"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Nil Karaibrahimgil

‘Yeterince iyi’ bir şey, tamamdır

20 Mart 2017

Da, ben o imkansız şeylerin peşinden koşarken geçiyor zaman, atı alan Üsküdar’ı geçiyor.
Bir de geçenlerde, müzisyen Beck çok güzel bir şey demiş. “Bazen bir şarkı yazmak isterim, o sırada ben onu yazmazsam, bir bakarım başkası yazmış.” Neden? Çünkü yazılmayı bekleyen şarkılara kulak kabartıyoruz aslında biz.
Aranızda şarkı yazan varsa bilirsiniz, kulağınızı açıp dinlersiniz, gerçekten dinlerseniz, duyarsınız.
Duyduğunuzu söylemeye başlarsanız, sonra gerisi gelir.
Ha, her zaman duyulur mu duyulmaz. Her deneyişte yakalanır mı o kelebek, yakalanmaz. Yine de havada gezinen bu perilerin söyleyeceği vardır ve eğer sen o gün kulağını açmadıysan, başka kulaktan girer, başka dudaklardan dökülüverirler. Şarkılar diyarının masalı böyledir.
Baktım ki, kusursuzu yapmak için sonsuz erteleyişler içindeyim. Dedim ki kendi kendime, boş mu versen acaba kusursuzu? Kusurluyla mı barışsan biraz? Kim kusursuz ki? Ne mükemmel ki? Hangisi muhteşem ki?
Hep parıldayan şeylerde bir miktar çamur var. O çamur sayesinde bize parlaklığını gösterebiliyor. İnsanız en nihayetinde. Nasıl delik deşikse hayat, bizde de yaptıklarımızda da olacak biraz sökükler. Saklamayalım. Ardına saklanıp, ertelemeyelim.
O muhteşem gün geldiğinde raftan indireceğim şeyleri aldım elime. Füf, füf üfledim. Üzerindeki tozu attım.
Dedim; “Gel bakayım buraya, neden raflardasın sen?”
Dedi; “İşte şu sebepten beni geleceğe pasladılar. Her şey daha iyi olunca gün yüzüne çıkacakmışım.”
Dedim; “Olur mu canım öyle şey? Ne farkı olacak yarının bugünden, aynı şeyleri yapıp durursak?”
“Git yıka yüzünü gel” dedim. Yıkadı geldi, akça pakça oldu. Yüzü gözü ortaya çıktı. Ne güzel şeymiş. Niye uzun zamanlar giymiş üzerine anlamadım. Niye kaybetsin gençliğini, tazeliğini?
Çıksın tabii, alsın boyunun ölçüsünü. Sonra gelsin, anlatsın, gerekirse oturur beraber ağlarız. Atıl kalmaktan, beklemekten, paslanmaktan kötü olabilir mi? Olamaz.
Sonra fark ettim ki, iyi de güzel. İyi de yeter. Yeterince iyi, muhteşemle eşdeğer. Neden biliyor musunuz, çünkü asıl muhteşem olan, bir şeyleri gün ışığına çıkarmak. Paylaşmak. Göstermek. Herkeslere çarptığında, aksini duymak.
Asıl muhteşemlik, ellerini bırakmakta. Dişlerini sıkmamakta, çeneni gevşetmekte. Rahat olmakta. Daha iyisini de yaparım inancında.
Saklamamakta. Sakınmamakta. Saklanmamakta.
“Yeterince iyi bana tamamdır” dedim içimden. Varsın mükemmel olmayışı da onun nazar boncuğu olsun. Vakitler geçerken, cimri davranırsak, sonra duyulmaz olur şarkıları perilerin.
Artık beni böyle bilin, yeterince iyi buldukça paylaşacağım sizinle. Şarkıları da, kitapları da, her şeyi de.
Bir arkadaşım, “Akan su iç” demişti. Akan su, canlı suymuş. Şişeye konan suda çok faydalar kaybolurmuş. İşte bu işler de böyle. Akarken içeceksin. Şişelemeyeceksin hiçbir şeyi.
Yeterince iyi olana sevgilerimle ve saygılarımla. 

Yazının devamı...

Dediğin misin, yaptığın mı?

13 Mart 2017

Bizim evde bir sürü kamyonumuz var.
Bu kamyonlar, kamyonu olmayanlar için.
Bizim ihtiyacımız yok, çünkü bizim evde bir sürü kamyonumuz var.
Çimento kamyonumuuuuz, çöp kamyonumuuuz... (Sizi sıkmayacağım, burada anne evdeki bilumum kamyonları sayar.)
Daha ilk başta karar vermiştik biz. (Aile değerleri okuldan bile önemliymiş).
Oyuncaklarla bezeli bir dünya kurmayacaktık oğlumuza.
Evet sonu gelmez bir kamyon sevgisiyle dolu.
Olmayınca, hayal gücünü kullanmak zorunda kalıyor çocuklar ve aslında çok oyuncak onlara yapacağımız en büyük kötülüklerden biri.
Hem kıymet bilmez, hem doyumsuz hem de hayalsiz kalıyorlar.
Kuzguncuk’taki Waldorf Okulu’nu ve genel anlamda oyuncaksız olan okulları bu yüzden seviyorum.
Anaokuluna giriyorsun. Oyuncak moyuncak yok.
Emilia Reggio okullarında da yok, Montessori okullarında da yok. Ahşap bloklar var, çamur var, kendi materyalleri var, park var.
Doğum gününde gelen bütün oyuncakları da kaldırdık. Kendimize göre bir kotamız var yani.
Neyse o gün, esnafın kafası şişti benim bu uzun konuşmamdan.
Adamcağız demiştir, “Yahu üç kuruşluk kamyonu almıyorsun çocuğa!”
Almamayı koydum ama kafaya. (Hayır deyince evete çevirmiyorsun, bu çocuk işi karışık iş, zor zanaat, ben de hâlâ kıvıramıyorum tam, zaten kim tam kıvırmış ki canım!)
Neyse o sırada gözüme şu resimdeki pembe çanta takıldı. İç yaşım 3-5 olduğundan bayıldım ben buna. Sanki çocukluğumda kavuşamadığım tek boynuzlu at, bana bir şeyler fısıldıyordu.
Pembenin en sevdiğim tonundan bana göz kırpar, gel kavuşalım artık der gibiydi.
‘Tüketme, üret’ diye bir felsefeden besleniyordum son zamanlarda ve bir şey almıyordum artık üstüme başıma.
Olanlar bana ömür boyu yeterdi. (Yani ileride yaşlandığımda biraz çizgi dışı olmayı kabul edersem tabii, ki ediyorum.)
FAKAT BU ÇANTA KURAL DIŞIYDI!
Kırtasiye sayılırdı bu canım, giyim kuşam değil.
Hep öğrenci kalmak isteyen Nil, tutturdu. Yukarıdaki konuşmayı ona yapamadım.
“Şuradaki pembe çanta ne kadar” dedim...
Tamam alıyorum dedim. Aldım.
Aldım da...



Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
‘Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol’ demişti Gandi.
Çocuklarla ilişkide bu en önemli şey.
Dediğini değil, yaptığını öğreniyorlar. ‘Teşekkür ettin mi amcaya?’ deyip de, sen kimselere teşekkür etmezsen, o da etmiyor.
‘Cep telefonu iyi değil, şeker kötü, ekmek olmaz’ gibi sloganlarla etrafta dolanıp, cebinden kafanı kaldırmıyor, şekerli şeyler yiyor, ekmekleri löp löp yutuyorsan, unut gitsin!
Bu sebeple işte, ben şu dükkandan yenilgiyle çıktım. (Siz öyle zannedin) Çantayı ayırtıp, sonra gidip aldım.
Ağzımızdan çıkanlarla yaptıklarımızı denkleştirmek büyük erdem.
Bir çocuk öyle bir ayna ki, hani şu ışıklı olan, büyüteçli olanlardan.
Gözeneklerine kadar görüyorsun kendini. Aslında sürekli kendine bakıyorsun.
İnsanlara teşekkür ediyor muyum? Ben kendime ihtiyacım olmayan şeyleri de alıyor muyum?
Cebimin mavi ışığıyla yüzüm apaydınlıkken, onun zararlı bir şey olduğunu mu söylemeye çalışıyorum?
Ben ona değil, o bana öğretiyor.
Unutmayayım diye de, yazıyorum işte böyle buralara.
Çanta nasıl ama çok tatlı değil mi?

Yazının devamı...

Beklemeyi unuttuk

6 Mart 2017

Geçenlerde sırf iki dakika bekleyemediğimiz için, arkadaşımla birbirimize bir şey gösteremedik.
Bana bir Damien Rice şarkısı dinletmek istedi. Hangi şarkı olduğunu hatırlayamadığı için, Spotify’dan dinlemeye başladı. Bir-iki dakika içinde, sanki bize ayrılan sürenin sonuna geldik ve “Neyse sonra bulup gönderirim” dedi. Ben de “Tamam” dedim.
Sonra benim mail’ime bir video gelecekti, o bir-iki dakika geç geldi, yavaş yükledi filan... Hop, zamanımız bitiverdi, “Ben sana yollarım sonra, sen bakarsın” dedim.
N’olmuş oldu biliyor musunuz? Aslında hiçbir şey olmamış oldu! Ne ben şarkı dinledim, ne o video seyretti, niye? Beklemeye tahammülümüz kalmadığı için.
Hiç kafeye ya da restorana erken gelmiş insanlara baktınız mı? Beklemek işkencesinden kurtulmak istercesine, hemen ceplerinden bir doz yutuveriyorlar sanki.
Etrafa ölü balık gibi boş boş bakıp beni garipseyenlerle göz göze geleceğime, koşuya çıkan arkadaşıma özenir ya da “Bugün de harika bir kombinle karşınızdayım” dercesine selfie çeken tanıdıklara sinir olurum daha iyi.
Beklemenin sıkıntısında boğulacağıma, kıskanma, sinir olma ve suçluluk karışımımı içerim daha iyi. Beyin kimyam benim değil mi? İstediğim gibi oynarım onunla size ne.
Bu ‘bekle-ye-memek’ yanımızda cep mep olmadığında da hayatımıza sirayet etmeye başladı.
Boş vakit geçirmemeye alıştığımız için (alternatif olarak sosyal medyada gezinti bence çoğu zaman bomboş) birazcık vakit alan şeyler bizi hoflattırıp, puflattırıyor.
Bir şey olmadan geçen vakit, ne zaman bu kadar ağır oldu? Bakın çocuk yetiştirmeyle ilgili bütün kitaplar, “BIRAKIN SIKILSIN. SIKINTIDAN PATLASIN” diye salık veriyor. Neden biliyor musunuz? Sıkıntının yarattığı vakum, keşfi davet ediyor da ondan.
Şarkı yazmak istediğimde, kendimi boş bir odaya kilitliyorum ben. Hiçbir alet edevat olmadan. Sadece gitarım, kağıt, kalem.
İçimden bir şey gelmiyorsa, onunla takılıyorum: İçimden bir şey gelmemesiyle. O benim dostum. O benim duygum. O benim aslında o an için, her şeyim. Kıymetlim. Birbirimize sarılıp aval aval duvarlara bakıyoruz. Âşıklar gibi.
Gerçek bir sohbeti ne kadar özlemişim diyorum, olduğunda. O da pek sık olmuyor artık. Şöyle, zamana bağdaş kurarak, gözlerimizin içine bakarak, sessizlikte durarak, gerçekten dinleyerek...
Bir sonraki cümleni değil, karşındakini dinlediğin zamanlar... Telefonun ağlamış, zırlamış, bağırmış, çağırmış hiiiç takmadan.
Eskiden telefon mu vardı canım. Biz yine de buluşurduk. Birbirimizi sinemanın kapısında beklerdik yağmurda ve erimezdik.
İki dakika bir şey beklemek ne zaman bu kadar çekilmez oldu?
Seyahat edince de gözüme batıyor bu. Yavaş bir tezgahtar, uzuun uzuuun paket yaparken, niye onu bekleyemez telefonuna bakarsın? Whats App’ına hemen cevap yetiştirmen şart mı? Belki onun o yavaş katlayışları, içinde bir şeyi yerine koymana vesile olacak...
Demem o ki, bekleyelim. Yin yoga diye bir yoga var. Belli hareketleri uzun uzun tuttuğun. Nefes yollayarak dayandığın. Böylece katılaşmış kaslarını gevşettiğin, tabii o sırada betonlaşmış fikirlerini de yumuşattığın... Kalbine dayanıklılığı, sabrı, nefesinin gücünü soktuğun. Böyle düşünmek lazım belki beklemeyi.
Godot bile olsa beklediğin, beklemek güzel. Hayat zaten uzun bir bekleyiş gibi geçiyor. Öğrenmek lazım bu sanatı. Bitsin şu oyalayıcıların saltanatı.

Yazının devamı...

Ne yaptın Mirkelam?

27 Şubat 2017

Arkadaşım Nursu’yu aramıştım, ‘gördün mü televizyondaki şarkıyı’ diye.
Mirkelam diye bir çocuk çıkmıştı, Bruce Springsteen gibi koşarak ‘Her Gece’ diye bir şarkı söylüyordu.
Vay be ne şarkıydı.
Ben de öyle şarkılar yazıp, öyle klipler yapmak istiyordum ama bu isteği içimde bastırıyordum.
Bu isteğim odasından çıkamıyordu.
İyi bir üniversitede okuyup, muhtemelen müzikle hobi olarak uğraşacaktım.
Öyle bir cümle vardı etrafta. Bana ait olmayan, ama üzerime sinen.
Şebnem Ferah ‘Vazgeçtim Dünyadan’ dediğinde, o odanın kapısı şiddetli bir rüzgarla açıldı.
Hadi çık dışarı diyordu bu şarkılar bana. İlham veriyordu.
Tüylerimi diken diken edip, saçlarımı havalandırıyordu.
Şebnem, karanlık koridorlarda haykırdıkça, gitgide büyüyen bir canavar gibi üzerimdeki giysiler yırtılmaya başladı.
Beni çağıran bir yol, bir ses vardı.
Bana yol gösteren, ilham veren şarkılar vardı.
Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde okurken iyice ukalalaştım ben.
Kendimde daha önce hiç olmayan bir güven hissediyordum.
İngilizceydi şarkılarım ve Tori Amos ile Doors dinliyordum.
Türkçe şarkılar anlatmak istediklerimden pek bahsetmiyordu o yıllarda.
Derken Teoman’ın ‘Paramparça’ şarkısı geldi.
‘Telesekretere konuşamayanlardanım’ dediyse biri şarkıda, oluyordu demek bu iş.
O zaman ben çalışmamışım dedim. Oturdum Türkçe şarkılar yazmaya başladım.
Yıllar sonra Teoman’a telefonda ‘o laftan o kadar etkilendim ki, oturdum sadece kek tarifi olan bir şarkı yazdım’ dedim. Yani ben bir oktuysam ve bir cesaret ileriye atıldıysam, bunda Mirkelam’ın, Şebnem’in, Teoman’ın, MFÖ’nün çok etkisi var.
Birileri ‘mazeretim var asabiyim ben’ deyince şarkısında, ufuk genişletiyor.
Hem dinleyenlerinin ufkunu, hem de diğer şarkı yazarlarının.
Mirkelam, kendi şarkılarını sevdiği şarkıcılara söylettiği bir albüm yaptı.
Sevgi albümü dedi adına. Çok genç daha Mirkelam.



Çok güzel şarkılar daha yazacak eminim.
Ben de ‘Asuman’ı söyledim albümde.
Minik bir bölümünü,
Instagram’daki @niltakipte adresime koydum.
Şarkıyı bilirsiniz...
‘Ne kadar ayıp, ne yaptın Asuman? / Kalbimi kırdın, yap bi pansuman!’ diyordu Mirkelam.
Ben onu ‘ne yaptın Mirkelam?’ diye söyledim.
‘Şarkıyı, Nilleştirebilir miyim? Seninkinin aynısı olursa bir anlamı yok, zaten onun en güzelinden yapılmışı var’ dedim.
‘Tabii nasıl istersen yap’ dedi.
Benim Asuman’ım Mirkelam oldu.
Şarkı da belki biraz daha değişik oldu.
Volga Tamöz’le beraber yaptık, biz bu yeni Asuman’ı çok sevdik, umarım siz de seversiniz.
‘Laubali’yi de Özlem Tekin sevdirmişti bize, şimdi Mabel Matiz’inki yumuşacık yerleşiyor kalplere.
Sanki Laubali’yi başka anlamda kullanmış, öyle güzel olmuş ki.
Göksel’e de ‘Unutulmaz’ ne yakışmış. Sanki Göksel’in şarkısıydı, hep onun o sıcacık sesindendi.
Mirkelam’ın güzel şarkılarını hatırlamak için harika bir albüm olmuş.
Emeği geçen herkesin eline sağlık.
İlhamlarınızın feneri hiç sönmesin.

Yazının devamı...

“Günün sonunda kendine ne demek istersin?” defteri

13 Şubat 2017

Sabah sabah, önünde uzanan koca güne savrulmadan bir nefeslen, akşam da o yaşadıklarından bir silkelen diye.
Yatağımızdan kendimizi önce banyoya, oradan da günün telaşlarına atmadan önce, yapacaklarımızı başucumuza koyup, şöyle bir dünyadaki toz halimizi hatırlasak fena mı olur?
Denediğimde gördüm, iyi oluyor. Salona telaşlar içinde bir tavşan gibi değil de, kuyruğu dik bir kedi gibi girebiliyorum.
Eskiden başucumda bir resim dururdu. Kendi çizdiğim. “Sabah düşünceleri”ydi ismi. Kafama saç yerine yemler koymuştum ve bir sürü kuş gagalıyordu.
Sabahları gözümü açar açmaz, beynime pike yapmaya başlayan kuşlardı düşünceler ve sonra beni ısrarla gagalıyorlardı. Lady Gaga yani.
Hâlâ öyle hissediyorum. Fakat bir farkla. Eskiden o yemleri kafama serpiştirenin ben olduğumu bilmezdim, şimdi ta kendim olduğunun farkındayım.
Sabahları nefeslenmek güzel ama günün sonu da, bir başka alem.
Bir filmin sonu gibi, bir şeyler oldu, e peki n’oldu gerçekten? Hepimiz filmimizin başrol oyuncusu olduğumuza göre, bir bakalım kahramanımızın başından neler geçti? Bunlardan ne sonuçlara vardı?
Ben tesadüflere inandığım kadar, tesadüflere inanmıyorum da. Hiçbir şey tesadüfi olmadı.
O, üzerinde seni şaşırtan yazının yazdığı kamyon bile, sokağında tesadüfen durmadı.
Evden nasıl çıktın, eve neyle döndün? Ruhuna ne çentikler atıldı, omuzuna ne payeler konuldu? Daha da önemlisi, kendine neler fısıldadın gün boyu? İşte defter burada devreye giriyor.
Adı, “Günün sonunda kendine ne demek istersin?” defteri. Başucunda durur. Alırsın ve dürüstçe yazarsın.
Acele kararlar veriyorsun. Makasla saçı tutam tutam kesmeden önce, bir nefes boşluk bırakmıyorsun.
Bak görüyorsun, hayatta herkes gidebiliyor. İnsanın çocukları bile büyüyüp, kendi hayatlarına dalıp kayboluyorlar. Elinde arkadaşların kalıyor. Arkadaşlarını sıkı tut.
Neden hemen ilk ağzına geleni söyledin? Sana hep diyorum ilk ağzına gelen cümleni yut.
Sen gülümseyince onlar da gülümsüyor.
Hiçbir şey, sağlık hariç, o kadara da ciddiye alınacak şey değil, abartma.
Yazıyorsun işte. O günkü derslerini temize çeken bir çocuk gibi. Rüyalar kütüphanecisi her şeyi raflarına kaldırmaya başlamadan önce, bir aslan sokuyorsun kütüphanene. Ortalığı önce o düzenliyor.
Yatmadan önce geçirdiğin zamanda, aklından geçirdiklerin çok önemli. Onlar kayda geçecek gece boyu.
Üşenmesi olamayan bir katip var kafamızın içinde. Efendim ister bilinçaltı de, ister işgüzarın teki de, oturup kalem kalem yazıyor olup bitenleri.
Bir de uydurukçu ki sorma gitsin. Gitar yazacağına süpürge yazıyor. Bütün sokakları halı kaplıyor bazen, halbuki olacak şey mi?
Ona az iş bırakmaya yarıyor işte bu defter. “Bir dakika ben yazayım, sonra siz üzerine uydurursunuz yine” der gibi.
Hem insan en çok kendi iç sesini dinliyor ya, bu defter ‘içten sesler korosu’ gibi aynı zamanda. Günün satır araları. Günün tercümesi. Günün cümlesi.
Çünkü her gün, okunmak istenen bir cümle bırakır, okuması yazması olana.
Demem odur ki, bu ödevi ihmal etmeyin.

Yazının devamı...

Kendine ait bir oda

6 Şubat 2017

Ben genç bir kızken, odamın kapısında bu alıntı asılıydı. Şimdi düşünüyorum da, o odanın kapısını bir tünel haline getirmiş bu yazı.
Ben kazmışım büyürken ve bu cümleler sayesinde kendime ait bir gökyüzüne çıkmışım.
Şimdi en azından biliyorum ki, yağan benim bulutumun yağmuru, doğan benim güneşim, parlayan da benim ayım. 
Benim gibi kendi tünelini kazmış kadınlara bakınca da, onlara ilham olmuş cümleleri, insanları hep merak ediyorum. O neyle kaşıkladı toprağını da açtı yolunu?
Yıllar sonra, kendime yeniden bir oda açtım.
İçine ilk girdiğimde derin bir nefes aldım. Sadece bir masa, bir sandalye, bir gitar, bir koltuk, bir de halı var içeride.
Ofisim diyorum soranlara ama aslında oksijen çadırım, kırlarım, dağlarım, yollarım. 
Bana kendime ait bir oda bulmamı tavsiye eden o tatlı kadının, şu cümlesini unutamıyorum: “Oraya hiç gitmesen bile, senin içinde açacağı mekan mutlaka dolacaktır.”
Dediği oldu. Ben o odayı bulur bulmaz, içimdeki kaynaktan sular fışkırmaya başladı. Daha odama geçmeden, içimde panayırlar kuruldu.
Sanki kafamın içinde bir Nil’in bağlı ağzını açtı haydutlar. Susmuyor. Şakıyor. Anlatıyor. Soruyor. Ama en önemlisi yapıyor.
Bir oda, bana yapıp etme yolunu açtı.
Aziz Arif’imin annesi, Serdar’ımın kadını, Berin’le Suavi’nin kızı, Onur’un ablası Nil’ler bu odanın dışındalar.
Nil’in Nil’inin yeri. Hatta Nil’in Nil’inin Nil’inin Nil’inin Nil’inin yeri.
İnsan boş bir odaya girip de kendini soymaya başlayınca görüyor. Matruşka gibi içinden bir küçük halini çıkarıp bakabiliyor.
Kaldırımda dökülen çantalar ne kadar utanç verici olursa, odanın içinde dökülenler o kadar ilham verici. 
İş başlarda tuhaftı. Hiçbir rolümün olmadığı bir senaryoya girmiş gibi hissettim. Zaman içinde açılmış boş bir odaya girdiğinizde, öyle oluyorsunuz.
Sonra fark ettim ki, evet diyaloğum yok ama yazarıyım be ben bu senaryonun! Oturdum masaya. Başladım anlatmaya. 
En güzeli de kendini hiç yargısız dinlemek. Demek böyle düşünüyorsun, e peki niye hiç söylemiyorsun, otur yaz hadi tamam...
Otur yaz,
Kalk yürü, 
Pencereden bak düşün,
Bir çay demle,
Otur dizlerinin dibine 
Kendini dinle bazen.
‘Beni gidi ben’ diye iki gıdıkla kendini.
Bak nasıl şakıyorsun.

Yazının devamı...

Yine yendim kendimi

30 Ocak 2017

Çoğu zaman ütüyü bozmam ben. Ama içim buruşukluk istedi mi, işte o zaman da o Nil karşımda duramaz benim.
Dağa gittiğimizde içimdeki sesler kavgaya başlıyor. Şimdi sen koca kadın, dört bin metrelere çıkıp, çıldırmış gibi, aşağı mı kayacaksın yani?
Ya üşürsen/Ya düşersen/Ya unuttuysan, bilemezsen/Ya yorulup da gidemezsen?
Bu şiiri yıllardır duyuyorum içimde. Hangi Nil’in yazdığını da çok iyi biliyorum.
Onun yol tabelalarına kalsa, insan yeni şeylere adım atamaz. Konfor alanından çıkıp, keşifler yapamaz.
Bu defa, malum onu aşağıda bırakmak imkansız, onu da kaptım çıktık yukarı.
İnsan hiçbir zaman tek başına kullandığı bir arabada yol almıyor. Hep dolmuşta. O dolmuşta ailesi var, çocukluğu var, geçmişi var, kendinin onlarca hali var. Hepsi de şoföre para uzatıyor evelallah.
Fakat dolmuşlar da, tıpkı arabalar gibi birçok yöne gidemez. Tek yöne gider.
Birini dinlemek zorundayız. Bazen onu dinleriz bazen bunu.
Önemli olan, kimin sözünü dinlediğini bilmek.
Ki diğerlerine cesurca, dürüstçe cevap verebilesin.
Ben bu sefer, ayağımda snowboard, dört bin metrede suratıma rüzgar eserken, ‘haydi’ diyen Nil’i dinledim. Kulağımı dolmuşta sonra duyulacak olan tartışmalara kapattım.
Kendimi bir çekicin çiviyi duvara çakması gibi, o dağa o ana çaktım. Doğadan çoğu zaman kopuktu hayatım. Dağlara bu kadar dokunamıyordum. Gökyüzüne bu kadar yaklaşamıyordum.
Rüzgarda bu kadar uzun durmuyordum. Tepemde uçan iki metre kanatlı akbabaya rastlamıyordum bile.
Ses yoktu burada. Dağlardan, kardan başka bir şey yoktu. Buraya nasıl geldiğimin önemi yoktu. Buradaydım işte.
Öğreneceklerim vardı. Hissedeceklerim vardı. Burada, bu dağda bırakacaklarım vardı.
Sonrasını merak ediyorsanız, videosu Instagram’daki @niltakipte adresimde.
Kendimi bir tüy gibi eteklerine bıraktım dağın.
Bir öğretmenim vardı, çok az konuşan. Dedi ki: Bir ritim tuttur.
Hayatta her şey ritim. Her, bir ki üç sayışımda döndüm. Dağ ile vals yapıyordum.
Hiç sormadım kendime: döneyim mi? Sorduğumda dönüşüm bozuluyordu, karar verene dek.
En güzeli ritimdi. En güzeli sorgusuz sualsiz dönüşlerimi yapmaktı.
Bir an şunu fark ettim. İşte yıllardır meditasyon yapmak nasıl bir şey acaba diye merak ettiğim şey bu. Bu aktif bir meditasyon. Başka bir şey düşünemiyorsun. Hatta ne yaptığını bile düşünmüyorsun. Yaptığın şeyin içinde kayboluyorsun.
Buna ‘flow’ (akış) deniyor. Bir şeyde akıyor olmak hali, inanılmaz bir diyar.
Kafanın susması. Ne yapacağını düşünmeden yapmak. Bedenin konuşması. Bedenin kafadan ayrılması. Bütün bu duygular... İki dakika bile olsa yeter.
Düşünce beni yakalayana kadar dağda hep bunu denedim. Akış, düşünceden hızlı koşuyor bunu gördüm.
Acaba dedim hayatımıza bu akışı nasıl sokarız? Dolmuştakileri nasıl sustururuz? İçimizde yıllar içinde kafiyelenmiş bütün o ‘aman dikkat’ şiirlerinin ezberini nasıl bozarız?
Dünya delirirken, tutunabileceğimiz bir şey bulduğumu zannediyorum. Doğa. Sükunet. Dağ, rüzgar, kar, akbaba. Kendini zorlayan bir şey bulup, onda daha iyi oluşunu izlemek. Kendini bir kedi yakalar gibi ensenden tutup, alışılmadık bir yere koymak. Sonra gözün açıkken, bir rüyadaki gibi akmak.
Not: Bir de şarkı yazıyorum reçeteye, mutlaka dinleyin. Şarkının adı “Going to a Town”. Önce orijinalini Rufus Wainwright’tan dinleyin, sonra da harika bir yorumunu Lily Allen’dan.

Yazının devamı...

Zincirini kırma

16 Ocak 2017

Her zaman endişelenecek bir şeylerin olduğu bir zamanda yaşıyoruz doğru ama, helikopterlerle üzerimize anti depresan püskürtmedikleri sürece, akıl ve beden sağlığımızı korumak bizim görevimiz.
Mesela yeni bir yılın başlıyor olmasından faydalanabiliriz.
Karla beraber içimize dolan umudu, hayallerimize akıtalım.
Hepimizin masasında, elinde, aklında ocak, şubat, mart diye başlayan yeni zamanlar takvimi var.
İşe koyulalım. Ben kendime şaşırdım. Dondurduğum her şeyi yeniden çözmeye başladım.
Her şey kaynamaya, hayat belirtisi vermeye başladı. Uzun zamandır durdurduğum bir sürü şeyden, nabız duyuldu.
Hemen hemen tanıdığım bütün kadınların, ‘yoga ve meditasyon’, yeni yıl listelerinde ilk 10 maddeden biri. Başladım oldu bitti.
Meditasyon sırasında deli gibi düşünüyorum ama olsun. En azından durup, rahatsız edilmeden düşünecek 20 dakikam var her sabah.
Meditasyon bitince önümdeki kağıda aklıma gelenleri yazıyorum.
Bu da benim usul meditasyon. Yogaya tekrar başladım.
Devamlılığın tek yolu rutin. Bunu anladım.
Sorgulamadığın rutinlerin olacak. Mesela her sabah yürüyüşse bu, kalkıp spor ayakkabını giyeceksin.
‘Yürüyeyim mi?’ diye sormayacaksın kendine.
Yapmak istediğim ıvır zıvır şeyler vardı. Önemli olmalarına rağmen onları kafamdaki, erteleme kasasına koymuş, şifreyi de unutmuştum.
Şifreyi unuttum dedim. Kendime yeni şifre yolladım, açtım.
Çıkardım masaya koydum içindekileri. Bazılarını attım gitti. Bazılarına dokundum. Niyet koydum.
İnanmayacaksınız, hemen yeşerdiler.
Siz tohumu atınca, hayat hemen suluyor.
İnsanın için için kendine söyleyip, ninni gibi dinlediği gerçekleri var.
Birbirimizinkini duymayız. Birbirimize söylemeyiz bile. Kendimizle özel meselelerimizdir.
Gözümüzü kapatıp, perdeleri çekince konuşulur. Sonra hakkında susulur.
Onları ciddiye almaya başladım. Sen gel bir dakika ne dedin sen, diye köşeye çektim.
Uzun uzun dediğini dinledim. Sonra verdikleri adreslere gitmeye başladım. İçimde ziyaretler başladı.
Bir gün endişe evinde çaya gidiyorum, öbür gün korku evine kahvaltıya gidiyorum, dönerken de hayal evinin kapısına ekmek bırakıyorum. Hepsiyle tanışıyorum. İç ahalimi seviyorum.
Mimarimi, tarihimi, parklarımı öğreniyorum. Nelerden yapılmışım, kazınca ne çıkıyor, ruhumu ne eyliyor öğreniyorum.
Çalışmadan, üretmeden durarak yaşanmıyor. Solunuyor.
Seinfeld, yeteneğini bilemek ve üretim trenini raylarda hep çufçuflayabilmek için harika bir metot bulmuş.
‘Zinciri sakın kırma’ metodu. Çok da basit.
Gereken tek şey bir duvar takvimi ve bir keçeli kalem.
Takvimi duvara asıyorsunuz.
Her gün yapmak istediğiniz, ürettiğiniz şey ne ise ondan yapıyorsunuz ve yaptıkça keçeli kalemle bir çarpı işareti koyuyorsunuz o güne.
Seinfeld komedyen olduğu için, onun her gün yapması gereken şey espri yazmak.
Esprileri yazdıkça o gün bir çarpıyı hak ediyor ve amaç, yan yana takvimde zincir gibi duran bu devamlılığı kırmamak.
Çarpılardan yapmaya başladığınız zinciri bir kolye gibi o takvime asıyorsunuz.
Basit ama çok etkili bir yöntem. Ben yapıyorum. Gece yarısını geçse dahi vakit, çarpıyı koymadan yatmıyorum.
Zincirimi örmeye başladım ve şunu gördüm: Üretmek bana cennetmiş. Anlatmak. Paylaşmak.
E bu köşe 13 yıldır neden her pazartesi var sanıyorsunuz, bundan işte.
Hayat denizinden topladığım kabukları size göstermek, benim en büyük mutluluklarımdan biri.
Uzun lafın kısası, bir şarkı yazdım.
Evde kanatlanıp uçup duruyor, duvarlara camlara çarpıyor, besledikçe güçleniyor, dışarı çıkmak istiyor.
Biraz sabır diyorum, 9 Şubat Babylon konserimde çalacağım. Ondan sonra o da sizin.
E ne duruyorsunuz, pazartesi değil mi bugün? Haydi zinciri örmeye başlayalım.

Yazının devamı...