Gözlerinde su olan geyşa

Çocukken özel bir okulda öğrendikleri ritüelleriyle, saatler süren dramatik makyajlarıyla, taşımak zorunda kaldıkları 20 kilo ağırlığındaki ipek kimonolarıyla birer sanat eseri "geyşa"lar.

Ama madalyonun öbür yüzü de var. Anne babaları tarafından mal gibi satılmaları, açık artırmaya çıkartılan "bekaretleri", yüreklerini aşka kapatma zorunluluğu, hayatlarını geçirdikleri "okiya"lardaki kıskançlıklar, Bizans oyunları...

"BİR Geyşa’nın Anıları" Çin’de yasaklanmış./images/100/0x0/55ea53a9f018fbb8f878a54f

İddialara bakılırsa, Japonya’da da pek ilgi görmemiş.

Tuhaf değil mi?

Japonların kendi kültürlerinin en gizemli, en estetik, en merak edilen boyutuyla ilgili bir filmi kayıtsızlıkla karşılamaları mümkün mü?

Bu kayıtsızlığın arkasında, kendisini kanıtlamış bir Japon sineması varken Hollywood’un böyle bir mite el atmasının küskünlüğü olabilir mi?

Bilmiyorum.

Neticede hafta ortasında bir gün "Bir Geyşa’nın Anıları" için sinemanın yolunu tuttum.

Salonda on kişi vardık ya da yoktuk.

Yer gösteren çocuk uyardı: "Film bittiğinde hemen kalkmayın. Müzik çok güzel."

Haklıydı.

Arada keman virtüözü Itzhak Perlman’dan nağmelerin karıştığı müzik gerçekten çok başarılıydı.

KİTABI DÖRT MİLYON SATMIŞ

Geyşaların tanımadığım dünyasına yolculuğa çıkartan filmi de sevdim.

1930’ların Japonya’sında geçiyor "Bir Geyşa’nın Anıları".

Aynı ismi taşıyan kitap, 30’a yakın dile çevrilmiş ve 4 milyon satmış.

Kitabın yazarı Arthur Golden, 1960-70 yıllarında Kyoto’da ünlü bir geyşa olan Mineko İwasaki’nin anlattıklarından yola çıkmış.

Kitap 1997’de piyasaya çıktıktan sonra İwasaki "Özel hayatımı anlattı" diye yazarı mahkemeye vermiş.

Bugün kariyerini anlattığı kitapları kendisi kaleme alıyor.

"Geyşa"lar Japonya’da 17. yüzyılda ortaya çıkmış.

Pek çoğu yoksul ailelerin para karşılığında sattıkları kız çocukları.

Büyük şehirlerde, erkeklerin rağbet ettiği mahallelerde "çay evleri"ne hizmet etmek için yetiştiriliyorlar.

Önce "maiko" oluyorlar.

Sonra "geyşa".

"Geyşa"lar hizmet etmiyorlar.

Sohbet ederek, "şamisen" çalarak ve dans ederek erkekleri eğlendiriyorlar.

"Geyşa"ların ne olduğunu, kendilerini nasıl gördüklerini filmde şöyle bir cümle anlatıyor:

"Bizler hareket eden birer sanat eseriyiz..."

Gerçekten öyle.

HAREKET EDEN SANAT ESERLERİ

Çocukken özel bir okulda öğrendikleri ritüelleriyle, saatler süren dramatik makyajlarıyla, taşımak zorunda kaldıkları 20 kilo ağırlığındaki ipek kimonolarıyla birer sanat eseri "geyşa"lar.

Ama madalyonun öbür yüzü de var.

Anne babaları tarafından mal gibi satılmaları, açık artırmaya çıkartılan "bekaretleri", yüreklerini aşka kapatma zorunluluğu, hayatlarını geçirdikleri "okiya"lardaki kıskançlıklar, Bizans oyunları...

"Bir Geyşa’nın Anıları"ndaki Sayuri bunları yaşamış.

O gözlerinde su olan bir geyşa. Gözleri mavi çünkü. Su gibi yolunu bulan biri aynı zamanda.

Bir çiçek kadar zarif, bir söğüt ağacı kadar güçlü.

Tam "geyşa"ların olması gerektiği gibi.

Tam da 8 Mart Kadın Günü kutlamalarının başladığı bir zamanda "geyşa" meselesine fazla kaptırdım galiba.
Yazarın Tüm Yazıları