"Gila Benmayor" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gila Benmayor" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gila Benmayor

Vehbi Koç Ödülü “kültürel miras” şövalyesine

25 Şubat 2017

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın, kültürel ve tarihi mirasımızın geleceğe, çocuklarımıza aktarılmasındaki payı o kadar büyük ki.

Tanıtım filminde kimin söylediğini hatırlamadığım bir cümle şöyleydi:

Zeynep Ahunbay bizim gördüklerimizi gelecek kuşaklar görsün diye hayatını işine adamış bir bilim insanı”.

Yine tanıtım filminde,  Uluslararası Anıt ve Çevre Araştırmalar Merkezi ICOMOS  Türkiye eski başkanı Prof. Dr. Cevat Erder’in söylediği gibi Ahunbay, “yurtiçinde ve yurtdışında korumanın sembol isimlerinden biri”.

ANTİKÇAĞ, BİZANS, OSMANLI

Edirne’den Mardin’e, Hasankeyf’ten Safranbolu’ya pek çok eserin belgelenmesinde, korunmasında, restorasyonunda onun adına rastlıyoruz.

İstanbul’da kara surlarının Yedikule bölümü,  güzelim Zeyrek Camisinin (Pantokrator Kilisesi) uzun yıllar süren restorasyonu, Side ApollonTapınağı, Bursa Yeşil Türbe restorasyonları  Prof. Dr. Ahunbay’ın sayısız  çalışmalarından bazıları.

Bunlardan bazılarını iki yıl önce kaybettiği eşi, Bizans mimarisi uzmanı Prof. Dr. Metin Ahunbay ile birlikte yürütmüş.

Unesco’nun Dünya Mirası listesinde yer alan İstanbul tarihi yarımadası, Beyoğlu ve tersane alanı Prof. Dr. Ahunbay’ın ısrarlı çalışmaları sayesinde sit alanı ilan edilmiş.

Ahunbay’ın koruma çalışmaları kent ölçeğinden, yapı ve detay ölçeklerine, Antikçağ ve Bizans dönemlerinden Osmanlı’ya kadar çok geniş bir yelpazede.

Mostar’ın kentsel rehabilitasyonuna da gönüllü katılmış olan  Prof. Ahunbay Vehbi Koç Ödülü’nü aldıktan sonra “Kültür mirası insanlığın mirasıdır. Bu miras Hindistan’da, Peru’da ya Kuzey Kutbu’nda olabilir” diyor.

“Kültür mirası için çalışmak bir onur. Mesleğimi severek yaptım. Çok zorluklar yaşandı. Kayıplar olması da çok üzücü” diye ekliyor hüzünle.

Halep Kapısı’nın yıkılması karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirirken “kültür mirasını hem insanlara hem de doğaya karşı korumak zorundayız” diye konuşuyor.

Halen “Koruma Teknikleri ve Yöntemleri”yle ilgili bir kitap üzerinde çalışmakta olan Prof.Dr. Ahunbay’a neden şövalye dedim?

Çünkü,  Prof. Dr. Ahunbay gibi tarihi ve kültürel miras alanında çalışanlar, o mirası kimi zaman küçücük hesaplar uğruna yok etmeye kalkışanlarla, “bilgi kılıçlarını” çekerek sürekli mücadele halindeler.

Yazının devamı...

Seramik sektörü Mimar Sinan’ı dünyaya açıyor

24 Şubat 2017

İtalya’yı bir yana bırakın.

Hürriyet ile Keşfet ekibiyle ziyaret ettiğimiz KKTC, turizm atağında adaya geldiği söylenen Leonardo da Vinci rotası sunmaya hazırlanıyor.

İtalyan dâhisiyle rahatlıkla boy ölçüşebilecek Mimar Sinan gibi bir değer bugüne kadar Türkiye’nin tanıtımıyla uğraşanların aklına gelmezken seramik sektörü bu çok önemli konuya el attı.

Önceki gün Çimento, Cam, Seramik ve Toprak Ürünleri İhracatçıları Birliği’nin önde gelen isimleriyle buluştuk.

200’den fazla ülkeye ihracat yapan birliğin (ÇCSİB)2016 yılı ihracatı 2.75 milyar dolar.

Bunda seramiğin payı yüzde 33, camın yüzde 30, çimentonunki ise yüzde 19.

Seramik ve çimentoda dünyada 5. Sırada, camda ise 17. Sıradayız.

Seramikte “Türkler, İtalyan ve İspanyollardan sonra en iyisi” algısı yerleşmiş.

Dünyada böyle bir başarı yakalamış sektörler, hem kendi sektörlerinin hem Türkiye’nin imajına nasıl katkı yapabilir?

İLK STAR MİMAR

Bu meseleyle ilgili, Türk Seramik Tanıtım Grubu İngilizce adıyla Turkishceramics oldukça iyi bir yol almış görünüyor.

ÇCSİB Yönetim Kurulu Başkanı, Kale Grubu’nda Bahadır Kayan, uluslararası çapta mimari projelerin merkezi konumundaki Londra’daki çalışmalarını anlatıyor.

Seramik Tanıtım Grubu, Royal Academy of Art’ın mimarlık etkinliklerine  sponsorluk  yapıyor. Diğer yanda, İngiltere’nin önde gelen haftalık mimari dergilerinden Architects’ Journal Türkiye’nin değerlerini dünyaya açan projeler geliştiriyor.

İşte bunlardan biri Mimar Sinan ile ilgili İngiliz mimarlarına yönelik bir inceleme gezisi.

İstanbul ve Edirne’ye davet edilen İngiltere’nin önde mimarlar, Mimar Sinan’ın eserlerini gezdikten sonra akademik çalışma tadında bir kitap yayınlamışlar. “Sinan, İlk Star Mimar” kitabı, Mimar Sinan’ın Rönesans ile ilişkisine, Londra’daki St. Paul Katedrali’ne etkisi gibi konulara değiniyor. Londra’ya bunca kez gidenlerimiz Mimar Sinan’ın St. Paul’e etkisini hiç akla getirmiş miydi?

Kültürlerin birbirine etkilerine en çok günümüzde ihtiyaç yok mu?

4 YILDA YÜZDE 6’DAN YÜZDE 50’YE

Kayan, Mimar Sinan’dan önce İngiliz mimarlarla “sebil”  kitabını yaptıklarını söylüyor.

Bizim coğrafyanın benzersiz öğeleri tabii ki yabancılara ilginç geliyor.

Bu kitaplar  uluslararası tasarım, mimarlık fuarlarında ziyaretçilerle buluşuyor.

Seramik Tanıtım Grubu’nun İngiltere’de yaptırmış olduğu bir ankete göre, tanıtım amaçlı çalışmalardan önce Türk seramiklerinin bilinirlik oranı yüzde 6.

Dört yıl aradan sonra bu oran yüzde 50.

Seramik Tanıtım Grubu şimdi Londra’da yeni bir binada faaliyet göstermeye hazırlanıyor.

Mimari ofislerin yoğunlukta olduğu Clerkenwell semtindeki bina “Türk Tasarım Merkezi” tabelası altında seramik sektörünün tanıtımını yapacak.

Tabii en fazla da Türkiye’nin.

Bu arada, ÇCSİB’nin toplantısında TİM’in altında yeni bir yapılanmayı konuştuk.

TİM AŞ yurtdışında ihracatçıları desteklemek için Türk Ticaret Merkezleri açıyor.

İlki dün Tahran’da açılan bu merkezlerin ihracatçılara verdiği teşvik her türlü maliyetin yüzde 75’i oranında.

Dubai, Londra, New York, Şikago gibi merkezlerde açılacak.

Londra’daki “Türk Tasarım Merkezi” de TİM AŞ’nin şemsiyesi altında.

Yazının devamı...

Sürdürülebilir tarım mucizesi

21 Şubat 2017

ANADOLU yakasında Özgürlük Parkı’nda çarşamba günleri kurulan “organik pazarın” sıkı bir müdavimi olarak kendimi bildim bileli organik ürün meraklısıyım.

Kar kış demeden Ankara’dan, Zonguldak’tan, Adapazarı’ndan ve hatta Mersin’den gelen üreticileri de, organik markaları da yakından tanırım.

Pazarda bulamadığım ürünleri bugün 10 yıl öncesine oranla markette bulmak çok daha kolay.

Son dönemlerde süt ürünlerinde severek aldığım Yoncadan markası, yıllar önce ziyaret etme fırsatını bulduğum Doğan Organik’in Kelkit’teki organik çiftliğinin ürünü.

Geçenlerde Yoncadan markasının arkasındaki isim Doğan Organik Genel Müdürü Sinan Bilgin ile buluşarak organiğin geleceğini, Kelkit’te başarıyla uygulanan sürdürülebilir tarımı konuştuk.

Bilgin ile sohbete geçmeden önce tarım sektörünü en iyi bilen isim olan Ali Ekber Yıldırım’ın geçtiğimiz aylarda kesip sakladığım yazısından bazı tespit ve rakamları paylaşıyorum:

YÜZDE İKİSİ ORGANİK

* Türkiye’de toplam tarım alanlarının yüzde 2’sinde organik tarım yapılıyor.

* 2015 yılı verilerine göre 70 bine yakın üretici 1 milyon 800 ton organik ürün üretiyor.

* Üretimin yüzde 90’ı ihraç ediliyor. En çok ihracat yaptığımız ilk 3 ülke sırasıyla ABD, Fransa ve Almanya.

Türkiye 80 milyonluk nüfus ile organik ürün tüketiminde çok büyük potansiyel bir pazar.

* Yine Türkiye’de organik tarımda sürdürülebilirliğin düşük olması, ürün çeşitliliğin azlığı, yasal düzenlemelerde boşluklar, katma değerin düşük olması en büyük sorunlar.

* Sürdürülebilir gıda üretimi, çevrenin korunması, sağlıklı, güvenilir ve marka değeri olan ürün üretimi için organik üretimin geliştirilmesi gerekiyor.

Yıldırım’ın bu tespitlerine Sinan Bilgin de katılıyor.

ORGANİK DÖNGÜSÜ

Unilever kökenli, organik pazarının önemli oyuncularından City Farm geçmişi olan Sinan Bilgin, Migros’un Kelkit organik çiftliğinden üretilen MLife markasının da yaratıcılarından.

Kelkit’te 1400 metre yükseklikte üretilen, yem bitkisi yoncadan hareketle 2014 yılında yaratılan Yoncadan markası 2015 yılında tüketiciyle buluşmuş.

2016 yılında yüzde 290 büyümüş.

2017 yılında da hedef yine üç haneli bir büyüme.

“Bu başarının anahtar sözcükleri sürdürülebilir tarım” diyor Sinan Bilgin.

“Bu markanın arkasında bölgesel kalkınma da var, sürdürülebilir tarım da. Yani kendi organik toprağımızda kendi organik tohumlarımızı ekiyoruz. Organik yemlerle kendi hayvanlarımızı besliyoruz. Kendi hayvanlarımızdan elde ettiğimiz gübreyi tekrar toprağımızda kullanarak döngüyü tamamlıyoruz” diye konuşuyor.

“Toprağa zarar vermiyoruz. İlaç yok, herhangi sentetik bir ilaç yok, tohumlarda genetik modifikasyon yok” diye ekliyor.

Bilgin’in anlattıklarından şu anlaşılıyor:

Doğan Organik, Yıldırım’ın dikkat çektiği “organik tarımda sürdürülebilirliğin düşük olması” trendini tersine çevirmeyi başarmış.

Organiğin felsefesi olan “sürdürülebilir tarımı” hayata başarıyla geçirmiş.

TOPRAĞA DÖNÜŞ VE PAZARIN BÜYÜMESİ

85 sözleşmeli çiftçi ile çalıştıklarını ve 2017 yılında hayvan sayısını 1000’e çıkartmayı hedeflediklerini belirten Bilgin, kendi gözlemlerinden yola çıkarak organik tarıma talebin arttığını söylüyor.

“Yurtdışında çalışıp Kelkit’e dönenlerden tutun öğretmenlikten emekli olanlara kadar ailesi çiftçi olanlarda toprağa dönüş var” diyor.
Süt ürünlerinde organiğin en iyisini yapmak iddiasındaki Bilgin’in verdiği bilgiye göre, Türkiye’de organik Pazar tüm gıda pazarının 10 binde beşi, yani binde yarımı.

Bu küçücük pazarda süt ve süt ürünlerinin payı yüzde 8.

Ancak Sinan Bilgin, Yıldırım’ın organik tüketimde büyük bir potansiyel olduğu tespitine katılıyor ve “organik pazarın önünde alınacak büyük bir yol var. Pazar payı önümüzdeki 4-5 yıl zarfında yüzde 1 olur” diyor.

Bu tespitine ben de katılıyorum zira sıkı bir organik tüketicisi olarak fiyatların eskisine oranla çok daha düşük ve erişilebilir olduğunu görüyorum.

Yazının devamı...

Prof. Hotamışlıgil: Bilime çok yatırım yaptık, genç bilim insanlarımızı kaçırmayalım

19 Şubat 2017

Önceki geceki kalabalık bir davetli grubuna Sabri Ülker Merkezi’ndeki son bilimsel gelişmeleri aktaran Hotamışlıgil sohbetimizde bakın ne diyor:

“Türkiye 10 yıldan beri bilimin alt yapısına inanılmaz paralar yatırıyor ve bunun ürünü var. Yani meyvesini alıyoruz. Bakın bu salonda bile böyle yedi, sekiz kişi başarılı genç bilim insanımız var. Bu yeni nesil genç bilim insanları yurtdışından dönüyorlar. Kendi programlarını kuruyorlar ve başarılı oluyorlar”.

Prof. Hotamışlıgil “başarılı olmanın” anahtar sözcükler olduğunu söylüyor.

Ayaktaki sohbetimizi dinlemekte olan Bilkent Üniversitesi’nden Yardımcı Doçent Ebru Erbay’ı işaret ederek şöyle devam ediyor:

“Ebru, Sabri Ülker Merkezi’nde çalışmalar yapıp ülkeye döndükten sonra Bilkent’te kendi bağımsız laboratuvarını kurdu. Kalp ve damar hastalıklarıyla ilgili çalışması Science TM Dergisi’nde yayınlandı. Bu cumhuriyet tarihimizde 10 kez oldu ya da olmadı”.

BÜTÇENİN YÜZDE İKİSİ BİLİME

Ardından hepimizi ama en fazla bu ülkenin geleceğini ilgilendiren önemli tespitini paylaşıyor:

“Bu çocuklar gidecekler çünkü kendilerini güvende hissetmiyorlar. Türkiye’de başarılı olan yeni nesil bilim insanı çok kırılgan. Bunlara sahip çıkmak, desteklemek gerek”.

Hotamışlıgil, bu kez yine yanı başımızda bize kulak veren Prof. Dr. Mehmet Öztürk’e dönüp “Mehmet, İzmir Genom Merkezi’ni kurdu. Kalkınma Bakanlığı’ndan 130 milyon destek aldı. Türkiye’nin ve hatta dünyanın her yanından genç bilim insanları bu merkeze çalışmaya geliyor” diyor.

İzmir Uluslararası Biyotip ve Genom Enstitüsü gibi devletin 10 yıldan beri bilime yaptığı yatırımlara dikkat çekerek  “Bu kadar emek verdiğimiz, kaynak ayırdığımız, devlet bütçesinin yüzde 2’sini harcadığımız bu çocukları kaybedemeyiz, Bunu göze alamayız” diye ekliyor.

“Tamam çok kötü dönemlerden geçtik. Travmalar, güven erozyonu yaşadık. Ama bu çocuklar en değerlisi, bizim geleceğimiz. Bu çocuklar tedirgin. Bilim kariyerim nereye gidiyor? Yarın rektör beni atar mı? TÜBİTAK ödeneği keser mi diye kendini güvende hissetmiyor” diye konuşuyor Hotamışlıgil.

HERKES PARLAK BEYİNLERİN PEŞİNDE

30 yıldan beri bilimin içinde olan Prof. Hotamışlıgil, endişelerinde haklı.

Çünkü neticede başta ABD olmak üzere herkes parlak beyinlerin peşinde.

“Burada başarılı olanlar ilk gidecek olanlar” diyen bu bilim insanına kulak veren çıkar mı?

Zaten bilimle uğraşmak Türkiye’de o kadar zor ki.

Bilkent Üniversitesi’nde kendi laboratuvarını kurmuş olan Yardımcı Doçent Ebru Erbay başladığı burada başladığını çalışmayı ancak Sabri Ülker Merkezi’nin desteğiyle sonlandırabilmiş.

“Burada fikir var, para da bulunuyor ama pratik engelleri aşmakta zorlanıyoruz. Gerekli malzeme ancak iki ayda geliyor. Bu hızla bilim yapılamaz” diyor genç kadın.

Haksız mı?

Yazının devamı...

İstanbul Modern yeni bir dönüşümün eşiğinde

17 Şubat 2017

Türkiye’nin ilk modern müzesi olarak kurulan İstanbul Modern, Salıpazarı’nı dönüştüren Galataport Projesi’yle birlikte yeni müzesine kavuşacak. Öğle yemeğinde buluştuğumuz Oya Eczacıbaşı, müzenin 4 Haziran’a kadar sürecek Liman Sergisi’nden sonra eylül ayında 15. İstanbul Bienali’ni ağırlayacağını ve kasımda Karaköy’deki Paket Postanesi’ne taşınacağını söylüyor. “Bir müzeyi taşımak oldukça zahmetli. 2.5-3 yıl sonra Galataport ile eş zamanlı açılacak yeni mekanımıza döneceğiz” diyor.12 yıl önce Tabanlıoğlu mimarlığın dönüştürdüğü köhne Antrepo 4 binası, uluslararası standartlara kavuşmuş, modern tekniklerle donatılmış bir müze olarak karşımıza çıkacak.

GÖRÜŞMELER SÜRÜYOR

Yeni proje için yabancı mimarlık ofisleriyle görüşmeler sürüyormuş.

İstanbul Modern, yabancı bir mimarlık ofisinde karar kıldığı takdirde bu modern müzecilik tarihimizde ikinci olacak.

Dolapdere’de inşaatı devam eden Koç Çağdaş Sanat Müzesi’nin projesini İngiliz Grimshaw Mimarlık çizmişti.

Gözbebeğimiz İstanbul için böyle imzalar önemli.

Pompidou Merkezi’nin mimarı İtalyan mimar Renzo Piano’nun, Louvre Piramiti’nin mimarı Çinli Amerikalı mimar Pei’nin Paris’e ya da Guggenheim ile Frank Gehry’nin Bilbao’ya nasıl değer kattıklarını düşünün.

Oya Eczacıbaşı’nın verdiği bilgiye göre, Antrepo 4 binasının yıkılıp, yeni baştan inşasını Galataport’u üstlenmiş olan Doğuş ile Eczacıbaşı Grubu birlikte yapacak.

“Biz zaten İstanbul Modern’i yenilemeyi düşünüyorduk. Şimdi yıkılıp baştan yapılmasıyla daha sağlıklı, daha modern bir müzeye kavuşacağız” diyor.

İstanbul Modern’i parçası olduğu liman gibi hareketli günler beklerken, sergiye döneyim.Liman Sergisi, 19. yüzyıldan günümüze, sanatımızda İstanbul’un deniz ve limanla ilişkisini ele alan 34 sanatçı ve sanat kolektifinin 200’e yakın eserlerini kapsıyor.

Çeşitli müzelerden, ünlü koleksiyonerlerden zahmetle bir araya getirilmiş sanatçılar.

Aralarında “Saray Ressamı” diye bilinen Fausto Zonaro da var, 1952 tarihli “Kumkapı Ermeni Balıkçılar” koleksiyonundan belgesel tadındaki fotoğraflarıyla Ara Güler de.

Dalgalı Boğaz’da denizaltılarıyla Ömer Uluç, Yaşar Kemal’in “Deniz Küstü” yazı dizisi için yaptığı resimlerle Abidin Dino, yağlıboya tablolarına rölyef tekniğini katan 19. yüzyıl ressamı Mıgırdıç Melkon ve tek tek sayamadığım daha niceleri sergide yerlerini almış.

İstanbul’un liman hikayeleri o kadar çok ki. Zamanında canlılığıyla Verne’in romanlarına konu olmuş bir liman şehri.Günümüzde dahi dev yolcu gemilerinin minicik takalarla burun buruna geldiği, yunusların oynaştığı bir liman.

Çelenk Bafra ile birlikte serginin küratörlüğünü üstlenmiş olan İstanbul Modern’in direktörü Levent Çalıkoğlu’nun dediği gibi “İstanbul limandır, Liman İstanbul’dur”. Sadece üç haftada 30 bin kişinin gezdiği Liman Sergisi’ni kaçırmayın.

Müzenin hemen girişindeki,
Venedik Bienali’nde Türkiye Pavyonu’dan buraya gelen “Darzana” eseri de gözünüzden kaçmasın.

HEM SANAT, HEM EĞİTİM KURUMU

SOHBETİMİZDE Oya Eczacıbaşı’nın önemli üzerinde durduğu bir konu var.

“Müzedeki sergiler nedeniyle ikinci planda kalıyor ama burası bir sanat kurumu olduğu gibi aynı zamanda bir eğitim kurumu” diyor.

12 yılda tam 650 bin çocuk müze ziyaretiyle, çeşitli atölyelerle sanat eğitiminden geçmiş.

İki yaşından itibaren yılda 50 bin çocuktan söz ediyoruz.

Nitekim önceki gün Liman Sergisi’ni gezmeden önce ana sınıfta okuyan çocuk gruplarını gördük.

Aralarından bazıları, müzenin koleksiyonuna ait Ekrem Yalçındağ’ın dev tablosu önünde yere oturmuş, renkler konusunda bilgi veren öğretmenlerini dinliyordu.

Yurtdışında gıpta ettiğim manzarayı burada görmek ne hoşuma gitti anlatamam.

15-24 yaş grubunun, yüzde 93.9’unun boş zamanlarını televizyon izleyerek geçirdiği bir ülkede sanat aşkının küçük yaşlarda aşılanması çok değerli.

 

Yazının devamı...

Bilimde kadınlarımızın başarısı belgelendi

14 Şubat 2017

OECD’nin yeni güncellemiş olduğu Temel Bilim ve Teknoloji Göstergeleri’nde, Türkiye tüm araştırmacılarının oranına göre “kadın araştırmacı” oranında pek çok Avrupa Birliği geride bırakmış durumda.

Aşağıdaki tabloda görüleceği gibi Letonya’nın başı çektiği tabloda Türkiye 30 ülke arasında 11’inci sırada.

2014 verilerine göre düzenlenen tabloda kadın araştırmacılarımızın gösterdikleri başarının canlı bir örneği İstanbul’daydı geçen hafta. 2013 yılı, mayıs ayında “ABD’deki Gençlerimiz Gümbür Gümbür Geliyor” yazısında sözünü ettiğim Canan Dağdeviren.

Güler Sabancı’nın Sabancı Üniversitesi mezunlarıyla Boston’da Harvard’daki geleneksel buluşmasında tanımıştım Canan Dağdeviren’i.

Hacettepe’de fizik mühendisliği eğitimi alan, Sabancı Üniversitesi’nde malzeme bilimi mastırını tamamlayan 1985 doğumlu genç kadın kalp pillerinin yerini alacak esnek, altın renkli küçücük bir cihazı göstermişti. Bunun fonksiyonlarını anlatmak için bunu elinin üzerine yapıştırmıştı. Dağdeviren ile Boğaziçi Üniversitesi’nden sonra Kültür Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadan sonra buluşacaktım.

Olmadı, buluşamadık.

Dağdeviren’in adı bugün “giyilebilir kalp pilinin mucidi” diye geçiyor.

Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyeliğine seçilmiş ilk Türk. 3.5 yılda hızla yol alan, MIT’te yardımcı doçent Dağdeviren OECD tablosunda yüzümüzü ağartan kadın araştırmacılar sadece biri.

Eğitiminin büyük bir bölümünü ülkesinde tamamlamış, kendisini bu coğrafyada bilimin kucağına bırakmış bir bilim kadını.

Şimdi gelelim Dağdeviren’in yolunu açan eğitimin bugünkü durumuna.

Eğitim Reformu Girişimi’nin Milli Eğitim Bakanlığı Taslak Öğretim Programı inceleme ve değerlendirmesinde bu yazının ilgi alanına giren iki başlık var:

ERG, MEB’in taslak öğretim programında toplumsal cinsiyet rollerine ve kadın hakları sorunlarına değinildiğini vurguluyor. Ancak “eşitlik” kavramının kullanılmadığına dikkat çekiyor.

Kadın ve erkeklerin “eşit yurttaşlık hakları”nın vurgulanması gerektiğini belirtiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği bir değer olarak çocuklara genç yaşta kazandırılmalı. Kız çocukları da, erkek çocukları da eğitimde, sporda, bilimde, iş hayatında eşit olduklarını ne kadar erken içselleştirseler o kadar iyi. ERG’nin “Bilimsellik” başlığı altında en başta dikkat çektiği konu “evrim kuramının” Fen Bilimleri öğretim programında yer almaması.

Bakanlığın taslak programında adaptasyon, mutasyon ve modifikasyon kavramlarının adları geçiyor ama evrim kuramı yok. “Mutasyon”  zaten evrimin mekanizmalarından biri değil mi?

ERG diyor ki “biyoloji, Fen bilimleri, coğrafya gibi dersler ancak evrim kuramı kapsanarak işlenebilir”.

Diyeceğim şu:

Dağdeviren gibi genç bir bilim kadını bugünlere geldiyse ailesinin başta, çevresinin, eğitim gördüğü kurumların “toplumsal cinsiyet eşitliğine” inanmış olmalarının payı büyük.

Tabii bilimin olmazsa olmazı evrim kuramının da.

Yazının devamı...

Küresel ısınma bakın Akdeniz’i nasıl etkiliyor?

10 Şubat 2017

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın kurucusu olan Öztürk, Akdeniz’i tehdit eden yabancı bir balık türüyle ilgili uluslararası bir çalıştay düzenlemiş.

Romalıların “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) dediği Akdeniz çanağından Libya dahil 10 ülkenin bilim insanlarını bir araya getirmeyi başarmış.

Son zamanlarda medyada sık gündeme gelen zehirli “balon balığı” ve “deniz anası”yla ilgili iki tane uluslararası çalıştay düzenlemiş olan Prof. Öztürk bu kez “aslan balığını” seçmiş.

Çok renkli, çok alımlı ama zehirli balığa “Lady Gaga” adını taktığını söylüyor.

Bu balıkla ilgili ilk uluslararası çalıştayın Antalya’da yaptığını belirten Öztürk “Bu balık Kızıldeniz’den Akdeniz’e geliyor. Çok çabuk ürüyor, ne bulursa yiyor ve yılda 2 milyon yumurta veriyor” diyor.

AKDENİZ TROPİKALLEŞİYOR

“Böyle giderse Akdeniz’de balık kalmayacak” diye ekliyor.

İlk kez Mersin açıklarında 2014 yılında görülen “aslan balık” Akdeniz’de kendisini yutacak bir balık türü olmadığı için sürekli ürüyor.

Biyoçeşitliliğe  zarar veriyor.

Aynen korkulu rüya diye bildiğimiz “balon balık” gibi.

Bu balık türleri Akdeniz’e Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’den Süveyş Kanalını geçerek ulaşıyor.

Süveyş Kanalı genişletilmiş olduğundan yolculuklarında artık zorluk yaşamıyorlar.

“Mare Nostrum”da asla yabancılık çekmiyorlar.

“Çünkü” diyor Prof. Öztürk “Akdeniz küresel ısınma etkisiyle tropikalleşme özellikleri gösteriyor”.

2005 yılında Akdeniz’e giren “yabancı türler” 50 iken bugün 100 civarında.

Küresel ısınmanın yanı sıra bu bilmediğimiz balık türlerinin, denizanalarının bu çoğrafyada görülmesinde bir faktör daha etkili.

KÜRESELLEŞMENİN ETKİSİ

O da tüm kimilerine göre tüm kötülüklerin anası diye gösterilen  “küreselleşme”. Küreselleşmenin etkisiyle giderek artan deniz ticaretiyle bir coğrafyadan diğerine taşınıyor “yabancı türler”.

Gemilerin ağırlığını dengelemek üzere tanklara alınan  “balast suyu” boşaltıldığında kim bilir neler karışıyor sularımıza?

“Şu Ahırkapı’da yatan tekneler varya hepsi biyolojik bir bomba. Nasıl zararlı planktonları, mikroorganizmalarını getirdiklerini bilmiyoruz” diyor Öztürk.

Akdeniz’e giren ancak henüz Marmara’ya kadar çıkmayan “aslan balığı”  insan sağlığını tehdit ettiği gibi balıkçıların ağlarını parçalayarak ticari zarar da veriyor.

Şimdi geliyoruz işin başka önemli bir boyutuna.

Prof. Öztürk’ün söylediğine göre kamuoyunda bu “yabancı türlerle” ilgili bir farkındalık oluşmadığı gibi esas devlet bu konuda çok yavaş.

YABANCI TÜRLERİN İSTİLASINA HAZIR DEĞİLİZ

Adnan Menderes Üniversitesi’nden Dr. Murat Bilecenoğlu’nun vurguladığı gibi 1983 yılında yürürlüğe giren çevre yasasında ve 1990 yılında yürürlüğe giren kıyı yasasında “yabancı türlerin istilasıyla” ilgili maddeler yok.

Bilecenoğlu soruyor “Hükümet acaba yabancı türlerin istilasından haberdar mı?

Oysa Öztürk’ün düzenlemiş olduğu çalıştaydaki yabancı katılımcılardan, hükümetlerin kendi sularındaki “yabancı türlerin istilasını” yakından izledikleri, sürekli veri toplayan ilgili birimler oluşturduklarını duyuyoruz.

Türkiye “yabancı türlerin istilasına” hazır değil.

Şu gerçek de var:

Üç yanı denizle çevrili ülkemizde, Bilecenoğlu’nun söylediği gibi deniz bilimiyle uğraşanların sayısı o kadar az ki.

Zaten onlara da kulak veren de yok.

Marmara Denizi’nin sonunu getirecek Kanal İstanbul örneğinde gördüğümüz gibi.

Yazının devamı...

Bizbizze, evde boş oturmak istemeyen kadınlara yol gösterecek

7 Şubat 2017

En fazla bizim çoğrafyamız için geçerli ne doğru sözler.

B-fit’in kurucusu sosyal girişimci Bedriye Hülya, kadınların dayanışarak güçleneceğini,  böylelikle hem kendilerine, hem topluma faydalı olacaklarını keşfetmiş bir isim.

Tam bu nedenle, B-fit Kadınların Spor ve Yaşam Merkezleri’yle Türkiye’de 50 şehirde, franchise sistemiyle 200 kadının girişimci olmasını sağlamış.

300 bini aşkın kadına ulaşmayı başarmış.

Geçenlerde sohbet ettiğimizde bakın ne diyor Bedriye Hülya:

“B-fit’i kurduğumuzdan beri kadının bırakın iş hayatında var olmayı, hayatta bir var olmasının ne kadar zor olduğunu anlıyoruz”.

Halen psikoloji doktorasını tamamlamak üzere olan Bedriye Hülya’nın teşhisi şöyle:

“ Erkekler sessiz, sakin kendi köşesinde oturmayan kadından korkuyor. Bu korku da kendini öfke ve motivasyon kırma olarak gösteriyor”.

OBAMA’NIN DAVETİ

Geçen yıl eski ABD Başkanı Obama’nın davetiyle Küresel Girişimcilik Konferansı’na katılan Bedriye Hülya yaptığı konuşmalarda aynen bunları söylemiş.

“Bunları Türkiye’de söyleyince ayıplanıyorsunuz. Oysa ABD insanlar gelip içtenlikle tebrik ettiler” diyor.

ABD’deki etkinlik sırasında “Kadınların iş hayatıyla ilgili erkeklere mesajınızın nedir?” sorusuna şöyle cevap vermiş Bedriye Hülya:

“Sakın bizi desteklemeye kalkmasınlar. Biz yaparız. Sadece yolumuzdan çekilsinler yeter”.

“Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diyojen gibi.

Türkiye’nin en önemli sosyal girişimcisi gözüyle baktığım Bedriye Hülya b-fit’ten sonra Bizbizze Projesini hayata geçirmek için kolları sıvamış durumda.

Bizbizze kısaca nedir?

“Ev dışında kimliğini dolu dolu yaşamak isteyen kadınlara bir omuz verelim istedik” diyor Bedriye Hülya.

“ Çünkü bizler daha çok ne yapmak istediğimizi keşfetmek değil de yapmamız gerektiğini öğrenelim diye büyütülüyoruz” diye ekliyor.

GİRİŞİMCİ OLMASI ŞART DEĞİL

Bizbizze’de kadın katılımcı, önce ne yapmak istediğinin ortaya çıkacağı bir değerlendirme sürecinden geçecek.

Daha sonra kendine belirlediği hedefe nasıl varacağıyla ilgili destek alacak.

Bizbizze’den böyle bir destek alan kadının illa girişimci olması diye bir şey yok.

Bir işe de girebilir, gönüllülük alanında da çalışabilir.

Bizbizze’nin temel felsefesi evde oturan kadının “bir işe yaraması.”

İlk etapta hedef 100 kadına iş kurdurtma,  200 kadına istihdam ve 1000 kadını gönüllülüğe yönlendirme.

Bedriye Hülya’nın bu projesini İngiltere’den  JP  Morgan Chase Vakfı desteklemiş.

“Bu projenin önemini 10 yıldır önüme her gelene söylüyorum. Nihayet JP Morgan kapımı çaldı” diyor.

Türkiye’de yolunu bulmak isteyen bir kadına el uzatacak, şirket kurmasını için yol gösterecek bir kurum olmadığının altını çizerek “Bu Türkiye’de bir ilk” diye ekliyor.

Bizbizze projesinin gönüllü destekçileri arasında Ashoka Vakfı, Kagider, Kariyer.net, Endeavor Türkiye, Assess Danışmanlık, C@rma, İCF Türkiye ve tabii ki b-fit var.

Kariyer.net’in yaptığı duyurudan sonra 800 kadın başvurmuş bile.

Bedriye Hülya’nın amacı İstanbul’daki ilk pilot denemeden sonra aynen b-fit’ler gibi tüm Türkiye’yi Bizbizze’lerle donatmak.

En önemlisi bunun kendi kendini sürdürülebilen bir model olmasını sağlamak.

Yazının devamı...