"Gila Benmayor" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gila Benmayor" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gila Benmayor

Dijital sanata ‘Zorlu’ destek

24 Mart 2017

Bazı araştırma sonuçlarına da yer veren rapor, sanat kültür alanında faaliyet gösteren, kamu- özel destekli ya da bağımsız 17 kurumla gerçekleştirilen görüşmelerin sonuçlarına dayanıyor. Bu kurumlar arasında yer alan Zorlu PSM’nin yeni girişimine değineceğim esas. Ama önce rapordan çarpıcı bir kaç sonuç:

Türkiye 163 ülke arasında kültürde 58. sırada. Köklü bir kültürel ve tarihi mirası olan bir ülkeden söz ediyoruz.

Toplumun yüzde 66’sı hayatında konser, tiyatro, opera gibi bir etkinliğe hiç katılmamış. En sık yapılan aktivite yüzde 85 oranıyla televizyon izlemek.

Peki 15-24 yaşları arasındaki gençlerimiz ne yapıyor? İKSV’nin raporu, TÜİK’in “boş zamanı değerlendirme anketlerine” dayanarak gençlerin en sık gerçekleştirdikleri faaliyetler arasında yüzde 93 oranında televizyon izlemenin ilk sırada geldiğine dikkat çekiyor.

Sosyal medyada vakit geçirenlerin oranı ise yüzde 56.4. Neticede bu ülkenin gençleri sanat kültür ortamından uzak yaşamlarını sürdürüyor.

Önceki gün Zorlu PSM Genel Müdürü Murat Abbas ile Zorlu Holding Kurumsal İletişim Genel Müdürü Aslı Alemdaroğlu ile sohbetimizin odak noktasında gençler var. Zira PSM ile Zorlu Holding’in özellikle gençleri hedef alan yeni girişimi “Digi.logue” görsel sanatın ve müziğin dijital dönüşümüyle yakından ilgili interaktif bir platform.

Platformun web sitesi digilogue.com dijital sanata ilgi duyanları, yaratıcı endüstrilerde faaliyet gösterenleri buluşturmayı amaçlıyor.

Aslı Alemdaroğlu, “Dijital dönüşüm hayatın ortasında, sanatçılar bundan yararlanıyor. İşlerini bilgisayar üzerinden yapan, sanat için yazılım geliştirenlerin sayısı artıyor” diyor.

Gençlerin sanata daha fazla ilgili duymaları için interaktif bir ortam sağlayan dijital sanat iyi bir araç olabilir.

Müze, galeri gezmekten zevk almayan bir genç pekala teknolojinin ön plana çıktığı işlere ilgi duyabilir.

PRESTİJLİ BİR FESTİVAL

Alemdaroğlu zaten PSM’in içinde Digi.logue’a ayrılan alanda, hem genç sanatçıların işlerini paylaşacağını, hem genç ziyaretçin ilgisini çekecek etkinliklerin yapılacağını söylüyor.

Bu etkinliklerin ilki de yarın yapılacak uluslararası “Sonar Festival”.

Bununla ilgili Abbas haklı olarak “Turizmde karamsar bulutların çöktüğü bir dönemde dijital dönüşümü ve müziği buluşturan uluslararası festivali İstanbul’a getirmek prestijli bir iş” diyor.

Aynen West Side Story müzikalinin gelmesi gibi.

Öte yandan Alemdaroğlu’nun işaret ettiği gibi Zorlu Holding gibi, teknolojiyi, inovasyonu ön plana çıkartan bir şirketin dijital sanata destek vermesi doğası gereği.

‘BARIŞ İÇİN MÜZİK’ ATAĞA KALKIYOR

İSTANBUL’da Edirnekapı’da imkanlı dar ailelerin çocuklarıyla müzik eğitimine başlayarak bugüne kadar 6 bin çocuğa ulaşan Barış İçin Müzik artık İstanbul’un yanı sıra İzmir, Bursa ve Adalar’da da çocuklara müzik eğitimleri verecek. Yukarıda sözünü ettiğim İKSV’nin raporundaki bir rakama göre, Türkiye’de insanların yüzde 81’i hiçbir müzik enstrümanı çalmıyor.

Dolayısıyla 12 yıl önce Mehmet Selim Baki ve Dr. Yeliz Baki tarafından kurulan Barış için Müzik Vakfı’nın binlerce çocuğa ulaşması müthiş bir şey. 2014 yılından biri “El Sistema” ağının içinde yer alan ve “El Sistema Türkiye” adını alan Barış için Müzik Vakfı, müzik eğitimine 7 yaşında başlıyor.

El Sistema, girişimi “yoksulluk ve suçla mücadele eden sosyal bir sistem” olarak tarif eden Venezuelalı ekonomist, piyanist ve besteci Jose Antonio Abreu tarafından 1975 yılında başlatılmıştı. Abreu’yu kurduğu orkestra ile İstanbul’da dinlemiştik yıllar önce.

İKSV’nin kurumsal desteğini almış olan Barış için Müzik Vakfı’nın yolundan giden Ayvalık’taki “Zeytin Çekirdekleri”ni de bu vesileyle hatırlatayım.

Yazının devamı...

İş dünyasında yolsuzlukla mücadelede yol uzun

21 Mart 2017

Uluslararası Şeffaflık Derneği Genel Direktörü Cobus de Swardt’ın panelist olduğu toplantı için kuyrukta beklerken Güney Amerikalıların çoğunlukta olduğunu hatırlıyorum. Aralarında konuşurken İspanyolca “hırsızlar” kelimesini pek sık tekrarlıyorlardı.

Güney Amerika ülkelerinin pek çoğunun yolsuzluk, rüşvetten nasıl canlarının yandığını biliyoruz hepimiz.

Dolayısıyla kuyrukta beklerken sevgili Yalçın Bayer gibi “hırsızlar” diye söylenmeleri pek doğaldı.

Türkiye’nin yolsuzluk sıralamasında sürekli gerilediği, kredi derecelendirme kuruluşlarının dikkatlerini bizden ayırmadığı  günlerde iş dünyasını yakından ilgilendiren bir rapor yayınlandı.

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin geçen hafta Ankara’da yayınladığı raporun başlığı İş Dünyası Şeffaflık Sistemi Türkiye Analizi.

HEDEF YOLSUZLUĞU AZALTMAK

Raporun hedefi, iş dünyası şeffaflık ortamını iyileştirecek bir reform gündemi oluşturmak.

İş dünyasında yolsuzluğu azaltmak.

Raporda şu önemli vurgu var:

“Şirketlerin haksız kazanç elde etmek için uygunsuz ödemeler yaparak yolsuzluk denkleminde genelde arz eden tarafta katkı yaptıkları düşünülür. Ancak şirketler mağdur da olabilirler”.

Şirketler nasıl mağdur olabilirler?

Raporda buna örnek olarak dürüst davranmayan rakipleri karşısında ihale kaybı, yozlaşmış kamu görevlilerin para sızdırma talepleri gösteriliyor.

Sıklıkla medyada okuduğumuz şeyler.

Raporda, BİST 50 Endeksi ve BİST Sürdürülebilirlik Endeksi’nde işlem gören 58 farklı şirket mercek altına alınmış.

Sonuç şöyle:

SIFIR TOLERANS DİYEN YÖNETİCİLER

Türkiye’nin 50 büyük şirketinden “yolsuzluğa karşı sıfır tolerans” politikasını yönetici düzeyinde dile getirenlerin sayısı 13.

Yolsuzlukla mücadele ve etik değerleri kapsayan yeterli düzeyde eğitim programı olanların sayısı sadece 16.

Hediye, seyahat ve ağırlama masrafları konusunda uluslararası kriterlere uygun politikaları geliştirenlerin sayısı da 16.

Ekonominin bel kemiği diye tanımladığımız KOBİ’lere gelince.

Raporda KOBİ’lerin şeffaflık, kamuyu aydınlatma, yolsuzlukla mücadele, etik ilkeler gibi konulardan çok uzak kaldıkları özellikle belirtilmiş.

Dolayısıyla yolsuzluk dediğinizde iş dünyasının önünde uzun, ince bir yol var. Dünya ile bütünleşmeyi her fırsatta dile getiren iş dünyasının raporu incelemesini şiddetle tavsiye ederim.

Bu arada, Şeffaflık Derneği Türkiye Başkanı Oya Özarslan, yolsuzlukla ilgili yasal çerçevenin eksik olduğunu hatırlatıyor. Örneğin, yolsuzluk ihbarıyla ilgili yazsa olmadığı gibi, yolsuzluğu ihbar edenin koruyan yasa da yok.

Özel sektör şirketleri arasındaki rüşvetin tanımı da yok yasalarımızda.

‘GELECEK TURİZMDE’  10 YAŞINDA

TÜRKİYE’nin uzun soluklu kurumsal sosyal sorumluluk projesine Anadolu Efes imza atmış durumda.

Anadolu Grubu çatısı altındaki Anadolu Efes tam 10 yıldan beri “Gelecek Turizmde” sloganıyla BM Kalkınma Programı UNDP ve Kültür ve Turizm Bakanlığıyla birlikte “sürdürülebilir turizm” çalışmaları yapıyor. Turizm sektörünün krizde olduğu dönemde önemli bir çalışma.

Zira Anadolu Efes bu çalışmaları yapmakla kalmıyor projeleri yakından izliyor. Projenin 10 yılı için yayınlanmış olan “10 yıl 10 şehir, 10 Hikaye” kitabının sayfalarını çevirirken sözü geçen şehirlere ya gittiğimi, ya hikayelerini yazdığımı fark ettim.

Örneğin Unesco Dünya Mirası Listesi’ne girmek isteyen Malatya’nın Aslantepe’si. Bu topraklardaki ilk şehir devlet olma özelliğini taşıyan Aslantepe’ye Anadolu Efes’in katkısı nedir?

Aslantepe’nin çevresinde yaşayan insanlara, özellikle çocuk ve kadınlara “farkındalık eğitimi”.

Nitekim bu eğitim sayesinde bölgedeki çocuklar kadar değerli bir mirasa sahip olduğunu öğrendi.

Az şey mi?

Yazının devamı...

Türk mutfağının yeni yıldızı Kastamonu olur mu?

17 Mart 2017

Giderek daha derin yaralar alan turizm sektörü yeni açılımlar peşinde.

Bunlardan biri de gastronomi turizmi.

TÜRSAB, gastronomi turizminin dünyada artan bir trend olmasını göz önüne alarak çok 2015 yılında “Gastronomi Turizmi Komitesi”ni kurmuş.

Ziyadesiyle isabetli bir karar zira Mersin Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre yabancı turistlerin Türkiye’ye gelme nedenleri arasında yüzde 28.7 oranındaki pay ile Türk Mutfağı’nı tanıma isteği var.

Komite Başkanı, İtaltur’un sahibi Hande Arslanalp’ın davetiyle, sevgili Sahrap Soysal ve Mehmet Yaşin ile birlikte Kastamonu’nun gastronomi turizmi
potansiyelini keşfetme fırsatını buldum.

Yaşin’e göre, “damak çatlatan” Kastamonu lezzetlerinin üstüne yok.

Kastamonu yüklü tarihi ve kültürel mirasına rağmen 1960’lardan sonra ışıltısını kaybetmiş bir şehir.

Şimdi turizmin canlanmasıyla yeni atak içersinde.

6 binin üzerindeki yatak kapasitesiyle yılda 450 bin turist ağırlıyor.

550 tescilli sivil yapı içerisinde önemli yer tutan tarihi konakları son yıllarda hızla restorasyondan açılıp otel olarak hizmet veriyor.

10 BİN YILLIK SİYEZ BUĞDAYI

“Kastamonu Mutfağı Turizmle Buluşuyor” etkinliğinde konuşan Belediye Başkanı Tahsin Babaş, restorasyondan geçen onlarca eski konak için büyük şehirlerdeki yatırımcılara sesleniyor.

Babaş’ın bu çağrısına kulak verenlerden biri İstanbul’da Novitas Acentesi’nin sahibi olan girişimci Gülsen Kırbaş.

2003 yılından beri Kastamonu’da faaliyet gösteren Kırbaş’ın birkaç yıl önce hizmete soktuğu Uğurlu Konakları şehrin en gözde butik oteli ve lokantası.

Kırbaş, hem Kastamonu hem mutfağının tanıtımı için yıllardır gönüllü elçilik yapıyor.

Kas-tamonu’nun bazı ürünleri çoğumuzun bildiği gibi zaten “yıldız”.

Coğrafi işaretli Taşköprü Sarımsağı, 10 bin yıllık genetiği bozulmamış siyez buğdayı, coğrafi işaret bekleyen üryanı eriği ve daha niceleri.

Kastamonu Mutfağı’nda yerel ürünlerle tam 812 çeşit yemek varmış.

23 çeşit de mantarı.

2010 yılında geldiğimde kaldığım İksir Hanımın Çiftliği “mantar festivali” yapıyor.

Gerçek bir gastronomi cenneti olan Kastamonu, Hande Arslanalp’in İzmir Turizm Fuarı’nda bu yıl üçüncüsü düzenleyeceği Uluslararası Gastronomi Turizmi Kongresi’nde sesini dünyaya duyuracak.

HAVAALANI ŞEHRİN KADERİNİ DEĞİŞTİRDİ

KASTAMONU Ticaret ve Sanayi Odası 1882 yılında kurulmuş.

KATSO Başkanı Selçuk Arslan 1927 yılında Türkiye nüfusu 13 milyon iken Kastamonu’nun nüfusunun 330 bin olduğunu söylüyor.

1880-1960 arası Kastamonu’nun altın yılları.

Düşünün ki, 1900’lu yılların başında Kastamonu’daki araba sayısı Türkiye ortalamasının üzerinde.

1950’li yıllarda 450 bin olan nüfus bugün ancak 370 bin civarında.

Sivas’tan sonra göç vermiş ikinci şehir.

Osmanlı döneminden  dokumanın önemli merkezlerinden biri.

Donanmanın yelkenleri, halatları buradan gidiyormuş.

Arslan, bir zamanlar sadece merkezdeki dokuma tezgâhlarının sayısı 4 binin üzerinde olduğunu söylüyor.

Nitekim tekstil sanayinin duayenlerinden, Altınyıldız’ın kurucusu Osman Boyner Kastamonu’nun Tosya ilçesinden

“Bugün dokuma tezgâhı sayısı sıfır. Kastamonu tekstil üstünlüğünü kaybederken Bursa, Gaziantep, Denizli öne çıktı” diyor Arslan.

Bursa Organize Sanayi Bölgesi 1960’larda devreye
girerken Kastamonu Organize Sanayi’nin alt yapı çalışmaları ancak 1997 yılında başlamış.

SABİHA GÖKÇEN DE DEVREYE GİRSİN

Öte yandan İnebolu limanı vaktinde, Kastamonu üzerinden Anadolu’nun çeşitli ürünlerinin dünyaya açıldığı bir liman.

Şimdi özelleştirilmiş olan liman eski günlerine kavuşur mu?

Bugünlere gelirsek, yüzde 65’ı ormanlarla kaplı Kastamonu ekonomisinde orman ürünleri önemli bir yer tutuyor.

Birkaç yıl önce Avusturya’nın en büyük ahşap üreticisi Kronospan’ın ortak olduğu SFC Entegre Kastamonu’nun önde gelen yatırımlarından biri.

Kapı sektöründe pazarın yüzde 25’ini elinde tutan Dortek de öyle.

Rafa kaldırılmış gibi duran Batı Karadeniz Kalkınma Projesi BAKAP’ın Kastamonu için önemli olduğunu vurgulayan Arslan, 2013 yılında açılan havaalanı nedeniyle şehrin kaderinin değiştirdiğinin altını çiziyor.

“İstanbul, Atatürk Havaalanı’ndan her gün kalkan uçakların doluluk oranı yüzde 85. Her gün ortalama 60 otobüs de kalkıyor. Sabiha Gökçen’den de uçuş şart artık” diyor.

Turizmin canlanmasında havaalanının rolü büyük.

Yazının devamı...

Kişisel verilerimiz neden korunmuyor?

14 Mart 2017

Hikaye aslında pek tanıdık ve pek çok kurbanı var.

Evinize telefon eden biri, sizi bir şekilde korkutup bankadaki tüm paranızı kendisine teslim etmenizi talep ediyor.

Yaşlı kadının başına gelen tam da bu.

Bankadaki hesap numarasını, kaç parası olduğunu, vatandaşlık numarasını ve tek oğluyla ilgili bilgileri telefonda bir bir sayanlar karşısında elbette panikliyor.

Önce korkudan bir, iki gün evden çıkamıyor.

Telefonlar tekrarlanınca parasını bankadan çekip çeteye teslim ediyor.

Yaşlı kadın şimdi beş parasız.

Önceki gün ziyaret ettiğim hasta bir arkadaşımın annesi ise kredi kartından 500 dolar çekilmiş olduğunu söylüyor.

Banka arayıp kendisine bilgi vermiş.

Saydığım bu gibi tatsız olayların örnekleri o kadar çok ki.

VERİLER KİMLERİN ELİNDE

Başta ev telefonumuz olmak üzere belli ki kişisel verilerimiz korunamıyor.

Kimlik bilgilerimiz, kredi kartı, banka hesap bilgilerimiz kim bilir kimlerin elinde?

Bilişim teknolojisinin bugün geldiği noktada bu hiç zor değil.

Geçenlerde sohbet ettiğim Dr. Av.Çiğdem Ayözger kişisel verilerin korunması konusunun uzmanı.

“Kişisel Verilerin Korunması. Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Özel Düzenlemeler Dahil” başlıklı bir kitabı var.

Birinci baskısı tükenen, ikincisi çıkmak üzere olan kitaba özel sektörden talep oldukça fazla.

Bunlar sadece bankalar değil, telekom, perakende, sağlık gibi sektörler kişisel verilerle yakından ilgili.

Turkcell, Superonline gibi kurumlarda regülasyon, hukuk ve regülasyon stratejilerinden sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlenmiş olan Ayözger bakın ne diyor?

HAPİS CEZASI VAR

“Kurumların bilgileri nasıl elde ettiğine, nasıl sakladığına, nasıl işlediğine, nasıl transfer ettiğine ilişkin ilk kez bir kanun var. Uyulmadığı takdirde hapis cezası getiriyor”.

Geçtiğimiz nisan ayında Resmi Gazete’de yayınlanmış olan Kişisel Verilerin Korunması Kanunu geçtiğimiz ekim ayından beri yürürlükte.

“Kişisel Verileri Korumu Kurulu” da kurulmuş.

Haberiniz var mıydı?

Bu konuyla ilgili danışmanlık veren SRP Legal şirketinin kurucusu olan ve İTÜ Bilişim Enstitüsü’nde bilişim hukuku dersi veren Ayözger’in söylediğine göre, çoğu kurum kanun nedeniyle alarm durumunda.

Şirketler kendilerini sağlama almak peşinde ama sokaktaki vatandaşı kişisel verileri ele geçirenlerden kim koruyacak?

FUKUŞİMA’NIN 6. YILDÖNÜMÜ

11 Mart Japonya’daki Fukuşima nükleer felaketinin altıncı yıldönümüydü.

Yıldönümü törenlerini yabancı televizyonlardan izledim.

18 bin kişinin ölümüne, 123 bin kişinin evlerini terk etmelerine yol açan deprem, tsunami ve nükleer felaketin yıldönümünde şu ortaya çıktı:

Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya altı yıl sonra yaralarını sarmış değil.

Toprağa, suya, çevrede her yere bulaşmış radyasyonu temizlemek için Japonlar 6 yıldır uğraşıyor.

Radyasyon bulaşmış her türlü şeyin doldurulduğu 1 tonluk torbaların sayısı 11 milyona ulaşmış. Fukuşima’nın Japon hükümetine maliyeti yaklaşık 220 milyar dolar.

Abe, evlerini terk edenlerin kısa sırada döneceklerini umut ediyor ama evlerini terk etmiş olanların yarısından fazlası dönmeyecek

Sivil toplum kuruluşları ise bölgede açıklanan radyasyon ölçümlerini sorguluyor.

Fukuşima öncesi Japonya’da 54 tane nükleer santral vardı.

Şimdi ise sadece 3 tanesi faaliyette.

Çoğunun kapısına kilit vuruldu, milyarlarca dolar havaya uçup gitti.

Bizim Mersin, Akkuyu nükleer santralinin eli kulağında.

Mersin Çevre ve Doğa Derneği Başkanı Sabahat Aslan’ın Fukuşima’nın yıldönümünde hatırlattığı gibi, Rusların Akkuyu’da yapmaya hazırlandıkları VVER1200 nükleer santrali Ecemiş fay hattına yakın.

Nükleer başka şeye benzemez.

Yazının devamı...

Mühendislikte kız öğrenci oranımız ABD’den yüksek

10 Mart 2017

Generel Electric Türkiye CEO’su Canan Özsoy’un, daha çok yeni yaptırmış olduğu üniversitelerimizle ilgili bir araştırmanın sonuçları çarpıcı.

Buna göre, üniversitelerimizin mühendislik fakültelerinde okuyan kız öğrenci oranı ABD’de mühendislik eğitimi alan kız öğrencilerinin çok üzerinde.

“Mühendislikte kız öğrenci oranı en çok İTÜ’de yüksek. Bu oran ABD’de oranın en yüksek olduğu üniversiteden daha yüksek. İTÜ’nün bu rakamını ABD’deki hiçbir üniversite yakalayamamış” diyor Özsoy.

Mühendislik fakültelerinden yılda 70 bin öğrenci mezun oluyor ve bunun yüzde 38’ı kız.

Bunun nasıl bir açıklaması olabilir?

Özsoy “Bence Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan kadın hareketinin etkisi çok. Kız öğrenciler o dönemden beri kimya, fizik mühendisliği, hatta inşaat mühendisliği seçmiş. Aileler de bunu destekliyor. Mühendislik, doktorluk, avukatlık gibi makbuldür” diye konuşuyor.

Peki Özsoy üniversitelerde bu mühendislik öğrencileriyle ilgili araştırmayı neden yapmış?

10 YILDA 2 MİLYON MÜHENDİS

Aslında bu araştırmanın çıkış noktası ABD’de yapılmış başka bir araştırma.

Buna göre, dijital devrim, 4. Sanayi Devrimi derken çoğu iş kolunda teknolojinin başı çekmesiyle sadece ABD’de 10 yılda 2 milyon mühendislik işine gerek duyulacak.

Özsoy, “ Hesaplara göre ABD mühendislik fakültelerinde okuyanlar bu sayıyı karşılamaya yeterli değil. Öte yandan sadece erkekler de bu işgücü açığını kapatamaz” diyor.

Dolayısıyla GE bu açığın kapanması için 2020 yılına kadar dünya çapında 20 bin kadını mühendislik işlerinde çalıştırmayı taahhüt etmiş.

GE’nin şu anda 194 ülkede kadın mühendis sayısı 7800.

Orana vurduğunuz zaman bu yüzde 11 yapıyor.

Oysa GE Türkiye’de oran yüzde 22.

Bir kadının, Dr. Aybike Molbay’ın başında olduğu GE’nin Gebze’deki Türkiye Teknoloji Merkezi’nde örneğin kadın mühendis oranı yüzde 27. Aynı merkezlere sahip Polonya, Çin, Hindistan, Meksika’da bu oran ortalama yüzde 9.

İyi fark atıyoruz.

Canan Özsoy’un üniversitelerde yaptığı araştırmaya dönersek amaç “yetenek havuzunu” ortaya çıkarmak.

Mühendislik fakültelerindeki kız öğrenci oranımızla General Electric’in 20 bin sayısına ulaşması için Türkiye’nin yapacağı katkı önemli görünüyor.

Mesele yetenekleri yurtdışına kaçırmamak. Önemli bir açığı olan ABD’ye kaptırmamak.

Özsoy ile sohbete dönersem, önemli bir konuya değiniyor.

“Dijitalleşme, teknolojinin ürüne girmesi kadınların önünü açıyor bir anlamda. Yazılım mühendisliği, bilgisayar mühendisliği gibi meslekler esnek çalışma saatlerine imkân veriyor. Eskisi gibi sahaya inmek, beden gücü gerekmiyor” diyor.

Öte yandan Canan Özsoy bir araştırma daha yaptırmış.

General Electric’in dünya çapında 330 bin çalışanı arasında 470 Türk olduğunu ortaya çıkartmış.

“Bu çalışmayı da tersine beyin göçünü teşvik için yaptık” diyor.

 

8 MART’IN KAHRAMANI: GÖZDE AKPINAR

ÖNCEKİ gece İstiklal Caddesi’nde yapılan muhteşem kadın yürüyüşüyle, çeşitli etkinlik, kampanya ve ilanlarla bir 8 Mart’ı daha geride bıraktık. Boyner’in gazetelerdeki “Sesli Söylemesi En Zor Kelime Kadın” ilanını hepimiz çok sevdik. Filli Boya’nın, televizyonda izlediğim “Anca beraber, kanca beraber” reklamı ise sosyal medyanın kahramanıydı. “Dünyada kadın olmasaydı hayat olmazdı” “Kadının eli değmeyen hiçbir şeyin bereketi olmaz” ya da “Kadın elbet gülecek, sakız çiğneyecek, sokağa çıkacak” “Kadınlara değer vermediğiniz sürece o ülkede huzur olmaz” diyen o tatlı şiveli erkekler tabii ki Türkiye’nin gerçeği. Bu gerçeği bize gösterdiği için Filli Boya’nın genç kadın patronu Gözde Akpınar’a ne kadar teşekkür etsek azdır. Daha önce Özgecan için simsiyah bir ilan veren Gözde Akpınar ilanın aynı zamanda “kreatif direktörü.”

 

Yazının devamı...

Bu bankada çalışan kadın oranı yüzde 67

7 Mart 2017

Bu hafta iş yaşamındaki iyi örneklere değinmek için iyi bir fırsat kuşkusuz.

2011 yılından beri ING Bank Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu üyeliğini yürüten ve temmuz 2016 tarihinden itibaren ING Belçika Yönetim Kurulu üyeliğine atanmış olan Pınar Abay finans sektöründe “Ezber Bozan Kişi” olarak biliniyor.

“Ezber Bozma” işi kadın çalışanların mutluluğu için devrim niteliğindeki uygulamalardan bankada “yırtık kot”  dahil serbest kıyafete kadar geniş bir yelpazede.

Zaten genel müdürlük binasındaki buluşmamızda  Abay “Beni böyle takım elbiseli pek sık göremezsiniz. Sizin için böyle giyindim” diyor.

ING Bank’ta kadın çalışan oranı yüzde 55.

Yönetici seviyesinde ise oran yüzde 36.

Ancak bu oranı beş yıl zarfında yüzde 50’ye çıkartmayı hedefleyen Abay, iş hayatında kadınların önünü açmak için örnek uygulamalara imza atmış.

Geleceğin iş dünyasında kız çocuklarına daha fazla yer açmak için devlet okullarında eğitim programları başlatmış.

ESNEK ÇALIŞMA MODELİ

Abay’ın anlattığına göre, bankadaki kadın çalışanların çocuklarıyla daha çok zaman geçirmeleri için hayata geçirilmiş olan “esnek çalışma modeli” o kadar iyi netice vermiş ki erkeklere de uygulanmış.

Haftanın iki günü evden ya da başka bir mekândan çalışma imkânı getiren model kapsamında haftanın 5 günü de esnek saatler uygulaması var.

Yani çalışacağınız saatleri de kendiniz seçiyorsunuz.

“Esnek çalışma modelini kadınlar için getirdik. Ama erkekler de yararlanınca daha mutlu bir ortam yarattık” diyor Abay.

Esnek çalışma saatleri, karne izni, süt izni derken kadınlar kendi günlük yaşamlarındaki stresi azaltma fırsatını buluyorlar.

TUİK verilerine göre kadın istihdamının sadece yüzde 26.7 oranında olduğu ülkemizde kadınlar için uygun çalışma ortamı yaratmak her şeyden mühim.

Zira kadınların çoğunun anne olduklarında isi bırakmak zorunda kaldıklarını biliyoruz.

BM’nin HeFor She ilkelerinin uygulandığı bankada kadın çalışanına “süt iznini yarın kullansan olmaz mı” diyen erkek yönetici de yok.

BANKANIN İÇİNİ KADINLARLA DOLDURDUK

“Finans sektöründe kadınlara böyle uygun bir çalışma ortam sağlayan başka bir kurum göremezsiniz” diyen Abay’ın verdiği Kahramanmaraş örneği gerçekten şaşırtıcı.

2013 yılında Kahramanmaraş’ta açılan ING Bank Operasyon ve Çağrı Merkezi’nde çalışan kadın oranı yüzde 67.

“ Hem mimarisiyle, hem teknolojik donanımıyla Türkiye’nin en modern bankacılık binalarından biri yaptık ve içini kadınlarla doldurduk” diyor Pınar Abay. Bilmem abartıyor muyum ama yüzde 67 gibi bir oran dünya çapında bir rekor olsa gerek.

Genç kadınlar sadece Kahramanmaraş’tan değil Gaziantep, Adana, Mersin gibi çevre illerden de bankaya çalışmaya geliyormuş.

Abay, “Bu merkez bankamızın büyüme planında kilit rol üstleniyor. Zira bugün temel operasyonel süreçlerimizin yüzde 80’ini Kahramanmaraş’tan gerçekleşiyor. Gelecekte Kahramanmaraş’ı bankacılık alanında büyük bir İnsan Kaynakları okuluna dönüştürmek istiyoruz” diye konuşuyor.

İşte böyle önemli bir merkezde başı kadınlar çekiyor.

Yazının devamı...

Yapabilirsin, halterci de olursun, girişimci de

3 Mart 2017

Önceki gece aynı zamanda BM Kadının Güçlenmesi İlkeleri’nin iş dünyası raportörü olan (2016-2018) Nur Ger’in sponsor olduğu “Yapabilirsin” belgesini izledik. TÜSİAD eski kadın başkanları Arzuhan Doğan Yalçındağ, Cansen Başaran Symes, TÜRKONFED Başkanı Tarkan Kadooğlu, KAGİDER Başkanı Sanem Oktar gibi isimlerin de katıldığı belgesel gazeteci Tuluhan Tekelioğlu tarafından çekilmiş. Tekeoğlu’nun kendi ağızlarından hikâyelerine yer verdiği 9 kadının kimilerini tanıyoruz, kimilerini yeni tanıdık.

Hikâyelerini dinlerken hem kahkahalarla güldük, hem gözlerimiz doldu.

2016 Paralimpik oyunlarda dünya rekoru kıran yürüme engelli halterci Nazmiye Muratlı’yı medyadan biliyoruz elbet. Ancak Londra 2012 Paralimpik Olimpiyatları’nda yine dünya rekoru kıran Nazmiye Muratlı bunu nasıl başarmış?

“Kendimi hiçbir zaman engelli olarak görmedim. Annem, babam da görmedi. Her şeyi başarabileceğime inandılar, bana güvendiler” diyor Muratlı. Zeytin toplayarak geçimini sağlayan İzmir, Çeşme’deki Germiyan Köyü’nün “grafitti sanatçısı” Nuran Erdem. “Çocukluğumdan beri resim yapmayı seviyorum. Evlerin duvarlarını, sandalyeleri her şeyi boyuyorum. Çeşme’nin tüm köyleri haritada vardı, bizimki yoktu. Artık haritaya yerleştirdiğimize inanıyorum” diyor Erdem.

TÜRKİYE’Yİ BOYAYACAK

“Özgürlük mühim, bu yüzden evlenmedim” diyen bir çiftçi kadın. Köyünden sonra tüm Türkiye’yi boyacakmış. “Gökyüzünü boyarım her sabah” diyen Orhan Veli gibi.

Yine çiftçi, tiyatro yazarı ve yönetmen Ümmiye Koçak. İlkokulu mezunu Mersin, Arslanköy’de “Kadınlar Tiyatro Grubu”nu kurmuş.

Tarlada çalışarak biriktirdiği para ile kadına karşı şiddeti anlatan ve New York Avrasya Film Festivali’nden ödül ile dönen “Yün Bebek” filmini yazarak yönetmiş. “İnsanı insanla anlatmanın yolunu buldum” diyor gülerek.

Kars’ta altın bileziklerini satarak “Kaz Evi”ni açan, kadınları kaz yetiştiriciliğe teşvik eden Nuran Özyılmaz. “Sürdürülebilir Kars Kazı” Projesi Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen Özyılmaz, kendi kızlarına da lokantacılık mesleğini kazandırmış.

Oğlunun bağışıklık sistemine çare ararken girişimci olan gıda mühendisi Aslı Elif Tanuğur, “Arının ürettiği propolis oğluma çare oldu. Ölümden döndü çocuğum. Yurtdışından gelen bu maddeyi burada üretmenin yolunu buldum” diyor. Tunceli’de 9 çocuklu bir ailenin büyük kızı olarak dünyaya gelen ve tüm kardeşlerini hemşirelik yaparak okutmayı başaran, kadın hakları savunucusu avukat Altın Mimir.

Türkiye’nin ilk kadın F16 pilotu Berna Şen Özmen. Adıyaman’ın yoksul bir köyünde öğrencilerine bardakla müzik yaptıran müzik öğretmeni Ece Apaydın, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun kurucusu doktor Gülsüm Kav.

Bu şahane kadınların mesajı, “Yapabilirsin, kimse yapmazsa sen yapabilirsin”. 8 Mart’ta bundan güzel bir mesaj olabilir mi kadınlara?

ÇİĞDEM KAĞITÇIBAŞI’NI KAYBETTİK

BU ülkede kadınların geleceğine dair umut saçan belgesel sevincine ne yazık ki dün gelen kötü bir haber gölge düşürdü.

Kadın araştırmalarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin Türkiye’deki önemli isimlerinden biri Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’yı kaybettik.

Koç Üniversitesi, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilir Kalkınma Unesco Kürsüsü’nün sahibi olan Prof. Kağıtçıbaşı, yeni oluşturulan “İnsan Gelişimi Araştırma” ödülünün arkasındaki isimdi.

Geçtiğimiz mayıs ayında Unesco Direktörü İrina Bokova’nın Sofya’da düzenlediği “Küresel Kadın Liderler Forumu”na Prof. Kağıtçıbaşı ile birlikte katılmıştık.

Yazının devamı...

Kaybettiğimiz İstanbul’u teknoloji ile yaşatıyor

28 Şubat 2017

Ne gam.

Geçtiğimiz cumartesi günü çıktığım “Yeraltındaki İstanbul” turunda, oymalı sütunlarıyla yüz yıllık Bizans sarnıçlarının depo olarak kullanıldığını, molozlarla doldurulduğunu gördüm.

İstanbul’un Bizans, Osmanlı mirasına sahip çıkmıyoruz da sanki Cumhuriyet tarihinin yapılarına çıkıyor muyuz?

Tarihçi İlber Ortaylı önceki gün yazısında dayanamamış, Galataport projesi kapsamında, şehrin mimari sembollerinden Karaköy Yolcu Salonu’nun yıkılmasına tepki göstermişti.

Şehrin ortak hafızasına peş peşe indirilen darbeler bir yana İstanbul’un çoğrafyası değişiyor.

Bebek, Kabataş, Üsküdar ve Haliç sahillerinin doldurulmasıyla göz göre göre şehrimizin o güzelim kıvrımları yok olacak.

Rüyamızda görürüz artık eski haritalardaki, anılardaki İstanbul’u.

Ya da, ABD’de mimarlık ve teknoloji mastırı yaptıktan sonra Boston’da hem Harvard, hem MİT üniversitelerinde araştırmacı olarak çalışan Nil Tuzcu’nun “Ben İstanbul” projesinde.

Mimarlık, tarih, tasarım ve teknolojiyi aynı platformda buluşturan Nil Tuzcu ile geçenlerde İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilen projesini konuştuk.

Tuzcu’ya bu projeye, Harvard Üniversitesi, Mellon Şehir Araştırmaları merkezinde, şehir tarihinin görselleştirilmesi ve haritalanması üzerine geliştirdiği programlar ilham vermiş.

BEN İSTANBUL ONLİNE VE İNTERAKTİF

“Dijital araçlar kullanılarak bir şehrin tarihi nasıl araştırılır? Nasıl aktarılır” sorusuna yanıt ararken hikâye anlatma fikri devreye girmiş.

“Ben İstanbul” online ve interaktif olarak size İstanbul tarihinden hikâyeler anlatıyor.

Eski İstanbul Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın hikâyesi örneğin sizi 1940’lı yıllardaki Taksim’e, Gezi Parkı’na, İnönü Stadyumu’na götürüyor.

Son dönemlerde yitirdiğimiz sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo ile eski Beyoğlu’nu geziyorsunuz.

“Bu platform izleyicilere geçen yüzyılın önemli sosyal, siyasal, ekonomik ve fiziksel değişimlerine tanıklık imkânı sunuyor” diyor Nil Tuzcu.

Tuzcu’nun Salt Araştırma Fonu’ndan yararlanarak hayata geçirdiği projenin amaçlarından biri İstanbul’a ait arşiv malzemelerinin dijitalleştirilmesi.

Nitekim 1924 ile 1944 yılları arasında bir Fransız haritacısının yaptığı haritalar ilk kez Tuzcu’nun projesiyle dijital ortama taşınmış.

“Ben İstanbul” için geniş kapsamlı bir yazılı ve görsel arşiv çalışması yapan, özel bir yazılım geliştiren Nil Tuzcu “projenin günümüzde kaybolmakta olan şehir ve toplum hafızasına katkıda bulunmasını umuyorum” diyor.


Nil Tuzcu

SANAL GERÇEKLİKLE SATILAN EVLER

Bir başka projede, “sanal gerçeklik” yöntemiyle 6-7 Eylül olaylarını canlandıran Nil Tuzcu aynı zamanda girişimci.

MİT üniversitesinden aldığı 30 bin dolarlık bir fonla bilgisayarcı ve ekonomist arkadaşlarıyla ABD’de bir şirket kurmuş.

Şirket, mimarlık ofislerinde kurduğu “sanal gerçeklik” bölümlerinde satın alınacak evleri gezme imkânı sunuyor.

Türkiye’de şirkete “melek yatırımcı” bulduklarını anlatan Nil Tuzcu, ABD’nin mimarlık ofislerinde artık “sanal gerçeklik” bölümleri kurulduğunu söylüyor.

Söylediğine göre, Türkiye’de bazı müteahhitlik şirketleri de evlerin daha hızlı satılması için kendilerine “sanal gerçeklik” başvurusunda bulunmaya başlamış.

Satın alacağınız evi “sanal gerçeklik” gözlüğüyle gezmek güzel ama ya satın aldığınız gördüğünüz değilse ne olacak?

Yazının devamı...