmak için uğraşmak gerekiyor!

40 YAŞINDAN SONRA MEŞHUR OLDUM!

- Kaç yaşından sonra herkesin bildiği Serra Yılmaz oldunuz?

Serra: (Gülüyor) Ne zaman meşhur oldun diye soruyorsun... Cahil Periler’den sonra...

- Kaç yaşındaydınız? 40 mı?

Daha bile fazla!

- Bu sizi şaşırttı mı? “Keşke daha önce meşhur olsaydım!” dediniz mi?

Yok canım. Hayatım boyunca yaptığım işten keyif almayı sevdim, keyif almadığım işi de yapmamayı ilke edindim. Ben sette oynarken ya da tiyatroda sahneye çıktığımda çok mutluyum. Küçük yaştan itibaren hep oyuncu olmak istedim. Gayet de kararlıydım. 12 yaşında Francesca’ya bir küçük vesikalık fotoğraf imzalamışım, “Serra... Ünlü Türk oyuncusu” diye imza atmışım. Çok istiyorsanız bir şeyi, sonunda oluyor. “Ün daha önce gelseydi” hiç demiyorum. Zaten ün mün de palavra, yaptığı işi seveceksin, sevdiğin işi yapacaksın ve her daim ileri bakacaksın...

 

X