"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Nil Karaibrahimgil

“Günün sonunda kendine ne demek istersin?” defteri

13 Şubat 2017

Sabah sabah, önünde uzanan koca güne savrulmadan bir nefeslen, akşam da o yaşadıklarından bir silkelen diye.
Yatağımızdan kendimizi önce banyoya, oradan da günün telaşlarına atmadan önce, yapacaklarımızı başucumuza koyup, şöyle bir dünyadaki toz halimizi hatırlasak fena mı olur?
Denediğimde gördüm, iyi oluyor. Salona telaşlar içinde bir tavşan gibi değil de, kuyruğu dik bir kedi gibi girebiliyorum.
Eskiden başucumda bir resim dururdu. Kendi çizdiğim. “Sabah düşünceleri”ydi ismi. Kafama saç yerine yemler koymuştum ve bir sürü kuş gagalıyordu.
Sabahları gözümü açar açmaz, beynime pike yapmaya başlayan kuşlardı düşünceler ve sonra beni ısrarla gagalıyorlardı. Lady Gaga yani.
Hâlâ öyle hissediyorum. Fakat bir farkla. Eskiden o yemleri kafama serpiştirenin ben olduğumu bilmezdim, şimdi ta kendim olduğunun farkındayım.
Sabahları nefeslenmek güzel ama günün sonu da, bir başka alem.
Bir filmin sonu gibi, bir şeyler oldu, e peki n’oldu gerçekten? Hepimiz filmimizin başrol oyuncusu olduğumuza göre, bir bakalım kahramanımızın başından neler geçti? Bunlardan ne sonuçlara vardı?
Ben tesadüflere inandığım kadar, tesadüflere inanmıyorum da. Hiçbir şey tesadüfi olmadı.
O, üzerinde seni şaşırtan yazının yazdığı kamyon bile, sokağında tesadüfen durmadı.
Evden nasıl çıktın, eve neyle döndün? Ruhuna ne çentikler atıldı, omuzuna ne payeler konuldu? Daha da önemlisi, kendine neler fısıldadın gün boyu? İşte defter burada devreye giriyor.
Adı, “Günün sonunda kendine ne demek istersin?” defteri. Başucunda durur. Alırsın ve dürüstçe yazarsın.
Acele kararlar veriyorsun. Makasla saçı tutam tutam kesmeden önce, bir nefes boşluk bırakmıyorsun.
Bak görüyorsun, hayatta herkes gidebiliyor. İnsanın çocukları bile büyüyüp, kendi hayatlarına dalıp kayboluyorlar. Elinde arkadaşların kalıyor. Arkadaşlarını sıkı tut.
Neden hemen ilk ağzına geleni söyledin? Sana hep diyorum ilk ağzına gelen cümleni yut.
Sen gülümseyince onlar da gülümsüyor.
Hiçbir şey, sağlık hariç, o kadara da ciddiye alınacak şey değil, abartma.
Yazıyorsun işte. O günkü derslerini temize çeken bir çocuk gibi. Rüyalar kütüphanecisi her şeyi raflarına kaldırmaya başlamadan önce, bir aslan sokuyorsun kütüphanene. Ortalığı önce o düzenliyor.
Yatmadan önce geçirdiğin zamanda, aklından geçirdiklerin çok önemli. Onlar kayda geçecek gece boyu.
Üşenmesi olamayan bir katip var kafamızın içinde. Efendim ister bilinçaltı de, ister işgüzarın teki de, oturup kalem kalem yazıyor olup bitenleri.
Bir de uydurukçu ki sorma gitsin. Gitar yazacağına süpürge yazıyor. Bütün sokakları halı kaplıyor bazen, halbuki olacak şey mi?
Ona az iş bırakmaya yarıyor işte bu defter. “Bir dakika ben yazayım, sonra siz üzerine uydurursunuz yine” der gibi.
Hem insan en çok kendi iç sesini dinliyor ya, bu defter ‘içten sesler korosu’ gibi aynı zamanda. Günün satır araları. Günün tercümesi. Günün cümlesi.
Çünkü her gün, okunmak istenen bir cümle bırakır, okuması yazması olana.
Demem odur ki, bu ödevi ihmal etmeyin.

Yazının devamı...

Kendine ait bir oda

6 Şubat 2017

Ben genç bir kızken, odamın kapısında bu alıntı asılıydı. Şimdi düşünüyorum da, o odanın kapısını bir tünel haline getirmiş bu yazı.
Ben kazmışım büyürken ve bu cümleler sayesinde kendime ait bir gökyüzüne çıkmışım.
Şimdi en azından biliyorum ki, yağan benim bulutumun yağmuru, doğan benim güneşim, parlayan da benim ayım. 
Benim gibi kendi tünelini kazmış kadınlara bakınca da, onlara ilham olmuş cümleleri, insanları hep merak ediyorum. O neyle kaşıkladı toprağını da açtı yolunu?
Yıllar sonra, kendime yeniden bir oda açtım.
İçine ilk girdiğimde derin bir nefes aldım. Sadece bir masa, bir sandalye, bir gitar, bir koltuk, bir de halı var içeride.
Ofisim diyorum soranlara ama aslında oksijen çadırım, kırlarım, dağlarım, yollarım. 
Bana kendime ait bir oda bulmamı tavsiye eden o tatlı kadının, şu cümlesini unutamıyorum: “Oraya hiç gitmesen bile, senin içinde açacağı mekan mutlaka dolacaktır.”
Dediği oldu. Ben o odayı bulur bulmaz, içimdeki kaynaktan sular fışkırmaya başladı. Daha odama geçmeden, içimde panayırlar kuruldu.
Sanki kafamın içinde bir Nil’in bağlı ağzını açtı haydutlar. Susmuyor. Şakıyor. Anlatıyor. Soruyor. Ama en önemlisi yapıyor.
Bir oda, bana yapıp etme yolunu açtı.
Aziz Arif’imin annesi, Serdar’ımın kadını, Berin’le Suavi’nin kızı, Onur’un ablası Nil’ler bu odanın dışındalar.
Nil’in Nil’inin yeri. Hatta Nil’in Nil’inin Nil’inin Nil’inin Nil’inin yeri.
İnsan boş bir odaya girip de kendini soymaya başlayınca görüyor. Matruşka gibi içinden bir küçük halini çıkarıp bakabiliyor.
Kaldırımda dökülen çantalar ne kadar utanç verici olursa, odanın içinde dökülenler o kadar ilham verici. 
İş başlarda tuhaftı. Hiçbir rolümün olmadığı bir senaryoya girmiş gibi hissettim. Zaman içinde açılmış boş bir odaya girdiğinizde, öyle oluyorsunuz.
Sonra fark ettim ki, evet diyaloğum yok ama yazarıyım be ben bu senaryonun! Oturdum masaya. Başladım anlatmaya. 
En güzeli de kendini hiç yargısız dinlemek. Demek böyle düşünüyorsun, e peki niye hiç söylemiyorsun, otur yaz hadi tamam...
Otur yaz,
Kalk yürü, 
Pencereden bak düşün,
Bir çay demle,
Otur dizlerinin dibine 
Kendini dinle bazen.
‘Beni gidi ben’ diye iki gıdıkla kendini.
Bak nasıl şakıyorsun.

Yazının devamı...

Yine yendim kendimi

30 Ocak 2017

Çoğu zaman ütüyü bozmam ben. Ama içim buruşukluk istedi mi, işte o zaman da o Nil karşımda duramaz benim.
Dağa gittiğimizde içimdeki sesler kavgaya başlıyor. Şimdi sen koca kadın, dört bin metrelere çıkıp, çıldırmış gibi, aşağı mı kayacaksın yani?
Ya üşürsen/Ya düşersen/Ya unuttuysan, bilemezsen/Ya yorulup da gidemezsen?
Bu şiiri yıllardır duyuyorum içimde. Hangi Nil’in yazdığını da çok iyi biliyorum.
Onun yol tabelalarına kalsa, insan yeni şeylere adım atamaz. Konfor alanından çıkıp, keşifler yapamaz.
Bu defa, malum onu aşağıda bırakmak imkansız, onu da kaptım çıktık yukarı.
İnsan hiçbir zaman tek başına kullandığı bir arabada yol almıyor. Hep dolmuşta. O dolmuşta ailesi var, çocukluğu var, geçmişi var, kendinin onlarca hali var. Hepsi de şoföre para uzatıyor evelallah.
Fakat dolmuşlar da, tıpkı arabalar gibi birçok yöne gidemez. Tek yöne gider.
Birini dinlemek zorundayız. Bazen onu dinleriz bazen bunu.
Önemli olan, kimin sözünü dinlediğini bilmek.
Ki diğerlerine cesurca, dürüstçe cevap verebilesin.
Ben bu sefer, ayağımda snowboard, dört bin metrede suratıma rüzgar eserken, ‘haydi’ diyen Nil’i dinledim. Kulağımı dolmuşta sonra duyulacak olan tartışmalara kapattım.
Kendimi bir çekicin çiviyi duvara çakması gibi, o dağa o ana çaktım. Doğadan çoğu zaman kopuktu hayatım. Dağlara bu kadar dokunamıyordum. Gökyüzüne bu kadar yaklaşamıyordum.
Rüzgarda bu kadar uzun durmuyordum. Tepemde uçan iki metre kanatlı akbabaya rastlamıyordum bile.
Ses yoktu burada. Dağlardan, kardan başka bir şey yoktu. Buraya nasıl geldiğimin önemi yoktu. Buradaydım işte.
Öğreneceklerim vardı. Hissedeceklerim vardı. Burada, bu dağda bırakacaklarım vardı.
Sonrasını merak ediyorsanız, videosu Instagram’daki @niltakipte adresimde.
Kendimi bir tüy gibi eteklerine bıraktım dağın.
Bir öğretmenim vardı, çok az konuşan. Dedi ki: Bir ritim tuttur.
Hayatta her şey ritim. Her, bir ki üç sayışımda döndüm. Dağ ile vals yapıyordum.
Hiç sormadım kendime: döneyim mi? Sorduğumda dönüşüm bozuluyordu, karar verene dek.
En güzeli ritimdi. En güzeli sorgusuz sualsiz dönüşlerimi yapmaktı.
Bir an şunu fark ettim. İşte yıllardır meditasyon yapmak nasıl bir şey acaba diye merak ettiğim şey bu. Bu aktif bir meditasyon. Başka bir şey düşünemiyorsun. Hatta ne yaptığını bile düşünmüyorsun. Yaptığın şeyin içinde kayboluyorsun.
Buna ‘flow’ (akış) deniyor. Bir şeyde akıyor olmak hali, inanılmaz bir diyar.
Kafanın susması. Ne yapacağını düşünmeden yapmak. Bedenin konuşması. Bedenin kafadan ayrılması. Bütün bu duygular... İki dakika bile olsa yeter.
Düşünce beni yakalayana kadar dağda hep bunu denedim. Akış, düşünceden hızlı koşuyor bunu gördüm.
Acaba dedim hayatımıza bu akışı nasıl sokarız? Dolmuştakileri nasıl sustururuz? İçimizde yıllar içinde kafiyelenmiş bütün o ‘aman dikkat’ şiirlerinin ezberini nasıl bozarız?
Dünya delirirken, tutunabileceğimiz bir şey bulduğumu zannediyorum. Doğa. Sükunet. Dağ, rüzgar, kar, akbaba. Kendini zorlayan bir şey bulup, onda daha iyi oluşunu izlemek. Kendini bir kedi yakalar gibi ensenden tutup, alışılmadık bir yere koymak. Sonra gözün açıkken, bir rüyadaki gibi akmak.
Not: Bir de şarkı yazıyorum reçeteye, mutlaka dinleyin. Şarkının adı “Going to a Town”. Önce orijinalini Rufus Wainwright’tan dinleyin, sonra da harika bir yorumunu Lily Allen’dan.

Yazının devamı...

Zincirini kırma

16 Ocak 2017

Her zaman endişelenecek bir şeylerin olduğu bir zamanda yaşıyoruz doğru ama, helikopterlerle üzerimize anti depresan püskürtmedikleri sürece, akıl ve beden sağlığımızı korumak bizim görevimiz.
Mesela yeni bir yılın başlıyor olmasından faydalanabiliriz.
Karla beraber içimize dolan umudu, hayallerimize akıtalım.
Hepimizin masasında, elinde, aklında ocak, şubat, mart diye başlayan yeni zamanlar takvimi var.
İşe koyulalım. Ben kendime şaşırdım. Dondurduğum her şeyi yeniden çözmeye başladım.
Her şey kaynamaya, hayat belirtisi vermeye başladı. Uzun zamandır durdurduğum bir sürü şeyden, nabız duyuldu.
Hemen hemen tanıdığım bütün kadınların, ‘yoga ve meditasyon’, yeni yıl listelerinde ilk 10 maddeden biri. Başladım oldu bitti.
Meditasyon sırasında deli gibi düşünüyorum ama olsun. En azından durup, rahatsız edilmeden düşünecek 20 dakikam var her sabah.
Meditasyon bitince önümdeki kağıda aklıma gelenleri yazıyorum.
Bu da benim usul meditasyon. Yogaya tekrar başladım.
Devamlılığın tek yolu rutin. Bunu anladım.
Sorgulamadığın rutinlerin olacak. Mesela her sabah yürüyüşse bu, kalkıp spor ayakkabını giyeceksin.
‘Yürüyeyim mi?’ diye sormayacaksın kendine.
Yapmak istediğim ıvır zıvır şeyler vardı. Önemli olmalarına rağmen onları kafamdaki, erteleme kasasına koymuş, şifreyi de unutmuştum.
Şifreyi unuttum dedim. Kendime yeni şifre yolladım, açtım.
Çıkardım masaya koydum içindekileri. Bazılarını attım gitti. Bazılarına dokundum. Niyet koydum.
İnanmayacaksınız, hemen yeşerdiler.
Siz tohumu atınca, hayat hemen suluyor.
İnsanın için için kendine söyleyip, ninni gibi dinlediği gerçekleri var.
Birbirimizinkini duymayız. Birbirimize söylemeyiz bile. Kendimizle özel meselelerimizdir.
Gözümüzü kapatıp, perdeleri çekince konuşulur. Sonra hakkında susulur.
Onları ciddiye almaya başladım. Sen gel bir dakika ne dedin sen, diye köşeye çektim.
Uzun uzun dediğini dinledim. Sonra verdikleri adreslere gitmeye başladım. İçimde ziyaretler başladı.
Bir gün endişe evinde çaya gidiyorum, öbür gün korku evine kahvaltıya gidiyorum, dönerken de hayal evinin kapısına ekmek bırakıyorum. Hepsiyle tanışıyorum. İç ahalimi seviyorum.
Mimarimi, tarihimi, parklarımı öğreniyorum. Nelerden yapılmışım, kazınca ne çıkıyor, ruhumu ne eyliyor öğreniyorum.
Çalışmadan, üretmeden durarak yaşanmıyor. Solunuyor.
Seinfeld, yeteneğini bilemek ve üretim trenini raylarda hep çufçuflayabilmek için harika bir metot bulmuş.
‘Zinciri sakın kırma’ metodu. Çok da basit.
Gereken tek şey bir duvar takvimi ve bir keçeli kalem.
Takvimi duvara asıyorsunuz.
Her gün yapmak istediğiniz, ürettiğiniz şey ne ise ondan yapıyorsunuz ve yaptıkça keçeli kalemle bir çarpı işareti koyuyorsunuz o güne.
Seinfeld komedyen olduğu için, onun her gün yapması gereken şey espri yazmak.
Esprileri yazdıkça o gün bir çarpıyı hak ediyor ve amaç, yan yana takvimde zincir gibi duran bu devamlılığı kırmamak.
Çarpılardan yapmaya başladığınız zinciri bir kolye gibi o takvime asıyorsunuz.
Basit ama çok etkili bir yöntem. Ben yapıyorum. Gece yarısını geçse dahi vakit, çarpıyı koymadan yatmıyorum.
Zincirimi örmeye başladım ve şunu gördüm: Üretmek bana cennetmiş. Anlatmak. Paylaşmak.
E bu köşe 13 yıldır neden her pazartesi var sanıyorsunuz, bundan işte.
Hayat denizinden topladığım kabukları size göstermek, benim en büyük mutluluklarımdan biri.
Uzun lafın kısası, bir şarkı yazdım.
Evde kanatlanıp uçup duruyor, duvarlara camlara çarpıyor, besledikçe güçleniyor, dışarı çıkmak istiyor.
Biraz sabır diyorum, 9 Şubat Babylon konserimde çalacağım. Ondan sonra o da sizin.
E ne duruyorsunuz, pazartesi değil mi bugün? Haydi zinciri örmeye başlayalım.

Yazının devamı...

Yağdı kar

9 Ocak 2017

Korkuların, kayıpların, endişelerin üzerine sünger çekmek ister gibi yağdı.
Çocuk gibi sevinemiyorduk kaç zamandır, ondan yağdı belki.
Griyi bembeyaz yaptı.
Hayatını kaybederken, nice insana hayat hediye eden Fethi
Bey’in üzerine
yağdı kar.
Bir meleğin üstünü örter gibi...
İyi insanlar çıktı bu defa sokağa. Şakalaşmayı hatırladık.
Üzerime yağsın biraz diye yürüyordum dün gece, bir kadın yolun kenarından
‘affedersiniz eldivenimin teki orada, alabilir misiniz?’ dedi, alıp verdim.
Sokakta birbirimizle konuşmayalı, teşekkür etmeyeli, göz göze gülmeyeli uzun zaman olmuştu.
Ona yağdı kar.
Seninle konuşup durduğumuz konuların üzerine yağdı.
İyi de oldu.
Hafifliği hatırladık.
En nihayetinde kar da yağıyor işte dedik.
Yazı, sonbaharı, kışı hatırlattı.
Baharı hatırlattı.
Birkaç papağan vardı bahçede, göçmeyi unutmuş, onlara yağdı.
Sokaklarımıza, ninni fısıldar gibi yağdı.
Geçecek bunlar, beyaz sayfalar açılacak der gibi yağdı.
Kardan adam
yapalım diye sokağa çıktık.
Cebimde havuç ve zeytinler vardı.
Yapamadık ama olsun.
Niyetimize yağdı en azından.
Ertesi güne yağdı.
O iyi oldu bak.
Bir yağıp gitmedi. Yatıya kaldı.
Sabah perdeleri açınca, bizi mutlu
etmeyi seven bir
kar bu.
Üşümemek için yakınlaşan penguenler gibi, birbirimize sokulduk.
Ateşler yandı. Ocaklarda çaylar kaynadı.
Ellerimiz, ayaklarımız dondu.
Evi olmayana,
kimsesi olmayana, yüreği yanana da yağdı kar, durur mu...
Onlara dualar ettik, ısıtanı olsun, sahipleneni olsun, teselli bulduğu olsun...
Küçük kırmızı eldivenlere,
vapurdan inenlerin yün berelerine, aşıkların tutuşan yüreklerine kar yağdı birden.
O yağmayı biliyor bir tek, yağdığını bile bilmeden.
Okulların tatiline yağdı.
Gitmek isteyip de kalan uçaklara yağdı.
Birazcık durun dedi. Birazcık sakin olun. Birazcık da üşüyün.
Balkonların yorgun saksılarına yağdı.
Kar küresiymiş
gibi, biri ters çevirdi ve koydu sanki memleketi masaya.
Pencerelerden
uzun uzun sokağa baktırdı bir güzel.

Yazının devamı...

Bundan birkaç sabah önceydi...

2 Ocak 2017

Hayat, son günlerdeki sıkıntısından dümen kırmış gibi geldi.
Rafa kaldırdığım ‘niltemenni’ videomu aldım.
İnternete koydum...
Çok da paylaşılmış.
Moraller olmuş, umutlar vermiş, içleri açmış.
Ama dün korkunç bir haberle bıçak gibi kesildi yine gece.
Çok üzgünüm çok.
Fazla kelimem de yok.

 

 

Yazının devamı...

İnsan, en yakınındaki beş kişinin ortalaması olurmuş

26 Aralık 2016

Eğer yakınımızda biri, bitmez tükenmez bir enerjiyle yol alıyorsa; yeni hayaller kurup herkese gerçekleşmiş halini göstermenin peşine düşüyorsa, bizi de ateşliyor.

Eğer biri küsse, bizim de bir yanımız küsüyor. Ofluyorsa, sıkıyoruz. Şakasını yapıyorsa, gülüyoruz.

Ruh halleri mürekkepse biz samandan kağıdız. En yakınımızdaki üç-beş kişi damlıyor üzerimize, yayıldıkça yayılıyor.

Bugünlerde moral bulmak zor ama bakıyorum moralini yüksek tutanlar var. Hayran oluyorum onlara.

Arabamı otoparklarına çekmek istiyorum. Orada konaklamak.

Dışarıda ne olursa olsun, güzel şeyler yapmanın, hayatı güzelleştirmenin, çoğaltmanın, paylaştırmanın peşindeler.

Sana da bulaşıyor çiçeklerinin polenleri. “Şimdi mi açacaksın yapraklarını” diyesin geliyor ama açıyorlar işte. “Rengarenklik olmazsa grinin içinde, neye bakacağız sise mi?” diyorsun. Güneşe uzatıyorsun yaprağını, hemen sana veriyor ışığını... Yeter ki iste.

İstek enerjisi yüksek doğan insanlar var. Hayalleri durmuyor. Çalışkanlıkları vites küçültmüyor. İçi gülen insanlar var, karınlarında bir kıkırtıyla gezen. Moraller veren.

Vazgeçmeyenler var. Benden bu kadar deyip, havlu atmayan, yola devam eden.

Bir şeyi parmağının ucuyla değil, avucunun içinde sıkı sıkı tutanlar var. Neyi ellerine alsalar, kocaman avuçlarında kayboluyor o şey. Ta ki yeni yerine koyana kadar o şeyi, ellerinden düşürmeyecekler ya da herhangi bir yere bırakmayacaklar biliyorsun.

Gözün kapalı her şeyini teslim edersin onlara. Sakinliğini, huzurunu, bir göl gibi muhafaza edenler var.

Yanlarında, dizine sıcacık battaniye alıp pencereden bakar gibi hissettiğin. Nefesi bile kibar. Ağzından çıkanı kırk kere tartar.

İşte bunlardan bir demet tutmalısın etrafında yapabiliyorsan. Bu harikaların ortalaması olduğunu düşünsene. Sırtın yere gelmez. Hayatın boş endişelerle, vazgeçişlerle, şikayetlerle geçmez. Şikayetin yerine bir şey koyanı al yanına.

Demem o ki, al telefonunu şu WhatsApp gruplarına yakından bak mesela. Gün boyu kimlerden neler duyduğuna, kimin sana ne getirdiğine ve senden ne götürdüğüne bak.

Telefon açıp konuşmaz, diz dize oturup dertleşmez olduk. Madem artık yazarak konuşacağız, madem artık WhatsApp bizim buluşma yerimiz, o halde oradan başlayalım temizliğe. 

İçimi açan grup” yapalım bir tane mesela. Oraya koyalım ortalamamızı yükseltenleri. Birbirlerini de tanısınlar, tanımıyorlarsa.

Bizi motive eden, güldüren, hayallerinin peşinde arı gibi koşan, huzur veren, şikayet etmeyenlerden oluşan bir grup.

Ne zaman konuşmaları okusak, gidip bir şey yapasımız olan bir grup. Benzinimizi dolduran. Bize yenilenme ihtimalleriyle gelen. Bugünkü bizi güncelleyen. 

E hadi, ne duruyoruz, kuralım şu grubu. Üçse üç, beşse beş.

Yazının devamı...

Umut bitmez, ömür bitmeden

18 Aralık 2016

O ağlayan çocuk posteri gibi bakıyorum etrafa.
Gülünecek şey, sevinilecek şey, heyecanlanacak şey bulamıyorum.
Kararıp oturmayı da bilmiyorum işin kötüsü.
Hüznün ötesine bakmak istiyorum hep.
Acının sonrasında ne var?
Livaneli’nin dediği gibi bu günler ‘bir parantezdir geçecek’ mi? 
Yoksa Huxley’in dediği gibi ‘bu dünya başka bir gezegenin cehennemi’ mi?
Öyle olduğuna inanasım gelmiyor benim. Parantez olmasını istiyorum çünkü, cehenneme benzetmiyorum burayı. Öyle düşünsem, anne de olmazdım. O şarkıları da yazmazdım. Her sabah, en karanlık sabahlarda bile, içimde bir umutla da uyanamazdım.
Hepimiz bir zamandır, nefesi oksijen tüpüyle alıyor gibiyiz. Bacaklarımız suda yürüyor.
Evet hayat devam ediyor etmesine ama sanki bu az nefeslerle, bu ağır adımlarla. İnsan kendini taşıyor oradan oraya. Yüreğini de taşıyor. İçindeki korkuyla, kaygıyla, hayal kırıklığıyla, hüzünle.
İki gün kötü haber gelmese, üçüncü gün geliyor. Buradan gelmezse, dünyadan geliyor. Dünya da çıldırmış gibi bakıyor. 
Ne yapacağız peki? 
Söyleyeyim, iyi insan olmaya devam edeceğiz. 
Akşamları eve yorgun argın gelip masaya kocaman bir sevgi koyacağız. 
“Nasıl hayatı zenginleştiririm?
Nasıl moral veririm? Nasıl yardım ederim?” diye soracağız. 
Dünyayı bulduğumuzdan daha iyi bir yer olarak bırakmak için, ne yaptığımıza bakacağız. Başkaları onu bozdukça, tamir çantasını açacağız.
Geçen ay, ‘Niltemenni’ diye bir video yapmıştık. Bu kötü zamanlarda yeni yıla umutla girmek için. İçi iyi dileklerle dolu.
“Dilerim yeni yılda sevdiğiniz kim varsa, sağlığı iyi olsun” diye başlıyor. Peş peşe dilekler diliyor. “Büyük mutluluklar olmadığında, küçük mutlulukları biriktirin” diyor. Ben Nil’den böyle zamanlarda bunu bekliyorum, o sebeple onu size vereceğim bu hafta. 
İyi insan olmaya devam edelim diye,
Bıkıp usanmadan.
Küsüp gitmeden. 
Çünkü umut bitmez, ömür bitmeden. 

Yazının devamı...