"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

Tek tip masa ve sandalye

Taksim Meydanı’ndan Asmalımescit’e doğru yürüyorum. Ama İstiklal Caddesi üzerinden değil, arka sokaklardan.

Çünkü caddenin sağ kolundaki paralel sokaktan süzülüp gitmek her zaman daha kolay.
İstiklal üzerindeki kalabalığa takılmadan rahatça yürüyebiliyorsun.
Gel gör ki burada da yürümek zorlaşmış.
Hayır, kalabalıktan filan değil.
?u birkaç yıl önce “yenilenen” granitlerden dolayı.
Hangisine bassanız takır tukur ediyor.
Hepsi yerinden oynamış, sanki deprem olmuş gibi...
Yani bu taşların “yenilenme” zamanı gelmiş. Bu yaz yine değiştirilebilir yenisiyle, belli olmaz bu işler!
Yürürken bir yandan sağa sola bakınıyorum.
Ocakbaşılar dört bir yanda. Masalar dışarıya atılmış.
Ve koltuklara gözüm takılıyor. Sonra da çiftlere.
Malum, zabıtalar bu civardaki kafeleri dolaşıp işletmelerden “çift kişilik koltukları kaldırmasını” istemiş.
Gerekçe? Belli değil. Mekan sahipleri, “Sevgililer yan yana oturmasın diye mi?” şeklinde sorunca işgüzar zabıtalardan biri “İyi tespit!” karşılığını vermiş.
Uygulama tuhaf, tavır tuhaf, yerinden oynayan taşlar daha da tuhaf olunca Beyoğlu Belediyesi’nden açıklama gitti tüm gazetelere.
Meğer sokakların daha nezih bir görünüm kazanması için esnaftan şunu rica etmişler: Görüntü kirliliğine yol açan eski masa ve sandalyelerini yenilemesini...
Böyle bir rica olabilir mi?
Her mekanın kendine has bir tarzı/tavrı var.
Kimi bilerek eski sandalye kullanır. Kimi de en gıcırını.
Buna standart getiremezsin ki...
Standart getirilecek tek nokta, kimin sokağı masasıyla ne kadar işgal edebileceğidir.
Masaya, sandalyeye karışıldığını ilk kez görüyorum/duyuyorum.
Dünyadan örnek vermek bu gibi tartışmalarda iyi oluyor ya, hemen dünyadan bir örnek vereyim.
En son gittiğim Amsterdam’dan...
Bir sokağa girmiştik. Yan yana bir sürü kafe/restoran vardı. Ve hepsi kaldırıma belli ölçülerde masa atmıştı.
Çoğunun masası fena halde eski püsküydü.
Ve hiçbirinin masası sandalyesi aynı tornadan çıkma filan değildi.
Eğer sokaklara “nezih” bir görünüm sağlamak istiyorsanız, bunun yolu kafelerin sandalye ve masalarını “tek tip” yapmaktan değil, önce üzerinde yürüdüğünüz taşların takır tukur etmemesinden geçiyor.
Sonra da iyi bir çevre düzenlemesi ve aydınlatmadan...
Yoksa masa/sandalye işin bahanesi.

Hoş şeyler

- “İnternetime Dokunma” yürüyüşü... Kimse bu kadar katılım beklemiyordu. Katılım sayısı çok yüksekti.
Ve yeni jenerasyon ilk kez sesini bu kadar “gür” çıkardı.
- Yıllar önce Zerrin Özer’in seslendirdiği “İftira” adlı hiti Hüseyin Karadayı düzenlemesiyle yeniden dirilten Seda Sayan’ın “r”lere bolca vurgu yaptığı yorumculuğu...
- S*ktir Et adlı kitap... John C. Parkin imzalı kitap -itiraf ediyorum- sırf adından dolayı ilgimi çekmiş ve almıştım.
Aman aman bir kitap değil.
Kitap özetle, “Hayatınızda önemliymiş gibi görünen şeyleri önemsemeyin, rahat olun, takılın gitsin” diyor.
Yine de yaza başlangıç için arada bir bu kitaba takılmak iyi gelebilir.

Nahoş şeyler

- Pascal’ın sünnet olup olmadığının bu kadar çok merak ediliyor olması...
Herkes niye bu kadar ilgili adamın sünnet olup olmamasıyla hiç anlayamadım...
Hele hele Ferhat Göçer gibi usta bir şarkıcının pazartesi gecesi bir magazin programında ciddi ciddi bunu soruyor olmasını (“very important question” filan diyerekten) kendisine hiç yakıştıramadım.
- Survivor’ın giderek bir “tanıtım” programına dönmesi... Duru, Arko, Turkcell derken Dominik sınırları içinde yarışmacıların kullanmadığı marka kalmayacak yakında.
En büyük korkum bir tuvalet kağıdı firmasının programa bu şekilde reklam vermesi!

X