Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Terörizmi lanetlemek ve “rehin kalmak”…

Türkiye’nin canı çok acıdı.

Ankara’daki 10 Ekim terörist saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı neredeyse üç misliydi.  Ankara bundan daha üç hafta kadar önce şehrin orta yerinde bir büyük terör saldırısına daha tanık olmuştu. Ama bu son terörist saldırı kadar Türkiye’nin canını acıtanı olmamıştı.

 

Zaten dünkü cenazeler, Türkiye’nin her yerinin canını nasıl acıdığını gösteren yürek burkan sahneler ile doluydu.

 

23 yaşında bir üniversite öğrencisi Tokat’ın Turhal’ında toprak verilirken, 19  yaşındaki bir başka üniversite öğrencisi, üstelik en yakın arkadaşını 10 Ekim’de yanıbaşında kaybetmiş olanı Gaziantep’te toprağa veriliyordu.

 

Ve 19 yaşında, iç güzelliği ve saflığı yüzüne vuran bir genç kız, bir başka üniversiteli Giresun’da, 16 yaşındaki, annesinin karnındayken babasını yitirmiş olan bir bahtsız, bir başka güzel, ismi gibi bir Peri kızı Ankara’da, aynı yaştaki bir akranı, liseli bir delikanlı Kütahya’nın Domaniç ilçesinde.

 

Milli futbolcu Umut Bulut’un babası da terörist saldırıya olay yerinde yakalanmıştı. Kayseriliydi. Bir nişandan döndüğü sırada eşinin yanında, hiç hesapta olmadan eşiyle buluşan 66 yaşındaki bir kadın Sivas’ın Şarkışla’sında defnedildi.

 

Orta yaşa varmamış biri Ankara Çubuk’ta, gençliğinin henüz başlangıcında bir başkası İstanbul Fatih’te…

 

Bir terör eyleminin, bir ülkenin tümünü birden vuracağının en çarpıcı göstergesiydi terör kurbanlarının cenaze törenleri. Bütün bir ülke “cenaze evi”ne dönüşmüştü.

 

Acı, Ankara’daki cenaze törenlerinde ateşin düştüğü yeri yakanların öfkesini de taşırmıştı. Örneğin, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun çelengi, kurbanların yakınlarının öfkesi nedeniyle kendisine yer bulamadı.

 

Al Jazeera’da Ankara’daki kanlı saldırı üzerine yayımlanan bir yazı şöyle diyor:

 

“Bir devletin ilk sorumluluğu vatandaşları korumaktır. Ama son aylarda Ankara, savaşla harap olmuş Suriye’den düşmanlarının gelerek içine sızmasını ya da teröristlerin, en büyük şehrinin kalbine veya başkentinin merkezine vurmasını önleme yeteneğine sahip olmadığını kanıtladı. Üstelik bu konuda uyarılmış olmasına rağmen.”

 

Ve yazının şu satırları:

 

 “Güneydoğusundaki şehirleri kırıp geçiren ölümcül bir iç çatışma, her ay meydana gelen büyük bombalama eylemleri, milyonlarca mülteci, ülkeye yayılmış terörist hücreler ve giderek daha da otoriterleşen bir hükümet…

 

Türkiye artık bir çuvallamış sınır ülkesidir. Analistlerin en az 2014’ten bu yana uyardıkları ‘Pakistanlaşma’nın sinyallerini yakında görmeye başlayabiliriz…”

 

O uyarıları yapanlardan ve başında gelenlerden biri bendim. “Pakistanlaşma” bir yana, açıkça “Suriyelileşme” ihtimalini kaygıyla sürekli olarak vurguladım.

 

Aylardır bunun bir “iç savaş tehlikesi”ni ifade ettiğini anlatmaya çalıştım. Özellikle, Temmuz 2015’te “teröristlerle savaş” diye başlatılan askeri harekât ve bu politikayı PKK’nın eşlik etmesinin tehlikelerine ve yol açabileceği sonuçlara değinmekten dilimizde tüy bitti.

 

Gelgelelim, Güneydoğu’da askeri çatışmalar sonucunda şehirlerin yıkılmasına yol açan siyasi uygulamalara karşı çıkarak barış isteyen akademisyenlerden üçü dün gece tutuklandı.

 

Tutuklanma talebine dayanak teşkil eden “delil”lerin ikisi aynen şu şekilde:

 

“a)PKK/KCK  Terör Örgütü Yürütme Konseyi Başkanı Bese Hozat isimli teröristin 22 Aralık 2015 tarihinde yaptığı ‘Aydın ve Demokratik Çevreler Özyönetimlere Sahip Çıksın’ başlıklı açıklamasının,

b) Cem Erciş’in 12 Mart 2016 tarihinde ‘Kim Bu Erdoğan’ın İşaret Ettiği Etki Ajanları’ başlığıyla www.avazturk.com isimli internet sitesinde yayınlanan yazısının… tespit tutanağı haline getirilerek C.Başsavcılığımıza gönderilmesi ile birlikte…”

 

Terör örgütü kurbanı 37 kişi toprağa verildi. Aynı gece 3 akademisyen “terör örgütü  propagandası” suçu işledikleri iddiasıyla cezaevine sokuldu.

 

Yazı yazmak ile, silah kullanmayı ve masumların kanını dökmeyi “aynı şey” yani “eş değerde terörist faaliyet” olarak gören ve bunu “yasalaştırmak”tan söz eden bir zihniyetin yönettiği Türkiye’nin terörizme rehin kalmaması çok zordur.

 

Asker kökenli bir güvenlik uzmanı Metin Gürcan, “8 soruda Ankara saldırısı ne anlama geliyor?” başlıklı Radikal yazısında üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi gereken  önerilerde bulunmuş, sorular ortaya atmıştı:

 

Önceden terör, siyasetin seyrine uyardı. Şimdi siyaset teröre göre konumlanıyor. Siyasette yeminli yandaşlıkla, yeminli karşıtlıkla bu durumu anlayamazsınız. Yani bir araçlı saldırı ile PKK siyasetin gidişatına yön verebiliyor. Böyle olunca bu olanağı x devleti de kullanır, y istihbarat örgütü de…

 

Bu gençlerin kendilerini neden patlattığını, bunu nasıl önleyeceğinizi düşünmelisiniz… Saldırıların bu denli kolay olmasını sağlayan siyasi ve toplumsal ortamı düzeltmelisiniz.

 

Tamamen sorunu Türkiye içinde algılıyoruz. Bölgesel bakmıyoruz. Buna karşı geliştirilen yöntemler de o nedenle tam başarılı olamıyor. Buradan Ankara'ya bir soru sorayım: PKK tümden, kökten yok mu edilmeli, yoksa belli şiddet biçimlerini terk etmesini mi sağlamalı? Eğer birincisi ise bunun nasıl yapılacağı, Kandil'e, Suriye'ye yönelik nasıl hareket edileceği açıklanmalı. İkincisi ise yeni bir çözüm strateji başlatırım vs. deniliyorsa, bu netleştirilmelidir.

 

Ama siz Cizre, Sur bittikten sonra burada ortamı yumuşatmanız, halkın beklentilerine yanıt vermeniz lazımken hemen Nusaybin, Silopi, Yüksekova'da benzer bir harekete başlıyorsunuz. Yani aynı hatayı tekrarlıyorsunuz.”

 

Ankara’daki terörist saldırıya rağmen, inatla buna zemin hazırlayanların aynı hataları yapma ısrarı varken, onların isteğine uygun biçimdeki bir “milli birlik ve beraberlik”e ne dersiniz?

 

Ülkemizi “barış ortamı”na kavuşturabilir miyiz?

 

Hadi, onların istediğini yapalım, yani terörü hep birlikte lanetleyelim. “Terörist”in adını PKK olarak tespit edelim. Hatta, onların söylediği gibi, PKK’nin yanına ısrarla PYD ve YPG isimlerini de ekleyelim. “Terörü mutlaka altedeceğimiz”e ve “teröristleri mahvedeceğimiz”e dair sürekli iman tazeleyelim.

 

Bütün bunlar, Ankara’daki tüm ülkemizin canını acıtan terörist saldırının tekrarını önleyecek ise, terörist saldırının canlarını aldığı, bir anda toprağın altına giren masumları geri getiremeyecekse bile, şayet arkalarında bıraktıkları yakınlarının yüreğine bir nebze su serpecekse; kabul!

 

Hiç değilse, bunu sağlayacaksa, kabul.

 

Terörü ve teröristi, hem de iktidarın istediği şekilde adını da koyarak, hep birlikte lanetleyelim.

 

Her gün ve en yüksek sesle ve tam da iktidarın bizden istediği şekilde terörü ve teröristleri lanetleyelim.

 

Ama, korkarım ki, Türkiye’de “terörizmin ithali”ni sağlayan hatalar ısrarla ve inatla tekrar edilecek ise, Ankara saldırısı örneği terörist saldırılar da tekrarlanabilir. Bu, ciddibir ihtimal. Dahası ve en kötüsü, terör eylemlerinin “sıradanlaşma”ya başlayabileceği ihtimali.

 

Türkiye, “Demokratik ülkeler ligi”nden “alt lig”e, “Üçüncü Dünya ülkesi” kategorisine düşürülmüştür. Aciz bir ülke haline sokulmuştur. Her türlü “terörist eylem” için ideal ülke tipi görüntüsü veriyor.

 

PKK’nın istediği bir göz idiyse, AKP iktidarı ona iki göz vermiştir.

 

Geldiğimiz noktada dua edelim ki, yakın gelecekte bu günleri bile arar duruma düşmeyelim…

X