AKM’nin öyküsü

    SON gezi olaylarının ışığı altında, 1 ay önce gündeme getirilen İstanbul AKM’nin yıkılması kararı, Gezi olaylarının gölgesinde kalarak, kamuoyuna kabul ettirilmiş görünmektedir.

    Muhtemelen hayatında hiç opera ve bale görmemiş, popçu bazı köşe yazarları bile bu kararı desteklemektedir. Bilindiği gibi, İstanbul AKM’nin yıkılması son 5 yıl önceki direniş sonucu durdurularak, Sabancı Vakfı’nın sponsorluğunda restorasyona dönüştürülmüştü. İstanbul’un tüm kamu arsalarını ranta dönüştüren Karadeniz kökenli yandaş müteahhitler, AKM’yi yemek arzularına son bir ay içinde, AKM’nin yıkılma kararını, Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı görevden aldırarak erişmiş gözükmektedirler. Yeni bakan Ömer Çelik, bir Başbakan hayranı olduğundan, bununda daha ilerisine gidip, kanunla devlet opera, bale, senfoni orkestralarını ve devlet tiyatrolarını kaldıran bir kararı yürütmek üzeredir. AKM’yi yıkmaya yol açan yasa önerisi Gezi olaylarından önce hazırlanmış olup, yıkıma gerekçe oluşturmuştur. Çünkü denecektir ki opera, filarmoni olmazsa AKM’ye ne gerek olacaktır? Rant lobisi yenilmemiş, binlerce insanı işsiz, Türkiye’yi kültürsüz bırakacak böyle bir olaya kalkışmıştır.
    Onlara göre opera, senfoni nedir ki?
    Almanya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilkin opera binalarını inşa etmişdir. İktidarın müzik anlayışı, yandaş arabeskçiler vardır. AKM’nin etrafında, 5000 metrekare otopark vardır. Buraya AVM, kafe, rezidanslar, oteller yapılacaktır. Hayatında hiç senfonik konsere gitmemiş, aydın geçinen köşe yazarları AKM’de salon akustiğinin olmadığından, yıkılması caizdir fetvaları vermektedirler. Uluslar, piyanistleri, sopranoları, ressamlarıyla dünyada saygı uyandırırlar.
    AKM yıkılarak, hem yandaşlara rant elde ettirilecek, hem de Büyük Atatürk’ün en büyük eseri olan Batılı sanat kurumlarını kanunla sona erdireceklerdir.
    AKM’nin hikâyesine gelince, 1939 yılında Vali ve Belediye Başkanıı Lütfi Kırdar döneminde İstanbul Operası olarak inşaata başlanmış, 1942 yılında II. Dünya Savaş dolayısıyla durdurulmuş, sonra DP muhalefetinin ‘alay’ konusu olmuş, CHP iktidarı inşaatı durdurmuş, 1950-60 arasında ise DP iktidarı opera ile alay ederek, yine inşaatı durdurmuştur.
    Dönemin gazeteleri, zaman zaman konuyu resimle gündeme getirmişlerdir. 1959 yılında opera sanatçısı Ayhan Aydan’ın, dönemin Başbakanı Adnan Menderes’le gönül ilişkileri, İstanbul Operası’nın açılmasını, Tepebaşı Tiyatrosu’nda gerçekleştirtmiştir.
    Opera ve Batı müziğinden hoşlanmayan Menderes’in emriyle, Tepebaşı’ndaki opera temsilleri saatlarce, İstanbul Radyosu’ndan naklen verilmiştir.
    1960 yılında askeri idarenin araya girmesiyle 26 yıl duran opera inşaatı 1967-1970 yılları arası AP iktidarı, Demirel döneminde tamamlanmış, 1971 Mart’ında 22 yıl sonra tamamlanan bina anarşistlerce yakılmıştır.
    İnşaata derhal başlanarak AKM 1977 yılında yeniden hizmete girmiştir. Bu yazının amacı 23 yılda tamamlanan bir eserin, bir ayda yıkılmasının yanlış olduğunu genç kuşaklara açıklamak ve AKM restorasyonuna devam edilmesini istemektir.
    Aklıselim lütfen!
    Aslan ÖZMEN-Mühendis

    Ligler başlayınca  ne yapacaksın usta!..

    İMAMBAKIR Üküş, “Kaç git usta!” başlıklı yazısında bakın ne diyor:
    “Çok korkuyorsun, korktukça bağırıyorsun... Paralı askerin ve bindirilmiş kıtaların olmayan her kalabalıktan korkuyorsun.
    Hadi Mersin’de bütün biletleri satın aldın.
    Peki usta yakında lig
    başlıyor...
    Her statta seni bekliyor olacağız.
    O zaman ne yapacaksın?
    Ligleri mi tatil edeceksin, bütün biletleri mi satın alacaksın?..

    Biliyor musunuz

    CHP İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve 9 arkadaşının, polislerin sicil numaralarının gizlenmesini önlemek için bir yasa teklifi hazırlayarak “Bu yasa teklifiyle çevik kuvvet birimlerinde görevli personelin kıyafetlerinin sırt ve göğüs bölgelerinde 15 santim eninde ve 25 santim boyunda, kollarının yanlarında ve bacaklarının hem ön hem arka bölgelerinde 5’er santimetre eninde ve 8 santim boyunda, kasklarında ise 8 santim boyunda ve 25 santim eninde olmak üzere sicil numaralarının, kıyafet ve kask zeminlerindeki rengin zıt rengiyle yazılması amaçladıklarını” açıkladıklarını...
    TGB’nin bugün 14.00’te Kadıköy Bahariye Caddesi’ndeki Müjgat Gezen Tiyatrosu’nda ‘Çapulcu Kurultayı’ gerçekleştireceğini...

    DALKAVUK

    “Herkesçe bilinmelidir ki, doğru yoldan ayrılmakla dünya yıkılmaz.
    Onu asıl yıkan, bilim adamlarının dalkavukluğudur.”
    (Keçecizade İzzet Molla 1785–1829)

    OKUYUNUZ

    Acıbadem’de Faik Bey’in adlı sokak neden ‘Betül’ olarak değiştirildi!

    UZUNCA bir süredir, Acıbadem Faik Bey Sokağında oturuyorum. Sokağımızın adı 1-1,5 yıl önce, birdenbire “Betül Sokağı” oldu. Kadıköy Belediyesine sordum, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin verdiği bir kararla bu değişikliğin olduğunu söylediler.
    Konuyu bir iki yerden daha sordum; bu adı verilen “Betül”ün bir AKP’linin karısı ya da kızı olabileceğini duydum. Bilmem doğru mu?
    Bana doğru olabilir gibi geldi; yoksa neden durduk yerde böyle bir değişiklik yapılsın? Hem tek başına ne önemi olabilir ki böyle bir ad, bir sokağa verilsin?
    Konunun bir de bu yönüne değineyim: Semtimizde, bir Faik Bey Mescidi vardır. Bizim sokağın -büyük olasılıkla- adının o Faik Bey’den geldiğini sanıyorum. Hani bunlar, değerlere, geçmişe saygılıydılar? O zaman neden böyle bir kişinin adı yok sayılır, kim olduğu bilinmeyen bir kişinin keyfi bir kararla adı sokağımıza verilir? Sonra, Büyükşehir Belediyesi, bunca sorun dururken neden bunlarla uğaşır?
    Eğer duyduklarım doğruysa, bu tam bir iktidar şımarıklığı değil midir?
    Dilerim tez elden sokağımızın bu uyduruk adından vazgeçilir.
    Adil İZCİ

    Taksim Platformu süreci iyi yönetemedi

    TAKSİM Dayanışma Platformu’nun bu süreci en başından beri iyi yönetemediği ortada. Dün akşamki olaylar bunun bir örneğiydi. Platform tarafından saat 19.00’da karanfil bırakma eylemi yapılacağı duyurulmuştu. Eğer platform, eylemi şu saatler arasında yapacağız ve sonrasında dağılacağız gibi bir çağrı ile duyursaydı, bunlar yaşanmazdı. Polis uzun süre boyunca eyleme müdahale etmedi, dağılın uyarısı yaptıktan sonra dahi...”
    Direnişçilerin “sık bakalım” sloganları kışkırtma olarak algılansa da arkasında kötü niyet aranmamalı.
    Yaşadığımız sıkıntılı haftalar sonrasında direnişçiler, yaptıkları pasif direniş eylemleri ile ilk baştan beri ifade ettikleri gibi şiddete karşı olduklarını daha net şekilde göstermiş oldu. Emniyet güçleri tarafında ise aynı yumuşaklığı ve anlayışı hala göremiyoruz. Dağılın uyarısına kulak verilmemiş olması, polise tekrardan gövde gösterisi yapma hakkı tanımamalı. Polisin Sıraselviler, Cihangir ve ara sokaklarda sebepsiz yere gaz bombası ve plastik mermi kullanmasının hiç bir açıklaması olamaz.
    AKP, yerel seçimlere kadar aynı söylemini devam ettirecek... Yerel seçimlerde oy ve güç kaybı yaşamasının epey olumsuz etkisi olacaktır. Bunun farkında olan Tayyip Erdoğan, mitinglerinde aynı söyleme, şiddetini arttırarak devam ediyor. Doğruluğu ispatlanmamış, hatta yanlış olduğu fotoğraf, video ve direkt ilgili kişiler tarafından teyit edilmiş konularda bile iftiralarda bulunmaya devam ediyor. Bu söylem devam ettiği müddetçe Taksim meydanında sessizce duran vatandaşlar bile polis gözünde tehdit olarak algılanmaya devam edecek.
    Sadece oy ve iktidar uğruna vatandaşın sağduyulu taleplerine kulak tıkamak hatta bazı kesimleri düşman olarak göstermek, süreci sadece daha da zora sokacaktır.
    D.B.

    Devlet adamlığı nedir?

    20 günü geçkin Taksim Gezi Parkı olaylarını hayretler içerisinde bir vatandaş olarak çok dikkatle izliyor, köşe yazarlarını okuyor, televizyon yayınlarını seyrediyorum.
    Batı ülkelerinde bir başşehirde ve ya o ülkenin önemli bir şehrinde, büyük bir proje yapılacak olsa uygulanacak yöntem çok basittir. Yapılacak proje açıklanır, açıklanan proje üzerinde ya ulusal, ya da uluslararası bir proje yarışması planlanır, belli bir süre konur, bu süre içerisinde gelen projeler istenirse yine ya ulusal ya da uluslararası teşkil edilen bir jüriye hem proje ve hem de maketleriyle birlikte testlim edilir. İlgili jüride bu proje yarışmasının birinci, ikinci, üçüncüsünü açıklar, o şehrin haklıda açıklanan bu projede maketlerini inceler, her detaydan ve her konudan haberdar olduktan sonra neticelerini ya kabul eder veya itirazları var ise bunları belirtir. Bu açıklık içerisinde gerekli düzeltmeler var ise yapılır, proje son şekliyle halk oylamasına sunulur, neticelenmesinden sonra projenin yapım aşaması başlar.
    Bizdeki duruma bakar mısınız? Sayın Başbakan Erdoğan bir TV programına çıkıyor, eski İstanbul Belediye Başkanlığı sıfatını da defalarca hatırlatarak Gezi Parkı’nda bir proje yapacağını söylüyor, projeyi kısaca şöyle açıklıyor;
    Gezi Parkı’nda Osmanlı döneminde bulunan Topçu Kışlası’nı yeniden inşa edilip, kullanılma şeklinin netleşmediğini, Taksim’deki otel ihtiyacı dolayısıyla bir kısmının otel olarak, bir kısmının müze olarak, bazı yerlerinin de dükkan ve kafeler olarak, avlu kısmının ağaçlandırılacağını, Gezi Parkı’nın Gümüşsuyu ucundaki Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılarak büyük bir opera binasının yapılacağını, eski Maxim Gazinosu’nun altındaki otopark alanına cami yapılacağını, Taksim girişinde ki kilisenin altında ki dükkanların yıkılıp kilisenin ortaya çıkacağı hayali bir projeyi anlatıyor.
    Sonra; olaylar ortada, Türk Gençliği ayağa kalkıyor ve bu projenin iptali için her türlü medeni ve kimsenin aklına gelmeyen, son derece zeki yöntemler uygulayarak reddediyor. Ederken de, tüm dünya basını, televizyonları bu protestoyu destekliyor ve günlerdir de gündemden düşürmüyor. ABD ve AB den de detaylarına girmeden Türkiye’mize devamlı ikazlar, insan hakları, basın özgürlüğü konusunda getirilen eleştiriler Türkiye’mizin dünyada ki görüntüsü üzerinde ciddi bir gölgenin düşmüş olduğunu göstermiş olması bakımından çok önemlidir.

    BAŞBAKAN NE YAPMALI

    Şimdi ülkemizin düşmüş olduğu bu durumdan çıkabilmesi Erdoğan’ın yapması gerekenler şudur
    1- Acilen Gezi Parkı’nda samimiyetle ne yapılması isteniyorsa bunları bir avam proje haline getirmek, ‘Uluslararası Taksim Gezi Parkı’ proje yarışması açmaktır.
    2- Sayın Başbakan’ın “benim, ben“ kelimelerinden kurtulması, agresif tavırlarını hem yurtiçinde hem de yurtdışında tamamen terk etmesi lazımdır.
    3- Lisan bilmediği halde bir dakika, çabuk çabuk gibi İngilizce kelimeler kullanıp Türkiye’mizi yurt içinde ve yurt dışında küçük duruma düşürmemelidir.
    4- Başbakan ve hükümet olarak ben bunları yaptım gibi kelimeleri asla kullanmamalıdır.
    5- Yurt içi ve yurt dışı gezilerinde son derece dikkatli olmalı.
    6- Yabancı devlet erkanı ile konuşmalarında kullandığı yakın dostum, değerli arkadaşım gibi kelimeleri çok itinalı kullanmalı, zira bu gibi kelimelerin ancak yurt dışında yüksek tahsil görürken aynı üniversitede aynı kampüsü ve aynı odaları paylaşan okul arkadaşları arasında kullanıldığını aklından hiç çıkartmamalıdır.
    7- Kendisini milletvekili olarak seçen aziz yurttaşlarımız tarafından ödenen vergiler ile her ay yapmış olduğu hizmetler karşılığında 45.000 TL (brüt) maaş aldığını da asla unutmamalıdır.
    8- Şimdi konumuz Taksim Topçu Kışlası ve satış öyküsüyle de ilgili kısa bilgi ise şöyledir:
    1918-1923 yılları arası ülkemizin beş yıl işgal altında kaldığı günlerde kışla ile ilgili özet mimari bilgiler ise Hint ve Rus mimarisinden çalıntı soğan kubbeler, Fas, Tunus, Cezayir mimarisinden çalıntı anahtar deliği biçiminde pencereler, kapılar, Endülüs mimarisinden çalıntı sütun ve mermerler, Barok ve Rokoko kopyasısüslemeler.

    TAKSİM KIŞLASI KOPYADIR

    İşte Taksim Kışlası tamamı intihal ve kopya!
    Balkan Savaşı’nda Osmanlı ağır bir yenilgiye uğramıştı. Hazine tam takırdı, dış borçta bulunamıyordu, devlet İstanbul’un orta yerinde ki gayrimenkulleri (Topçu Kışlası dahil) askeri doyurmak için satışa çıkardı. Buraya boğaza nazır evler, apartmanlar, villalar yapacak Fransız sermayeli bir şirkete satıldı.
    Satışın altında son padişah Vahdettin’ in imzası yer aldı. Sultan Vahdettin İngiliz gemisyle Malta’ya kaçmadan birkaç ay önce ‘Topçu Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadet etmesi için yapılmış camiinin de satışını kabul etti.’ Camiinin satış tarihi 23 Ağustos 1922, fiyatı yedi bin lira.
    Daha sonralarında Topçu Kışlası bakımsızlıktan yıkıldı, üzerinde de şimdi ki Gezi Parkı doğdu.
    Son bir anekdotla yazımı tamamlıyorum.
    Ulu Önder Atatürk Lozan Antlaşmaları sırasında zamanın baş müzakerecisi İsmet İnönü’ye altın bir dolma kalem hediye eder, inşallah antlaşmayı bu kalemle imza edersin der.
    Cumhuriyet kurulduktan sonra İstanbul İktisat Fakültesi’nde İsmet İnönü bir konferansa davet edilir, kendisine birde bröve verilecektir.
    İsmet Paşa konuşmasını yapar genel olarak denk bütçeli bir Türkiye’den cari açık ve dış borçların önemini içeren bir konuşma yapar, konuşma hithamında rektör kendisine brövesini verdikten sonra İsmet Paşa Ulu Önder Atatürk’ün kendisine hediye olarak vermiş olduğu altın dolma kalemini de İstanbul İktisat Fakültesi’ne günün anlamı itibariyle armağan eder.
    Devlet adamlığını anlatabildim mi?
    Tamer TUNCA

    Akıl yoluna girilsin,bu zulme son verilsin

    TÜRKİYE Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel Ergenekon davasının önceki günkü duruşmasından sonra şu açıklamayı yaptı:
    “Allah akıl fikir versin, diyorsanız... O kişiye kızdınız, yaptığı hatalı işten, size göre kusurlu bir eyleminden, kusurlu yolundan dönmesi isteğinizi vurguluyorsunuzdur.
    İçine sitem katarak.. Ben beceremedim Allah’ın yardımını istiyorum, diyerek. Bu cümleyi bir dava için uyarlamak geldi aklıma! Birdenbire değil, sindire sindire geldi…
    Dünkü duruşmayı izleyince suçluların nasıl aklandığına, masum insanları karalamak için pis bir tezgahın nasıl işlediğine tanık olmanın çaresizliği içinde yüreğimi daraldı.
    Avukat Zeynep Küçük savunmasını yapıyor. Cumhuriyet bombalamalarından, Danıştay cinayetine tüm kanıtları da ortaya koyarak sanıkların cinayeti nasıl ve neden işlediklerini ortaya koyuyor. Hangi gün, hangi saatte kimlerle kimlerin irtibat kurduğunu cinayeti işleyen sanık Alpaslan Arslan’ın kimler tarafından yönetildiğini, yönlendirildiğini ortaya çıkarıyordu.
    Avukat Küçük’ün söylediği isimlerden biri davaya dahil edilmemişti. Biri için beraat isteniyordu. Davanın hem sanığı, hem tanığı hem de gizli tanığı olan Osman Yıldırım ise Danıştay cinayetinden vareste tutuluyordu.
    Küçük savunmasını çok sağlam temellere oturttu. Danıştay davasını Ergenekon’a bağlayan tek delil, tek tanık Osman Yıldırım’dı. Başka da kimse yoktu. Küçük konuştukça Osman Yıldırım oturduğu jandarmaların arasında mırıldanmaya sonra da sesini yükseltmeye başladı. Ardından da sanıklara ve sanık avukatlarına bağırdı:
    - Hepinizin kanını içeceğim…
    Zeynep Küçük konuştu, biz ağzımız açık dinledik:
    “Osman Yıldırım’a “İleri Derecede Antisosyal Kişilik Bozukluğu” tanısı koyuldu. 9 uzman tarafından oy birliği ile verilen kararda ise şu ifade yer aldı, ”Suç tarihinde ve halen askerliğe elverişli değildir.”
    1- Osman Yıldırım’ın Adli dosya içeriği; 1- Akhisar Ağır Ceza Mahkemesinin 1989/82 Esas ve 1989/145 sayılı karar belgesinde “Kasten Ablasını Öldürmek (21-04-1989) 20 yıl hapis cezası aldığı.
    2- Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1995/78 Esas ve 1995/250 Karar sayılı karar belgesinde ‘Öldürmeye Teşebbüs’ (21-12-1994) suçundan 10 sene ağır hapis cezası aldığı ve bu cezanın Muş Cumhuriyet Savcılığı 2000/1064 numaralı belgesinde bu cezanın infaz edildiği
    3- Kırklareli Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1998/215 Esas ve 1998/378 karar sayılı karar belgesinde “Hüviyet cüzdanı almak amacıyla kendi ismini sahte olarak beyan etmek (15.04.1998) suçundan yargılandığı anlaşılmaktadır.”
    Sonrada bu tiplerin tanıklığının kabul edilemeyeceğini vurgulayarak çok çarpıcı cümlelerini sürdürdü:
    “Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat, ‘Anti-Sosyal Kişilik Bozukluğu’nu şöyle tanımladı:
     “Anti Sosyal Kişilik bozukluğu bulunan kişiler her türlü insan grubundan çıkar. Alt gruplarındaki kişiler, hırsızlık, cinayet ve mafyacılık gibi suçlara meyillidirler. Üst gruplarında ise işadamları, politikacılar bile vardır. Dolandırmaktan, kandırmaktan rahatsız olmazlar.
    Öldürüp, onu suçlar

    Günah, ayıp, suç tanımazlar. Vicdanları yoktur. Kural tanımazlıklarını, suçlarını, kendileri ve karşılarındakilere rasyonolizm (akla uygun hale getirme) ve projeksiyon (yansıtma) şeklinde açıklarlar. Bir Anti-Sosyal Kişilik, annesini öldürür, hüngür hüngür ağlar. Sonra da annesini suçlar ve haklı gerekçeler çıkartır.”
    Bu kişilerin mahkemelerde tanıklık yapmasına hazin hazin, gülerek bakarım. Bu kişiler 10 dakika içinde 10 tane yalan söylerler. Hepsinde de yemin ederler.”
    Şimdi bu kişi için kullanamayız “Allah akıl fikir versin” cümlesini. Ama bu kişinin sanık, tanık ve gizli tanık olarak verdiği ifadelere dayanarak Danıştay Cinayetini Ergenekon Davası’na bağlayanlar için rahatlıkla kullanılabilir:
    Allah akıl fikir versin.”

    Öztrak: Hangi tedbirleri aldınız

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, hükümetin TBMM’ye sunduğu 10. Kalkınma Planı’nın cumhuriyetin 100. Yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisine girme hedefinden uzaklaştığının tescili olduğunu söyledi. Öztrak, 2018 yılında kur nedeniyle ulaşılması zora giren 1 milyar 285 milyon dolarlık Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’yla dahi, Türkiye’nin dünyanın en büyük ekonomileri liginde 17’nciliğin ötesine gidemeyeceğini kaydetti.
    “AKP’nin iddia ettiği ‘büyük ekonomik başarısı’nın ardında özellikle 2004’ten sonra dünyada hızla yükselen sıcak para dalgası üzerinde yaptığı ve giderek ölümcülleşen sörf vardır” diyen Öztrak, Bernanke’nin, ‘Parti bitti’ demesiyle istikrar hikayelerinin sıcak para çekilince biteceğinin ortaya çıktığını ifade etti.
    Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın, “Beklenmedik bir hareket değildi, zamanlaması bilinmiyordu” demesini de eleştiren Öztrak, “Sayın Babacan dünkü hareketlerin olacağını biliyorsanız hangi tedbirleri aldınız?” diye sordu ve sonra da şöyle dedi:

    AKP’nin iddia ettiği “büyük ekonomik başarısı”nın ardında özellikle 2004’ten sonra dünyada hızla yükselen sıcak para dalgası üzerinde yaptığı ve giderek ölümcülleşen sörf vardır. Tabii başbakan bunu tek parti yönetiminin sağladığı istikrarın bir başarısı olarak halka sunmuştur. Her gün biraz daha borç batağına gömdüğü seçmene “Ben iktidardan gidersem istikrar bozulur, sen de borçlarını ödeyemezsin” diye türküler söylemiş, şantaj yapmıştır. Yetmemiş tek parti iktidarını tek adam iktidarına dönüştürmeye soyunmuştur.”
    Ancak istikrar hikayelerinin sıcak para çekilince biteceği bütün senaryoların suya düşeceği, Bernanke’nin, “parti bitti” demesiyle ortaya çıkmıştır. Bu ülkenin rantı değil üretimi, borcu değil geliri önceleyen, sıcak para yerine kendi stratejik üstünlüklerini harekete geçirecek yeni bir büyüme ile üretim stratejisi ve gelir dağılımını düzeltecek yeni bir bölüşüm modeline olan ihtiyacı artık her gün biraz daha iyi anlaşılmaktadır.”

    Yalçın BAYER yazılarını takip edin!
    Yazarın Son Yazıları
    23 Kasım 2014, Pazar
    22 Kasım 2014, Cumartesi
    21 Kasım 2014, Cuma
    20 Kasım 2014, Perşembe
    19 Kasım 2014, Çarşamba
    18 Kasım 2014, Salı
    16 Kasım 2014, Pazar
    15 Kasım 2014, Cumartesi
    14 Kasım 2014, Cuma
    13 Kasım 2014, Perşembe
    Merhaba
    Hürriyet Facebook deneyiminden yararlanmak için Facebook ile giriş yapın.

    YAZARLAR

    © Copyright 2014 Hürriyet - Doğan Yayın Holding
    Kapat
    Hürriyet Facebook Deneyimine Hoşgeldiniz
    • Keşfedin! Arkadaşlarınızın okuduğu ilginizi çekecek haberleri keşfedin, Facebook hesabınızda arkadaşlarınızın neleri okuduğunu görün.
    • Kolayca Paylaşın! Okuduğunuz haberler Facebook hesabınızda kolayca paylaşılsın, sizin gündeminizden arkadaşlarınız da haberdar olsun.
    • Kontrol Sizde! Paylaşımlarınızı istediğiniz zaman durdurun, istediğiniz zaman tekrar başlatın. Kontrolü her zaman elinizde tutun.