"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Nil Karaibrahimgil

Yolculuk büyüktür

24 Nisan 2017

Artık öyle düşünmüyorum. Varılan yeri önemsemiyorum.
Varılan yerlerin matah olmadığını, varanlar bilir.
Etrafınızda hayallerine varmışlar vardır, sorun onlara bakın. Hayalleri umdukları gibi çıkmış mı? Önemi de yok.
Hayalin seni koyduğu yol mühim. Yollara düşmek meziyet. Varsın, varmasın.
Yollar da günlerden yapılıyor. Günün nasıl geçiyorsa, ömrün öyle geçiyor.
Nasıl yaşadığını merak ediyorsan şayet, bir gününe bak. İşte öyle yaşıyorsun.
Yolun böyle seyrediyor.

Yazının devamı...

Çocukluğu hızla yaşlananlara

17 Nisan 2017

Ağzındaki lolipopu hızlıca çıkartıp, ‘heeeyt det!’ filan gibi bir savma nidası fırlattı üzerime.
Adını sordum, kötü kötü baktı. Kamyon sever misin? dedim. (Çok sever dedi dedesi) Başını salladı desem yalan olur.
Sonra ‘çüüüş!’ diye bağırarak, sağ elini dayak yersin gibilerden salladı. Dedesiyle anneannesine bunlar hiç tuhaf gelmedi, ben şaştım. Üzüldüm... Neden beş yaşında böyle cümleler, bu jestlerle dökülür ağzından? Neden saldırganlaşırsın yabancılara?
Şimdi yargılamak istemem, çünkü hakkında hiçbir şey bilmiyorum, ama haşin bir yerde büyüyordu. Evime yürürken onun minikliğini düşündüm. Büyükmüş gibi yapıyordu. Çocukluğu hızla yaşlanıyordu. Her ev, yuva değildi. Aklıma yıllar önce Maçka Parkı’nda gördüğüm, o baba oğul geldi.
Maçka Parkı’nda oğlumu sallıyordum. Bir adam geldi oğluyla. Adamın, çantadan büyük bavuldan küçük, ama kesinlikle bir parkta tuhaf duracak büyüklükte deri bir çantası vardı. Ne iş yapıyor acaba diye sorduran ağır bir çanta.
Çocuk deliler gibi bağırmaya başladı. Öbür salıncak boş olmasına ve bizimkinin tıpatıp aynısı olmasına rağmen, ille de bizimkinde sallanmak istiyordu. Adam onu, ‘bana bak!’ diye havaya kaldırdı, tam bir tokat atacaktı ki, beni gördü. Vazgeçti...
Çocuk deliler gibi kendini yerlere atıyordu. Biz o salıncaktan öbürüne geçince de, bu sefer bizimkini istiyordu tekrar. Sonra fark ettim. O salıncağı değil, o salıncakta yaşanan duyguları istiyordu.

Yazının devamı...

Ondan en çok neyi öğrendim biliyor musunuz?

10 Nisan 2017

Hafif örtülü dursa da, itince hemen açılır.
Kapısına bekçi dikmemişlerdir. Demir parmaklık örmemişlerdir. Bir hendek açıp, içine ejderhalar koymamışlardır.
Bunları yapmaya gerek duymamışlardır.
Bazen rastlıyorum onlara. Kapısı açık kalplerinden sızan ışığı görüyorum.
İçeride kendileriyle kıkır kıkır gülüşüyorlar.
Başkalarıyla neleri varsa bölüşüyorlar. Geleni güler yüzle karşılıyorlar.
Kim öğretti onlara bu kadar kilitsiz durmayı merak ediyorum hep.

Yazının devamı...

Faraş yöntemi

3 Nisan 2017

Neye baksa, o şeyin çok önceki halini ya da çok sonraki halini görüyordu kız.
Annesiyle babası, sol gözünde iki bebekti, sağ gözünde çok yaşlı bir çift.
Dünyaya bakınca, sol gözü dinozorlar görüyordu, sağ gözü patlamalar.
Yağmura bakınca, güneş ve sis.
Ne yapsa, bugünü, şu anı göremiyordu kız.
Lanetlenmiş gibiydi. Hiç burada olamıyordu.
Gözlerinin gazabından kurtulamıyordu. Derken bir çözüm geldi aklına.

Yazının devamı...

Yeni şarkım: Benden Sana

28 Mart 2017

Neden benim dilimden dökülüyorlar?
O sırada duyulmamış şarkılar dünyada geziyorlardı da, pencereden beni görüp içeri mi girdiler?
Güneşin batışına bakıyordum. Elimde gitarım vardı. Sarılmıştık. Her zamanki gibi öyle sarmaş dolaş duruyorduk.
Çocukluğumdan beri ona sarılmayı seviyorum. Çok iyi çalamadığımı o da biliyor. Ama yetiyor ona benim birkaç akorum, birkaç ritmim.
Konuşuyoruz öyle. Kalbimi açıyorum ona. Hatta kalbim diyemem sırf... Ben ona ortadan yarılıyorum.
O gün pek bir şey konuşmadık. Ofisim dediğim yerdeki deri koltukta oturup, pencereden turuncu pembe güneşin günün perdesini yavaş yavaş kapayıp, bizi birazdan karanlıkta bırakışına bakıyorduk.
Derken, ağzımın içine laflar doldu, sesim müziklendi. Dilimden laflar döküldü boş odaya:

Yazının devamı...

‘Yeterince iyi’ bir şey, tamamdır

20 Mart 2017

Da, ben o imkansız şeylerin peşinden koşarken geçiyor zaman, atı alan Üsküdar’ı geçiyor.
Bir de geçenlerde, müzisyen Beck çok güzel bir şey demiş. “Bazen bir şarkı yazmak isterim, o sırada ben onu yazmazsam, bir bakarım başkası yazmış.” Neden? Çünkü yazılmayı bekleyen şarkılara kulak kabartıyoruz aslında biz.
Aranızda şarkı yazan varsa bilirsiniz, kulağınızı açıp dinlersiniz, gerçekten dinlerseniz, duyarsınız.
Duyduğunuzu söylemeye başlarsanız, sonra gerisi gelir.
Ha, her zaman duyulur mu duyulmaz. Her deneyişte yakalanır mı o kelebek, yakalanmaz. Yine de havada gezinen bu perilerin söyleyeceği vardır ve eğer sen o gün kulağını açmadıysan, başka kulaktan girer, başka dudaklardan dökülüverirler. Şarkılar diyarının masalı böyledir.
Baktım ki, kusursuzu yapmak için sonsuz erteleyişler içindeyim. Dedim ki kendi kendime, boş mu versen acaba kusursuzu? Kusurluyla mı barışsan biraz? Kim kusursuz ki? Ne mükemmel ki? Hangisi muhteşem ki?
Hep parıldayan şeylerde bir miktar çamur var. O çamur sayesinde bize parlaklığını gösterebiliyor. İnsanız en nihayetinde. Nasıl delik deşikse hayat, bizde de yaptıklarımızda da olacak biraz sökükler. Saklamayalım. Ardına saklanıp, ertelemeyelim.

Yazının devamı...

Dediğin misin, yaptığın mı?

13 Mart 2017

Bizim evde bir sürü kamyonumuz var.
Bu kamyonlar, kamyonu olmayanlar için.
Bizim ihtiyacımız yok, çünkü bizim evde bir sürü kamyonumuz var.
Çimento kamyonumuuuuz, çöp kamyonumuuuz... (Sizi sıkmayacağım, burada anne evdeki bilumum kamyonları sayar.)
Daha ilk başta karar vermiştik biz. (Aile değerleri okuldan bile önemliymiş).
Oyuncaklarla bezeli bir dünya kurmayacaktık oğlumuza.
Evet sonu gelmez bir kamyon sevgisiyle dolu.

Yazının devamı...

Beklemeyi unuttuk

6 Mart 2017

Geçenlerde sırf iki dakika bekleyemediğimiz için, arkadaşımla birbirimize bir şey gösteremedik.
Bana bir Damien Rice şarkısı dinletmek istedi. Hangi şarkı olduğunu hatırlayamadığı için, Spotify’dan dinlemeye başladı. Bir-iki dakika içinde, sanki bize ayrılan sürenin sonuna geldik ve “Neyse sonra bulup gönderirim” dedi. Ben de “Tamam” dedim.
Sonra benim mail’ime bir video gelecekti, o bir-iki dakika geç geldi, yavaş yükledi filan... Hop, zamanımız bitiverdi, “Ben sana yollarım sonra, sen bakarsın” dedim.
N’olmuş oldu biliyor musunuz? Aslında hiçbir şey olmamış oldu! Ne ben şarkı dinledim, ne o video seyretti, niye? Beklemeye tahammülümüz kalmadığı için.
Hiç kafeye ya da restorana erken gelmiş insanlara baktınız mı? Beklemek işkencesinden kurtulmak istercesine, hemen ceplerinden bir doz yutuveriyorlar sanki.
Etrafa ölü balık gibi boş boş bakıp beni garipseyenlerle göz göze geleceğime, koşuya çıkan arkadaşıma özenir ya da “Bugün de harika bir kombinle karşınızdayım” dercesine selfie çeken tanıdıklara sinir olurum daha iyi.
Beklemenin sıkıntısında boğulacağıma, kıskanma, sinir olma ve suçluluk karışımımı içerim daha iyi. Beyin kimyam benim değil mi? İstediğim gibi oynarım onunla size ne.

Yazının devamı...