"Cengiz Çandar" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cengiz Çandar" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Cengiz Çandar

Ankara, İstanbul ve 'terörün sıradanlaşması' tehlikesi...

19 Mart 2016

İktidar yanlısı çevrelerin biraz “tepki”, biraz “alaycı” biçimde ortaya koydukları, “terör saldırısı ihbarı üzerine”  Alman okullarının tatil edilmesi ve Alman Başkonsolosluğu önünde olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alınmış olmasının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyordum.

 

Batılı istihbarat kuruluşlarının kendi vatandaşlarını korumaya öncelik vererek, aldırdıkları önlemler, tabii ki, İstanbul’da bir “terörist eylem/ler” ihtimalinden endişe duymak için yeterli ve başlı başına bir nedendi.

 

Ciddi devletler, öncelikle kendi vatandaşlarını koruma dürtüsüyle hareket eden devletlerdir ve her ne siyasi ya da karşıtlığınız olabilirse olsun, ABD ve Almanya gibi devletler ciddi devletlerdir. Ankara’da geçen pazar günü gerçekleşmiş olan terörist saldırıdan önce, ABD Büyükelçiliği’nin vatandaşlarına Kızılay’a gitmemeleri uyarısı yapmış olduğu biliniyor.

 

Ankara’nın kalbinde bir ay içinde gerçekleşmiş kanlı terörist saldırısından hemen sonra, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın dibinde sayılan Alman Başkonsolosluğu’nda ve yakınlarındaki Alman Lisesi ve benzer Alman kurumlarında “istihbarat bilgilerine dayalı” olarak önlem alınmış olması, İstanbul merkezinde bir terör eyleminin gerçekleşme ihtimalinin çok yüksek olduğuna dair, tartışma götürmez bir “sinyal”di.

 

Nitekim, özellikle bir cumartesi günü için “İstanbul’un kalbi” sayılan İstiklal Caddesi’nde, hem de Beyoğlu Kaymakamlığı’nın önünde gerçekleşti “terör eylemi”.

 

Dükkanların bazılarının açılmamış olması, İstiklal Caddesi’nin henüz “cumartesi yükü”nü taşımaya başlamamış olması, terör eyleminin maliyetini düşürdü ama önemini ve hem Türkiye’ye ve dahi Türkiye’nin insanlarının morallerine vurduğu darbeyi hafifletmedi.

 

Bu yazı yazıldığı sırada, canlı bombanın kendisiyle birlikte 5 ölü, 4’ü yoğun bakımda 36 yaralının bulunduğu bizzat İstanbul Valisi tarafından açıklanmıştı.

 

Ankara’daki ölü sayısına bakılıp karşılaştırılarak, yanlış bir “görecelik” değerlendirmesinin yapılması, çok aldatıcı olur. İstiklal Caddesi’ndeki terörist saldırı, Ankara’daki daha kabuk bağlamadan, daha haftası dolmadan, “terörizm”in “Ankara’nın merkezi”nden “İstanbul merkezi”ne kayarak süreklilik kazanmakta olduğunu ortaya koyuyor.

 

İşin tüyler ürpertici tarafı burada. “Terörist saldırılar”, Ankara’da Amerikan, İstanbul’da ise Alman istihbarat uyarılarına rağmen, Türkiye’nin en büyük iki şehrinin “kalbi”nde istendiği vakit gerçekleştirilebileceğini ortaya koyuyor.

 

Bir yanda Türkiye’nin “zaafiyeti”ni sergilerken, diğer yanda Türkiye’nin “yönetilemezliği”ni tüm dünyanın gözleri önüne sermiş oluyor.

 

Terörist saldırıları önlemeyi beceremeyen kamu otoritesi, yine işin kolayına kaçarak, önce “yayın yasağı” koydu. Herhalde yakın gelecekte, terörle “baş edebilmek” için, bundan önce hep öyle olduğu gibi, “temel hak ve özgürlükler”in kısılmasına devam edilecek.

 

Böyle davranmak, terörün ve terörist eylemlerin devamına “davetiye çıkartmak” gibidir ama Türkiye’de kamu otoritesinin geçmişten alınması gereken dersi aldığına dair pek bir işaret görülmediği için, yanılmayı arzu etmekle birlikte, tahminimiz o yönde.

 

“Terör çirkin yüzünü bu kez İstanbul’da gösterdi” gibisinden basmakalıp cümlelerin, şiddetle “kınamalar”ın ve “milli birlik ve beraberlik” çağrılarının “enflasyonu” söz konusu olursa –ki, oluyor- tıpkı enflasyonda paranın değerini kaybetmesi gibi, kendi başına her biri çok önemli olan bu vurgular ve arkalarında yerleşik duygular da değerlerini kaybederler.

 

Terör, çirkin yüzünü bir daha gösterir. Kınamaların bir etkisi kalmaz. Milli birlik ve beraberlik çağrıları da karşılığını bulmaz.

 

Ankara’daki terör saldırısından sonra ifade ettiğimiz, terörün “sıradanlaşması” kaygısından kastettiğimiz bir de buydu. İktidar sözcülerinin halkımızdantalep ettikleri “teröre alışmalıyız”ı, “terörizmin sıradanlaşması” olarak tanımlıyorum ki, bu, ülkenin ve toplumun iflah etmez bir şekilde “felaket”e doğru yol almasıyla eş anlamlıdır.

 

Terörizmin sıradanlaştığı bir ülke, ne turizm hesapları yapabilir, ne iş hayatı normal seyrinde devam edebilir, ne günlük hayatın düzeni kalır. Ülkenin başka yerlerinde süregelen şiddete dair duyarlılık  ve dolayısıyla ülkenin insanları arasındaki “ortak zemin” kaybolur.

 

2015 yaz aylarında başlamış ve başlatılmış olan şiddete ilişkin olarak korktuğumuz işte buydu; 2016’nın ilk çeyreğinde gelip dayandığımız durum ve en önemlisi “şiddet iklimi”nin, ülkenin tepesinde “dört mevsim” için yerleşmesi.

 

Cizre’de, Diyarbakır-Sur’da, Nusaybin’de, Yüksekova’da yaşananlara, Ankara’da, İstanbul’da, daha şimdi isimlerini bilmediğimiz, aklımıza bile getirmekten korktuğumuz başka yer isimlerindeki “canlı bomba eylemleri”yle yürütülen “terörist saldırılar” eşlik eder.

 

Rus savaş uçağını düşürmenin ve Rusya ile çatışmacı ilişkilere girilmesinin, özellikle ABD ile dış politikada sürekli sürtüşme içine giren bir “dış politika kalıbı” içine yerleşmenin, Suriye’de şiddetin tarafları içinde özel bir konumu bulunan Selefi-Cihadi örgütlere hararetli destek sunmanın, Türkiye içinde yansımaları kaçınılmaz hale gelir.

 

Dış politika yanlışları ile Türkiye içinde “şiddet ikliminin yerleşmesi ve terörizmin tırmanması” arasında doğrudan ilişki kurulabilmesi için sağduyuyu kaybetmemiş olmak yeterliydi.

 

Türkiye’nin bir “istihbarat örgütleri faaliyetleri” ve “terörist eylemler” bakımından “açık pazar” haline gelmiş olması da Suriye’de inat ve ısrarla sürdürülen dış politika hatalarıyla, doğal olarak, ilgiliydi.

 

Eğer, Türkiye’nin “terörist saldırılar” ve “terör”ün girdabında daha da kasılmasını, içinde yaşadığımız günlerin gelecekteki “felaket” için bir “garanti belgesi” haline gelmesini istenmiyorsa, özellikle 2015 ortalarından bu yana izlettirildiği haliyle, “filmin geri sarılması” gerekiyor.

 

Terörü ve teröristi sürekli olarak kınamanın ise hiçbir maliyeti yok.

 

Bir zorluğu da yok.

 

Madem ki söyledi, ya “O’nun” ya da “terörizmin yanında” olunacak; işte yazıyorum:

 

“Terörü de, terörizmi de kuvvetle kınıyorum”!

Yazının devamı...

Unutulmuyor...

16 Mart 2016

“Sizi ayağa kalkmaya davet ediyorum. Barış için elele tutuşun” dedi.

 

Bütün salon ayağa kalktı. Kürsüde Halepçe Katliamı’na dair bir hikaye anlatmakta olan iki genç adamın karşısında elele tutuştular. Türkiye’de saat 10:40’ı gösterirken, bundan 28 yıl önce, Halepçe’de 5000 kişinin canını alan kimyasal silahlarla şehrin bombalanması başlamıştı.

 

O yıl yani 1988’de, Halepçe Katliamı’ndan kısa bir sonra dönemin başbakanı Turgut Özal ile gayet tatsız geçen ve iki ülke arasında bir krizle sonuçlanan Bağdat ziyaretine ben de katılmıştım.

 

Turgut Özal’ın Saddam ile yaptığı konuşmayı, “kaynak belirtilmemek şartıyla” o görüşmede bulunan Dışişleri Müsteşarı Nüzhet Kandemir (daha önce Bağdat Büyükelçisi idi), Reşid Oteli’ndeki odasında kelime kelime, bana ve Yalçın Doğan’a anlatmıştı.

 

Turgut Özal, beklenmedik biçimde Halepçe Katliamı’nı da gündeme getirmiş ve Saddam, “Onlar Irak’a ihanet ettiler. Cezalarını gördüler” diye kestirip atmıştı.

 

Halepçe, Süleymaniye’nin arabayla iki saat uzağında, sırtını duvar gibi yükselen Havraman Dağı’nı dayamış bir Kürt kenti. Havraman’ın arkası İran. Saddam, sekiz yıl süren ve 20. Yüzyıl’ın son en kanlı büyük savaşının son döneminde, İran’a askeri gözdağı vermek için, Halepçe’nin Kürt halkına karşı soykırıma girişmişti. İran’a Kürtler üzerinden “mesaj” veriyordu.

 

Daha doğrusu, bunu kimyasal silahlar kullanarak, “hain” diye nitelediği binlerce insanın cansız bedeni üzerinden yapıyordu.

 

Bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen “Süleymaniye Forumu”nun açılış konuşmasını yapan Barham Salih, 28 yıl öncesine gönderme yaparken, en ön sırada Kürdistan Bölge Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Başbakan Yardımcısı Kubad Talabani, Kürdistan Parlamentosu Başkanı Dr. Yusuf Muhammed, az ötedeki Suriye PYD Eşbaşkanı Salih Müslim gibi Kürt yöneticilerin yanıbaşında oturan aralarında Arap Birliği’nin eski başkanı Mısır’lı Amr Musa’dan gayrı Irak Dışişleri Bakanı, Cumhurbaşkan Yardımcısı ve çeşitli bakanlardan oluşan ve Bağdat’dan Süleymaniye’ye gelmiş olan Arap siyasi şahsiyetlerine dönerek, “Bundan 28 yıl önce Bağdat’tan buraya katliam yapmaya uçak geliyordu, şimdi Bağdat’tan gelenlerle birlikte barış arayışı içindeyiz” dedi.

 

 

O arada, zihnim geçmişte dolaşmaya başlamıştı. Saddam’ın Halepçe Katliamı’nın üzerine, Türkiye’ye ilk Kürt göçü olmuştu. Aileleriyle Türkiye’ye sığınan Kürtlere, Kürt kelimesini kullanmamak amacıyla, belirgin bir aşağılama vurgusuyla “peşmerge” denmişti.

 

Turgut Özal, “peşmergeler”in yani sığınmacıların Türkiye’ye alınmasına devlet yapısının şiddetle karşı koyduğunu, kendisinin koyduğu ağırlıkla ülkemize kabul edilebildiklerini bana daha sonraları anlatacaktı.

 

Bir yandan, 28 yılda ne kadar çok şey değişmiş olduğunu aklımdan geçirirken, diğer yandan da Kürtlerin bölge çapında henüz “katliam ihtimalleri”nden kendilerini tümüyle sıyıramamış olduklarını aklımdan geçiriyordum.

 

Kürsüde yapılan açılış konuşmaları, “Kürt sorunu”nun federal yapısı anayasallaşmış Irak’ta bile çözülmemiş olduğunun kanıtı gibiydi.

 

Neçirvan Barzani, “Kürtlerin artık Irak hükümetine güvenini kaybettiği”ne vurgu yaparak, “yeni bir yönetim şekli” ve “yeni bir formül” düşünme gereğine dikkat çeker yani “bağımsızlık” imasında bulunurken, Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi ile Hüseyin Şehristani, “Kürtlersiz Irak’ın varolamayacağı”nı dillendirerek, satır aralarından mesajlaşıyorlardı.

 

IŞİD’e karşı mücadelenin bir numaralı Amerikalı yetkilisi olan Brett McGurk, en dikkatle izlenen konuşmacıların başındaydı.

 

Salih Müslim 

Bu yıl dördüncüsü yapılan “Süleymaniye Forumu”nun “yıldız” muamelesi gören isimlerinden biri ise  PYD Eşbaşkanı Salih Müslim’di.

 

Ankara’daki terör eylemini şiddetle kınadığını söyledi ve olayla ilgili her türlü bağlantıyı kesin bir dille reddetti. Salih Müslim, IŞİD’in başkenti Rakka’nın askeri olarak ele geçirilmesinin mümkün hale geldiğini, bazı teknik sorunların bulunduğunu ama en önemlisinin Rakka’nın IŞİD’den alındıktan sonra kim tarafından ve nasıl yönetileceği sorununun çözülmemiş olduğuna dikkat çekti.

 

Bu arada, Ankara’yı da “DAİŞ zihniyeti”nde bir iktidarın bulunduğu iddiasıyla eleştirdi ve “Nusra Cephesi’yle işbirliği” yapmakla suçladı.

 

Toplantı salonu ve kulislerindeki son derece ilginç ve önemli yanları bir yana, benim için “Süleymaniye Forumu”nun en önemli ve tek unutamayacağım yanı, yazının başında söz ettiğim iki genç adamdı.

 

Halepçe’nin 28. yıldönümünde, kimyasal bombaların atılmaya başlandığı saatte kürsüden o katliamın öyküsünü anlattılar. Biri, bir süre anlattıktan sonra, diğeri mikrofonu devralarak devam ediyordu.

 

Hikaye anlatılırken, 2010 yılında bu hikayeyi Halepçe’de Soykırım Müzesi’nde dinlediğimi ve hikayenin kahramanlarına içimde büyük merak uyanmış olduğunu hatırlayıverdim.

 

İçlerinden adı Peşava Ahmed olanı, bir ailenin evlerinde bombardımana yakalandığı sırada, üç aylık bir bebeği bir sandalyeye bırakarak bir anda elma kokan gazı teneffüs ettiği anda hayatını kaybeden kocası Muhammed’in ve diğer çocuklarının yanına koşan Fatima adlı bir kadından söz etti.

 

 

Zmnako Ali

Fatima da bayılıvermişti. Gözlerini açtığında, kendisini İran’da bir hastane odasında bulmuştu. Ne eşi, ne diğer çocukları, ne de sandalye üzerine bıraktığı Halepçe yakınlarındaki dağlardan biri olan Zmnako’nun adı verilmiş olan üç aylık bebeği yoktu.

 

Üç aylık bebek, Meşhed’de yaşıyan bir İranlı aileye verilmiş, o ailede küçük yavruya Ali ismini takmıştı. Ali, 17 yaşına geldiği vakit, onu büyüten İranlı ailesi ona “gerçeği” açıkladılar. O, 22 yaşına geldiğinde köklerinin peşine düştü. Halepçe’ye geldi ve  DNA testleriyle gerçek annesi Fatima ile birbirlerine kavuştular.

 

Hikayenin bu noktasında, kendisi de Halepçe’de kurtulanlardan biri olan Peşava Ahmed, yanındaki diğer gence döndü, “İşte, o üç aylık bebek şimdi burada. Zmnako Ali! Ve Zmnako Ali, müthiş hoşgörü sahibi, barışsever bir insan!”

 

Ve, rastlantı eseri, kürsüde Türkiye bayrağının önünde duran Zmnako Ali’nin gözyaşlarını zaptetmek için dudaklarını ısırdığını, Salih Müslim’in hemen arkasında ikinci sıradaki yerimden görebiliyordum.

 

Bütün salon gözyaşları içinde ayağa kalkarak, 28 yaşındaki Zmnako Ali ile Peşava Ahmed’i dakikalarca alkışladılar. Ayakta alkışlar, aynı zamanda, Halepçe’de can verenlerin anıları önünde saygıyla yere eğilmek yerine geçiyordu.

 

Zmnako Ali, güzel bakan renkli gözlü bir genç adam. Sonra yanına yanaştım, hiçbir zaman görmemiş olduğu babasından gayrı kaç kardeşini kaybetmiş olduğunu sordum. “Dört erkek, bir de kız kardeşim varmış. Annemle ben kalmışız” dedi.

 

Peşava Ahmed, “Süleymaniye Forumu”nun her yıl düzenlendiği Süleymaniye Amerikan Üniversitesi’nde İş Yönetimi okumuş, ardından Açık Toplum Vakfı bursuyla Syracuse Üniversitesi’ne gitmiş. Şimdi Süleymaniye’de işini kuruyor.

 

Zmnako Ali, aynı üniversitenin mezunu. İletişim Teknoloji okumuş. Süleymaniye’e Ericsson’da çalışıyor.

 

Hangi baskıyı yaparsanız, hangi zulmü yaparsanız yapın; isterseniz katliam ve hatta soykırım yapıp, “kökünü kazımayı” aklınızdan geçirin; unutulmuyor!

 

Unutturamıyorsunuz.

 

Bir gün Zmanka Ali olarak ortaya çıkıveriyor!

Yazının devamı...

Terörizmi lanetlemek ve “rehin kalmak”…

16 Mart 2016

Ankara’daki 10 Ekim terörist saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı neredeyse üç misliydi.  Ankara bundan daha üç hafta kadar önce şehrin orta yerinde bir büyük terör saldırısına daha tanık olmuştu. Ama bu son terörist saldırı kadar Türkiye’nin canını acıtanı olmamıştı.

 

Zaten dünkü cenazeler, Türkiye’nin her yerinin canını nasıl acıdığını gösteren yürek burkan sahneler ile doluydu.

 

23 yaşında bir üniversite öğrencisi Tokat’ın Turhal’ında toprak verilirken, 19  yaşındaki bir başka üniversite öğrencisi, üstelik en yakın arkadaşını 10 Ekim’de yanıbaşında kaybetmiş olanı Gaziantep’te toprağa veriliyordu.

 

Ve 19 yaşında, iç güzelliği ve saflığı yüzüne vuran bir genç kız, bir başka üniversiteli Giresun’da, 16 yaşındaki, annesinin karnındayken babasını yitirmiş olan bir bahtsız, bir başka güzel, ismi gibi bir Peri kızı Ankara’da, aynı yaştaki bir akranı, liseli bir delikanlı Kütahya’nın Domaniç ilçesinde.

 

Milli futbolcu Umut Bulut’un babası da terörist saldırıya olay yerinde yakalanmıştı. Kayseriliydi. Bir nişandan döndüğü sırada eşinin yanında, hiç hesapta olmadan eşiyle buluşan 66 yaşındaki bir kadın Sivas’ın Şarkışla’sında defnedildi.

 

Orta yaşa varmamış biri Ankara Çubuk’ta, gençliğinin henüz başlangıcında bir başkası İstanbul Fatih’te…

 

Bir terör eyleminin, bir ülkenin tümünü birden vuracağının en çarpıcı göstergesiydi terör kurbanlarının cenaze törenleri. Bütün bir ülke “cenaze evi”ne dönüşmüştü.

 

Acı, Ankara’daki cenaze törenlerinde ateşin düştüğü yeri yakanların öfkesini de taşırmıştı. Örneğin, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun çelengi, kurbanların yakınlarının öfkesi nedeniyle kendisine yer bulamadı.

 

Al Jazeera’da Ankara’daki kanlı saldırı üzerine yayımlanan bir yazı şöyle diyor:

 

“Bir devletin ilk sorumluluğu vatandaşları korumaktır. Ama son aylarda Ankara, savaşla harap olmuş Suriye’den düşmanlarının gelerek içine sızmasını ya da teröristlerin, en büyük şehrinin kalbine veya başkentinin merkezine vurmasını önleme yeteneğine sahip olmadığını kanıtladı. Üstelik bu konuda uyarılmış olmasına rağmen.”

 

Ve yazının şu satırları:

 

 “Güneydoğusundaki şehirleri kırıp geçiren ölümcül bir iç çatışma, her ay meydana gelen büyük bombalama eylemleri, milyonlarca mülteci, ülkeye yayılmış terörist hücreler ve giderek daha da otoriterleşen bir hükümet…

 

Türkiye artık bir çuvallamış sınır ülkesidir. Analistlerin en az 2014’ten bu yana uyardıkları ‘Pakistanlaşma’nın sinyallerini yakında görmeye başlayabiliriz…”

 

O uyarıları yapanlardan ve başında gelenlerden biri bendim. “Pakistanlaşma” bir yana, açıkça “Suriyelileşme” ihtimalini kaygıyla sürekli olarak vurguladım.

 

Aylardır bunun bir “iç savaş tehlikesi”ni ifade ettiğini anlatmaya çalıştım. Özellikle, Temmuz 2015’te “teröristlerle savaş” diye başlatılan askeri harekât ve bu politikayı PKK’nın eşlik etmesinin tehlikelerine ve yol açabileceği sonuçlara değinmekten dilimizde tüy bitti.

 

Gelgelelim, Güneydoğu’da askeri çatışmalar sonucunda şehirlerin yıkılmasına yol açan siyasi uygulamalara karşı çıkarak barış isteyen akademisyenlerden üçü dün gece tutuklandı.

 

Tutuklanma talebine dayanak teşkil eden “delil”lerin ikisi aynen şu şekilde:

 

“a)PKK/KCK  Terör Örgütü Yürütme Konseyi Başkanı Bese Hozat isimli teröristin 22 Aralık 2015 tarihinde yaptığı ‘Aydın ve Demokratik Çevreler Özyönetimlere Sahip Çıksın’ başlıklı açıklamasının,

b) Cem Erciş’in 12 Mart 2016 tarihinde ‘Kim Bu Erdoğan’ın İşaret Ettiği Etki Ajanları’ başlığıyla www.avazturk.com isimli internet sitesinde yayınlanan yazısının… tespit tutanağı haline getirilerek C.Başsavcılığımıza gönderilmesi ile birlikte…” 

 

Terör örgütü kurbanı 37 kişi toprağa verildi. Aynı gece 3 akademisyen “terör örgütü  propagandası” suçu işledikleri iddiasıyla cezaevine sokuldu.

 

Yazı yazmak ile, silah kullanmayı ve masumların kanını dökmeyi “aynı şey” yani “eş değerde terörist faaliyet” olarak gören ve bunu “yasalaştırmak”tan söz eden bir zihniyetin yönettiği Türkiye’nin terörizme rehin kalmaması çok zordur.

 

Asker kökenli bir güvenlik uzmanı Metin Gürcan, “8 soruda Ankara saldırısı ne anlama geliyor?” başlıklı Radikal yazısında üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi gereken  önerilerde bulunmuş, sorular ortaya atmıştı:

 

Önceden terör, siyasetin seyrine uyardı. Şimdi siyaset teröre göre konumlanıyor. Siyasette yeminli yandaşlıkla, yeminli karşıtlıkla bu durumu anlayamazsınız. Yani bir araçlı saldırı ile PKK siyasetin gidişatına yön verebiliyor. Böyle olunca bu olanağı x devleti de kullanır, y istihbarat örgütü de…

 

Bu gençlerin kendilerini neden patlattığını, bunu nasıl önleyeceğinizi düşünmelisiniz… Saldırıların bu denli kolay olmasını sağlayan siyasi ve toplumsal ortamı düzeltmelisiniz.

 

Tamamen sorunu Türkiye içinde algılıyoruz. Bölgesel bakmıyoruz. Buna karşı geliştirilen yöntemler de o nedenle tam başarılı olamıyor. Buradan Ankara'ya bir soru sorayım: PKK tümden, kökten yok mu edilmeli, yoksa belli şiddet biçimlerini terk etmesini mi sağlamalı? Eğer birincisi ise bunun nasıl yapılacağı, Kandil'e, Suriye'ye yönelik nasıl hareket edileceği açıklanmalı. İkincisi ise yeni bir çözüm strateji başlatırım vs. deniliyorsa, bu netleştirilmelidir.

 

Ama siz Cizre, Sur bittikten sonra burada ortamı yumuşatmanız, halkın beklentilerine yanıt vermeniz lazımken hemen Nusaybin, Silopi, Yüksekova'da benzer bir harekete başlıyorsunuz. Yani aynı hatayı tekrarlıyorsunuz.”

 

Ankara’daki terörist saldırıya rağmen, inatla buna zemin hazırlayanların aynı hataları yapma ısrarı varken, onların isteğine uygun biçimdeki bir “milli birlik ve beraberlik”e ne dersiniz?

 

Ülkemizi “barış ortamı”na kavuşturabilir miyiz?

 

Hadi, onların istediğini yapalım, yani terörü hep birlikte lanetleyelim. “Terörist”in adını PKK olarak tespit edelim. Hatta, onların söylediği gibi, PKK’nin yanına ısrarla PYD ve YPG isimlerini de ekleyelim. “Terörü mutlaka altedeceğimiz”e ve “teröristleri mahvedeceğimiz”e dair sürekli iman tazeleyelim.

 

Bütün bunlar, Ankara’daki tüm ülkemizin canını acıtan terörist saldırının tekrarını önleyecek ise, terörist saldırının canlarını aldığı, bir anda toprağın altına giren masumları geri getiremeyecekse bile, şayet arkalarında bıraktıkları yakınlarının yüreğine bir nebze su serpecekse; kabul!

 

Hiç değilse, bunu sağlayacaksa, kabul.

 

Terörü ve teröristi, hem de iktidarın istediği şekilde adını da koyarak, hep birlikte lanetleyelim.

 

Her gün ve en yüksek sesle ve tam da iktidarın bizden istediği şekilde terörü ve teröristleri lanetleyelim.

 

Ama, korkarım ki, Türkiye’de “terörizmin ithali”ni sağlayan hatalar ısrarla ve inatla tekrar edilecek ise, Ankara saldırısı örneği terörist saldırılar da tekrarlanabilir. Bu, ciddibir ihtimal. Dahası ve en kötüsü, terör eylemlerinin “sıradanlaşma”ya başlayabileceği ihtimali.

 

Türkiye, “Demokratik ülkeler ligi”nden “alt lig”e, “Üçüncü Dünya ülkesi” kategorisine düşürülmüştür. Aciz bir ülke haline sokulmuştur. Her türlü “terörist eylem” için ideal ülke tipi görüntüsü veriyor.

 

PKK’nın istediği bir göz idiyse, AKP iktidarı ona iki göz vermiştir.

 

Geldiğimiz noktada dua edelim ki, yakın gelecekte bu günleri bile arar duruma düşmeyelim…

Yazının devamı...

Suriçi 'canımın içi'...

12 Mart 2016

Uçaktan iner inmez, kendime verdiğim sözü yerine getirdim. Önce Tahir’e uğradım. Sevgili dostum Tahir Elçi, isminin üzerine “Barış Elçisi” sıfatı yazılı bir mezartaşının altında, Yeniköy Mezarlığı’nda. Havaalanından çıkıp, Bağlar’a varmadan orada yatıyordu…

 

 

Özgür Gün Televizyonu’nda “Haber Nöbeti” için Diyarbakır’a gelmiş arkadaşlarla birlikte katıldığım programda da söyledim; 45 yıl önce Diyarbakır’a Nevruz sonrası bir akşamüstü ilk kez ayak bastığımda, Sur’dan içeri girdiğim anda hissettiğim “ilk görüşte aşk” idi.

Kadim kentin özel bir kişiliği olduğunu hemen görmüştüm. Capcanlıydı. Ve de oturaklı. Sokakları her yöne hareket eden enerjik insanlarla doluydu. Tuhaf bir büyüsü vardı.

Beni de büyülemişti. Gece yarısını geçene dek, sokaklarında amaçsız biçimde, ama onunla birlikte olmayı yeterli bulan bir amaçla, bir o yana bir bu yana yürüyerek zaman geçirmiştim.

Diyarbakır’la ilişkim öyle başlamıştı. Öyle sürdü. Diyarbakır, zaten Sur demekti. Yenişehir, Ofis, Kayapınar, Hamravat, hepsi o günlerden bugünlere zaman içinde ortaya çıktı. Tarihi Diyarbakır, Sur’un kendisiydi.

Diyarbakır, Sur’du, Sur, Diyarbakır…

Diyarbakır’a daha sonra ne zaman gittiysem, ki sayısını sayamayacak kadar çok gittim-geldim, gitme nedenim Suriçi’nde bulunmayı gerektirmiyor ise bile, ne yapıp ettim mutlaka kendimi Sur’a attım.

Benim için Diyarbakır’a gitmek, her vakit, Sur’a ayak basmak anlamına geldi.

Bir hafta önce Fırat Anlı aradı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Eşbaşkanı. Diyarbakır’a niye çoktandır gelmediğimi sordu.

Sur, kuşatma altındaydı. Sur’da çatışma vardı. İçimi “utanç duygusu” sarmıştı. Diyarbakırlılara yardımım dokunabilecek hiçbir şey yapamadan, kulaklarını her türlü barış girişimine tıkamış bir iktidar döneminde, Sur’a giremeden Diyarbakır’a gelmek, tank ve top ateşi altında dumanlar tüten Sur’u dibinden izlemek, sanki “porno film seyrediyor olmak” gibi bir şey olacaktı.

Bu duygularımı ifade ettim.

Fırat Anlı “Yine de gel” dedi, “Dostlarımızı görmeye ihtiyacımız var. Seni görmekten seviniriz” diye ekledi.

İçinden geçtiğimiz şu günlerde İstanbul’da gazetecilik mesleğini ayakta tutmaya çalışan bazı insanlar, olağanüstü güç şartlarda, kelle koltukta, bir bakıma “can pazarı”nda Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya çalışan “yerel meslektaşları” ile dayanışma amacıyla ve onlara destek olmak için “Haber Nöbeti” başlatmışlardı. Grup grup Diyarbakır’a gidiyorlardı.

“Haber Nöbeti” Mart sonuna kadar Diyarbakır’da tutulacaktı. “Gel” dediler. “Altıncı Grup oradayken, Diyarbakır’a gelirsen, arkadaşlar sevinir…”

Kalktım gittim. İlk iş olarak Tahir’e uğrayıp, “Haber Nöbeti”ndeki arkadaşlarla Büyükşehir Belediyesi’nde buluştum. Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın yanına vardık.

 

 

 'Haber Nöbeti'ndekiler Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile...

 

M. Ali Birand’ın girişimi sonucu, 2009 yılında Hasan Cemal ile birlikte, CNN Türk’te “Tecrübe Konuşuyor” isimli bir televizyon programına başlıyorduk. “Açılım Süreci” de yeni başlamıştı. Biz de programı Diyarbakır’da başlatmaya karar vermiştik.

İlk programımızı için Diyarbakır’a geldiğimizde, ilk işimiz Fırat Anlı ile buluşmak olmuştu. Diyarbakır Cezaevi’nin önünde çekim yapmıştık. Fırat’ın, o çekimden iki yıl sonra KCK tutuklusu olarak o cezaevinin içine atılarak hayatının birkaç yılının kendisinden çalınacağını, o sırada aklımıza bile getirememiştik.

Fırat Anlı, daha sonra, kamuoyunun belleğinde yer eden “Biz görüşülecek son kuşağız. Bu fırsat kaçırılırsa, öyle bir kuşak arkadan geliyor ki, bizleri çok ararsınız” sözünü bize söylemiş, Türkiye, o sözü televizyon ekranından Fırat Anlı’nın ağzından duymuştu.

Bu kez, cezaevi önünde değil, Belediye Başkanlık makamında konuşuyoruz Fırat Anlı ile.

Gültan Kışanak’ın Sur’daki duruma ilişkin ayrıntılı açıklamalarının ardından, gözleri yerde, yüzüne yerleşmiş belirgin hüzünlü çizgilerle girdi söze. “Ezberimiz bozuldu” diye başladı.

“Ezberimiz bozuldu. Biz, 1990’larda neler gördük. Yakılan köyler. Faili meçhuller. İşkenceler… Meğerse, hiçbir görmemişiz. Savaşı yaşadığımızı sanıyormuşuz. Meğerse, hiçbir şey yaşamamışız. ‘Çözüm Süreci’ diyerek bir hayal aleminde yaşamışız meğerse Savaş buymuş. Tüm ezberlerimiz bozuldu. …”

Fırat Anlı, üzerinde bir hayli düşünmüş olarak verdiği kararı açıklar bir üslup ile “Yaşamış olduğumuz bu günlerin çok uzun yıllar sonrasına bırakacağı çok kalıcı sonuçları olacak” diyerek devam etti.

En çarpıcı gözlemini şöyle ifade etti, “Biz, şimdi, 1915’i yaşadık. 1938’i yaşadık…”

1915 malum, 1938 de. Dersim…

Fırat Anlı, Cizre ve Sur ile birlikte, bilenmiş, keskinleşmiş ve Türkiye açısından muhtemelen “kaybedilmiş” bir “yeni Kürt kuşağı”nın ortaya çıktığını anlatmaya çalışıyor.

 

 

'Haber Nöbeti'ndekiler Hatip Dicle ile...

 

Gültan Kışanak ile Fırat Anlı’nın ardından çok uzun bir görüşme yaptığımız Hatip Dicle, genç kuşağın dikkat çekici biçimde göz önünden yok olduğunu söylüyor. “Kitle toplantısı çağrısı yaptığımız vakit, gelenlerin çoğunun saçı beyaz” diye şaka yollu anlatıyor durumu.

Gençler, “Yeter artık. Gaz yemekten, üzerimize su sıkılmaktan bıktık. Siz bize sadece gaz solutuyorsunuz” diye tepki gösteriyorlarmış, kendilerini eylem olarak “legal-demokratik kanallar”a davet eden Kürt siyasetçilerine.

Ortalıkta görünmüyor ve gösterilere de katılmıyorlarsa, neredeler? Bu sorunun cevabı, insanların “hayal gücü”nde bulunabiliyor.

Gültan Kışanak, daha vahim ve tüyler ürpertici bir gözlem aktarıyor; “Kürt anneleri, ilk kez evet ilk kez, asker ve polis ölümlerine üzülmediklerini söylüyorlar” diyor.

“Duygusal kopuş” artık sıradanlaşmış ve varılan noktayı iyi tanımlamaya kifayet etmeyebilecek bir tanımlama olabilir.

Daha derin durumlar söz konusu. Örneğin, “Diyarbakır’ın ruhu” olan ve yüzlerce yıl boyunca yerleşim yeri olmanın ötesinde, canlı bir ekonomik merkez olan Sur’un, Cizre’den bile daha beter bir yıkım ile yok olduğu ve artık geri dönüşünün olamayacağı duygusu ve buradan yola çıkan gelecek tahminleri üzerinde duruluyor.

Fırat Anlı, bana harita üzerinde Sur’un tarihçesiyle ilgili bilgiler aktarıyor. Şu ara en büyük tahribat, Mıgırdıç Margosyan’ın “Gâvur Mahallesi” adlı romanıyla ölümsüzleştirdiği bölümlerde yaşanıyor. Sur’un ünlü, tarihi bölümü Hançepek, galiba yok ediliyor, öldürülüyor.

Fırat Anlı’nın anlattığına göre, şimdilerde Sur’da yaşanmış olanlara benzer gelişmeler, 1915 öncesinde de yaşanmış. Ermeni gençleri, Hançepek’te hendekler kazmış, damlar üzerinde mevzilenmişler.

1915’te Sur kalmış, içindeki insanlar kalmamıştı.

Bu kez, hem üzerindeki insanlar, hem de onları barındıran Sur’un kendisi kalmıyor.

Fırat Anlı, harita üzerinde Dağkapı’dan Mardinkapı’ya doğru uzanan Gazi Caddesi’nin 1925’te Şeyh Sait isyanının ardından Sur’un yapısını değiştirmek amacıyla askeri kararla, kimi bölümleri yıkılarak ortaya çıkartıldığını, parmağıyla işaret ederek, anlatıyor.

Bu kez çok daha kapsamlı “şeyler” yapılacağa benziyor. Zaten herşey, adeta bir “milat” gibi söz edilen “14 Aralık”tan sonra gerçekleşmiş. 14 Aralık, Silahlı Kuvvetler’in Sur’da doğrudan devreye girdiği tarih.

14 Aralık’ta Suriçi’ne Kervansaray otelinin arka tarafından tanklar girerek, Dört Ayaklı Minare yönüne doğru ilerlemeye başlamışlar. İki insanın birbirine sürtünmeden geçmekte zorlanacağı sokaklara tankların girmesi, sadece “askeri denge”yi değiştirmekle kalmıyor, Sur’u belki de geri gelmeyecek biçimde değiştirmenin başlangıcı oluyor.

Kürt siyasi şahsiyetleri, 14 Aralık’ı “Diyarbakır ve Kürt illerinde yönetimin AKP iktidarının elinden alınması tarihi” olarak yorumluyorlar.

Belediye sınırlarının toplamı içinde toplam 70 bin kişi yaşarmış Sur’da. “Tarihi şehir”de ise kimse kalmamış artık. İlk aylarda 25 bin, “99 günlük sokağa çıkma yasağı”nın başladığı 2 Aralık’tan bu yana 15 bin kişi yani toplam 40 bin kişi terk etmiş Sur’u, Gültan Kışanak’ın verdiği bilgiye göre.

Gültan Kışanak’tan bir başka rakam, çatışmalara sahne olan “Kürt illeri”nin toplam 1,5 milyonunun 300-400 bini yerinden yurdundan olmuş, yer değiştirmiş.

Ama, bu dönemin, 1990’lardan farkı hiç kimsenin Batı’ya göç etmemesi. Ya bir yandaki mahalleye, ya da ilçeye gidiyorlar. Ne var ki, bu, “gelecek” açısından “hayra alamet” bir gelişme sayılmıyor.

Tam tersine, “Batı ile birlikte ortak gelecek amacından kopuş” işareti olarak yorumlanıyor.

Bölgede Toki, Toledo gevezeliklerinin kaldırmayacağı, istatistiklerin pek anlatamayacağı türden, çok derin yarılmalar var. Fırat Anlı’nın “gelecekteki uzun yıllar çok kalıcı etkileri olacak” dediği, tam da kelimelendirilemeyen, ama hissedilebilen çok ciddi bir durum.

İlk kez, Diyarbakır’a gidip de Sur’a gitmedim. Yani, Diyarbakır’a gitmemiş oldum. Sadece, Dağkapı’nın yakınından Mardinkapı yönüne yan gözle bakmakla yetindim.

Daha ötesini görmeyi içimin kaldıramayacağını hissettim. Kafamı Suriçi’nden ters yöne çevirdim.

Bir dostuma “Sur’da olanlar canını acıtmış olmalı” dedim, “He valla” dedi, “hem de nasıl acıdı…”

Suriçi… “Canımın içi”…

Yazının devamı...

“Büyük Lider” ve “Felâket için Yol Haritası”...

11 Mart 2016

Stephen Walt, John Mearsheimer ile birlikte tuğla kalınlığındaki o yapıt ile ismini, duymamış olanlara duyurdu. O gün bugündür, yazılarını ve çalışmalarını dikkatle izliyorum. Harvard’ın en önemli bölümlerinden Kennedy School of Government’ta Uluslararası İlişkiler Profesörü.

 

2015’in Eylül ayında Tarih Bölümü’nün konuğu olarak konuşma davetiyle Harvard’da bulunduğum sırada şahsen tanıştık. Konuşmayı büyük bir dikkatle izledi. Sorular yöneltti. Ardından akşam yemeğinde de beraber olduk.

 

Stephen Walt’ın Türkiye’yi de yakından izlediğini, 1 Kasım seçimlerinden önce bir kez daha geleceğini o vesileyle öğrendim. Dış politika yaklaşımında, “Realist” okula mensup sayılır.

 

Foreign Policy’da geçen hafta (4 Mart) çıkan “Büyük Liderleri İzlemekten Vazgeçmenin Zamanı Geldi” (It’s Time to Abandon the Pursuit for Great Leaders) başlıklı yazısı, Türkiye’nin insanlarını da özellikle ilgilendiren çarpıcı bölümler içeriyordu.

 

Eş önemdeki bir diğer yazının sahibi olan Ian Buruma ile yollarımız bir haftalığına, 1999 yılında çok kısa bir için kesişmişti

 

Hollanda kökenli olan Ian Buruma, Amerika’nın en kalburüstü entellektüellerinden biri olarak tanınıyor. New York’taki saygın Bard College’de Demokrasi, İnsan Hakları ve Gazetecilik Profesörü.

 

Bu üçlünün yani “Demokrasi, İnsan Hakları ve Gazetecilik” arasında içiçe geçme hali ve üçünün adeta bir bütün oluşturması gerekçesiyle tek bir kürsü adı olması başlıbaşına ilginç bir durum.

 

Çeşitli kitapları arasında “Murder in Amsterdam” (Amsterdam’da Cinayet) adlı ve kapağında “Liberal Europe, Islam and the Limits of Tolerance” (Liberal Avrupa, İslam ve Hoşgörünün Sınırları) üst başlığını taşıyan 2006’ta yayımlanmış kitabı özellikle önemlidir.

 

Batı toplumları ve Müslümanlar arasındaki ilişkilerin harikulade bir psikoanaliz çalışması olan bu eserin yazarı Ian Buruma’nın önceki gün (9 Mart) Project-Syndicate’de “Referandum Kandırmacası” (The Referendum Charade) başlıklı –yine Türkiye’de içinde bulunduğumuz dönemi yakından ilgilendiren- çarpıcı bir makalesi yayımlandı.

 

Stephen Walt’a “Büyük Lider”lerin peşinden gitmenin ülkeleri felâkete sürükleyeceği tezini işlediği yazısına ilham veren ABD seçim kampanyasında Donald Trump’un yükselişi.

 

“Günümüz dünya siyasetinde bazı insanlar gerçekten ihtiyacımız olanın iç politikanın can sıkıcı kısıtlamalardan kurtulmak isteyen Büyük Liderler olduğunu düşünüyorlar. Etkili kurumlar inşa etmek ve liberal değerleri güçlendirmek yerine, insanların, kendilerini karanlıktan çıkartıp parlak ve şanlı bir geleceğe götürecek bir Büyük Lider’e doğru koşuşturduğunu görüyoruz. Böyle bir rol için uygun görülen adayların çoğunluğunun erkekler olması herhalde bir raslantı değildir. (8 Mart’ta Uluslararası Kadın Günü’nde en öne çıkan, nutuklarıyla bu tür “Büyük Lider”lerin olması da herhalde raslantı değildir. cç)” diye yazan Stephen Walt, ardından örnekler sıralıyor:

 

“Örneğin Çin’de, dinamik ve güçlü Xi Jiping (Çi Jiping okunuyor. cç) ihtiyatlı ve karizmatik olmayan Hu Jintao’nun yerine geçti ve Xi, Deng Xiaoping ve hatta Mao Zedong’un bu yana görülmeyen ölçüde (kişisel) iktidarını pekiştirdi. Son zamanlarda attığı yanlış adımlara ve Çin’in tepetaklak giden ekonomisine rağmen, dur-durak bilmeden ilerliyor ve kendi iktidar tekelini (kişi tapınmasını) inşa ediyor. Aynı şekilde, öyle anlaşılıyor ki, vatandaşları için neyin iyi olduğunu, sadece Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisi biliyor ve muhalefeti bastırma ve kendi kişisel kontrolünü pekiştirmenin yollarını aramayı sürdürüyor. (Türkiye’nin komşularıyla ‘sıfır sorun’dan ‘hemen hemen herkesle sorun’a onun gözleri önünde gitmiş olduğu boş vererek). Mısır, demokrasi ile kısa bir tecrübe yaşadıktan sonra askeri yönetime geri döndü ve cumhurbaşkanına dönüşen eski general Sisi, Mısırlılara ‘Benden başka hiç kimseyi dinlemeyin’ diyor. Vladimir Putin Rusya’da hâlâ yüksekten uçmakta ve Macaristan’da Viktor Orban ve Polonya’da (parti lideri Jaroslaw Kaczsynski kontrolündeki) yeni sağcı hükümet, güçlü otoriter eğilimler ortaya koyuyorlar.”

 

Stephen Walt, tarihten birçok örneğe yer verdiği uzun yazısında “belâ”nın demokratik ülkeler ve toplumlara da yayılmış bir “küresel olgu” olduğunu anlatmaya çalışıyor ve uyarısını yapıyor:

 

“... Büyük Liderler kendilerinin yanılmaz olduğunu düşünmeye meyillidirler ve yönetimlerine yönelik tehditleri ve otoriteleri karşısındaki engelleri bertaraf etmeyi çok kez iyi becerirler. Bu nitelikleri randımanı arttırır, yani aceleyle birçok şey yapılır. Ama, yapılanların ne kadar gerekli olduğu ve işe yarayıp yaramayacaklarının bir garantisi yoktur. Ve aksi olduğunda yani Büyük Lider yanlış yaptığında, ülkeyi uçurumun kenarına getirmelerinin önüne kim geçecektir?

 

James Scott ve Amartya Sen, liderlerin hesap vermesini mümkün kılacak ve uygulamada düzeltmelerin yapılmasına imkân verecek kurumlar olmadığı için, diktatörlüklerin muzzam felâketlere eğilimli olduklarını ortaya koyan derinlikli bir araştırmaya sahipler...”

 

Buna dair tarihteki birçok örneği sıraladıktan sonra, Stephen Walt yazısını şöyle noktalıyor:

 

“Kaderin Büyük Liderlere terkedilmesindeki sorun, hepimizin insan olması ve hiç kimsenin yanılmaz olmamasıyla ilgilidir. Büyük güce sahip olmakla birlikte, çok kez, kibir gelir ve dizginlenemeyen kibir, felâketin reçetesidir.”

 

Ian Buruma’nın “Referandum Kandırmacası” yazısına ilham veren ise, bu yıl Avrupa’da çeşitli konularda İngiltere, Hollanda ve Macaristan’da referandumlar düzenlenmiş olması. Referandumların “Donald Trump’un Amerika’sından Orban’ın Macaristan’ına kadar esen popülist havaya uygun düştüğü”ne işaret eden Buruma, “despotların halk oylaması desteğini arkalarına almayı sevdiklerini” vurguluyor ve sebebini şöyle ifade ediyor:

 

“Çünkü, kendilerini sadece Halk’ın temsilcisi imiş gibi göstermezler, Onlar için, Halk, ta kendileridir.”

 

Referandum ya da halk oylamaları bu işe yarıyor. Hitler de 1938’da Avusturya’nın işgalini ve Almanya tarafından ilhakını, Avusturya’da referandumdan geçirmişti.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Churchill’i seçim yenilgisine uğratarak Başbakan olan İşçi Partisi lideri Clement Attlee’nin referandumları “diktatörlerin ve demagogların bir aleti” olduğunu söylediğine atıf yapıyor ve “Attlee haklıydı” diyerek ona katılıyor.

 

Argümanlarına ilişkin birçok gerekçe ve örnek sıralayan ve

referandumun “doğrudan demokrasi” gibi sunulduğunu ifade eden Ian Buruma’nın yazısı şöyle son buluyor:

 

“Doğrudan demokrasi, temsilcileri nezdinde halkın güveninin yeniden oluşmasını sağlamayacaktır. Ama daha büyük ölçüde güven kurulamazsa, iktidar Halk’ın sesiyle konuştuğunu iddia eden liderlerin eline kayacaktır. Ve, böyle bir durumdan hiçbir zaman iyi bir şey çıkmamıştır.”

 

Her iki yazının –yukarda alıntıladığımız- son cümleleri Türkiye’nin bugününü anlatıyor, bu gidişin önü geçilmezse, yarınının nasıl olacağına ipucu veriyor.

 

 

Yazının devamı...

Ankara ile Brüksel arasında “jeopolitik-realpolitik tango”...

8 Mart 2016

Amerika’nın etkili haftalık dergilerinden The American Interest’in, Türkiye’de son günlerin üç gelişmesinin birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı yazısının başlığı ve üst başlığı.

 

Nedir o birbiriyle doğrudan bağlantılı üç gelişme:

 

  1. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun beklenmedik, ani İran ziyareti;
  2. Zaman gazetesine el konulması;
  3. Brüksel’deki Türkiye-AB Zirvesi

 

İlk ikisi, “zincirin en önemli halkası” olan üçüncüsüne yani dün sabaha karşı, 12 saat süren görüşmelerden sonra sonuçlarının alınması bir hafta daha bekleyecek olan “Brüksel Zirvesi”ne bağlanmıştı.

 

Tümünün “bağlantılı” bulunduğu bir “dördüncü gelişme” ise, Türkiye’nin kendisini içinde bulduğu “yeni jeopolitik durum” ile ilgili: Türkiye ile Rusya arasında bozulmuş bulunan ilişkiler.

 

Yani, Türkiye ile Rusya arasındaki “tarihsel çekişme”nin tekrar “canlanmış” olması ve Türkiye’nin “üç koldan” Rusya tarafından “güvenlik tehdidi” ve “kuşatması” altına girmiş bulunması.

 

Kuzeyde Karadeniz. Ukrayna’nın elinden Kırım’ı alıp ilhak etmesiyle, doğuda Ermenistan güçlendirilen askeri ilişkiler ile İran ekseniyle ve Güney’de Halep’in dibine Kürtlere destek aracılığıyla yerleşen ve Kuzey Suriye hava sahasına hakim olarak, Türkiye’yi “kuzey, güney ve doğudan” yani “üç koldan” çevreleyen bir Rusya söz konusu.

 

Ankara (tek başına AKP iktidarı anlamına gelmiyor), PKK’yi de bu bağlamda Rusya’nın Türkiye’ye karşı kullandığı ve kullanabileceği bir “koz” olarak görüyor. Suriye’de ise PYD ve YPG ile giderek yakınlaşan ilişkilerini dikkatle izliyor.

 

Ankara’nın son aylarda artan ölçüde PKK ile PYD ile YPG bağlantısı üzerine inşa ettiği ve Washington başta, Batı’ya yönelik “retoriği”ni bu bakış açısı üzerinden de değerlendirmek yanlış olmaz.

 

Tabii, en önemlisi, “üç taraftan” Rusya tarafından “kuşatma altına” giren ve “stratejik tehdit” altına sokulduğunu hisseden Türkiye, kendisine açık yöne doğru yani “Batı’ya” meylediyor.

 

O yön, Ege üzerinden, yani Yunanistan’dan Avrupa’ya, AB’ye giden yön.

 

O yön, AB’yi tek kelimeyle “felç etmiş”, her türlü “değeri”ni bir yana bırakıp, kendisini “varoluşsal sorunlar” karşısında görmeye başlamasına yol açmış olan, Suriye ağırlıklı mülteci akımının AB ülkelerine “geçiş yolu”.

 

Türkiye ile AB arasında son aylarda yoğunlaşan “temas trafiği”ni ve dün sabaha karşı “ilkeler üzerinde anlaşılmış olmakla birlikte henüz bir nihai bir karara ulaşılmadığı” açıklanmış olan “mülteci pazarlığı”, bu daha geniş fotoğrafa bakarak anlaşılabilir ve anlamlandırılabilir.

 

Türkiye’nin başında bulunanların ideolojik özellikleri ve “stratejik ham hayalleri” itibarıyla “en Batı-karşıtı” iktidarının Batı’ya büyük ihtiyacı ortaya çıkmış iken, AB’nin “varoluşsal tehdit” olarak algıladığı “mülteci krizi” nedeniyle Türkiye’ye ihtiyacı, Türkiye’nin kendisine ihtiyacından daha da fazla hale gelmiş gibi gözüküyor.

 

Bu hal, gerek iktidarı sallanmaya başlayan “Avrupa’nın güçlü lideri” Angela Merkel’den, iplerini elinde tuttuğu Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk gibi “ikinci sınıf” oldukları her geçen gün daha fazla ortaya konan AB yöneticileri tarafından öyle yansıtıldı.

 

AB’nin “devlet adamı fıkdanı” çektiği ve siyaseten döküldüğü bir döneme denk geldi, “mülteci krizi”. AB liderleri, “mülteci krizi”nin önlenebilmesi yani Avrupa içlerine mülteci akımının Türkiye tarafından durdurulması için, Türkiye’yi belirli bir “para karşılığı”nda kendilerine “sınır muhafızı” olarak tutmayı tasarlarken, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine, temel özgürlüklerin sınırlandırılmasına kulaklarını tıkamayı benimsediler.

 

“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile. Basın özgürlüğünün görülmemiş biçimde ayaklar altına alındığı, biber gazlarıyla saldırılarak Zaman Gazetesi’ne el konulması “zamanlaması”nın, Brüksel’deki Türkiye-AB Zirvesi’ne 48 saat kala gerçekleştirilmiş olması rastlantı değildir.

 

Ahmet Davutoğlu’nun Brüksel’e gitmeden 24 saat önce Tahran’a koşarak, Suriye konusunda İran ile uzlaşma araması da ve uzlaşma zeminini bavuluna yerleştirerek Brüksel yoluna koyulması da rastlantı sayılmaz.

 

Nitekim, yazının başında gönderme yaptığım The American Interest, bu konuda şu satırlara yer verdi:

 

(Davutoğlu’nun) Kürt emellerini ezmekte Türkiye ile arasında çıkar ortaklığı bulunan İran’la, Suriye’ye dair uzlaşma girişimi, muhtemelen, büyük ölçüde Kürtler üzerineydi. İran, Suriye’de Kürt davasını desteklemeyecek ve Türkiye’nin PKK yanlısı Suriye Kürtlerini karşı sınırlarını güvence altına alma isteğine karşı koymayacaktı.  Bu arada, (mülteci krizinin çözümü için) Brüksel’e çıkarılan zımnî fiyat ise Avrupa’nın, Türkiye’nin insan hakları ihlallerine içerdeki sertleşmeye rağmen, ses çıkarmaması olacaktı.”

 

Ankara, tıpkı 1937’daki Sadabat Paktı’nda olduğu gibi İran ile Kürtlere karşıtlık üzerinden bir “ortak zemin” arayışı içinde. Aynı zamanda, Ankara’nın Tahran üzerindeki bu “siyasi manevrası”nda Suriye’ye ilişkin Rusya-İran eksenini çatlatma amacı da akla geliyor.

 

Nereden bakılsa, Türkiye ile AB arasında varılan noktayı, “jeopolitik” ve “realpolitik” açıklayabilir. Ne var ki, tarafların her ikisi de, bunu, “moral” açıdan anlamlandıramazlar. Ne Ankara, ne Brüksel...

 

Türkiye, “mülteci krizi”ni ve bunun karşısında AB’nin tek kelimeyle dökülmesini ustaca kullanıyor  ve “mülteciler” konusunu bir “dış politika aracı” olarak değerlendiriyor.

 

Brüksel Zirvesi’nde Türkiye yeni ve beklenmedik önerilerle çıktı. New York Times bunu şöyle değerlendirdi:

 

Aslında Türk talepleri, Avrupa Birliği’nin zayıflayan pozisyonunu açığa çıkarttı ve (AB) tökezledikçe krizi yönetmenin zorluğunun ve artan maliyetlerinin işaretini verdi.”

 

Türkiye, “iflâs etmiş Suriye politikası”na, “mülteci krizi”ni koz olarak kullanarak “AB desteği” elde etmeye bakıyor. Nitekim, Brüksel’deki bir düşünce kuruluşunun yöneticisi olan Fredrik Erixon, “Türkiye şimdi Avrupa’nın önüne koyduğu faturayı arttıracak. Öyle ki, Avrupa, şimdi Suriye ve Kürtlerle ilişkin olarak Türkiye’nin bölgede güttüğü amaçlara karşı çıkamayabilir” diyor. (NYT, 7 Mart)

 

Zaten, AB’nin Türkiye’deki, başta basın özgürlüğü, özgürlük kısıtlamalarına ve özellikle Kürtleri içeren “insan hakları ihlalleri”ne karşı kendi değerlerini ayaklar altına alan utanç verici sessizliği ve kafasını başka tarafa çevirmesi, çok şeyi ifade ediyor.

 

Bütün bunlara rağmen, “mülteci krizi”nin üstesinden gelebilmek için “ilkeler üzerinde anlaşılması”na rağmen, “nihaî karar”ın alınamaması da çok çarpıcı bir gerçeğe işaret ediyor:

 

Türkiye’de özgürlük kısıtlamaları ve özgürlük ihlalleri o raddeye vardı ki, AB, Ankara’nın taleplerine karşı ellerini kaldırmaya teşne olmasına rağmen, çok zorlanıyor.

 

İtalya Başbakanı Matteo Renzi başta olmak üzere, hatta Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın, Alman Şansölyesi Angela Merkel’in ve tabii ki Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz’un Türkiye ile varılacak “anlaşma metni”ne “basın özgürlüğüne saygı” ibaresinin konması ısrarı dikkat çekici.

 

Zira, Türkiye’nin anti-demokratik gidişindeki mızrağı AB çuvalına sığdırmak imkânsızlaşıyor.

 

Ve, herşeye rağmen, Brüksel Zirvesi’nin ardından Türkiye-AB uzlaşmasının sağlanabilmesi ya da sağlanmış gözükse bile uygulanabilmesi zor görünüyor...

Yazının devamı...

Demokrasi tabutuna faşizm çivisi...

5 Mart 2016

Ama “nasıl yerleştiğine” ilişkin bir görüş ayrılığı olmaz. Çünkü onu yazmak gerekmiyor. Bu konudaki görüntüler yeterli.


Ülkenin en büyük yayın organlarından birine hiçbir şekilde delillendirilmemiş bir iddiaya dayanarak, üçü de AKP aday adayı olmuş üç kayyum atayacak bir pervarsızlık ve kayıtsızlıkla sulh ceza mahkemesi kararı çıkartılıyor ve gece yarısı polis biber gazı kullanarak, gazete binasına girip, el koyuyor.


Yıl 2016, aylardan Mart. Gün, Cuma (4 Mart), aynı gün, Türkiye’nin büyük sanayicileri arasında, bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Boydak Holding’in yöneticileri gözaltına alınıyor, ikisi eşbaşkan, 5 HDP milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarını sağlayacak yani 1994 yılının o “utanç günleri”ne geri dönülmesine yol açacak, o “utanç”ın yeniden canlandırılmasına gidecek (ve belki de 1990’lardan çok daha ağır sonuçları beraberinde getirecek) gelişmeler için düğmeye basılıyor.


Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, gün içinde sosyal medya üzerinden “demokratlara dayanışma” çağrıları yapıyor.


Ve, gün gece yarısı Zaman Gazetesi’ne insanlara tazyikli su sıkılarak ve biber gazları atılarak polis saldırısıyla el konulmasıyla sonuçlanıyor.


Ne yazacaksınız? Neyi yazacaksınız? Niye yazacaksınız?


Sizleri, Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Sevgi Akarçeşme’nin “Sözün bittiği yerdeyiz” haykırışlarıyla başlayan ve “demokrasi tabutuna faşizm çivisinin nasıl çakıldığını” gösteren 2016 Türkiye’sinde bir gazete binasına gece yarısı polis marifetiyle nasıl girildiğini gösteren görüntülerle başbaşa bırakmak en iyisi.


“Dijital yayın” olmanın yararı. Arşivde bulunsun.


İlerde Türkiye’nin tarihini yazacaklara “faşizmin başlangıç tarihi” konusunda net bir cevap sunmasa bile “faşizm Türkiye’de nasıl yerleşmişti?” sorusuna güçlü bir ipucu sağlayacaktır.


Aşağıdaki “link”e basın.


İyi seyirler.


https://www.periscope.tv/sevgistanbul/1OyKARaYmNgGb 

 

Yazının devamı...

Dresden 1945’ten Cizre 2016 adındaki “mezarlığa”...

3 Mart 2016

İkinci Dünya Savaşı sonunda bir şehri yerlebir eden hava bombardımanlarının örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Aşağıdaki fotoğraflar, 1945’te savaşın son günlerinde Dresden’in bombalandıktan sonraki halini gösteriyor...

 

 Aşağıda gördüğünüz fotoğraflar ise, tarihte Botan beylerinin merkezi Ceziret-ül Omar’ın, yani “Nuh’un mezarı”ndan “Mem û Zin’in mezarı”na dek eşsiz tarihî mekânlara ev sahipliği yapan Cizre’nin 2016 Ocak görüntüleri. Dresden’in havadan bombalanması ile Cizre’nin karadan vurulması, birbirine çok yakın sonuçlara yol açmış. Yıkım, neredeyse, aynı derece tüyler ürpertici...







Cizre yıkım fotoğraflarını, Financial Times da, dün, internet baskısı “In the ruins of Cizre” (Cizre’nin yıkıntılarında” başlığı altında yayımladı. “İkinci Kobani” başlığını tercih edenler de vardı.

 

 







 

 

The Times ise “Sadece cesetlerin ve yıkıntıların kaldığı Kürt şehri” diye başlık atmıştı. Dünya basını, Cizre izlenimleri ve gözlemleriyle dolmaya başladı.

 

Ve, aralarından bir örnek: “Cizre koca bir mezarlığa dönmüş” başlığı altında BBC Türkçe’de yayımlanmış olan Hacer Kamer’in izlenimleri:

 

“82 gün sonra sokağa çıkma yasağının kalktığı Cizre'nin girişi... Polis kontrol noktasında uzun araç kuyrukları oluşmuş.

Cizre'ye girmek için bu kuyruklarda beklerken, yasak nedeniyle mahallesinden çıkıp günler sonra geri dönen Gülnaz'la konuşuyoruz.

 

Yasağın başlamasından 20 gün sonra Cudi Mahallesi'ndeki evinden çıkma zorunda kalanlardan biri Gülnaz, çocukları ile birlikte önce köye, akrabalarının yanına sığınmış:

 

"Sadece ben değil, iki üç aile daha geldi. 25-30 kişi bir evde kaldık. Bu kadar kalabalık misafir mi olur? Bir gün, bir hafta değil. Bizi ağırlayanlara daha fazla yük olmamak için Kızıltepe'de bir ev kiralayarak üst baş ne varsa onunla gittik. Daha önce 500 olan kira biz gidince 1200 oldu."

 

Yanındaki, ismini vermek istemeyen kadının evi de Sur Mahallesi'nde. O da yasağın 25. günü ayrılmak zorunda kalmış.

 

"Bomba seslerinden çocuklarımın psikolojisi bozuldu. Hala bile gece yataktan sıçrayarak uyanıyorlar. Biliyorum geride ev de kalmamıştır ama ne yapalım, çok şükür ki cana gelmedi. Hiçbir yer insanın memleketi gibi olmuyor" diyor.

 

2,5 ay süren sokağa çıkma yasağı boyunca yapılan haberler nedeniyle medyaya çok tepkililer.

 

Cizre'deki üç bodrum hepsinin ortak gündemi.

 

Birçoğunun ortak kaygısı ise evlerinden geriye bir şeyin kalmamış olması.

 

İlk kontrolü yarım saatte atlatıyoruz.

 

Cizre Devlet Hastanesi kavşağında ikinci arama noktasında onlarca kadın, çocuk, genç ilçeye girmek için bekliyor.

 

İki kadın, genç bir polisten geçişe izin vermesini istiyor.

Kucağında bebek olan 20'li yaşlardaki genç kadın ağlayarak geçmek istiyor. Kimliği yokmuş. Polisten yardımcı olmasını istiyor.

 

Polis, "Benden merhamet ve yardım beklemeyin. Teröristleri büyütün sonra da merhamet bekleyin. Benim teröristleri büyüten kadınlara merhametim yok. Devlete itaat eden çocuk yetiştirin ki sizlere merhamet edelim, anladınız mı?" diyor.

 

Genç polis, son cümleyi kalabalığa söylüyor.

Buradaki GBT işlemi uzun sürüyor. Araçların geçine izin verilmiyor. Sur Mahallesi'ne yürüyerek gidiyoruz.

 

Şehrin girişindeki evlerin çoğunda hasar çok ama 82 gün boyunca devam eden yasağın en ağır izleri Sur ve Cudi mahallesinde karşımıza çıkıyor.

 

Çatışma olduğunu bilmeyen şiddetli bir deprem yaşandığını sanır.

 

Her yerde yıkılmış binalar, evlerden saçılmış eşyalar, eşyaların ve yıkıntıların başında ağlayan Cizreliler…

 

Sur Mahallesi Akdeniz Sokak'ta bir evin ikinci katında, sandıkta bir ceset bulunduğu söylenince oraya gidiyoruz.

Onlarca yıkılmış evin olduğu sokak çok kalabalık.

 

İçerde çok ağır bir koku var. Cesedin kadın mı, erkek mi olduğu anlaşılmıyor. Simsiyah olmuş, yüzü tanınmıyor. Üzerindeki monttan genç olduğu anlaşılıyor. Battaniye ile üzerini kapatıyorlar.

 

Pakize İd adlı kadın ağlayarak 16 yaşındaki akrabası Taha Akdoğan'ın o bodrumlardan birinde ölenler arasında olduğunu anlatıyor.

 

"Sadece bizim mahalleden 20 genç vardı. Hepsi 15, 16 yaşındaydı" diyor.

 

Cizre'de birçok kişiye ulaşılamadığı söyleniyor.

 

Yıkıntıların ve nehrin kıyısına dökülen molozlar arasında insan uzuvları çıktığı konuşuluyor.

 

Ölü sayısının artmasından endişe ediyorlar.

İnsanlar harabeye dönmüş evlerinden, molozların arasından sağlam kalmış eşyalarını çıkarmaya çalışıyorlar.

 

Bir evin kalıntıları önünde oturan bir kadın ağlayarak ağıt yakıyor.

Doğan sokakta bulunan evlerin çoğu yıkılmış.

 

Halime Buz adındaki yaşlı kadın, molozların arasındaki battaniyesini çekerek ağlıyor:

 

"Üç dairemiz vardı ama şimdi sokakta kaldık. Bütün eşyalarımız evimiz, varımız yoğumuz bu yıkıntının altında kaldı. Hayatımız gitti, onca yıllık emeğimiz gitti. Can da gitti mal da. Allah'ım sen bu zulmü kabul etme".

 

145 cesedin çıkarıldığı söylenen Cudi ve Sur mahallelerindeki bodrumlara gidiyoruz. Üç bodrum da birbirine yakın sokaklarda.

Cudi Mahallesi Narin Sokak'ta, ikinci bodrumun olduğu altı katlı 12 daireli binadan geriye moloz yığını kalmış.

 

Kalabalıktan biri, Cizre Halk Meclisi Başkanı Mehmet Tunç'un cesedinin buradan çıkartıldığını belirtiyor.

Mehmet ve Orhan Tunç kardeşlerin üç gün önce teşhis edilen cenazeleri dün Şırnak'ta toprağa verildi.

Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Mehmet Tunç, medya kuruşlarına telefonla bağlanarak yaralıların durumunu kamuoyuna aktarmıştı.

Kardeşi Orhan ile birlikte geriye kalan bir avuç kemiğin dün Şırnak'ta toprağa verildiği söylendi.

 

Cudi Mahallesi Bostancı Sokak'ta bulunan birinci bodrumdan, aralarında DBP PM üyesi Mehmet Yavuzel'in de olduğu 31 kişinin cenazesi çıkartılmış.

 

Cizreliler bodrumları "Mehmet Yavuzel'in katledildiği bodrum", "Mehmet Tunç'un katledildiği bodrum" şeklinde adlandırıyor.

Birinci bodrumun olduğu binanın büyük bölümü yıkılmış.

Bodrum katı tamamen yakılmış durumda.

İçeriyi görenler her tarafta insan kemiklerinin olduğunu söylüyorlar.

 

Küçük bir geçitten bodruma iniyoruz.

 

Kesif ve çok kötü bir koku bodruma sinmiş.

 

Duvarlar simsiyah ve yerler odun kömürü gibi. Her şey yakılmış.

Küllerin arasında kömürleşmiş kaburga, omurga ve kafatası parçalarını görüyoruz.

 

Bodruma giren herkes, çıktıktan sonra ağlıyor.

 

Cizre'ye gelenler, kendi evlerinin halini görmeden önce bodrumları görmeye gidiyorlar.

Görüştüğüm birçok kişi, bodrumlarda ölenleri tanıdıklarını anlatıyor.

 

Bir genç, 16 yaşındaki kuzeninin kayıp olduğunu ne ölüsünün ne dirisinin bulunamadığını söylüyor.

 

Aynı sokaktan bir evin sahibi, evinden kurtardığı birkaç eşyasının başında oturmuş gelen gideni izliyor.

Yıkılan evlerden birinin sahibi olan Gulê adındaki genç kadın, evinin yerine molozları görünce hıçkırıklarla ağlamaya başlıyor.

 

Kocası, 35. günde bahçelerine düşen bir havan topunun patlaması sonucu yaralanınca evden çıkmak zorunda kalıyorlar:

 

"Sadece elbiselerimle çıktım. Ben çıktığımda o bodrumda yaralı yoktu, bizden sonra yaralıları oraya toplamışlar."

 

Belediyede çalışan İsmail adındaki bir işçi, "Her üç bodrumdan 145 cenazeyi kendi ellerimle morga götürdüm. Cenazeleri ceset torbalarına koyup bize teslim ettiler. Orada çok büyük vahşet yaşandı" diyor.

 

Yaşlı bir kadın, "Tufan mı bu, ferman mı? Kim ne yapmıştı, bu zulüm hangi günahın cezası?" diyerek bodruma giriyor. Biraz sonra o da ağıtlar yakarak çıkıyor.

 

Bir başkası da, "Cizre koca bir mezarlığa dönmüş bugün mezarlarımızı ziyarete geldik" diyor.

 

İki buçuk ay devam eden sokağa çıkma yasağı boyunca Cizre'de bulunan HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, "Hepimiz şu an hem bir şok halindeyiz hem de büyük bir travma yaşıyoruz" sözleriyle Cizrelilerin ruh halini anlatıyor.”

 

Basit bir soru: Anladık, “Hiçbir devlet, şehirlerinde hendek kazılmasına ve barikat dikilmesine izin vermez; kamu düzeni önemlidir”; peki bunun için Cizre’yi Dresden’e çevirmek dışında gerçekten başka hiçbir yol yok muydu?

 

Bir deprem ile yıkılmışçasına yere enkaz halinde inmiş binalar... Yüksek binaların üst katlarındaki top mermilerinin açtığı koca delikler, ne “hendek kapatma”, ne de “barikat kaldırma”ya benziyor.

 

İkinci bir soru: Bu görüntülerin sorumlularının sadece “sandıkta mı hesap vereceğini” zannediyorsunuz?

 

Yazının devamı...