Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türkiye’ye Lübnan dersi...

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Katar ile birlikte yürüttüğü Lübnan krizine çözüm çabalarının askıya alındığını duyurdu ve Beyrut’tan İstanbul’a koştu.

İstanbul, İran ile P+1 adı  verilen grubun görüşmelerine ev sahipliği yapıyor. P+1’den kasıt, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri, yani ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin. Bunlara Almanya da eklenince P+5 oluyor. Aslında, AB’nin Dış Politika ve Güvenlik Yetkilisi Lady Ashton’u da eklerseniz, P+2 demek daha doğru olacak.
Elbette, Türkiye’nin İran konusunda herşeye rağmen “devrede” kalmayı başardığını ve İran nükleer programı konusunda yapılacak hayati önemde görüşmeleri Cenevre’den İstanbul’a taşımayı başardığını da bir kenara kaydetmek gerekir.
Ne var ki, bütün  bunlar, Türkiye’nin en parıltılı bir dış politika profilini çizdiği sırada,  aynı zamanda, dış politikasının sonuç alma sınırlarına da eriştiğinin ortaya çıkmasını engellemiyor.
“Bölgesel güç” ama...
Ortadoğu’da “turnusol kağıdı” hep Lübnan’dır. Lübnan, tüm bölgenin yansıtıcısıdır, aynasıdır. “Bölgesel güçler”in ne kadar “bölgesel güç” olduklarını da Lübnan’ın yansıtacağını söyleyegeldik.
New York Times’ın kısa süre önce Kuzey Irak üzerinden Türkiye’yi göklere çıkartan ve “yeni bölgesel güç” ilan eden muhabiri Anthony Shadid imzasıyla üç gün yayımlanan bir değerlendirmede, “Lübnan krizi”, Ortadoğu’nun değişen haritasının son işareti olarak niteleniyor ve Suudi Arabistan ve Mısır gibi merkezlerin nüfuzlarının azalmasına karşılık, Türkiye ve İran’ın yükselen güçler olduğuna,  ve hatta küçük Körfez ülkesi Katar da dahil olmak olmak üzere, bu ikisinin güçlerinin son birkaç yıl içinde belirgin biçimde arttığına dikkat çekiliyordu.
New York Times’ın aynı günkü değerlendirmesinde, kendisini yıllar öncesinden tanıdığım, önemli bir Lübnanlı yorumcu olan Sarkis Naum’un da görüşlerine yer verilmiş. Sarkis Naum şöyle demiş:
“Aksi ispat edilene dek, Türkiye’nin bu bölgede yeniden düzen kuracak olan vazgeçilmez bir ülke haline geldiğini sanıyorum.”
Bu cümleler, yılın son gününden birkaç gün önce bizlere 2010’un dış politika muhasebesini yaparken Ahmet Davutoğlu’nun söyledikleriyle birebir örtüşüyor.
Davutoğlu da Türkiye’nin artık uluslararası ilişkilerde pasif konumdan çıkıp “düzen kurucu” bir ülke haline geldiğini özellikle vurgulamıştı.
Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası ve özellikle Irak Savaşı sonrası uluslararası şartlarda ve yeni bölge dinamiklerinde bir “bölgesel güç” olarak belirdiğini ve çöküntü içindeki “Sünni Arap dünyası”nın yerine “Arap olmayan bölge güçleri” olarak İran ile birlikte “temel iki güç merkezi” olarak bölgede yükseldiğini defalarca belirttik zaten.
Ancak, “düzen kurucu güç” haline gelmek ayrı bir şey. Bu “statü”yü elde etmiş olduğu kuşkulu.
“Statükocu” dış politikanın sınırları
Kuşkulu, çünkü Türkiye, esas olarak, bölgede “statüko”nun değişmemesi ve “statüko”nun koruyucusu bir güç olarak faal. Bu da, Ak Parti’nin kendisini tanımladığı “muhafazakar” niteliği ile uyumlu.
Uzunca bir dönem Irak’ta Saddam rejimini “kollamak”tan, şimdi de İran-Suriye ekseniyle tümüyle ters düşmeyecek bir politika izlemeye kayan bölge politikası, “Lübnan krizi”nde, ister istemez, açmaza düşmek zorunda kalıyor.
Lübnan’da hem İran ile Suriye’nin uzantısı Şii Hizbullah’ı ve hem de Sünnilerin temsilcisi Başbakan Saad Hariri’yi eşit olarak tatmin edebilmek imkansız. BM’nin “Özel Mahkemesi”, Hariri’nin babası Refik Hariri’nin öldürülmesi sorumlululuğunu Hizbullahçılara yüklerse, bunun “orta yolu” nasıl bulunacak?
Nitekim, Suudi Arabistan’ın Lübnan’da çözüm çabalarından çekildiğini ilan etmesinden 24 saat sonra, Davutoğlu da, Katar ile birlikte yürüttüğü arabuluculuk çalışmalarını askıya aldığını ve “önce Lübnanlıların kendi aralarında bir uzlaşmaya varmaları gerektiğini” belirtti.
Lübnanlıların “kendi aralarında” bir uzlaşmaya ulaşmaları mümkün değil. Lübnan’daki her grup, bölgedeki bir başka grubun “Lübnan sahnesi”ndeki temsilcisi. Kendi başlarına uzlaşmaya varmaları söz konusu olamaz. Dolayısıyla, Davutoğlu’nun açıklaması, aslında, Türkiye’nin “güç sınırı”nın ne kadar ve nereye kadar olduğunu çizmiş oluyor.
Nitekim, New York Times’ın dünkü Lübnan haberi, Reuters mahreçli idi ve daha öncekinden farklı bir içerik taşıyordu:
“Suriye ve İran desteğindeki Hizbullah’ın bakan sıfatı taşıyan mensupları ve müttefikleri, Batı ve Suudi desteğindeki Hariri, Lübnan’ın mahkeme ile ilişkilerini kesmesi taleplerini reddedince hükümetten istifa ettiler.
Katar ve Türkiye’nin çabalarına rağmen, İran ve Suudi Arabistan Lübnan’daki en nüfuzlu bölgesel oyunculardır ve hiçbir çözüm onların rızası olmadan gerçekleşemez.
Tunus’ta etkimiz niçin yok?
Unutmadan, bayrağında ay-yıldız taşıyan ve bayrağı Türkiye’ye en çok benzeyen, 1880’e dek Osmanlı toprağı Tunus’ta tüm Kuzey Afrika’yı etkileyebilecek gelişmeler cereyan ediyor. Türkiye’nin Tunus’ta oynadığı bir rol var mı?
Lübnan’da Katar ile birlikte oynanabilecek rolün sınırı var ve o sınıra dayandık. Tunus’ta oynadığımız ve oynayabileceğimiz bir rol, görünür gelecekte yok.
Yani, Türkiye, “düzen kurucu” bir ülke haline daha gelebilmiş değil.
Demokrasi başta olmak üzere, kendi sorunlarını –başta Kürt sorunu- aşmadan, “volontarist” dış politika izleyerek ve çok parlak bir Dışişleri Bakanı’na sahip olarak da aşamaz.
Bu, Türk dış politikasına Lübnan dersi...

X