"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Nil Karaibrahimgil

Yaşamana sebeptir

10 Aralık 2018

Seksenlerindeydi. İnsanoğlu yarınını bilmemekle meşhurdu.

Bu neyin planıydı?

Neye güveniyordu altı sene sonrasının takvimini işaretlerken... “Bu yaşımda bir şey öğrendiysem, o da insanının benzininin umut olduğudur, güzel şeyleri beklemektir” dedi, yaşamana sebeptir.

Güzel günler bizi yağmurlu sabahlara buyur eder bazen.

Gri günler de ışıl ışıl bir sabahı bekler. Gelir de onlar.

Aslında iyi haberler trendedir, yoldadır da, henüz dumanı bile görünmez bazen.

Sesi bile gelmez vadide.

İstasyonda beklerken, yüzünde saklamaya çalıştığın bir gülüşün olur. Bilirsin.

Yazının devamı...

Ne öğrendiysem çocuk kitaplarından

3 Aralık 2018

“It’s Okay to Make Mistakes”te (Hata Yapmak ok’dir) Todd Parr bana altı sayfada, hatalar yapmaktan korkmamayı, her şeyin telafisi ve tedavisi olduğunu anlattı.

“Oh, The Places You’ll Go!”da (Ah O Gideceğin Yerler!) Dr. Seuss, 12 sayfada hayat yolculuğunun tamamını özetledi.
Kitap hayatın labirentli bahçelerine adımını yeni atan çocuk resmiyle şöyle başlıyor: Başında aklın var, ayaklarında ayakkabın. Kendini istediğin yöne götürebilirsin. Tek başınasın.
Ve ne biliyorsan onu biliyorsun. Ve nereye gidileceğine karar verecek olan da SEN’sin...
Sonra “Giving Tree”de (Cömert Ağaç) Shel Silverstein verecek bir şeyi kalmayana kadar veren ağaçla, alacak bir şeyi kalmayana kadar alan çocuğun hikayesini anlattı. Bunlar benim için sekiz on sayfalık resimli felsefe kitapları.
Bir gün bir çocuk kitabı yazmaya cesaret ettiğimde bunlardan birini yazmak isterim.

Yazının devamı...

Kendime üç yolculuk

26 Kasım 2018

Xavier de Maistre’nin 1829’da, düello cezası olarak 42 günlük ev hapsinde yazdığı bu romanda, evindeki kanepede oturarak Alpler’e tırmanmaktan ya da Amazon nehirlerinde kayıkla gezmekten daha uzaklara gidebiliyordun.

Seyahatin illa ki dışarıya doğru olmadığını o kitaptan öğrendim. İnsan oturduğu yerde çok uzaklara gidebilir ve mesafeler göreceli. Bazen pencerenin önüne gitmek, Zanzibar’a gitmekten daha zor olabilir.

İçe yolculuk, yolculukların en git git bitmezi. Bunu biliyoruz zaten. Kimileri bu yola çıkıyor, kimileri de gereksiz buluyor bunu.

Ben belki içimdeki kimyalardan ötürü, bu yolculuğu hep önemsedim. Kendimden başka kemirecek şeyim olmadığını çocukken anlamıştım. Bana göre bir insan ne kadar kendine benzerse o kadar kahramandı hep. Aynılaşıp dikkat çekmek istemeyenler bana hep kaçak geldi.

Kimsenin söylemediğini söyleyenler, giymediğini giyenler, yapmadığını yapanlar hep aklımı başımdan aldılar. Hâlâ da öyle. Yeşil kabuğunu kestiğinde, içinden karpuz gibi kıpkırmızı çıkanlarla dolaştım. Onların dallarına kondum. Ben de bence, biraz hatta çoğunlukla onlardan biriyim. İçine dalmadan da olmuyor bu.

Üç yolculuk dememin sebebi şu. Birinci yolculuk içe seyahatse, diğer ikisi dışa seyahat yani turizm ve bir şey yapmaya, üretmeye seyahat.

Önce coğrafya değiştirme seyahatine bakalım. Göz bir pencereyse ve her sabah bir yere açılıyorsa, o pencereyi taşımak çok heyecan verici olabilir. Bir sabah, Kaçkarlar’da gürül gürül akan Fırtına deresinin kenarında gözünü açmak mesela... Ya da uyanır uyanmaz yere oturup bir Japon bahçesinde çorba içmek ya da kara basmak.

Başka diller duymak, başka tatlar, başka koku. Hiç daha önce duymadığın bir konuda konuşmalar dinlemek. Tıpkı

Yazının devamı...

Bundan böyle yapmayacağımız 13 şey

19 Kasım 2018


İnsan başına gelmedikçe pek kıpırdamıyor.
Buna ikna olduğum için, evinde tembel tembel oturanın içindeki devi uyandıracağına filan inancım kalmadı.
Okumak iyi hoş insanın sularını kabartıyor ama okuyup, ‘hadi o zaman’ deyip, yapmadığım o kadar çok şey olmuş ki.
Koşa koşa alışkanlık değiştirme bileziği almıştım mesela.
21 gün bir alışkanlık değiştirip koluna her gün birer ip takıyorsun.
21 ip olduğunda A-aaaa!

Yazının devamı...

Sıla hasreti

12 Kasım 2018

O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan.

Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız. (Gençliğime sevgilerimle yazımdan)

İnsan güzel elbiselerle şarkı söylemek için spot ışıklarının altında rahatlıkla durabilir.

‘Bakın bana’ dersin. Ne güzelim, ne güzel kıyafetim, saçım, tenim. Ne güzel şarkılarım. Birlikte söyleyelim...

Ama insan dayak yiyip kolundaki morluklarla spot ışıklarının altında durabiliyorsa, içi çok kuvvetli demektir.

‘Bakın bana yaralıyım, düştüm.’

Bunu söylemek çok zor.

Sıla çıktı söyledi.

Yazının devamı...

Gerçek çocuk oyunu neymiş?

29 Ekim 2018

Onları sıraya sokup çeşitli aktiviteler yaptırıyorlar.

İyi hoş, çocuklar da eğleniyor gibi görünüyor da, bana hep tuhaf geliyordu bu.

Bu büyüklerin kafasındaki çocuk dünyası.

Çocukların kafasındaki çocuk dünyası ve oyunları başka. Bunlarla alakasız.

Kostümlü komiklikler, yarışmalar ve doğum günü gösterilerinin çoğu ‘çocuk böyle bir şey olsa gerek’ üzerine kurulu.

Büyüklerin, çocuklara fazla müdahalesi üzerine bir kitap okuyorum şimdi.

Ken Robinson’un yeni kitabı.

Serbest oyunun kıymetini anlatmış.

Yazının devamı...

İçimizde akan hikaye

22 Ekim 2018

Olanlar hayatın iniş çıkışlı yollarıdır en nihayetinde.
Önemli olan o değil bence. Önemi olan olanları kendine nasıl anlattığın.
Bir keresinde bir senaryo kursuna gitmiştim. Dört gün boyunca adamın dilinde tüy bitmişti.
Hikaye anlatmak doğuştan gelen bir meziyettir diye.
İlk gün bize dedi ki, ‘burada dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş 100 kişisiniz. Hepinizin eli belli ki kalem tutuyor. Lakin hikaye anlatmanın iyi yazmakla hiç ilgisi yoktur. Kahve arasında birbirinizle tanışıp, sohbet edeceksiniz. Herkes hayatından bir şeyler anlatacak.
Kimi geçen ay Everest’e tırmanışını, kimi bu sabah çocukları servise nasıl yetiştirdiğini... Eğer Everest’i iki kişi, ama servisi 10 kişi dinliyorsa anlayın ki, orada iyi bir hikaye anlatıcı vardır.’
Bu cümle hiç aklımdan çıkmadı.

Yazının devamı...

Evlenmeli mi, evlenmemeli mi?

15 Ekim 2018

O kadar da genç değildim yani.

Albümde, ‘Evlenmek gerek’ diye bir şarkı vardı.

30’a yaklaşıyordum ve 30’un suratıma evleeen diye haykıracağından emindim.

Buna isyanım vardı.

‘Yaşım geldi / annem dedi / onun gibi / evlenmek gerek. / aman gün almasın/ 30’undan/ bir tane bulunsun aynı/ babasından’ diye başlıyordu.

Nakaratta da basıyordu çığlığı.

Mazhar abi bana, ‘şarkılarında sakin sakin gidip, sonra nakaratta Çaykovski gibi çığlığı basıyorsun’ demişti.

‘Anne benim koşmam gerek/ istemiyorum pilav yapmak/ sana bir de torun gerek/ istemiyorum çocuk bakmak/ anne ben aşka inanmam/ önce aşık olmam gerek/ gözyaşlarıyla sulanmam/ evlilik benim solmam demek’ diye avaz avaz bağırmıştım.

Yazının devamı...