Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Romeo’dan Fa’afafine’lere

Şu sıralar, mesleki deformasyonun doruğundayım anlaşılan. Yekta Kara’nın sahneye koyduğu, Bellini’nin Kapuletler ve Montegüler operasını izlerken bile, aklıma olmadık şeyler geliyor ve hüzünleniyorum.

İtalya’nın Verona kentinde, birbirine düşman iki ailenin çocukları, Romeo ile Giulietta’nın, ölümleriyle sonlanan aşk öyküsünü anlatan Kapuletler ve Montegüler için, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin Müdürü ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan, "Günümüzde yaşanmaya devam eden töre cinayetlerine son verilmesi umuduyla, aşkın evrenselliğini Bellini’nin olağanüstü güzel müziği aracılığıyla haykırmak istiyoruz" diyor. Nitekim, haykırıyorlar da. Bu önemli mesajın, olabildiğince geniş kitlelere ulaşmasını dilerim.

Sicilyalı besteci Bellini, genç ve güzel Giulietta’nın kalbini çelebilen erkeğin, içinde bulunduğu maço topluluktan ne denli farklılaştığını vurgulayabilmek amacıyla, Romeo’yu erkek elbiseleri giyen bir kadının canlandırmasını istemiş. 1830’da, Venedik’in La Fenice Tiyatrosu’ndaki ilk gösteriminde Romeo rolünü, 19. yüzyılın divalarından Giuditta Grisi üstlenmiş.

25 Mart 2008 Salı geceki Romeo, Aylin Ateş’ti. Ünlü mezzosopranomuzun, başvurulan kaba kuvveti, düşman aileler arasındaki güç gösterisini öne çıkartmak üzere, Leonardo DiCaprio’nun oynadığı 1996 Amerikan yapımı Romeo + Juliet adlı sinema filmine benzer "mafya" ortamındaki performansı, mükemmeldi.

Erkek giysileri içinde bir kadın bana yabancı olmadığı gibi, düşünmesi de keyif verir. Çok yaramaz bir öğrenci olarak tanınan annem, uzun, dalgalı, sarı saçlarını kasketin içine toplayıp, babasının elbisesini giyip kravat takarak okula gitmeye kalkınca, karga tulumba müdürün karşısına nasıl çıkarıldığını anlatır dururdu. Buna karşılık, kadın elbisesi giyen erkek bana hep, varlıklarından, yıllar önce katıldığım "kültürlerarası hoşgörü" eğitiminde, Fijili bir meslektaş sayesinde haberdar olduğum, fa’afafine’leri hatırlatır ve çok hüzünlenirim.

KADINA BENZEMEK SUÇ

Samoa, Güney Pasifik Okyanusu’nda, Hawaii Adaları ile Yeni Zelanda arasındaki bölgenin hemen hemen ortasında, iki büyük, çokça küçük ada üzerine kurulu, yaklaşık 200 bin nüfuslu, demokrasi ile yönetilen bir ülke.

Samoa dilindeki "fa’a"nın Türkçe karşılığı, "gibi" ya da "benzer". "Fafine" ise, "kadın" demek. Buna göre "fa’afafine"nin anlamı, "kadına benzer" ya da "kadın gibi".

Samoa’nın güneyinde, 169 adet irili ufaklı adada hüküm süren Tonga Krallığı’nda, kadına benzeyenlere, "fakaleiti" deniyor. Tahiti Adası’nın da bulunduğu Fransız Polinezyası’nda ise, karşılığı "rae rae" ya da "mahu". Kısacası, kadına benzeyen, kadın elbiseleri giyen, kadın gibi davranan erkekler, dünyanın bu coğrafyasının bir gerçeği.

Samoa’nın 1961 tarihli Ceza Yasası’na göre, erkeğin fa’afafine olması suç. Gerçi, bugüne dek hiç mahkum olan yok ama, yasa, altı aya varan hapis ve yaklaşık 250 YTL’lik para cezası öngörüyor. Samoa Observer gazetesini okuma fırsatı bulanlar, zaman zaman onlarla ilgili haberlerin çıktığını görürler. Fa’afafine’liğin geleneksel bir uygulama olduğu ve suç olmaktan çıkartılması gerektiği ya da Fa’afafine Birliği’nin Başkanı Roger Stanley’in bundan birkaç ay önceki, "Sakın, geleneklerimizin sadece kadınlara uygun gördüğü dövmelere rağbet etmeyin. Hele bacaklarınıza "malu" yaptırmayın. Onlar kutsaldır, sizi de, dövmeciyi de öldüren çıkabilir. Kadın olduğunuzu düşünebilirsiniz, ama değilsiniz," şeklindeki uyarıları gibi.

KADINLAR, ERKEKLER VE ARADAKİLER

Fa’afafine’ler, biyolojik açıdan erkek olan, ancak değişik biçim ve ölçüde kadınsı davranışları bulunan Samoalılar. Kimi, kadın gibi giyinirken, bu durum hepsi için geçerli değil. Çoğu, erkeklerle birlikte olduğu halde, toplum onları "eşcinsel" değil, sadece "kadınsı" görüyor. Kimi, kadına daha fazla benzeyebilmek amacıyla, bedeninde bazı cerrahi değişiklikler yaptırsa da, ne bu işlemleri uygulatanlar, ne de çevresi onlara "transseksüel" diyor.

Samoalı ailelerin yüzyıllardır erkek çocuklarından birini temizlik, bulaşık, yemek pişirme gibi ev işlerinde ve çocuk bakımında kullanması ve onlara küçük yaştan itibaren kız elbiseleri giydirmesi yaygın bir adettir. Aileleri bu davranışa, doğan kız çocuklarının sayısının, erkeklerden daha az olmasının zorladığı sanılır. Kısacası, kadın elbisesi giyerek dolaşmanın, fa’afafine’lerin büyük bir bölümünün kendi tercihi değil, ailelerinin onlara biçtiği bir kader olduğu söylenir.

Kendilerini kadın ile erkek arasında bir yerde bulan ergenlik çağına girmiş çocukların, yaşamlarını genellikle kadın rolünü benimseyerek sürdürmeleri, cinsel partnerlerini erkekler arasından seçmeleri buna bağlanır. Toplumun onları benimsemesinin, hatta böylesi büyük bir fedakarlık nedeniyle saygıyla karşılamasının altında, bu geleneğin yattığı kabul edilir.

Kanadalı psikolog Paul L. Vasey, ailelerin kız çocuğu şeklinde yetiştireceği erkek çocuğu nasıl seçtiklerini sorgulamış ve bu amaçla çok sayıda fa’afafine ile görüşmüş. 2007’de yayınlanan araştırmasında, çocuk seçiminin rastlantısal olmadığını, ev işlerini yapacak kız eksikliğinden kaynaklanmadığını, zaten "kız gibi" davranışlar sergileyen erkek çocuğun fa’afafine’ye dönüştürüldüğünü kaydediyor. Benzer sonuçlara ulaşan başka araştırıcılar da var. O zaman, bir erkeğin fa’afafine olması, acımasız ailesinin ona biçtiği bir rol değil, zaten kendinde var olan biyolojik bir özelliğin farkedilerek, bastırılmak yerine, kabullenilmesinden ibaret. Böylelikle eşcinselliğin kişisel bir tercih değil, genetik temelli olduğu bir kez daha kanıtlanıyor.

GAY CENNETİ’NE DÖNÜŞMEK İSTEMİYORLAR

Ne yazık ki Batı dünyası, fa’afafine’leri fark ettiğinde, onların Samoa kültürünün bir parçası olduğunu algılayamadı, Pasifik Okyanusu’nun bu bölgesini bir "gay cenneti" olarak pazarladı ve onları bir yandan ciddi bir kimlik bunalımına, diğer yandan cinsel yolla bulaşan pek çok hastalığın kucağına itti. Fa’afafine’lerin, giderek Samoa turizminin odağı haline geldiğini gören ve yozlaşmanın önüne geçmek isteyen hükümet, onlara karşı geleneksel hoşgörüsünü, en azından Batılılara karşı rafa kaldırmak, erkeklerin, karşısındakileri kadınmış gibi aldatmalarını suç saymak ve iki erkek arasındaki ilişkiyi yasaklamak zorunda kaldı.

Şehirleşmeyle birlikte fa’afafineler, kendilerini gecenin karanlığında, kulüp ve barların sahnelerinde buldu. Samoa’nın yetiştirdiği en başarılı fa’afafine’si Cindy’ye özenerek, hindistancevizi kabuğundan sutyenleri, göbeklerini ortada bırakan ottan yapılmış etekleri, uzun siyah perukları ve tek kulağın üstüne tutturulan çiçeklerle, Avrupalı ve Amerikalı erkeklere, görmek istedikleri Pasifik cennetini sundular. Ekonomik zorluklar nedeniyle ülkesini terk ederek Avustralya ve Yeni Zelanda’ya göç edenlerin bir bölümü seks endüstrisine katıldı, bir bölümü eşcinsellerin haklarını savunmak, HIV ve AIDS ile mücadele etmek için aktivist oldu. Yedi milyar nüfuslu dünyada, sayıları okyanusta damla kadar olsa da, antropolog, sosyolog, psikolog ve tabii genetikçilerin ilgi odağı olmayı sürdürüyorlar.

Samoa dövmeleri

Dövme meraklıları, Samoa kadın ve erkeklerinin bedenlerini süsleyen ve her biri sanat eseri değerindeki dövmeleri iyi bilir. Avrupalılar, Samoa kadınlarını ilk kez 1722’de gördü. Üç Hollanda gemisine komuta eden Kaptan Jacob Roggewein, kadınların bacaklarının dövmeli olduğunu anlamamış, seyir defterine "Dizlerinden ayak bileklerine kadar olan kısmı, olağanüstü güzellikte ipek pantolonlarla örtüyorlar" diye yazmıştı.

Batılılar, bu ilk karşılaşmadan 180 yıl sonra, Samoalıların cinsel organları da dahil olmak üzere, vücutlarının her yerini dövmelerle süslediklerini, ancak her birinin ne zaman, nasıl yapılacağının sıkı kuralları olduğunu, dövmesiz erkeğe kız verilmediğini, yıllarca bu adaların dili, kültürü ve doğasını inceleyen Alman hekim ve antropolog Augustin Kramer sayesinde öğrendiler. Dövmelerin nasıl yapıldığını görmeleri için, bir çeyrek asır daha beklemeleri gerekecekti. Ta ki belgesel filmin öncülerinden Robert Flaherty’nin, Moana adlı filmini çektiği 1926’ya kadar.

Bellini, ünlü mezarlıkta değil

Ömrünün son yıllarını Paris’te, bir başka İtalyan besteci Rossini’ye komşu bir evde, Chopin, Victor Hugo, Franz Liszt, George Sand gibi zamanın ünlü düşünür ve bestecilerinin bulunduğu çevrelerde geçiren Vincenzo Bellini, mide barsak sorunları yüzünden inzivaya çekildiği Paris yakınlarındaki Puteaux’daki evinde 23 Eylül 1835 günü tek başına öldü. Mesleğinin doruğunda ve henüz 33 yaşındaydı.

Paris Tıp Fakültesi’nden profesör A. Delmas, iki gün sonra yaptığı otopside, ölüm nedeninin kendisini terk eden dostlarının sandığı gibi kolera değil, tedavi edilmeyen dizanteri yüzünden gelişen karaciğer apsesi olarak kaydetti. 2 Ekim’de, Paris Invalides Kilisesi’ndeki cenaze törenine şiddetli yağmura rağmen çok sayıda müzisyen ve sanatçı katıldı. Tabutunu Paris Pere Lachaise Mezarlığı’na taşıyanların en önünde bir diğer İtalyan besteci, Rossini yer aldı. Bugün mezarlığı ziyaret ederseniz, 11. adada, Chopin ve Cherubini ile birlikte Bellini’nin de yattığını zannedersiniz. Turistik rehberlerde, mezarlığın tanıtım kitapçıklarında hep böyle kayıtlıdır. İnsan boyunu aşan mezar taşı orada ama, altında hiçbir şey yok. Sicilyalılar, sevgili bestecilerini Fransızların elinden kurtarmak ve kendi toprağına döndürmek için tam 41 yıl uğraşmış, 1876 yılında, bedeninden arta kalan ne varsa Catania’daki Sant Agata Katedrali’ne, kendisi için yapılan mermer lahide taşımıştı.
X