Bitpazarında pazar

Belçika başkentini bilenler; bilhassa da oradan kelepir fiyata mal alıp sonra bunları İstanbul’da fahiş etiketle okutan antikacılarımız bilir, söz konusu bitpazarında yok, yoktur.

Bin sene önce iflas etmiş bir nalburiyenin musluk civatasından, tezgah aşırementosu bilumum elektrikli edevata; veya af buyurun, lazımlık oturaklı kötürüm iskemlesinden, geçen yüzyılın sonunda İzmir’den Lahey’e gönderilmiş kartpostallara, iyicene aramak ve kalabalığı yarmak şartıyla, hemen her bir şeyi bulabilirsiniz.

HANİ henüz kış kábusunun bitmediği, ama ilk pırıldıyan güneşle birlikte baharın şimdiden gelmiş olduğu duygusuna kapılınan iyimserlik günleri vardır ya, onlardan biriydi.

Dört-beş yıl oluyor, işte böylesine bahtiyar bir pazar sabahı Brüksel’deydim.

Affedilmez aptallığım yüzünden yitirdiğim ve ardından hálá hüngür hüngür ağladığım İrlandalı yavuklum, cumartesi erkenden, hafta sonu için oraya gelmişti.

Bana çok az nasip olan cinsten bir mutluluk yaşıyordum ve içim içime sığmıyordu.

Ertesi gün, sevgilimi oğullarımla tanıştırmak için dördümüz beraber yiyeceğimiz öğlen yemeğinden önce, yakamozlu havanın da etkisiyle, şehrin bitpazarına gitmeye karar verdik.

*

BELÇİKA başkentini bilenler; bilhassa da oradan kelepir fiyata mal alıp sonra bunları İstanbul’da fahiş etiketle okutan antikacılarımız bilir, söz konusu bitpazarında yok, yoktur.

Bin sene önce iflas etmiş bir nalburiyenin musluk civatasından, tezgah aşırementosu bilumum elektrikli edevata; veya af buyurun, lazımlık oturaklı kötürüm iskemlesinden, geçen yüzyılın sonunda İzmir’den Lahey’e gönderilmiş kartpostallara, iyicene aramak ve kalabalığı yarmak şartıyla, hemen her bir şeyi bulabilirsiniz.

Söz konusu kalabalık ise sırf, zaten dünyanın en kötü Fransızcasını o eski mahallede bir de ‘Brükselce’ (!) denilen Felemenk melezi kuş diliyle konuşan; üstelik bunu hanidir, Arapçay’la bile değil, Faslı göçmenlerin Kábili-Berberi lehçesiyle ‘zenginleştirmiş’ (!) olan satıcı ve eskicilerle sınırlı kalmaz.

Antreye koymak için en ucuzundan ‘kitsch’ bir abajur seçen ya da 2. Savaş’tan kalma Nazi apoleti arayarak içgüdülerini gizliden gizliye tatmin eden küçük burjuva müdavimlerin dışında, ‘kalantor’ müşteriler de o kalabalığa dahildir.

*

BU kesimi, eh bütün taşralılığına rağmen şehri ‘Avrupa başkenti’ gibi pek iddialı ve pek fiyakalı sıfattan aşağısı kurtarmıyor ya, dolayısıyla, Brüksel’deki şu veya bu uluslararası kurumda çalışan ve yetmiş yedi millete mensup olan memurlar, diplomatlar, lobiciler falan oluşturur.

Tabii, zaten açıkgözlülüğüyle Herge’nin ‘Tenten’ çizgi-romanlarına geçecek kadar nám salmış olan esnaf da kaçın kurası, baktı mıydı, müşterinin niceliğini anında kestirir.

Diyelim ki, herhangi bir mezattan oraya düşmüş gayet harc-ı alem bir porselen tabak, sarı çizmeli Mösyö Jef sorduğunda beş kuruş; buna karşılık, yarım yamalak Fransızcasını İskandinav şivesiyle telaffuz eden sırım gibi bir Viking madama sorduğunda da beş lira eder.

Yutturabilene yutturacak, yok efendim aslında o tabak Saksonya imalátı bir nadir antikaymış da; üzerindeki motifler ‘art-deco’ tarzın ilk habercisiymiş de; böyle bir düşeş başka yerde beş bin liraya dahi bulunamazmış da, falan filan...

Neyse!

*

NEYSE ve işte o pırıl pırıl pazar sabahı, ben cıvıl cıvıl İrlandalı sevgilimle birlikte, bir şey almaktan ziyade káh şu tezgaha, káh bu işportaya alabanda ederek, kalabalığın, güneşin ve aşkın tadını çıkartıyordum.

Daha doğrusu beraber çıkartıyorduk, çünkü henüz iyilikler kadınını yaralayacak melûn suçu işlemediğimden, belki benim kadar o da bitpazarının kalabalık mutluluğunda yüzüyordu.

Hattá iyi hatırlıyorum, ışık huzmelerine rağmen hálá bayağı bayağı hüküm süren serinlikten korunmak için sarıldığı peleriniyle bana yaslanarak, yeşil adasının ‘Eire’ lisanından eski bir şarkı mırıldanıyordu.

Yok yok, bu bahsi kapatmak istiyorum aksi takdirde yine allak bullak olacağım, dolayısıyla yine her neyse diyeyim.

*

İŞTE böyle salına salına yürüyerek bitpazarını turlarken, sahaf kısmına geldiğimizde şeytan beni tabii ki her zaman olduğu gibi dürttü ve dolayısıyla, oraya epey bir demir attık.

Anan yahşi, baban yahşi pazarlık ede ede, koltuğumun altı yine kitap doldu.

Geçmiş gün ne aldığımı tam hatırlamıyorum ama, bir, 2. Savaş sırasında Ankara’da Nazi hükümeti elçisi olan ve ‘Atatürk’ü anlayan tek şef: Hitler’ manşetli ‘Cumhuriyet’ Gazetesi’ni ‘mükafatlandırdığı’ (!) rivayet edilen Alman siyaset adamı Franz von Papen’in hatıratını; iki, büyük ebád ve 20. yüzyıl başı baskısı bir ‘Dünya Seyahatnámesi’ edindiğimden eminim.

Kalabalık, güneş ve aşkla vakit ne kadar çabuk geçmiş, oğullarımla ilk kez buluşacağından biraz da heyecanlanmış olan sevgilim saati göstererek randevu zamanının yaklaştığını söyledi.

Çaresiz, salaş teraslarda tek kadeh aperitif bile içemeden, yan sokaklardan birine zar zor park edebilmiş olduğum otomobile doğru yürümeye başladım.

Esas ‘vukuat’ işte orada gerçekleşti ki, bunu gelecek pazara bırakıyorum.
Yazarın Tüm Yazıları