Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ne “adeta soykırım”; ne de Türkiye “şer ekseninde”…

Doğu Türkistan’da (madem Xinjiang ‘Şincan’ Uygur Özerk Bölgesi’ni böyle anacağız, o takdirde Irak Kürdistanı sözcüklerine alerjiden de kurtulmamız gerekecek) meydana gelen olaylarda Türk kamuoyunda esen havanın ne olduğunu, başta Başbakan Tayyip Erdoğan, bizim yetkililerin neler dediklerini biliyoruz.

Peki, Çinliler ne diyor?

Oraya kulak verdiğimiz takdirde alınan “siyasi pozisyon”a ve bundan sonra izlenecek ya da izlenmesi gereken politikaya ilişkin ipuçları elde etmiş olabileceğiz.

Çin yayın organları “resmi görüş”ü yansıtıyorlar ve bunların en önemlisi “Halkın Günlüğü”nde yer alan haber-yorumda “Halk Türk Başbakanı’nın ‘Soykırım’ Suçlamasına Kızgın” başlığı atılmış. Bunu kolaylıkla “Çin yönetimi Tayyip Erdoğan’a kızgın” şeklinde tercüme edebiliriz.

“China Daily” adlı resmi görüşü İngilizce sunan gazete ise “Gerçekleri Saptırmayın” başlıklı yazısında “Erdoğan Çin’in Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde olup bitenler üzerine söylediklerini geri alması tavsiye edilmektedir. Erdoğan’ın Şincan’daki karışıklıkları ‘bir tür soykırım’ şeklinde tanımlaması sorumsuz ve temelsiz bir suçlamadır. Ayaklanmada ölen 184 kişiden 137’sinin Han Çinlisi olması gerçeği ortaya koymaktadır” cümlelerine yer veriliyor.

En çarpıcısı ise “Turkey, another axis of evil!?” yani “Türkiye, bir başka şer ekseni mi!?” başlıklı Global Times adlı Çin yayınında yer alan ve Mo Lingjiao imzası altında yayımlanmış yazı. Tanınmış Amerikan dergisi Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Moises Naim de bu yazıya gönderme yapmış.

Mo Lingjiao’nun yazısı “Xinjiang’daki ayaklanmaların ardından, Amerikan hükümeti de dahil, dünyadaki bir çok hükümet çok ihtiyatlı yorumlar yaptı. Ama Türk hükümeti bir istisna teşkil ediyor. Urumçi tekrar kendine gelmekte iken, bu kibirli ülke (Çin’i) kırbaçlamaktan geri durmuyor” diye başlıyor ve şu ağır değerlendirmeyle son buluyor:

“Beş yıl önce terörist bombalamalar Kasım 2003’te Türkiye’yi vurduğu vakit, Çin, Türk halkının yanında yerini sımsıkı aldı ve şiddet eylemini kınadı. Ne var ki, 5 Temmuz’da Urumçi’de ayaklanmalar olup can ve mal kayıplarına yol açtığında Türkiye sokak serserilerinin yanında yer aldı ve tüm dünyaya utanç verici yüzünü göstererek, Çin’e borcunu kötülükle ödedi.

Türkiye’nin Uygur ayrılıkçıları ve teröristlerine desteği Çin’de sadece kitlesel bir öfkeye yol açabilir. Eğer iki halk arasındaki ilişkileri mahvetmek istemiyorsa, lütfen bu tür güruhun ve ayrılıkçılarının arkasında durmasın ve şer ekseni olmaktan vazgeçsin.”

Yenilir yutulur cinsten değil. Türkiye’yi “şer ekseni”nde göstermek, kabul edilebilir bir şey de değil.

Ama ya Urumçi’deki olaylarda ölen Han Çinlilerin ölü sayısı, gerçekten Uygurlardan fazla ise? Bu ihtimal dışı bir durum değil. Öyleyse, “adeta soykırım” nitelemesi de Çinliler bakımından kabul edilebilir bir söz değil. Hele Türkiye’nin Başbakanı’nın ağzından çıkmış ise.

 Çin basın organlarında yansıtılan yaklaşımın “resmi” olduğu hükmüne varılırsa, ne yapmak; nasıl davranmak gerekecek.

Soru burada.

***                       ***                    ***

Çin’in Uygurlar söz konusu olduğunda kullandığı dil, bizler açısından hayli tanıdık bir dil. Türkiye’de Kürtler söz konusu olduğunda seçilen sözcükler ve bilinen yaklaşım, orada Uygurlar’a yönelik olarak kullanılıyor. Her ne kadar, son günlerde televizyon tartışmalarında boy gösteren “gözlemciler” iki konunun birbiriyle hiç ilgisi bulunmadığına ilişkin bin dereden su getirerek dil döküyorlarsa, özü itibarıyla iki “durum” birbirinden çok farklı değil.

İnsan Hakları İzleme kuruluşunun (Human Rights Watch) kıdemli Asya araştırmacısı Nicholas Bequelin’in geçen Cuma günü International Herald Tribune gazetesinde “Behind the violence in Xinjiang” (Xingjiang’daki şiddetin arka planı” başlıklı yazısı çok dikkate değer saptamalarla dolu. Bölgedeki sosyo-ekonomik gelişmelerin, işsizliğin, ayırımcılığın ve kültürel kimlik üzerine gelen baskıların işleri bugünlere nasıl getirdiği esaslı biçimde aktarılmış. “Herhangi bir muhalefet ifadesinin ‘ayrılıkçılığı’ savunmak ile eş anlamlı kabul edildiği” belirtilen yazıda, 2002 yılından itibaren Uygur dilinin “21.Yüzyıl’a uymadığı” gerekçesiyle bölgedeki tüm eğitim sisteminin Mandarin Çin diline çevrildiği, Uygur öğretmenlerin yerini Han Çinlilere terk ettikleri gibi bilgilere yer veriliyor.

Yazının en sonundaki şu cümle dikkat çekiyor: “Çin hükümeti etnik gerilimlerin köküne inmedikçe ve sistemli insan hakları ihlallerine son vermedikçe, şiddet olaylarının tekrarlanma ihtimali yüksek görülüyor.”

Dolayısıyla, Türkiye’nin meselesi kimin haklı olup olmadığından ziyade, “mevcut veriler”e göre ne yapılması gerektiği.

Yapılmaması gereken tek bir şey varsa, dış politikayı “iç politika polemikleri”ne ve ülke içinde estirilen “hamaset rüzgârı”na rehin kılmamak. Bunu yaptığınız takdirde, Başbakan Erdoğan’ın “adeta soykırım” gibi büyük ölçüde iç politika baskılarından esinlendiği izlenimi veren “dış politika çizgisi” bakımından ülke çıkarlarına “tahripkâr etkiler” bırakacak yöne savrulma ihtimaliniz artar.

Çin’den gelen ve “resmi” görüşü yansıttığına kuşku bulunmayan tepkilere bakıldığında, Türkiye-Çin ilişkilerinde son hafta meydana gelen manzaranın, ABD ile “tezkere krizi”ne oranla tamiri çok daha güç olduğu görülür.

Yukarıda zikrettiğimiz Moises Naim, İslam ülkeleri, Türkî cumhuriyetler ve Arap Birliği çevresinde Danimarka’ya “karikatür krizi”nde gösterilen tepkilerin zerresinin Çin’e gösterilmediğinin altını çizerken, şu ilginç yorumda bulunuyor:

“Siyasette, körlük ve sağırlık çok kez ilgili tarafın gerçek çıkarının nerede yattığına ilişkin keskin bir bilinçten kaynaklanır. Çin, Uygurlara ilişkin çok fazla kaygı duyan hükümetleri, gerçek çıkarlarının ne olduğu konusunda aydınlatmak için çaba gösterecek. Ve Uygurların durumuna ilişkin önümüzdeki aylar ve yıllarda devam edecek sürekli sessizlik Beijing’in ikna yeteneğinin bir göstergesi olacak.”

Maalesef, “Realpolitik”in böyle “ahlâki” olmayan, acımasız ama başarılı bir dış politika için uygulanması kaçınılmaz kuralları var. “Ahlâk ölçüleri”ni gidermeyen bir dış politikanın gidebileceği bir yer yok belki ama sadece “ahlâk”a dayalı –ki, Türkiye’nin diplomasi sicilinin böyle olduğu da kuşkulu- bir dış politikanın gidebileceği de hiçbir yer yok.

Son günlerde Dışişleri’nin dikkat etmeye çalıştığı ama Tayyip Erdoğan’ın kolaylıkla ihlâl ettiği tam da böyle bir şey.

***               ***                ***

Diplomasimizin bir dönem parlak ve deneyimli beyinlerinden biri olan bir dostum, Türkiye ile Çin arasında son günlerde ortaya çıkan manzaraya ilişkin olarak bana şunları yazdı:

“De Gaulle’ün büyük sözü vardır; ‘Büyük devletler dış siyasetlerini sokakta yapmazlar’… Dış siyasetini tanzim edersin, vizyonun varsa eğer, oyun plânını kurarsın, oyunun varsa eğer. Araçlarını seçersin eğer şanslıysan, imkânın varsa ve Zeitgeist imkân verirse, sonra da getirir onu sokağa satarsın. Tabii ki, sokağın rızasını almayacak bir siyasetin etkisi olmaz ama sokağa bakarak veya sokağın yönlendirmesine uyarak dış politika yaparsan, her sineği elindeki baltayla yok etmeye başlarsın veya çabalarsın…

Bu son hadisede çok serinkanlı olmaz lâzım; herkes bir şeyi unutuyor: Çin beş veto sahibi ülkeden biri ve başta Kıbrıs, Irak, İran nükleer krizi, Gürcistan ve diğer Kafkasya, Karabağ olmak üzere bizi rahatsız edebilecek her meselede beş büyük karar vericiden biri. Çin hiçbir zaman veto kullanmaz, prensibi odur, ama ağırlığını öyle koyar ki, vetodan beter eder, veto kullanmadan veto edebilmeyi beceren nadir ülkelerden biridir…”

Urumçi olaylarından bu yana izlenen politikada –bir politika varsa şayet- Türkiye ile aynı dalga boyunda tek bir Türkî cumhuriyet, tek bir Müslüman ülke ve tek bir Batılı müttefik ülke göze çarpmıyorsa, o vakit, politikanın isabeti üzerine soru işareti doğar.

Bu kadar yalnızlaşabilen bir siyaset tavrının, Uygurların bugünkü ve yarınki esenliğine nasıl bir katkı sağlayacağı da haliyle ikinci bir soru haline gelir.

Bu yalnızlaşma hali, Çin’in yukarıda alıntılanan yüksek sesli ve sert tepkileri için uygun bir zemin oluşturmuştur. Türkiye’nin Uygurların durumunu iyileştirmekte oynayabileceği rolün de sınırlarını belirlemiş, aslında bu rolü kısıtlamıştır.

Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin iki yıllık geçici üyesi olduğunda pek sevinir olmuştuk. Daha bu üyeliğin başlangıç döneminde, Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş daimi üyesinden biriyle “papaz olacak” bir duruma girilince, o üyeliğin nerede durabileceği, neyi aşamayacağı da, ne yazık ki, ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin bu konuda yönlendirebileceği varsayılan İslâm Konferansı Örgütü’nün nüfuzunun da önüne Çin Seddi çıktığı vakit, onu aşamayacağı görülmüştür.

Şimdi dönem, sakin, sessiz ve sabırlı bir diplomasiyle Çin ile Türkiye arasında ortaya çıkan “gerilim”in aşılması gereken bir dönem.

Uygurların da esenliği için…

X