Dünyada ölümden başkası yalan

Brad Pitt ile Anthony Hopkins’in oynadığı "Meet Jo Black" adlı olağanüstü filmini hatırlıyor musunuz bilmem...

Ben sık sık düşünürüm o filmi. Çok büyük dersler vardır o öyküde. Adam güçlü ve dediği dedik bir işadamıdır. Müthiş bir zenginlik ve şaşaa içinde sürdüğü yaşamına birden hiç beklenmedik bir misafir katılır: Ölüm Meleği! Birkaç günlük ömrü kaldığını, onu almaya geldiğini söyler. Adam inanamaz. Öylesine güçlüdür ki... Nasıl ölebilir! Ölümün çok uzak olduğunu düşünür. Oysa ölüm meleğinin şakası yoktur. Onu uyarır, birkaç gün sonra onu alıp götürecektir, kendini hazırlamalı, son günlerinde ne yapmak istiyorsa, öyle yaşamalıdır. O güçlü ve insafsız, katı işadamı bir anda değişir. Ölümün nefesini ensesinde hissetmek onu öylesine değiştirmiştir ki. Farklı biri olup çıkar.

Kimileri vardır; dünyadaki gücün ellerinde olduğunu bilerek, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Ölüm onlara çok uzaktır. Yaşamın sonsuz olduğunu düşünürler neredeyse. Öylesine güçlerine kaptırmışlardır kendilerini. Yüksekten baktıkları insanlara, ellerindeki maddi, manevi güce dayanarak her istediklerini yaptıracaklarını sanırlar sonsuza kadar. Sonra bir uyarı gelir bir gün. Bir baş dönmesi örneğin. Ya da bir baygınlık. Kalbi tekleyiverir birden. Soluğu kesilir gibi olur... O da ne? Nasıl olur! Yoksa ölecek midir? Ölümü düşünür ister istemez. Diğer faniler gibi kendisinin de eninde sonunda bu hayattan ayrılabileceğini düşünmeye başlar. Belki de o muazzam işinin, o muazzam servetinin, o muazzam gücünün ölüm karşısında bir hiç olduğunu anlatıvermiştir Tanrı ona.

İşte çok değerli bir okurumdan gelen bu öykü, beklenmedik bir anda ölümün kapıyı çalışını anlatıyor. Beklenmedik ve kaçınılmaz. Kimini gencecik yaşta, kimini en mutlu olduğu anda, kimini ise, tam rahata kavuştum dediği anda alıyor.

Bu dünyada sadece misafir olduğumuzu, bu bedenin bize sadece bir süreliğine emanet edildiğini, şan ve şöhretin, gücün ve paranın hiçbir değeri olmadığını zaman zaman Tanrı küçük uyarılarla anlatmaya çalışır bize. Doğru yolu göstermek ister kendimizi toparlamamız için. Anlayan anlar. Anlamayan ise hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam eder. Eder mi dersiniz?..


Yaz günü. Ortalık toz duman. Köy yeri. Düğün var. Kız evi de, oğlan evi de üzerine düşeni eksiksizce yerine getirmeye çalışıyor. Telaş, heyecan, keder... Öyle güzel harmanlanmış ki tüm bunlar. Öyle yakın ki mutlu günler. Unutulan ne var? Herkes bu kaygıyla geziniyor orta yerde.

Unutulan, çıkar sonunda ortaya. Ölüm gelir, gelini alır gider. Ansızın ve itiraza mahal bırakmayacak şekilde. Hiç kimsenin yüzünde ufacık bir gülümseme kırıntısı bırakmayacak şekilde. Gelini alır, gider.

Pikniğe gitmeye karar verir bir aile. Herhangi bir aile. Tek oğullarına en güzel kıyafetlerini giydirip, tedbir olsun diye arka koltuğa annesiyle birlikte oturturlar. Babası tüm kurallara uyar yolda. Annesinin aklına, oğlunu büyütüp, askere yollayacağı günler gelir. Hüzün gelir. Dert gelir. Ağlar anne, gözyaşları oğlunun saçlarına düşmeden, ölüm gelir. Karşıdan gelen, şoförü uyumuş bir otobüsün sırtında gelir. Yalnızca, sadece, bir tek oğlanı alır gider. Anne kalır, baba kalır. Biricikleri gitmiştir...

ÖLÜM YANKESİCİNİN BIÇAĞINDA

Denizde tekne gezisi, mezuniyet kutlaması için. Yarının savcıları, hakimleri, avukatları var teknede. Çuvallarla kitap devirmiş, okumuş adam her biri. Davalar, mahkemeler, dosyalar onları bekliyor. Kimin umurunda. Müzik, lezzetli yiyecekler, yarın, öbür gün, planlar... Öğrencilikte ertelenen tüm hayaller o kadar yanında ki her birinin. Dalga kadar, gök kadar yakın. Sonra bir kargaşa. "Ferruh tekneden düştü!" Ölüm gelmiştir, Ferruh gitmiştir. Ölüm giderken, arkasında sadece acı bir haber bırakır. Tez yayılacak bir haber.

Bir tenha gece. Soğuk, buz gibi. Maaşını almıştır adam. Borçlar, alacaklar, çocuğun sünneti. Böyle mi hücum edermiş bu düşünceler bir anda? Daima dikkatlidir, ara sokaklardan geçmez hiç. Ya da, geçmezdi. O da ne? Hakkında söylentilerin en çok çıktığı sokağa mı giriyor? Hem de bugün! Cebinde o kadar parayla. Hem de savunmasız. Evet, giriyor. Ondan önce ölümün girdiği sokağa; direklere, sokak tabelasına, kaldırım taşlarına ölümün sindiği sokağa giriyor. Sonra. Ölüm, bir yankesicinin bıçağında geliyor. Bir saniye farkla tüm değerler değişmiştir. Ölü, gelecek ekip otosunu beklerken, ölüm gider.

HAYAT DEVAM EDİYOR

Zil çaldı. Ders bitti. Küçük Güllü eve gidecek. Sadece Zehra geçebilmiş onu matematikte. Annesine söz verecek bu akşam. Bir dahaki yazılıda onu da geçecek. Bu düşünceyle yola gelir, trafik ışıklarına bakar. Yeşil. Güllü geçerken, ölüm de kırmızıda geçer: Freni patlayan bir otobüs... Güllü yok. Ölüm var. Ölüm gelir, çocuğu alır. Çünkü ölüm, hep anayı önce götürmez, hep babaya öncelik tanımaz.

Bir şarkı çalar, eşlik ederiz: "Dünyada ölümden başkası yalan." Dört yıl sonra olimpiyat tekrarlanır. Elektrik faturasının son gününe bakar, hayıflanırız. İki yakamız bu ay da bir araya gelmemiştir. Milli maç çarşamba günüdür. Karnımız ağrır, sızlanırız. Tüh, akrabaları da ihmal etmişizdir. Sonra bir şekilde, bir yollu ölüm gelir, bizi alır gider.

Milli maç çarşamba günüdür. Geride kalanlar seyreder. / Orhan Hikmet
Yazarın Tüm Yazıları