Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Garp Cephesi’nde yeni bir şey” var mı?

Yurt dışındayken medyaya yansıyan “İlker Başbuğ’un konuşmasına kim davet edildi? Davet edilenler orada nasıl davrandılar?” tartışmasını yan gözle izledim. Ben davet edilmiş miydim acaba?

Sorunun cevabını dün masamda Genelkurmay antetli zarfı açıp okuyunca gördüm. Davet edilmişim. Ama yurt dışında olduğumdan konuşmada bulunamadım. İstanbul’da olsam mutlaka giderdim. Genelkurmay Başkanı’nın konuşma davetine gitmemeyi anlayamam.

İstanbul’da olmadığımdan konuşmayı dinleyemedim ama okudum. Bu arada, izleyicilerin çok önemli bir bölümü Genelkurmay Başkanı’nın ismini geçirdiklerine, alıntı yaptıklarına bakarak “müthiş entelektüel” bir Genelkurmay Başkanı’na sahip olmamızdan heyecana kapılmışlar. İlker Başbuğ’un özellikle Max Weber’den, Samuel Huntington’dan, Montesquieu’den alıntılar yapması hiçbir Genelkurmay Başkanı’nda rastlanmamış “entelektüel özelliği”ne karine olarak alındı.

Bizim medyada endazenin topuzu olmadığı için, Başbuğ’un “entelektüelliği”ne ilişkin abartmalı övgüler köşelerde birbirleriyle yarıştı. O övgü yazılarını okuyunca, insan, ister istemez yazılanların Başbuğ’un entelektüelliğini anlatmaktan ziyade,  o yazıları yazanların “entelektüel kofluğu”nu anlattığını okumuş oluyor.

İlker Başbuğ, medyadaki boru-trampet takımında pek heyecan uyandıran “entelektüel özellikleri”ni kimilerinin sandığı ve sunduğu gibi ilk kez ortaya koymuyor. Kara Kuvvetleri Komutanı olarak 24 Eylül 2007 tarihinde Kara Harp Okulu’nun 2007-2008 öğretim yılını açılış töreninde yaptığı konuşmada da sergilemişti. O konuşmasında Karl Popper, Jürgen Habermas, Robert Antonio ve Francis Fukuyama’ya atıfta bulunmuş, bu isimlerden alıntı yapmıştı.

Yani, Garp Cephesi’nde yeni bir şey yok.

***                 ***             ***

İlker Başbuğ’un 14 Nisan konuşmasında asıl büyük heyecan fırtınası kopartan ve konuşmaya neredeyse Türkiye’nin tüm siyasi düşünce parametrelerini değiştirecek önem atfedilmesine neden olan yönü, Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışını anlatırken “Türkiye halkı”ndan söz etmesiydi. Alt kimlik-Üst kimlik tartışmaları yeniden alevlendi. Bu sözlerinden kimileri kendi görüşlerinin “meşrulaşması”nı sağlamaya yöneldiler. Neyse ki, Genelkurmay, aradan üç gün geçmeden bir “düzeltme” yaptı da, bu konudaki “belirsizlik”in devamı güvence altına alınmış oldu.

Ama bu konuda da aslında Garp Cephesi’nde yeni bir şey yok.

Yok, zira İlker Başbuğ’un neredeyse iki yıl önce 24 Eylül 2007 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı sıfatıyla yaptığı konuşmada aynı konuya aynı sözcüklerle, aynı vurguyla değiniliyor.

Şöyle demişti Orgeneral Başbuğ:

“Atatürk’ün milliyetçiliği, ulus devleti kurmaya ve onu geliştirmeye yönelik bir ulusçuluktur. Bu ulusçuluk, birleştirici ve bütünleyici ulus gerçeğine bağlı, ulusal kimlik bilincini geliştiren, yayılmacılığı ve ümmetçiliği reddeden, laik bir ulusçuluktur.

Atatürk, milliyetçilik anlayışını en veciz şekilde şöyle ifade etmiştir: ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’.

Bu veciz söylemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşatılması ülkü birliğini temsil etmektedir. Bu görev de Türk milletine verilmiştir.

‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimdir?’ Bu sorunun cevabı ise Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi burada ‘Türk Milleti’ terimi kullanılmamış, sınırları çizilen bir coğrafyada –ki burası Türkiye’dir- yaşayan halk, yani Türkiye halkı ifadesine yer verilmiştir.”

Şimdi gelelim 14 Nisan 2009 konuşmasının “gündem değiştiren” söz konusu bölümüne. Şöyle diyor:

“… Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bir devrimdir. Devrimin amacı ise bir ulus-devletin yaratılmasıdır. Bu düşünceden hareket ederek Atatürk, Türk milletini şöyle tanımlamıştır:

‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına Türk milleti denir.’

‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimdir?’ Cevap, Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada –ki burası Türkiye’dir- yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dinî ve etnik ayrım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir.

Atatürk’ün veciz söyleminde, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşatılması ülkü birliğini temsil etmekte olup, bu görev Türk milletine verilmiştir.

Bu tanımda da görülebileceği gibi, ‘Türk milleti’ tanımlamasındaki ‘Türk’ sözcüğü bir sıfat olarak değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak bir isim olarak kullanılmaktadır.”

Allah aşkınıza, İlker Başbuğ’un Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışına ilişkin yorumunda 24 Eylül 2007 ile 14 Nisan 2009 konuşmaları arasında ne fark vardır? Adeta kelimesi kelimesine aynı.

Tek fark, konuşmacının sıfat farkıdır. Başbuğ, o gün Kara Kuvvetleri Komutanı idi. Bugün Genelkurmay Başkanı.

Bir “köşe yazarları topluluğu” ki dersini çalışmıyor. İlker Başbuğ’un önceki konuşmalarını okuma zahmetine katlanmadan “kanaat önderliği” yapmaya kalkışıyor.

Aslında, medyamızın önemli bir bölümünün karakterinde de bir değişiklik yok. Asker yağcılığına  aynen devam.

***              ***                   ***

Elbette ki okur-yazar bir Genelkurmay Başkanı, öyle olmayan bir “Prusyalı”ya tercih edilir. Ancak, Genelkurmay Başkanımızın okur-yazar olması, konuşmalarını önemli düşünürlerden alıntılarla süslemesi söylediklerinin kabule şayan ve doğru olmasını beraberinde getirmiyor.

Mademki, iş “entelektüel tartışma” boyutuna taşınacak, o vakit Atatürk’e atıfla söyledikleri de geçerliliği su götürür cinsten. Tabii, konuşmayı “askeri hiyerarşi” kuralınca, yani “emir demiri keser” sloganı uyarınca değerlendirecek isek başka. “Böyledir, böyle olacaktır” deniyorsa, başka. O vakit de, konuşmanın “entelektüel değeri” kalmaz.

“Emredersiniz komutanım” dersiniz olur biter.

İlker Başbuğ’un 2007 konuşmasında, ruhu kuvvetle 2009’a da sinmiş olan şu sözlerine –ya da anlayışına- dikkat:

“… Atatürk Türk dilini şöyle tanımlamaktadır: ‘Türk dili, Türk ulusunun kalbidir, zihnidir. ‘Milli duygular ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.’ ‘Dil yaşayan bir varlıktır ve korunmaya muhtaçtır. Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.’ Türkçenin dışında, bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve bu isteğe saygı göstermek farklı bir durumdur; bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise, çok başka bir durumu ifade eder. İkincisini ulus devlet anlayışıyla bağdaştırmak mümkün değildir.”

Bu anlayış bir “devlet politikası” haline gelirse –daha doğrusu öyle bir “devlet politikası” değişmez ise- “terör örgütü”nün tecridi ve “şiddet iklimi”nin ortadan kaldırılması pek mümkün değildir. O nedenle, “terörle mücadele”ye ilişkin tüm 14 Nisan konuşmasında dile getirilen “konsept”in geçerliliğini sorgulamak da gerekebilir.

Bunu davetli köşe yazarlarının büyük çoğunluğundan bekleyemeyiz. Onlar İlker Başbuğ’u izlemiyorlar. Bir “sivil boru-trampet takımı” olarak salonda yerlerini almışlar.

İlker Başbuğ hiç değilse, Max Weber’i, Habermas’ı, Fukuyama’yı, Karl Popper’i, vs. okumuş. Davetlilerinin çoğu, bırakın o isimleri, İlker Başbuğ’u bile okumamışlar.

Dinlemişler…

X