"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Nil Karaibrahimgil

21 bilezik eşittir 1 alışkanlık

26 Haziran 2017

Yok, şöyleymiş. Üç gündür şekersiz beslendiği için üç tane takmış. Bu bilezikler ‘alışkanlık kazanma’ bilezikleriymiş. Toplamda 21 tanelermiş. Beynin yeni bir alışkanlık kazanmaya alışması 21 günmüş. Yeni alışkanlığını uyguladığın her gün, yeni bir bileziği takıyormuşsun.
Ha, ama işin zor bir tarafı var. Mesela 18 gün şekerli bir şey yemedin. 19’uncu gün yedin. Haydi bakalım bütün bilezikleri çıkarıp baştan başlıyorsun.
Hiç alışkanlığı bozmadan 21 gün gitmen gerekiyor ki, beynin yeni ağını örsün.
Bu arada, bir şeyi bırakmak için kullanabileceğin gibi, kendine yeni bir alışkanlık kazandırmak için de kullanabilirsin bu 21 bileziği.
Mesela “Her gün yürüyeceğim” gibi. Başlarsın yürümeye ve tek tek bilezikleri geçirmeye. Tabii ki bayıldım. Tabii ki, ben de istedim aynılarından.
Tamam, hangi renk isterdim, siyah mı sarı mı? Siyah çok sıkıcı geldi, sarıyı seçtim. Şimdi sıra alışkanlık seçmeye geldi. “Mesela” dedi, “Kardeşim aynı anda iki alışkanlık edinip, bir tane de bırakmak istiyor. Bütün kollarında üç değişik renk bilezikler var”.
Yok artık, bu bana fazla. Ben teker teker giderim.

Yazının devamı...

Sıkılmak iyidir, sıkı can çıkmaz

12 Haziran 2017

Fark ettim ki, uzun zamandır şöyle yan gelip sıkılmaya vaktim olmamış. İçimdeki kadınları hep meşgul tutmuşum.
Birisinin annesi, birisinin çocuğu, birisinin arkadaşı, birisinin kardeşi, birisinin iş arkadaşı, birisinin sevgilisi derken, benim benimi unutmuşum gitmiş. Benim Nil’imi yani.
Halbuki biz onunla ne eğlenirdik! Sabaha kadar dertleşir, çıkmaz yollarda kaybolur, yolumuzu birbirimizin gözünün içine bakarak yeniden bulurduk.
Biz şarkılar söyler, dans ederdik. Yürüyüşe çıkar, bazen bir ekmek alır dönerdik. Kimse bizimle yemezdi bazen, oturur kırar yerdik o ekmeği.
Can yoldaşım Nil’imi özlediğimi söyleyince, iyi ki diyorum, “Kendinize ait bir oda tutun” demişler bana. Yoksa kırk yıl düşünsem, bu hamleyi yapamazdım. 
Neyse, ben bu tavsiyeyi dinledim ve kendime bir yer tuttum. İçine de bir masa, bir gitar, bir koltuk, bir çay bardağı, bir su bardağı, bir de su ısıtıcısı koydum tamam ama, içeri her seferinde benimle giren şu cep telefonuma bir çare bulmam gerekti. Komodini de ondan aldım.
Fark ettim ki, bu devirde tek başına kalsan da sıkılmak zor zanaat. Hemen pıt pıt cevap yazmaya koşmalar, kim ne yapmış ne demiş bakmalar, video izlemeler derken 1 saatin sonunda içimde bir burkulmayla kalakalıyorum. Minik bir sosyal felç geçirmiş gibi, koltuğa yığılıyorum.

Yazının devamı...

Gürültü kutusu dünya!

5 Haziran 2017

Açıkçası biraz da sıkıldım artık şu ‘Instagram’daki ben’lerden.
Gerçek bize aslında benzemeyen. Kahvenin fotoğrafını çekerek, soğuk içen. Ağaca hiç bakmadan, resmini gösteren.
Bir yerde eğlenmeyip, eğlence fotoğrafını yeğleyen...
Oh sessiz bir köşe bulup, güzel bir sohbet dinliyorum onun yerine. Hem yeni birisiyle hem de yeni bir bakışla tanışıyorum. Hayatta yeni bir bakışla tanışmak kadar sevdiğim şey yok. Merhaba Gordon Hempton ve kafayı taktığı şu sessizlik.
Gerçek şu ki, gözlerimizi kapatıp, olduğumuz yeri hiç dinlemiyoruz. Dinlesek de büyük ihtimal gürültülü sesler duyardık. Zaten Gordon Hempton da “Sessizlik, sesin yokluğu değil, gürültünün yokluğu” diyor.
Tıpkı kutup ayıları gibi, sessizliğin de artık dünyada soyu tükeniyormuş.
Dünyada, insan yapısı gürültünün olmadığı sadece 12 yer kalmış. Gordon da buraları, bu son kalan sessizlikteki güzel sesleri kaydedip saklıyor.

Yazının devamı...

Her anını sahnelesen mesela?

29 Mayıs 2017

Sakız gibi üzerimize yapışıyor o an.
Kurtulmak için alelacele ve sinirli davranıyoruz. Bir an evvel bitmesini ve asıl beklediklerimizin olmasını bekliyoruz. Alelacele bir bekleme.
Nasıl geliyor kulağa? Çöp bir zaman gibi değil mi?
Ama düşünün, bazen günün tamamı böyle geçiyor. İstenmedik şeylerden çıkmaya çalışma zinciri gibi. Bir sinek kağıdına yapışmış sinek gibi, çırpınıp durmuşuz. Bir yere de varamamışız işin kötüsü.
Olanı yaşayamadığımız için, bir şey yaşamamış gibi olmuşuz. Gün geçmeden gitmiş nasıl olduysa.
İşte bu hislerden birindeyken, aklıma bir şey geldi. Sahne kurma benzetmesi.
Beğenmediğim, sıkıldığım, yaşamayı beceremediğim bir anın, benim için hazırlanmış bir kurgu olduğunu düşündüm. Bir sahne.

Yazının devamı...

Cappadox’un harikalar aleminde

22 Mayıs 2017

O uyuşuk ayakların açılıyor. İçine ışık giriyor istemesen de, kulaklarına müzik kaçıyor, ayaklarına ritim bulaşıyor.
İşte böyle oldu bana Kapadokya’da. İki yıldır gelmek isteyip de, Aziz Arif daha küçük diye bahanelerle gelemediğim Cappadox’a bu sene gelebildim. Hep yağmur yağdı.
Kaan Tangöze’ye yağdı yağmur. Sahnede gitarıyla ve mızıkasıyla, o puslu, sisli, derinden çektiği sesine yağdı. İçli biri bu Kaan diye düşündüm.
Babama benziyor bazen, mesela babam da “Dom Dom Kurşunu”nu söylerdi ben çocukken. 12 telli gitarıyla, türküleri öyle bir söylerdi ki inanamazdınız.
İşte bir rock starı türkü söylerse böyle olur derdim. Kaan’da da dedim.
İçimde kıvrılıp uyuyan çekingen bir kız var. Başucunda durur gitarı. O uyandı. Kalktı izledi. Dedi ki kulağıma: İşte sen de böyle sahneye tek gitarınla çıksan, âşıklar gibi söylesen?


Yazının devamı...

Her gün kendinin biraz dışına basmak iyidir

15 Mayıs 2017

Fakat hayır. Niye öyle olsun? Niye olmuş olan, hükmünü sürsün? Birazcık cesaretle kendimizi eğip bükebiliriz. Bunun iyi tarafı, hem kendimizi hem de başkalarını şaşırtabiliriz.
Ben son zamanlarda kendimin dışına basmaya çalışıyorum. Çizgilerimin dışına taşıyorum.
Mesela şu son “Annelere Ninni”de.
Aman efendim saçım yapılı olsun, makyajım olsun; canım efendim havalı civalı klibi olsun derken... Tamam ya dedim, tamam. Çizginin dışına basıyorum!
Evde giyerim elbisemi, azcık maskara ve dudak cilası sürerim, saçlarımı da tepeden toplarım. Alırım gitarımı elime söylerim şarkımı.
Zaten şarkıyı böyle yazmadım mı! Cilasız, ham halini dinletsem n’olur?
Yıllar evvel bir röportajda, iyi bir şarkının, sadece gitarla çalındığında da çok güzel olması gerektiğini söylüyordu dünyaca ünlü bir prodüktör. “Şarkı iyiyse, testi budur” diyordu.

Yazının devamı...

Aradığım anaokulunu buldum

8 Mayıs 2017

Doğal ortamındaki insanlarla, börtü böcekle, ağaçla bulutla muhabbet etmek midir?
Yoksa, bir yere gidip yaşıtlarınla oynamak mıdır?
Anneliğe hazırlanılmadığı gibi, bu soruları da hiç sormamış oluyorsun.
Ben de her anne gibi başladım sormaya. Kendimce cevaplar buldum. Bu cevaplardan biri, ‘en iyi okul, en yakın okul.’
Herhalde görüşmeye gittiğim yerlerde en tuhaf soruları soran ben olmuşumdur.
Okulunuzda ödül ve ceza var mı?
Okulunuzda 3 yaşındaki çocuklara bir şey ‘öğretmeye’ çalışıyor musunuz?

Yazının devamı...

Zamanın katili miyim fatihi mi

1 Mayıs 2017

Sanki bir kum saatini avuçlamış gibi, gün içinde parmaklarımın arasından dökülen zamana baktığımda, o sırada ne yaptığıma kafayı takar oldum geçen hafta.
Hani bazı tuvaletlerin kapısında temizlendikleri saat yazar ya, temizleyenin imzasıyla, işte öyle bir kontrol edeyim dedim şu zamanı. Parmaklarımdan akıp giderken, neler oluyor bir bakayım dedim.
Eğer ömrümüzü iyimser bir tanımla ‘tatil’ diye düşünecek olursak, dedim nasıl geçiriyorum ben bu tatili? Zamanın katili miyim, fatihi mi?
Bir baktım, bazen bir yerde uzattıkça uzatıyorum lafı. Bir baktım bazen, beklemedeyim.
Bazen, derdest edip, yarına atıyorum bir çuval şeyi. Bazen sevmediğim bir şeyi sever gibi, bazen sevdiğim bir şeyi sevmez gibi yapıyorum. En sevdiklerimi öteliyorum.
Bazen susuyorum, laf bana geçtiğinde. Bugün değil diyorum bazı şeylere, şimdi değil, vakti değil.
Bazen bakıyorum sabahı öğle etmişim, bazen öğleyi akşam.

Yazının devamı...