"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Savcı göreve

<B>NE </B>yani...<br><br><B>‘Türksolu’</B> Dergisi’nde Türk-Kürt düşmanlığını tahrik ederek, <B>‘En yakın ve de en açık tehlike’</B>ye neden olan <B>Gökçe Fırat </B>isimli şahsın kışkırtmalarına karşı oturup yüksek fikirler mi ileri süreceğiz?

İşimizi gücümüzü bırakıp, ‘Türk oğlu... Türk kızı... Kürtler senin düşmanındır...’ diye özetlenebilecek ‘faşist manifesto’yu, yani o kaba ve dangalak metni tartışmaya mı açacağız?

Tabii ki bunları yapmayacağız.

Çünkü:

Ortada fikir filan yok.

Çünkü:

O ‘faşist manifesto’yu hangi hukukçuya göstersek aldığımız yanıt aynı:

‘Burada açık suç var.’

O halde yapılması gereken şudur:

Savcılar harekete geçmelidir.

Yani...

Gün, sözde ‘Türksolu’ provokatörlerinin yaptığı gibi ‘Ordu göreve’ pankartı açma günü değildir.

Gün, ‘Savcı göreve’ pankartını yükseltme günüdür.

‘Savcı göreve’ pankartını açalım ki:

Bu topraklarda bir daha hiç kimse, milleti birbirine kırdırmayı amaçlayan kaba tahrikçilik işine soyunmasın.

‘Savcı göreve’ pankartını yükseltelim ki...

Bu ülkede hiç kimse, ‘Ben Kürdüm diyen herkes potansiyel PKK’lıdır’ diye yazma cüretini kendisinde bulamasın.

Ayasofya ile ilgili kişisel notlar

70’li yılların ortaları...

İstanbul Bayrampaşa’daki Yeşil Cami Kuran Kursu’nda ‘leyli’ olarak öğrenim gören küçük bir çocukken, hayatımın ilk politik eylemine tanık olmuştum.

Yatakhanelere doluşan benden yaşça büyük Kuran kursu öğrencileri, hep birlikte ‘Zincirler kırılsın! Ayasofya açılsın!’ diye slogan atıyorlardı.

Şaşırmıştım.

Çünkü ilk kez ‘Slogan atma’ eylemine tanık oluyordum.

Ayrıca dile getirilen talebi de anlayamamıştım.

‘Zincir’ neydi?

‘Ayasofya’nın açılması’ ne demekti?

Bilmiyordum.

Ama sonra işin farkına vardım ve şunları gördüm:

İslami kesimin kültür dünyasını şekillendiren muazzam bir ‘mahzun mabet’ edebiyatı vardı.

İslami camianın yayınlarında Ayasofya’ya ‘Ey ibadete kapatılmış gözyaşı döken mahzun mabet’ diye sesleniliyordu.

Yenilmişliğin acısı, hesaplaşmalar, heyecanlar, yeniden atağa kalkma hevesleri...

Bütün bunlar, Sultanahmet Meydanı’nda hüzünlü mü, mağrur mu olduğuna ilk bakışta karar veremeyeceğiniz o eski ‘yapı’ üzerinden ifade ediliyordu.

‘Ayasofya açılsın’ diyenler, aslında ‘Ayasofya müze olmaktan çıkarılsın, cami olsun’ demekten çok şu iki temel isteği seslendiriyorlardı:

BİR: Fatih’in İstanbul’u fethettiği o muhteşem günlerin rüyasını yeniden görmek istiyoruz.

İKİ: Batı’ya yöneliş adına yapılan uygulamalara itiraz ediyoruz.

Ayasofya, ‘rüya’nın ve ‘itiraz’ın odaklandığı bir mabetti.

Dönem, İslami cenahın çokça millici, Osmanlıcı, anti-komünist olduğu dönemdi.

Sonra 80’ler geldi.

‘Siyasal İslam’ anlayışı, Ayasofya türünden mevzularla ilgilenmeyi gereksiz görmeye başladı.

Osmanlıcılığa tavır almalar başladı.

Anti-komünizm yapmak, saçmalık olarak görüldü.

‘Müslüman neden sağcı olsun ki’ türünden tartışmalar başgösterdi.

Ve bugün...

İşte 2005 yılında Ayasofya, yeniden gündemde.

Papa gelecekmiş, Ayasofya’da ayin yapacakmış. Bu çok önemli bir olaymış, geçit verilmemeliymiş falan filan.

‘Ulusalcı’ kanat sert ve haşin.

Peki ‘İslamcılar’ ne álemde?

Gördüğüm şudur: 70’li yıllara dönüş var.

Yani ‘mahzun mabet’ edebiyatına kalındığı yerden devam ediliyor.
X