"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

İnsanların ölmeden bir saat önce söyledikleri

Rebeka’yla aynı kabanı tesadüfen giyip sokağa çıktığımız gün kahvaltıda bana çok güzel bir şey anlattı.

Yani sadece aynı kabanı giyip öyle yan yana durmuyoruz, konuşuyoruz da. Kabanlardan değil canım, hayattan şundan bundan. İşte kadınlar neler konuşursa. Bizim işler öyle konuşulacak işler değil. “Yaptım oldu, yaptım olmadı” kadar siyah beyaz. Kalbin nereye doğru atıyorsa, gözünü kapatıp kendini atacaksın. Öyle bir iş. Her gün kendime bunu söylüyorum ben de... Neyse Rebeka’nın anlattığına gelelim. Alman bir hemşirenin yazdığı kitapla ilgili.

Bu Alman hemşire, hastanede çok zor bir görevi devralmış: Ölümü kesin hastaların son bir saatlerinde yanlarında olmak. Yıllar sonra yaşadıklarını yazmış. İnsanların pişmanlıklarını belki de en saf şekilde itiraf ettikleri yerde konuşulanları anlatmış. Tahmin edin, insanların en büyük pişmanlıkları ne? “Başkasının/başkalarının hayatini yaşamış olmak!”
Çoğu insan ve bence çoğu kadın bunu kolaylıkla yapıyor her gün. Bu bir karar. “Kendimi rafa kaldırayım ve ‘onun’ ya da ‘onların’ senaryosunda rol oynayayım” diyen çok. Kendi hayatının kahramanı olmadan bu hayatı yaşamak çok sıkıcı. Yazık. Günah. Çöp şiş. Boş. Yapma. Bırak o kendi hayatını yaşasın, sen kendininkini. Yer yer yan yana düşen iki tren gibi, pencerelerden birbirinize bakın; istasyonlarda romantik buluşmalar yaşayın; hatta bazen atlayın birbirinizin gittiği yere gidin, özlem giderin ama asla onun trenine binmeyin! Nnnnnnn. Binmeyelim yani.

İkinci en büyük pişmanlık da şu: “İnsan ömrünün sadece kısa bir bölümü sağlıklı. O dönemde doya doya yaşamadım sağlığımı. Koşamadım, seyahat edemedim, atlayıp zıplamadım, yeterince dans edemedim. Kutlayamadım o ender günlerimi!”
Şimdi teenager’lara 30’lar, 30’lara 60’lar, 50’lere 70’ler yaşlı geldiğine göre herkes diyecek ki “Nesi kısaymış canım sağlığın?” Fakat ne yazık ki durum bu. Doğduğumuz andan itibaren git gide çürüyoruz ve yenilere yer açmak üzere hızla atmosfere giren bir yıldız gibi buradan geçiyoruz. Geçerken yanıyoruz. Yanarken bitiyoruz. “Yandım yandım yandım yandım ah ki ne yandım”, sadece aşkta yok. Hayattan geçişte de var. Oksitlenerek, paslanarak ve her an bunu unutmak için türlü şaklabanlıklar yaparak. Aşk dahil. Her türlü zevk dahil. İş dahil. Yeter ki hatırlamayalım. Ama işte son anlarda hatırlıyor insan demek ki.

Halbuki biz şunu diyor muyuz: En fazla şu kadar günüm var. Bu zamanı nasıl “geçirmiycem”? Belki de sorumuz bu olmalı. Neyi yapmamayı bulmalı. 1. Başkasını boşver. Ona kendini adamak istesen de boşver. Sen kendini kendine ada. Adamadan da sevgi, aşk var, aile var, eğlence var. 2. Sağlığına şükret. Kısa süre seninle. Sarıl kendi koluna öp. İçinde ne ritimler çalıyor, ne damarlar ne kanları nerelere taşıyor o uzun düz et parçasında, haberin var mı senin?

Boşver kiminle aynı kabanı giydiğini de!

X