"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

Şehirde en son ne oldu

25 Mart 2017

 ◊ VAY BE, 2 YIL OLDU MU?
Soho House, perşembe gecesi ikinci yaşını kutladığı bir parti yaptı.
Birçok davetli geceye Cecconi’s’te yemek yiyerek başladı.
Soho House’un genç üyeleri ise erken saatlerde kulübün orta katını doldurmuştu.
Moda haftasının yapıldığı Grand Pera’dan çıkıp gelenler de kalabalığa eklendi.
Bana sorarsanız o gece aslında kazanan Beyoğlu’ydu.
Çünkü uzun süredir Beyoğlu tarafına gelmeyenler yeniden şehrin bu yakasıyla ‘barışmış’ oldu.

◊ EGZERSİZ YAPMAYANI DÖVÜYORLAR
Akaretler’deki W Studios’ta bir mini egzersiz festivali vardı.
W Studios, W Otel’in biraz ilerisinde yer alıyor. İlk defa gittim, geniş salonları olan gayet kullanışlı bir yermiş.
Find Your Beat adlı mini festival de burada ikinci kez yapılıyormuş.
Bir salonda pilates bir başka salonda yoga seansı yapılıyordu.
Kardiyo Oryantal diye bir seans bile vardı. Oryantal figürleriyle hazırlanmış kardiyo odaklı bir fitness dersi...
Eh, artık içinde bulunduğumuz dünyada egzersizin bin çeşidi var.
Egzersiz yapmayanı dövüyorlar.

◊ GECENİN SONUNDA FUNDA SÜRPRİZİ
La Boucherie’de perşembe gecesi Two Tenors’u izlemeye gelen Funda Arar, gecenin sonunda mekanda kalan şanslı azınlığa öyle güzel şarkılar söyledi ki resmen mest olduk.
Funda akustik bir proje yapsa keşke...

◊ INSTA STORY’DEN DEFİLE İZLEMECE
Grand Pera’daki moda haftası ise tüm hızıyla devam etti.
Misal: DB Berdan defilesinin konusu sosyal medya bağımlılığıydı ve ben bu şovu konseptin kendisine uygun olarak defileye katılan davetlilerin Insta Story’lerinden, yaptıkları canlı yayınlardan izledim!
Sonuçta herkes en az 5 tane video yayınlıyordu şovdan. Ne acayip değil mi?
Bu arada moda haftasının partilerinin ana üssü de Grand Pera içindeki The House Cafe oldu mecburen.
Her Projects’in ev sahibi olduğu kapanış partisi dün gece yine oradaydı mesela...
Grand Pera’ya birkaç daha farklı mekan gerekiyor.
Bu haliyle biraz ‘kuru’ kalmış Grand Pera.
Öte yandan çok eleştirdiğim o plastik hissi veren şoklanmış ağaçları da kaldırıyorlarmış.

◊ ÇOK ANTİKAYIM...
Pazarları Bomonti (Feriköy) tarafında kurulan bitpazarını seviyorum.
Çukurcuma’daki antikacıları dolaşmayı da...
Yine de bu şehirde hâlâ bitpazarı gibi eski klasik objeleri bulabileceğin yerler az ve kısıtlı.
O yüzden Escale’de geçen pazar yapılan antika pazarı olayını sevdim.
Mekanın işletmecilerinden Gülin Özalp zaten antika meraklısı, kendi topladığı/sevdiği objeleri de getiriyor.
Hatta yarın tekrar yapacakmış bu mini pazarı.  

Yazının devamı...

Tek çözüm eski bilgisayar mı ?

24 Mart 2017


Yeni aldığı tabletini ya da dizüstü bilgisayarını kalkıp bavuluna koyacak olan da pek azdır diye düşünüyorum.
Eğer bugünlerde bu iki ülkeden birine uçuyor olsaydım ne yapardım diye düşündüm.
Sonuçta habire yazı yazıyorum, işim sürekli bilgisayarda.
Yanıma illa ki bilgisayar almam şart.
Eh, bavula koymaya gönlüm razı olmazdı.
Çalınma riski var diyorlar, güvenlik garantisi yok. O zaman geriye tek çözüm kalıyor: Bir köşede duran o eski, külüstür, hantal ve içi boşaltılmış dizüstü bilgisayarı yanına almak. Nasıl olsa kaybolsa bile çok üzülmezsin.
Çalışırken yavaşlığı ve eski yazılımı insanı deli edebilir tabii, ama olsun.
Yapacak bir şey yok.

Instagram’ın model doktorları 

Instagram sağ olsun, herkesin içindeki gizli fotomodel yanı ortaya çıkardı. Sadece işi sosyal medya olan fenomenler boy boy pozlarını koymuyor Instagram’a.
Epeydir toplumun “rüya meslek” saydığı/bildiği işleri yapanlar da fenomen olma yolunda adım adım ilerliyor. Mesela doktorlar.
Takipçi sayısı yüksek iki parlak örnek var:
Doktor Cahit Dinçer ve Doktor Hakan Tüfekçi.
Bu iki doktorun fotoğraflarının altına şuna benzer, tam çekirdek çitlemelik/eğlencelik/şehvet damlayan yorumlar yazılıyor:
“Hasta ettiniz kızları. Duyduğuma göre birbirini bıçaklayıp sizin servise gelenler var.” “Hemşire olarak yanınızda başlayabilir miyim?”
“Doktor civanım Biscolata erkeği olmuş.”
Her iki doktor da hayatından memnun.
Kâh çıplak vücuda geçirilmiş mutfak önlüğüyle takipçilerinin karşısına çıkıyorlar.
Kâh Kenan İmirzalıoğlu bakışıyla harmanlanmış, stetoskopu da illa bir yerden sarkıveren bir adet mesaiden yeni çıktım pozuyla...
Sonuç değişmiyor: Instagram herkesi kendinden yeni bir şey yaratmaya itti.
Çünkü ne kadar çok iyi pozun var, o kadar da takipçin.Ne kadar çok “seni yerler” tarzı yoruma sahipsin, o denli fenomensin...

Bay Gandalf İstanbul’da neler yapacak

İstanbul Film Festivali meraklısı ve sözlük gençliği bugünlerde heyecanlı. “Gandalf geliyor” diyorlar, bir Ian McKellen rüzgarı esiyor yani. Oysa Türkiye’ye ilk kez gelecek olan Ian McKellen’in İstanbul’da başka bir amacı var.
McKellen yıllardır sıkı bir LGBTİ aktivisti.
Dünyanın dört bir tarafındaki gay yürüyüşlerine katılıyor, gay örgütleriyle bir araya geliyor.
McKellen İstanbul’da da British Council’ın davetlisi olarak LGBTİ gruplarıyla bir araya gelecek, konuşmalar yapacak.
Ve aynı zamanda Film Festivali’nin açılış gecesine katılıp sinema onur ödülü alacak.
Rexx sinemalarındaki Richard III adlı filminin gösterimlerine katılacak.

Giriş kapısı artık uzaktan kumandalı

Malum, Boğaz hattındaki eğlence hayatında Sortie bu yaz mecburen tek başına kaldı. Şimdi herkesin aklındaki ilk soru bu: Orada güvenlik önlemleri nasıl? 5 Mayıs’ta yazlık versiyonunu gün yüzüne çıkaracak olan Sortie, müşterilerini güvenlik konusunda rahatlatmak için bir çözüm bulmuş: Uzaktan kumandalı çelik kapı.
Önceki gün buluştuğumuz Sortie’nin sahibi Erol Kaynar anlattı.
Bu kapıyı içeriden kumanda edebiliyorlarmış.
Herhangi bir olay esnasında kapılar anında kapanıyormuş.
Güvenlik önlemlerinin alınması çok iyi, ama insan bir “nereden nereye” nostaljisi yapmadan da duramıyor.
Laila dönemlerine ışınlanıyor mesela.
Kimsenin aklında bu tür endişelerin olmadığı zamanlar...

Yazının devamı...

Moda Haftası’ndan ilk izlenim

22 Mart 2017

Caddenin giriş ve orta kısmında tramvay kısmı kapalı, inşaat varmış.
Şöyle bir baktım, şimdilik beton dökmüşler.
İnşaatın etrafında caddenin gelecekteki “yeni” halini gösteren bilgisayar çizimleri var. Pek havalı görünüyor.
Ama bu İstiklal’in kaçıncı yap-boz hali saymadım, sayamadım sensiz geçen yılları (böyle de şarkıya bağlarım).

SANIRSIN E-5

Üzerinden yürüyüp gittiğim granitler de o kadar eski değil.
Gerçi granitlerden eser kalmamış, her yer asfalt yama.
Sanırsın E-5’te yürüyorum, öyle bir hâl...
Ve Grand Pera’nın önüne geliyorum.
Binanın önünde şık otomobiller dizili, galeri gibi.
İçeri giriyorum, Moda Haftası’nın sıkı takipçileri kuyrukta, yukarı alınmayı bekliyorlar.
Çünkü defileler yukardaki katlardan birinde gerçekleşiyormuş.
Oraya çıkıyorum.

TAMAM, AMA...

Valla eski tip asansör, ahşap uzun kapılar, merdivenler filan gayet güzel yapılmış.
Defilelerin gerçekleştiği, yan yana odaların birleşmesinden oluşan uzun podyum alanı da iyi görünüyor. Ama yine de burası Moda Haftası yapılacak yer değil.
Bir tane defile izlersin, tamam. Arka arkaya defile izlemek yorar.
Çünkü podyumun tamamını göremiyorsun. Hakim değilsin.
Ancak manken senin odana gelince görüyorsun kıyafeti...
İşin profesyonelleri için bıktırıcı bir durum.
Lakin zorda kaldı Moda Haftası biliyorum. Zorlu PSM olmayınca buraya aldılar...




AVM’DEN KAÇTIM

Tekrar aşağı iniyorum.
Grand Pera’nın avlusunda birkaç tane şık kahveci ve Soho House stiline bürünmüş bir adet The House Cafe var.
AVM kısmına ise girmemle çıkmam bir oldu, o plastik kocaman ağaçları görünce.
Moda Haftası’nın davetlileri AVM’nin içinden bir yerden çıkıp geliyorlar ama, bak o tarafı çözemedim. Kimse İstiklal’den girmiyor yani.
O taraftan giren Seçkin Piriler’i durdurmaya halim olsa soracaktım, “Nereden girdiniz?” diye...

EMEK’TEKİNİ MERAK ETTİM

Bir doz Moda Haftası bana yeter deyip tekrar İstiklal Caddesi’nden yürümek suretiyle olay yerini terk ettim.
Bu kez arka, paralel sokaklardan yürüdüm. Oranın yolları/taşları inanın daha düzgün.
Yarın Tuvana Büyükçınar’ın yeni Emek Sineması’nda yapılacak defilesine gideceğim. 30 kişilik senfoni orkestrası ve DJ canlı performans yapacakmış defile sırasında.
Hem yeni Emek’i hem de bu defileyi merak ettiğim için tekrar İstiklal’i arşınlayacağım.
Hadi hayırlısı...

Popüler kültür deryasından son damlalar

◊ ONA ŞAŞIRMADIK DA...
Gzone’da okudum.
Niran Ünsal, Ankara’daki gay bar Sixtiees’de sahne almış.
Buraya kadar iyi hoş, bize ne.
Ama Ünsal’ın sahne almasına sonradan büyük tepki oluşmuş.
Ünsal’ın zamanında Lady Gaga konserine gidenler hakkında yaptığı homofobik açıklamalardan dolayı...
Ünsal söylediği lafları çoktan unutmuş/yutmuş anlaşılan.
Ona artık şaşırmıyoruz da, barda onu izleyenleri anlayamadım doğrusu...

◊ GEBERİYORUM’U NÜKHET’TEN DİNLEYİN
Athena bu cuma yayınlanacak “Geberiyorum” single’ı ile sürpriz yapmaya hazırlanıyor ama bu şarkının evveliyatı var.
Nazım Hikmet’in şiirinden Ali Kocatepe’nin bestelediği bu şarkıyı yıllar önce Nükhet Duru seslendirmişti.
Duru’nun 1994’te yayınladığı albümünde yer alan bu şarkının korosunda kimler yoktu ki? Sezen Aksu, Sertab Erener, Levent Yüksel; say say bitmez...
Geberiyorum’u Athena öncesi bir de Nükhet’ten dinleyin derim, geberirsiniz (zevkten tabii). YouTube kuyusunda mevcut.

Yazının devamı...

Bu yaz ‘onlar’ın yazı

20 Mart 2017

Aslında bir süredir yaz trendlerini onlar belirliyor.
Onların gittiği yerlerin benzerleri bir süre sonra dünyanın her yerine yayılıyor.
Ama yayınlanan trend raporlarına bakılırsa onların anlayışı bu yaz daha da etkin olacak.
“Onlar” deyip durduklarım hem konforu hem de dozunda lüksü bir arada sevenler, yani kısaca lüks bohemler ya da benim tercih ettiğim isimle konformist bohemler.



İkisi bir arada olur mu? Oluyor.
Çünkü artık aşırılık değil sade ve doğal olan etkin anlayış...
Malum, bir organik beslenmedir almış başını gidiyor.
Aynı şekilde kıyafette de organik, az süssüz ve markası bağırıp çağırmayan
tercih ediliyor.
Yazlık eğlence ve konaklama ihtiyacı da buna göre değişti.
Bu ikisinde de aşırılık, fazla makyajlı, fazla gösterişli, fazla büyük her şey son derece yavan ve bayağı bulunuyor.
Hikayesi olan, kendini fazla ön plana çıkarmayan her yer daha seksi bulunuyor.
Mesela buna uygun en iyi yer, bizzat gidip gördüğüm Mikonos’taki Scorpios.
Adanın diğer ucundaki şatafatlı ve rüküş Nammos’la uzaktan akraba bile değil burası.
Alabildiğine sade. İnsanların sıkışıp kaldığı, et ete olduğu bir mekan değil.
Personelin giydiği biraz Mad Max biraz Gladyatör’ü anımsatan kıyafetler de, mekanın etnik elektronik akşamüstü müzikleri de aslında bir hikayenin parçası.
İnsanlar o hikayeye geliyor.
Ve en büyük eğlence ne?
Günbatımını seyretmek için kayalıkların üstüne oturup sakin sakin beklemek!
Geçen yaz şahit oldum.
Yüzlerce kişi aynı anda o kayalıklara oturuyor ve
güneşin batışını hayranlıkla seyrediyordu.
Altlarında konforlu minderler, önlerinde servislerle...
Olay bu kadar basit.
İbiza’da da buna benzer iki yer var: İlki Experimental, diğeri Benirras.
İbiza’nın güm güm kulüp eğlencesine inat buralar daha sakin ve içe dönük.
Zaten keskin ayrım burada başlıyor:
Yüksek sesli, kendini kaybettiğin, kalabalık içinde kaybolup gittiğin büyük eğlenceler bitiyor.
Yerini konformist bohemlerin dünyası alıyor. 

Dünyadan başka örnekler

Konformist bohemlere dünyadan
önerilen yerler arasında şuralar
var:
◊ Jamaika’daki nefis Goldeneye.
◊ Mikonos’taki San Giorgio.
◊ Bahia’daki Butterfly House.
◊ Avustralya’da, konforlu çadırlar içinde kamp
yapma seçeneği sunan Sal Salis.
◊ Lüksün dozunu azıcık abartsa da yine de bu kategoriye girebilecek Phuket’teki Keemala.

Bizden neresi var

Konforlu bohem anlayışı deyince bizden aklıma şu örnekler geliyor:
◊ Faralya Fethiye jakuzili çadır odalarda kalınan Perdue.
◊ Yine aynı civarda, konforlu bungalovlarıyla ünlü Shambala.
◊ Bodrum’daki gizli saklı Amanruya.
◊ Kaz Dağları’ndaki Adatepe Köyü’nde yer alan İda Blue.
◊ Ve epeydir konuşulan, mayıs ayında açılacak Seferihisar’a yakın Club Marvy.

Yazının devamı...

Aslında konuşmasak daha iyi

19 Mart 2017

Birisi bir şey anlatırken (eğer çok da ilginç bir şey değilse) çok geçmeden dikkatim dağılıyor ve elimdeki cep telefonunu karıştırıp sosyal medyada ne var ne yok diye bakmak daha cazip gelmeye başlıyor.
Çok fena bir şey bu, farkındayım.
Bu durumda olduğum için sanırım, anlatacak ilginç bir şeyim yoksa susmayı tercih eder oldum (coşkun bir empatiyle).
Ayrıca şundan da çok sıkıldım.
“İyi misin?” muhabbetlerinin bitmeyen kısırdöngüsünden.
Fazla sosyal olmanın en büyük marazı bu.
Karşındaki sana soruyor, “İyi misin, n’aber?”
Sen bıdılıyorsun, “İyiyim, senden?”
Karşındaki, “Koşturmaca” diyor, “Senin nasıl gidiyor?”
Sen de çaresiz, “İyi işte, aynı, sen iyi misin?” diyorsun abuk bir şekilde...
Çok da görüşmediğin biriyse böyle anlamsız bir iyilik muhabbetine dönüşüyor iş.
Bir süre sonra “İyiyim” demekten de sıkılıyorsun, çünkü karşındakine o an “Kötüyüm” desen aslında dikkatini bile çekmeyeceksin.
Çünkü odaklar kaygan zemin, dikkatler dağınık, kafalar sosyal medya hızında sürekli...

Aynılaşma merakı

Şahan Gökbakar’ın oynadığı bir banka reklamı var ya...
Her kesimden insanı Şahan’ın kendisi canlandırıyor.
O kadar doğru bir reklam ki...
Herkes şu anda aynı kişiyi oynuyor.
Bir “aynılaşma” merakı var. Farklı olmaya kimsenin mecali yok.
Yeri gelmişken çemkireyim istedim...

Hafta sonu rotası

◊ UĞRA... Meksika mutfağı restoranı Los Altos bu gece birinci yılını kutluyormuş. Gecenin şerefine Meksikalı bir miksolojist getirmişler. Güzel kokteyller filan, uğranası...
◊ DENE... Oplevelse’nin Danimarka ve Türk usulü kahvaltısını, ayrıca dile düşen hamur işlerini denemeli... Hayli ‘cool’ Oplevelse ters köşe bir yerde: Kurtuluş’ta.
◊ KEŞFET... Kadıköy’ün öteki yüzü Yeldeğirmeni’nin mekanlarını... Mesela Pan Yeldeğirmeni’ni, Komşu Cafe’yi yahut Mahatma’yı...

Şehirde en son ne oldu 

◊ Zorlu’daki Fauchon hem yeni yaz menüsünü tanıttı (şefi çok iyidir, Fransız Nicolas Valero) hem de özel davetler için oluşturduğu alt markası Fauchon Resepsiyon’u...
Bu arada Fauchon’u Türkiye’ye getiren Alp Franko’nun Zorlu’da bir markası daha var, Le Baron (benim fazla soğuk bulduğum bir mekan).
Bu markayı yazın Bodrum’a taşımak istiyormuş Franko. Değişik olabilir.
◊ Şehirde gizli bir Memo Garan rüzgarı esiyor. Garan hafta içi peş peşe Setup’ta, La Boom’da ve Backyard’da çaldı. Çok seviliyor DJ’liği...
Ama bir Garan daha var, onun da yıldızı hayli yüksek: Memo Garan’ın oğlu Emre Garan. Geçen cuma La Boom’da DJ Yakuza’yla beraber çaldı. Tarzı çok farklıydı.
◊ Bir adet tanıtım gecesi de gerçekleşti bu hafta. Veet’in yeni yüzünü (dizilerden hoş bir sima, Leyla Lydia Tuğutlu) tanıttığı gecesi.
Soho House’daki geceden aklımda kalan Zeynep Özyılmazel’in pek duru, pek asil canlı müzik performansı oldu.

Yazının devamı...

“Onur’un sponsor olduğu film az sonra başlayacaktır”

17 Mart 2017

Mesela 5 Nisan’da Kanyon’da 13.30 seansında gösterilecek “Süper Karanlık Zamanlar” filmine...
Ya da aynı gün City’s’de 16.00’da gösterilecek bir başka filme...
Olmadı, Beyoğlu Atlas Sineması’nın 11.00 seansına.
İyi de diyeceksiniz, neden sponsor oluyorum? Çünkü sizin sponsorluğunuz (“hami” kelimesi de kullanılıyor) sayenizde öğrenciler bu gündüz seanslarındaki filmleri sadece 1 liraya izleyebilecek, fena mı? Bahsettiğim bu seansa sponsor olma olayı bu yılki İstanbul Film Festivali’nin en yaratıcı bulduğum fikirlerinden biri. Çünkü bu yıl festivalin 12 yıldır ana sponsorluğunu üstlenen Akbank yok. 
Evet, neredeyse festivalle özdeşleşmişti Akbank.
O yüzden ilk öğrendiğimde üzüldüm.
İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, “Önümüzdeki yıl ana sponsorumuz yine olacak ama bu yıl böyle” diyordu geçen gece yaptığımız kısa konuşmamızda.
Bu nedenle bu yıl için gündüz seanslarına sponsorluk fikri ortaya çıkmış.
“Herkes sponsor olabilir mi?” diye sordum Görgün Taner’e, “Evet” diye yanıtladı.
Şu ana kadar seans sponsoru olan isimler arasında Ekrem Çatay, Ayça Dinçkök gibi iş dünyasından tanıdık isimler varmış.
Bence nefis bir şey.
Umarım öğrenciler de 1 liralık bu gündüz seanslarına gereken ilgiyi gösterirler.
Bu arada başlıktaki gibi bir seansa sponsor olmadım tabii, “mesela” dedim sadece...

TOİ’deki o gece

İKSV’ciler salı gecesi Kuruçeşme’deki TOİ’de Türk Tuborg A.Ş işbirliğiyle bir yemek düzenleyerek hem yukarıda anlattığım seans sponsorluğu olayını anlattılar hem de bu yıl festivalde hangi filmler olacağını...
TOİ’nin yaratıcısı/şefi İsmet Saz’la da bir ara sohbet ettik.
Yakında bir yemek kitabı çıkarıyormuş, onun telaşındaymış.
Ayrıca New York’a gidecekmiş, orada mekan açmak için yer bakmaya...

Kaldır kafanı!

Bu arada İstanbul Film Festivali’nin bu yılki sloganını sevdim: Kaldır Kafanı!
Direkt akla gelen şey belli. Elimizdeki akıllı telefonlardan kafamızı kaldırıp başka şeylere ve filmlere odaklanmamız isteniyor.
Artık öyle bir hale geldik ki bir filmi izlerken bile telefona bakıyor, WhatsApp’tan yazan olmuş mu diye bakıyoruz.
İtiraf ediyorum, eğer film sarmazsa ekranın ışığını kısmak suretiyle telefona ben de bakıyorum...
O yüzden “kaldır kafanı” iyi bir slogan olmuş.

İki nedenle sevmedim 

Rüzgar Erkoçlar, Hülya Avşar’ın programına katılmış ve sohbet esnasında “Kadınlara güvenilmez” demiş.
Böyle genellemeleri sevmem.
“Erkekler hep aldatır.”
“Şu milletin karakteri fenadır.”
“Şu şehrin insanları yanar dönerdir.”
Vıdı vıdı...
Genelleme dünyası bence geçmişte kaldı.
Artık hiçbir insan bir kalıp ya da kategoriye sığdırılacak kadar tek tip değil.
Lakin Rüzgar Erkoçlar’ın genellemesini bir nedenle daha sevmedim.
Hayatının bir dönemini kadın olarak yaşamış bir insanın ‘genelleme’ girdabına girmiş olmasından ötürü...

 

 

Yazının devamı...

Belki şehre bir hareket gelir

15 Mart 2017

Özellikle de konser ve şov bakımından.
Babylon Bomonti’nin 13 Mayıs’a kadar olan programına baktığınızda bile yurtdışından gelen sanatçı sayısı çok çok az.
Sonuçta Babylon şehrin en fazla yabancı sanatçı ağırlayan sahnelerinden biri...
En son Finlandiyalı meşhur çello grubu Apocalyptica 8 Nisan’daki Küçükçiftlik konserini iptal etti.
Gösterdikleri gerekçe grup üyelerinden bazılarının güvenlik gerekçesiyle İstanbul’a gelmek istememesi...
Yani artık alıştığımız, kanıksadığımız bir gerekçe.
Büyük konser deseniz, henüz ufukta bu yaz için görünen bir şey yok.
Kısacası bir süre daha böyleyiz, biz bize.
Gerçi iyi şeyler de olmuyor değil.
Mesela beni çok heyecanlandıran 25-25 Mart tarihlerindeki Sonar Festivali.
Zorlu PSM’de yapılacak bu mini festival elbette Barselona’daki orijinalinin yanında daha sıkıştırılmış bir versiyon olacak, ama buna da şükür!
Çünkü program iyi (Moderat, Roisin Murphy ve Nina Kraviz başrollerde), “yakın gelecek” temalı konsepti de...
Bu arada Sonar programında yer alan, Hollandalı iki arkadaştan kurulu elektronik müzik grubu Weval de son dakikada gelmekten vazgeçmez umarım.
Malum, vaziyetler ortada...
Peki başka ‘hareket’ olarak ne var?
25 Mart’ta bir Jose Carreras konseri var. Ülker Sports Arena’da.
Meraklısı için bu da iyi bir konser ziyafeti.
Ama ötesi boşluk!
Bahar geliyor ve koca şehirde şöyle ilham verecek yurtdışı kaynaklı bir şey izlemek neredeyse mümkün değil.
Çünkü şehirde yaşamak dediğin aslında bu:
İlham almak, yeni ve farklı enerjiler görmek.
Umutsuzluk satırları döşenmek istemiyorum ama, epeydir aynı enerjiler dönüp duruyor işte. 

Tuhaf şeyler

◊ GERÇEKTEN Mİ?!
Bazen çok acayip mailler geliyor.
Mesela geçenlerde gelen bir mail: Yapımcı bir karı koca Türkiye’de bulunan yapım şirketlerini Los Angeles’a taşımış. İyi hoş, çok güzel atılım tabii.
Peki gönderilen basın bülteninin başlığında ne yazıyor? Aynen şu:
“Türklere Hollywood kapısı açıldı!”
Hadi bakalım, iddiaya gel!
Bununla da bitmiyor, bültenin devamında şu fantastik cümleler var:
“Bu işin merkezi olan Los Angeles’tan hızlı bir şekilde dünyaya yaymak istedik. Bunun yanı sıra Hollywoodlu yıldız isimlerle (İkamet adresi mi soracaksınız? Avrupalı, Avustralyalı olmuyor mu?) birlikte, bizden de oyuncuların olacağı İngilizce dilinde (Çince de makbul olurdu) sinema filmleri çekeceğiz.”
Dahası var.
Basın bültenine bir de yapımcı çiftin Los Angeles’ta çekilmiş fotoğraf kareleri eklenmiş, megabayt meganayt. Ultra megabayık...
Maili okurken çektiğim “Of Allahım of”ların bu fotoğrafları görünce katbekat arttığını tahmin edersiniz herhalde...

◊ YENİ TÜRKİYE’NİN LİNDSAY’İ
Lindsay Lohan “yeni moda koleksiyonu yolda” diye bir paylaşım yapmış.
Buradan yola çıkarak deniliyor ki, Lohan eşarp koleksiyonu hazırlıyor.
Valla nereden nereye? Ağzım açık izliyorum Bayan Lohan’ın yeni versiyonunu.
Lindsay Türkçe öğrenir öğrenmez yakında dizilerde de oynar, demedi demeyin.

Yazının devamı...

Mevcut durum bu

13 Mart 2017

Komşularıyla park sorunu yüzünden tartışıyorlar.
Hızını alamayan komşu silah çekiyor.
Sonra karakolluk olunuyor.
Ama silahla darp ettiği söylenen komşu serbest bırakılıyor.
Konuyla ilgili konuşan Murat Vardal’ın (işi nedeniyle hayatının büyük bir kısmını Amerika’da geçirdiğini hatırlatalım) ilk cümlesi hâlâ aklımda:
“Mevcut durumu anlayamıyorum. Bana silahla saldırılıyor. Tehdit ediliyorum ve alkollü komşum serbest bırakılıyor. Bana silah çeken kişiyle şu an aynı eve gideceğim.”
Maalesef mevcut durum bu Murat Bey.
İnsanı kötü ve zalim olmaya itiyor.
Aramıza hoş geldiniz. 

Pazartesi sendromuna çare

◊ Akşama eve gidip peş peşe tüm bölümlerini izleyeceğin bir dizinin hayalini kur...
Misal: Blu-TV’deki “Victoria” ya da Netflix’teki “You, Me, Her”.
◊ Kuaföre git, kadınsan saçına erkeksen sakalına yeni bir şekil ver...
Misal: Bebek’te bir Amerikalı tarafından açılan Frontier Barber’ı merak ediyorum ben.
◊ Akşama arkadaşlarınla sürpriz bir mekanda sürpriz bir yemek organize et.
Misal: Nişantaşı Topağacı’nın yeni mekanlarından Kase olabilir.
◊ Ofisin penceresinden bakıp ‘olası hayatlar’ını düşün...
“Şu an Tayland’da bir sahil kenarında masaj alıyor olabilirdim” gibi mesela...
Vazgeçtim, bu son seçenek daha da bunalıma sokabilirmiş insanı.

Emrah Karaduman’ın başına gelen fena

DJ ve besteci, Aleyna Tilki’ye yaptığı Cevapsız Çınlama ile daha çok tanınan Emrah Karaduman da “mevcut durum” kurbanı.
Aleyna Tilki’nin koyu hayranı biri gelip Karaduman’ı bıçaklıyor.
Mahkemeye çıkan zanlı, “Aleyna Tilki’ye platonik âşıktım” açıklaması yapıyor ve serbest bırakılıyor.
Olacak iş mi yani bu?

Ey özgürlük

Serenay Sarıkaya, Mehmet Günsür, Ozan Güven ve Berrak Tüzünataç’ın oynadığı “Fi” adlı dizinin hafta sonu yayınlanan fragmanında dikkati en çok çeken hangi sahne oldu? Elbette Serenay ile Mehmet’in sevişme sahnesi.



Öyle çırılçıplak bir sahne filan da değil. Hatta yabancı dizi standartlarından bakarsak gayet sıradan sayılabilecek bir öpüşme sahnesi.
Ama uzun süredir yerli dizilerde görmeye alışık olmadığımız türden bir şehvet içerdiği için bu sahne çok konuşuldu.
Elbette bu özgürlüğün nedeni dizinin sadece internette yayınlanacak oluşu.
Bir TV kanalında yayınlansaydı o sahne çekilmezdi bile.
“Ey özgürlük” diye o şarkıyı mırıldanasım geliyor, seni özlemişiz...

Magazin Konseyi’nin çekim arkası

Magazin Konseyi olarak her hafta bir başka mekanda toplanıyor ve seçtiğimiz konuları masaya yatırıyoruz.
Konuşmanın sonunda ise fotoğraf çekimi yapıyoruz.
Bu hafta Bebek’teki Happily Ever After’daydık.
İşte çekim arkası notları:
◊ Ömür her seferinde fotoğraf çekimi için en fazla kıyafet getiren Konsey üyesi. Hatta bu hafta rekor kırdı. Çekime küçük bir bavulla gelmişti, gözlerime inanamadım.
◊ Cengiz ve ben ise ekonomiğiz. Bir gömlek bir pantolon, olmadı bir tişört bir pantolon...
Ama ant içtim, ben de bir gün küçük bir bavulla çekime geleceğim.
◊ Melike her çekim öncesi bizi Anadolu Yakası’na davet ediyor. “Hep Avrupa Yakası’nda mı buluşacağız, haksızlık bu” diyerek. Çünkü Melike Anadolu tarafında ikamet ediyor.
Bu çekim öncesi de aynı şeyi söyledi ama yine ve yine kendisini ikna etmeyi başardık.

 

Yazının devamı...