"Hadi Uluengin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hadi Uluengin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hadi Uluengin

İslam ve bir katliamın anatomisi

24 Mart 2012

Çünkü refakatçim ve ben kablo vasıtasıyla bu ülke televizyonunu da izliyoruz.
İşte on gün var ki aynı kanal söz konusu ülkede üç askerin öldürüldüğü haberini verdi.
Ben derhal, “katil Mağribi Arap ve İslamcı fanatik çıkmazsa elimi keserim” dedim.
Vay sen misin bunu söyleyen! “Siyaseten doğrucu” ya, bizimkisi küplere bindi.
Burnundan soluyor! Ne müzmin ırkçılığımı, ne de şarlatan müneccimliğimi bıraktı.
Tezime karşı-argüman olarak da Montauban şehrindeki kışla kapısında vurulan Fransız üniformalı neferlerin yine Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar olmasını getirdi.
“Daha iyi, Afganistan’da ‘düşman’ (!) hizmetine girdikleri için tam hedef oluşturuyorlar” diye ekledim ve tatsızlığı önlemek için de dışarı çıkıp Taksim’de volta attım.

SONRA pazartesi, bu defa Toulouse kentinde bir Yahudi okuluna saldırıldığı ve üç minicik çocukla, bir de öğretmenin yine vahşice ve yakın plandan öldürüldükleri haberi geldi.
Polisler, kriminologlar, psikiyatrlar ekranda muhtemel katilin kimliğini tartışıyorlar.
Fakat aynı “siyaseten doğru” utangaçlığa saklanarak esas hipotezi telaffuz etmiyorlar.
Bende o utanma yok, şimdi kolumun yerine kellemi rizikoya atarak “katil Mağribi ve İslami çıkmazsa kellemi keserim” diye tekrarladım ki refakatçim yüzüme hiç bakmaz oldu.

MALÛM, dediğim aynen çıktı. Fransız nüfuslu bir Cezayirli olan Muhammet Merah ’ın işe scooter hırsızlığı, çanta kapmacılığı, cüzdan gaspçılığıyla başladığı ve kodeste aniden “irşada erdikten” (!) sonra da “cihatçı” (!) kesilerek Afganistan’a falan gittiği anlaşıldı.
Ve tabii bu olay “İslamofobya” denilen Müslüman düşmanlığını daha da güçlendirdi.
Seçim arifesindeki Fransa’da aşırı sağın oy oranını arttırması ve belki de Sarkozy’nin tekrar Elysées Sarayı koltuğuna oturması küçük ihtimalden büyük ihtimale dönüştü.
Doğaldır, zira kendinizi “sıradan yurttaş’ın” ve “sokaktaki adam”ın yerine koyun!
İkamet ettiğiniz gayet mütevazi işçi sitesinde Ali kıran baş kesenlik yapan, kâh bıçakla haraç alan, kâh kızınızın poposunu çimdikleyen, kâh parkingdeki otomobilinizi yakan lumpen Mağribi bir bakıyorsunuz “El Kaideci” (!) oluvermiş. Şimdi şehrinizde seri cinayet işliyor
Bir, üç, beş değil ki! Buradan itibaren o “sokaktaki adam”ın Merah’ın psikopatlığı hakkında fazla kafa yormadan genelleştirmeye gitmesi ve dolayısıyla da “demir yumruklu politika” demagojisini işleyen kurumlara yaklaşması kadar doğal bir şey düşünülemez!

KATİLİN kimliğini önceden kestirdiğim için ben ne ırkçıyım, ne de müneccimim!
Fakat kolonyalist mazinin vicdan azabıyla “siyaset doğrucu” bir utangaçlığı seçen Batılıların aksine “Doğrucu Davut”  olarak inatçı gerçeği söylemekten korkmuyorum.
Evet evet, o Batı o vicdan azabından ötürü çok müsamahakâr ve çok alarga davrandığı içindir ki, başta kervan yağmalama kültüründen inen Mağribiler olmak üzere Müslüman kökenli göçmenlerin ciddi bir bölümü yerleştikleri ülkelerde uyum sağlamayı reddedebildiler.
Bu ret durumu sonraki kuşaklarda hem lumpen bir kolaycılık ve tufeylilik yarattı, hem de derin ruhi travmaların toprağında fanatik ideolojilere mümbit tohum ekti.
Eh, Batı’da da yabancı dışlaması varmışmış; “ötekileştirme” her zaman gündemde kalmışmış; iktisadi krizde kabak ilkin muhacirlerin başında patlamışmış, falan filan…
Kabul, bunlar mevcut ama yukarıdaki reddiyenin yanında devede kulak kalıyorlar!
Zaten de sorumluluğu hep ev sahibine yükleyerek misafiri temize çıkartmaya çalışmak asla hakikati yansıtmadığı gibi böylesine bir inkâr “İslamofobya”yı daha çok pekiştiriyor.
Ve tüm bunları artık en önce ve bizzat Müslümanların haykırması; artı, o aidiyetten inenleri de terbiye etmesi gerekiyor ki İslam’la kıyamcılık arasına net bir çizgi çekilebilsin!

Yazının devamı...

Bismarck’a, İHL’lere ve eğitime dair

17 Mart 2012

Çünkü Prusya şansölyesi Bismarck 1871 yılında Alman İmparatorluğunu kurduğu an Katolik okullara da balta indirmişti. Ders veren Cizvit eğitimcileri bile yaka paça sınırdışı etti.
Ve Cermen tarihinde “Kulturkampf” olarak anılan bu gelişme bir istisna oluşturmadı.

***

OTUZ-kırk yıl sonra, zaten “laikçilik”in anavatanı olan 20. asır başı Fransa’sında da “papaz yiyici” lakabıyla bilinen Başbakan Emile Combes yine aynı okullara balyoz vurdu. 
Fakat Katoliklik daha derin kök saldığı için Almanya’dan fazla bir direniş gerçekleşti.
“Okul savaşı” denilen döneme girildi ve orta yol formülü bulunana dek de sürdü.
Aslına bakarsanız da Belçika’dan İsviçre’ye hemen tüm Batı bu ortak süreci yaşadı.
Her defasında da hayati sorun daima, “dini ahlâk” ekseninde eğitim veren kurumların varlığı ve onların devlet tarafından finanse edilip edilmeyeceği denklemine odaklandı.

***

ŞİMDİ belki, “Bunları niye sıralıyorsun? Fi tarihi Prusya’sının Bismarck’ıyla Ankara’nın eğitim yasası arasında ne ilgi var” diyeceksiniz. Var! Hem de bal gibi var!
Çünkü işin esasına bakılırsa, velev ki ülkemiz Hıristiyan değil Müslüman kültüre ait olsun, yeni yasa özünde bir “anti-Bismarck” veya “anti-Combes” gelişmeye tekabül ediyor.
Bununla, “üç defa dört” diye formülleştirilen yeni öğrenim sisteminin bir süredir geri plana düşen İmam Hatip Liselerine tekrar ivme kazandıracak olmasını kastediyorum.
Zaten AKP’ye yönelik ilk eleştirim de bu hedefi dobra dobra ve göğsünü gere gere söylemek yerine o İHL’leri adını anmaksızın havaya bakıp ıslık çalmasından kaynaklanıyor.

***
 
OYSA söz konusu kurumlar yine öz itibariyle Batı’daki Katolik okullarından farklı bir konum arz etmiyorlar. Tıpkı onlar gibi eğitim bakanlığını resmi tedrisatını uyguluyorlar.
Ve tekrar onlar gibi düz liselerin ötesine taşan bir “dini ahlâk” eksenine oturuyorlar.
Fakat bir de imam ve hatip diplomasını verebiliyorlar ki, İsevi Âlem’de buna eşit rolü üstlenmek için özel bir öğrenim gerektiğinden burada Katolik müesseselerden ayrışıyorlar.
Her halükarda “üç defa dört” sistemiyle yine üç ana sorunu çözümlenmiş olmuyor.

***

BİR; en önce, bizim “laikçiler”in İHL’leri “başı takkeli, eli sobalı yobaz” yetiştiren kurumlar olarak algılamaktan ve gizliden gizliye hor görmekten artık vazgeçmeleri gerekiyor.
Oralarda verilen öğretim diğerlerinden ne aşağı, ne de üst düzeydedir! Nokta!
Dolayısıyla bu ilk sorunun çözümü hem o “laikçiler”in “dini ahlâk” eksenindeki eğitimin meşruluğunu kabullenmesinden, hem de buna karşılık söz konusu ekseni sahiplenen iktidar partisinin diğer okullarda daha “lâ-dini” bir uygulamayı onaylamasından geçiyor.
Berlin ve Paris’te daha sonra gelen normalleşmenin “sihirli formülü” de zaten budur!

***

İKİ; fakat bunların gerçekleşmesi dahi adı baştan yanlış konduğu için ikircikli bir kimlik sunan İHL’lerin din adamı yetiştirmek bab’ındaki eksikliğini gidermiyor ve gideremez.
İsim değişikliği zaten bir yana, onların yerini alacak yeni müesseselerde ciddi bir ilmihal programının uygulanması fakat din adamı yetiştirmek iddiasından vazgeçilmesi çok daha makul bir yaklaşım olacaktır. Toplumsal talebi karşılamaktan da geri kalmayacaktır.
Üç; yasa mesleki eğitim yaşını aşağıya çekmektedir. Bu zaaf ise sosyal eşitsizliklerin kemikleşmesine cevaz vermektedir. Alt gelir gruplarında da çocuk denli erginleşirse o kadar “ilmiye”ye yönelmektedir. O halde sınıf atlamak şansını sunmak için tercih geriye itilmelidir.
Şu kesin, Türkiye’nin normalleşmesi eğitimin de normalleşmesini şart koşmaktadır ki, son yasayı destekleyenler de, ret edenler de böyle bir “yeni normal”de uzlaşmak zorundadır.

Yazının devamı...

Suriye: Sakal, bıyık ve ahlak

10 Mart 2012

Esad ve avenesinin kendi halkına karşı yürüttüğü katliam hâlâ ve hiç aralıksız sürüyor
Topçu salvosu altındaki Deraa’dan, Humus’dan, Hama’dan, İdlib’ten gelen feryatlar her geçen gün daha çok yükseliyor ve kurban sayısı yine her geçen gün daha çok tırmanıyor.

NİTEKİM bizzat BM rakamlarına göre bu ülkede ölenlerin sayısı sekiz bine ulaşmış.
İşkenceye yatırılanların, zindana atılanların, evini barkını yitirenlerin, şuraya buraya mülteci olanların ise haddi hesabı yok! Çetelesi tutulamıyor. 
Ve şüphesiz, Türkiye dahil uluslararası camianın yukarıdaki durum karşısındaki çaresizliği eski Yugoslavya’da yirmi yıl önce vuku bulmuş korkunç gelişmeleri akla getiriyor.
Malum, Sırp kasap Miloseviç Boşnaklara karşı kıyam başlattığında aynı uluslararası camia alargadan almış ve ancak bıçak kemiğe dayandıktan sonra müdahaleye karar vermişti.
İşte bugün de Beşar Esad’a karşı sürdürülen hareketsizlik o süreci hatırlatıyor.
Evet evet, vicdani ve ahlaki değerler Suriye olaylarında tekrar ayaklar altına alınıyor.

BUNLARI söyledim ama o milletler camiasının şantajla esir alındığını da biliyorum.
Zaten de bunun için “vurdumduymazlık” veya “lakaytlık” gibi suçlama çağrıştıran kelimeler kullanmaktan kaçındım. Nesnel bir ifade olan “çaresizlik” deyimini tercih ettim. 
Çünkü en önce, gerek ülke konumu, gerek dünya konjonktürü itibariyle şimdiki Suriye yirmi yıl önceki Yugoslavya’yla kıyaslanmayacak kadar çetrefil bir denklem oluşturuyor.
Ortadoğu dengeleri, Şii–Sünni çelişkileri, İran destekleri, Rusya ve Çin vetoları derken Şam bugünkü ortamda mazideki Belgrad’dan çok daha geniş kozları elinde tutuyor.
Artı, Irak’tan çekilen ve Afganistan’dan da çekilmekte olan ABD yönetiminin, üstelik de seçim arifesinde tek tabanca harekât yapacağını hayal ve iddia etmek hezeyan oluşturuyor.
5. Kol şebekemiz bu yönde tatava koparmakla kara propagandadan medet umuyor.
Zaten “Taraf” gazetesinin yayınladığı “Stratfor” özel istihbarat örgütü iç yazışmaları da Washington’un hiç mi hiç böyle bir niyet taşımadığını tekrar gözler önüne seriyor.

ÖTE yandan yine söz konusu yazışmalar bizdeki aynı grup tarafından üfürülen  “Türkiye ABD hesabına Suriye’ye girecek” yönündeki diğer yalanı da silip süpürüyor. Nitekim Beyrut’taki İran Askeri Ataşesi oradaki “Stratfor” kaynağına “Ankara işgal için Kıbrıs’a iki bin komando ve bölgeye beş yüz tank sevketti” diye sözüm ona “bilgi” (!) sızdırıp kaynak da bunu merkeze bildirdiğinde ABD’deki o merkezden şu uyarıyı geliyor:
“İnsaf, iki bin komando diş kovuğuna kaçmaz. Beşyüz tank ise yirmi bin asker demektir ki, bunun tespit edilememesi imkânsızdır. Acem gazına gelme!”
“Stratfor” belgeleri sadece Bursa’daki sağır sultanın bile bildiği “sırrı”(!) doğruluyor.
O da Türkiye’nin ancak mülteci akını ve sınır çatışması durumunda Suriye’de tampon koridor kuracağıdır ki, zaten her sorumlu ve muktedir devlet bu tedbiri almakla yükümlüdür!

BÜTÜN bunlardan şu hazin ve acıklı sonucu çıkarmamız gerekiyor:
Yukarı tükürsen bıyık! Yani Esad ve avanesinin kıyamı karşısında şimdiki gibi çaresiz kaldığımız takdirde insani ve vicdani değerleri cürüm ölçüsünde ihlal ve iğfal etmiş oluyoruz.
Fakat aşağı tükürsen de sakal! Yani kim ki uluslararası camia onay vermeden katliama müdahale etti, “saldırgan”, “işgalci” ve “emperyalist” damgasını yiyeceğinin resmidir!
İşte her dış politikanın hayati ikilemi daima buraya odaklanıyor ki, bu gayriahlaki çelişkinin yakın gelecekte çözümleneceğini sanmak da boş bir hayal olmaktan öteye gitmiyor.

Yazının devamı...

Oyun bitti!

3 Mart 2012

Kendisini solcu-ulusalcı diye pazarlayan ve münevveran faaliyette subaşını tutan koro kâh bildiriyle, kâh gazeteyle, kâh da ekranla bir hafta boyunca bana karşı bu rezil iftiraları attı
Suçum “Zaman”da Fikret Ertan’dan ve “Sabah”ta Engin Ardıç’tan sonra benim de burada “Rosenberg’ler Ölmemeli” piyesinin İBB Tiyatroları’nda oynanmasını eleştirmem!

DEMİŞTİM ki, cahil fütursuzluğunun kol gezdiği Türkiye’de değil ama “her makûl ülkede” böylesine bir maskaralık devasa sanat skandalına dönüşürdü. Çünkü ekledim:
1953 yılında casus suçlamasıyla ABD’de infaz edilen ve komünistlerin fi tarihinde masumiyet kıyameti koparttığı o Rosenberg çiftinin Sovyet ajanı olduğu çoktan kesinleşti.
Zaten bundan ötürüdür ki, yukarıdaki oyunu 1968 yılında yazmış olan Fransız tarihçi Decaux faka bastığını itiraf ederek özeleştiri yaptı. Bilhassa da bizzat kendi piyesini yasakladı
Dolayısıyla İstanbul’daki gösteri hem çok vahim bir imza gaspıdır, hem de atmış yıl önceki dezenformasyon abidesinin yurttaş vergileriyle o yurttaşa gerçek diye yutturulmasıdır!
İşte bunları söylediğim için adımı yalancıya, ihbarcıya, sansürcüye çıkartmak istediler.

OYSA şimdi sıkı durun! Tiyatro idaresi geçen hafta şu resmi açıklamayı yaptı.
Yazımdan sonra konu Fransa’daki telif ajansı nezdinde araştırılmış ve gelen yanıt da benim zikrettiğimin gibi Alain Decaux’un piyesi bütün dünyada yasakladığı yönünde olmuş.
Dolayısıyla da “Rosenberg’ler Ölmemeli” sahnelerden kaldırılmış ki, nokta!

İMDİİ, olgu doğrulanmadan önce bize hakaret yağdıran oyun yönetmeni “ispatlasın, oyun 2000 yılında da ödül aldı” diye bildiri yayınladı. Gazete ve ekrana açıklamalar yaptı.
Pes! Katakulli içinde katakulli diye buna denir. Bu ikinci tahrifatla daha çok batıyorlar
İnsaf yahu, piyes o tarihte değil Rosenberg’lerin casusluğu henüz açığa çıkmadığı için yazarının da izin vermekte beis görmediği ta 1979 yılı Lyon Festivali’nde sahnelenmiştir.
“2000” ibaresi ise gösteriyi sunan “Theatre 2000” kumpanyasının adıdır. O kadar!
Hayret şey, bizim “solcu-ulusalcı” koro ya okuduğunu bile anlamayacak kadar kör cahil yahut kendi cemaatindeki gibi başkalarının da her martavalı anında yutacağını sanıyor.
Nitekim söz konusu mazeret piyasaya sürülünce ahbap çavuş medyatörleri mumu şahit göstererek “Bakın, sansürcü adam yalan söylüyor” diye daha da tiz perdeden attılar. 
  
HÂLÂ da atıyorlar. Siz istediğiniz kadar ortada bir korsanlık olduğunu ve yaratıcının iradesi hilâfına entelektüel eşkıyalık yapıldığını “a” artı “b” ispatlayın, zerre faydası yok!
Atmış yıl önceki önyargı, dogma ve tabularda donmuş beyinler hep komplo teorisine çalıştığı içindir ki onlar yukarıdaki nesnel ve soğuk gerçeklerde de komplo keşfediyorlar.
Hiç tanımadığım Ertan ve hayatımda belki ancak beş defa ahizede konuştuğum Ardıç’la kumpas kurup İBB Tiyatroları’nı sansürlemek hedefi güttüğümü söylemeye yelteniyorlar.

HAYIR! Otuziki yıldır yazdığı her şeyin altına bugün de imza atacak kadar doğrucu olan bu satırlar sahibi hür ve bağımsız bir birey olarak ve yalnız kendi adına şunu ekleyebilir:
Eğer illâ hedef aranıyorsa o hedef, cehaletin en tehlikelisini içeren ve Türkiye’de sol diye piyasa çıkmak cüretini gösteren yarı-münevverlerin vasatlık tasallutuna “dur” demektir.
İmza hırsızlığını, katakulli tevilini ve özü tamamen çürümüş bir korsan oyununu teşhir ederek inatçı gerçeği entelektüel namus ve vicdanla haykırmak ise ahlaki yükümlülüktür.
Zaten son skandal da yukarıdaki tasallutun kofluğunu ispatlayan yeni bir delildir.
Oyun bitti hanımlar ve beyler, bakın yalan ve iftiraların perdesi de artık iniyor!  

Yazının devamı...

Bahar saflaşması

25 Şubat 2012

Nitekim son bir buçuk - iki yılın gazete arşivlerine şöyle alıcı gözüyle bakın!
Şunu göreceksiniz: Kim ki çok genel anlamda demokrasi ve sivillik eksenine yakın duruyor, onlar daha Tunus bahçelerinden itibaren ilk gazap çiçeklerini nefes nefes kokladılar.
Yani birazdan tüm Mağrip ve Maşrık’ı saracak olan isyanları manen desteklediler.
Oysa henüz yeni başlamış bilek güreşlerini kimin kazanacağı bilinmiyordu.
Hatta polis devleti lökleşmiş iktidarların galebe çalması ihtimali daha ağır basıyordu.
Fakat bu çok ciddi yenilgi rizikosuna rağmen Türkiye’deki demokrasi ve sivillik yandaşları hiç kem küm etmeden Arabî devrimlerle dayanışma sergilediler.
Despotlara, diktatörlere, oligarşilere, zalimlere karşı derhal ve tavizsiz tavır almak etik tutum olarak bellediler ki tersi bir yaklaşım veya suskunluk ahlâki değerlere ihanet olurdu.  
Ama bir de aynı gazete koleksiyonlarında şunu da göreceksiniz:

SOLCU-ulusalcısından neo-nazi – Maocusuna kim ki yukarıdaki demokrasi ve sivillik ekseninden nefret etmektedir; kim ki ülkemizdeki müteveffa statükoyu hâlâ geri getirmeye heveslenmektedir; kim ki hayatın ve dünyanın özgürlükçü gidişatına direnmektedir, işte onlar birincilerin tam tersine ve yine Tunus’tan itibaren Arap Baharı’na nefret kustular.
Eveleme develeme yaparak ve kadı kızında kusur arayarak kâh devrimin kendi istedikleri türden “devrim” (!) olmadığını söylediler; kâh “emperyalizmin körüklediğini” (!) iddia ettiler; kâh da “sonra İslamcılar gelir” öcüsüyle korkutmaya çalıştılar.
Bu hezeyan Suriye konusunda ise artık insanlık dışı bir cinnete vardı.
Söz konusu kesim şu an hem hiç utanmadan Esad ve avenesinin gerçekleştirdiği dehşet katliamı “ABD uydurması” (!) diye gizlemeye yelteniyor, hem de Şam’a karşı askeri müdahale falan planlamayan hükümeti yine “ABD jandarmalığı yapmakla” itham ediyor.   
Yalandan kim ölmüş, bizimkiler atmasyonun dahi en sunturlusundan medet umuyor.
Eh Halep ordaysa arşiv burada ya, şimdi bir de yirmi küsur yıl önceki gazeteleri açın.

BERLİN Duvarı’nın çatırdamaya başladığı 1989 baharından Sovyetler Birliği’nin vefat ettiği 1992 kışına kadar olan diğer devrimci ve diğer hayati süreci kastediyorum.
Yukarıdaki saflaşma ta yirmiüç sene önce de tıpı tıpına bugünküne benziyordu!
Şu farkla ki, komünist totalitarizme karşı başlatılan isyanı yine ilk andan itibaren sahiplenen demokrasi ve sivillik yandaşları o vakit Türkiye’sinde çok cılız kalıyordu.
Çünkü astığı astık ve kestiği kestik eski statüko tüm ceberutluğuyla sesi kısıveriyordu.
Lâkin zahiri cüssesine rağmen ayaklarının alçıdan olduğunu bilecek kadar kafası çalıştığı içindir ki insiyaki bir reflekse kendi paradigmasının da yıkılacağı paniğine kapıldı.
Diplomatı “bloklar ortadan kalkarsa Ankara’nın önemi azalır” diye kıvrandı.
Münevveri de “sosyalizm tarihin doğal akışıdır” herzesini yumurtladı.

ZATEN aynı statükonun gayr-ı resmi cihetinde yer alan ve yine “solcu” (!) etiketiyle piyasada dolanan kesim yine aynı vaveylayı kopartmıştı. Yine aynı gayr-ı insaniliğe sarılmıştı
Tıpkı bugün Beşar Esad ve Baas rejimi için yaptığı gibi o zaman da örneğin Romanya voyvodası Nikolay Çavuşesku ve kızıl diktatoryası için seferber olmuştu.
O zaman da mazluma karşı zalimi; o zaman da halka karşı despotu; o zaman da hayatın ve dünyanın genel siyasi gidişatına karşı durağanlığı ve gerilemeyi sahiplenmişti 
Hasıl-ı kelâm Doğu Avrupa Baharı bizim ülkemizde tıpkı şimdiki Arap Baharı’nda olduğu gibi yine demokrasi, yine sivillik ve yine özgürlük ekseninde saflaşmaya yaratmıştı.
 Siz yine gazete arşivlerine bakın ve yirmiüç yıldır açmış baharları şöyle bir sayıverin!

Yazının devamı...

Rosenberg’ler gerçeği

18 Şubat 2012

Anonsu radyoda duyduğumda inanmamıştım. Şaka sandımdı. Meğer değilmiş!

Evet evet, yurttaş vergileriyle finanse edilen bir belediye kurumu ipliği çoktan pazara çıkmış bir dezenformasyon abidesini bugün hâlâ “gerçek” diye yutturmaya çalışıyor. Pes!

Böylesine bir cüretkârlık her makul ülkede devasa bir sanat skandalına dönüşürdü.

Ama burası Türkiye! Nitekim izlediğim kadarıyla “Sabah”ta Engin Ardıç, “Zaman”da da Fikret Ertan hariç tek bir Allah’ın kulu “bu ne maskaralıktır” diye soru sormadı.

Aksine, “solcu–ulusalcı” kalem erbabı dehşet alkış yağdırdı ve hâlâ da yağdırıyor.

* * *

UZUN hikâye ama özetin özetini anlatayım: Söz konusu Rosenberg’ler, yani Ethel ve Julius çifti ABD’nin ilk atom bombası üretiminde çalışmış iki komünist sempatizandı.

Sırları Sovyetler Birliği’ne aktardıkları gerekçesiyle de 1950 yılında tevkif edildiler.

Soğuk Savaş başlangıcının Amerika’sı o sıra, McCarthy başı çektiği için senatörün adıyla anılan ve anti-komünist cadı kazanını histeri krizinde kaynatan cinneti yaşamaktadır. 

Hollywood aktörlerinden akademik kadroya dek dört bir yanda “kızıl” avlanmaktadır.

İşte Rosenberg’ler yukarıdaki ortamda yargılandılar. Suçu hep reddetmelerine rağmen de nihayetinde Sing Sing Hapishanesi’nin infaz odasında elektrik sandalyesine oturtuldular. 

Ve daha soruşturmadan itibaren Kremlin güdümlü bilumum partiler ve “yol arkadaşı” denilen solcu aydınlar bütün dünyada çiftin masumiyetine dair dev bir kampanya yürüttüler.

Eh, Sartre’den Picasso’ya aynı “yol arkadaşları”nın en ünlüleri ve en prestijlileri hengâme kopartıyor ya, infaz hükmü Batı kolektif hafızasına bir kara leke olarak yerleşti.

Ta altmışların sonunda da Fransız tarihçi Alain Decaux “Rosenberg’ler Ölmemeli” diye dramatik bir piyes yazdı ki, kırk küsur sene önce “Dostlar Tiyatro”sunda seyretmiştim.

* * *

ŞİMDİ sıkı durun! Bizde tekrar sahneleniyor ama biliyor musunuz ki, bizzat o yazar dahi tongaya geldiğini itiraf ederek özeleştiri yaptı. Hatta kendi oyununu Fransa’da yasakladı!

Çünkü Rosenberg’ler bal gibi suçluydular! Bal gibi casustular! Bal gibi ihanet ettiler!

Zira 1995’den beri kesinleşti ki “Venona” koduyla New York’taki Rus Konsolosluğu’nun şifresini kırmış olan FBI oradan gönderilen kriptolar sayesinde çiftin kimliğini biliyordu.

Ama bu ultra gizli istihbarat sırrı öğrenilmesin diye duruşmaya delil sunmadı.

Bitmedi! Yıkılış ertesi açılan SSCB arşivlerinde hıyanetin doğrulanması bir yana, yine Rosenberg’lerin yine New York’taki KGB muhatabı olmuş olan efsanevi ajan Alexander Feklisov 1997 yılında yayınlanan “Hatıralar”ında Julius’un “Antenna” kod adı altında “sosyalizmin gönüllü fedaisi olarak önemli hizmetler verdiğini” ifşa etti. Mersiye yazdı.

Dolayısıyla, kampanyaya katılıp faka bastığını şimdi anlayan o “yol arkadaşları” “oy neyledik, neyledik / yalanı hakikat belledik” diye dövünürken, komünist manipülasyonun mazide ulaştığı raddeyi olay ekseninde işleyen onlarca araştırma kitabı da Batı’da yok sattı.

Zaten tek tük Siyonist veya kızıl fanatik hariç dünyada kimse artık cürümü tartışmıyor.

* * *

FAKAT doğru, kitlesel münevveran faaliyet “solcu–ulusalcı” tahakkümü altında olduğu için yukarıdaki kitapların çoğu ya Türkçe’ye hiç çevrilmedi, ya da aforoz edildi.

Nitekim işte bu cahil fütursuzluğudur ki yazarını bile utandıran bir dezenformasyon piyesini bir tek bizim ülkemizde ve üstelik belediye tiyatrosunda sahnelemek cüretini veriyor.

Oysa masumiyetlerinden değil, idam cezasını toptan reddettiğim için bana göre de Rosenberg’ler ölmemeliydi ama her halükarda ve esas olarak evrensel gerçekler yaşamalı!

Ancak eyvah, tüm dünyada sonsuz sıradan, sonsuz nesnel ve sonsuz inatçı addedilen o gerçekleri entelektüel namus ve ahlâkla söylemek bile Türkiye’de hâlâ cesaret gerektiriyor.

Yazının devamı...

Dindar gençlik meselesi

11 Şubat 2012
Ancak hemen dikkat, “kendi açısından” diye bilhassa vurguluyorum.
Zaten de sözlerini “muhafazakâr demokrat bir partinin her halde ateist kuşak yetiştirmesi beklenemezdi” diye tamamladığı andan itibaren akan sular durmuştur.

ÖYLE, zira ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Budist olsun yukarıdaki politik etiketi taşıyan hemen bütün kurum ve liderler yine hep yukarıdaki amaca yakın dururlar.
Nitekim şöyle alıcı gözüyle bakalım: Sınıflara haç asılan bir Alman Bavyera’sında; sabahları İncil okunan bir ABD Middle West’inde veya gençlik kamplarında sutra ezberlenen bir Hint Guejarat’ında muhafazakâr siyasiler aşağı yukarı Erdoğan’la ortak diskur tekrarlarlar
Tümünün gönlünde aynı aslan yatar. Punduna getirirlerse de teoriyi pratiğe geçirirler.
Çünkü toplum mühendisliği yalnız pozitivist ideolojilerin tekelinde değildir!

DEĞİLDİR, zira her din mutlaka metafiziğin ötesine taşar. Sosyal vektör oluşturur.
Zaten muhafazakârlığı ilk teorize eden Vico’lar, Herder’ler, Maistre’ler de “imanlı nesil” hedefini en başa koymuşlardır. Laik okul - İsevi okul ikilemi Batı’da hâlâ çıbanbaşıdır.
Üstelik seküler eksen seçen, hatta ilâhi inançları reddeden yönetim, akım ve şahıslar dahi söz konusu “dindar kuşak yetiştirmek” projesini pragmatik açıdan sahiplenebilirler.
Meselâ Fransa aşırı sağının ve özünde faşizmin de atası olan Charles Maurras keskin ateizmine rağmen milli kimliği Katoliklikle özdeşleştirdiği için kilise eğitimini savunmuştur.
Yahut İskoç viskinin âlâsını elinden düşürmeyen Muhammed Ali Cinnah Pakistan’ı Hindistan’dan ayırırken Kur’ânî tedrisat gerekçesini kullanmıştır.
Bizde ise yine su katılmamış ateist, üstelik alenen ırkçı olduğunu beyan eden Doktor Rıza Nur hem Hilafet’in ilgasına karşı çıkmış, hem de okullarda din dersi istemiştir.
Artı, 12 Eylül generallerinin aynı dersi zorunlu kılması apoletlilerin sofuluğun değil tornada “yüksek maneviyatlı itaatkâr gençlik” yontmak hezeyanından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla tüm bunlar değerlendirildiğinde, muhafazakâr demokratlığı zaten “İslami hassasiyet”le donanmış Başbakan’ın “dindar nesil” özleminde yadırganacak bir şey yoktur.

AMENNÂ da yukarıdaki olguları soğuk ve mesafeli biçimde saptamak bu satırlar yazarının da söz konusu tasavvuru onayladığı anlamına gelmiyor ve gelemez. Daha neler!
Yoksa muhafazakârlıkla liberallik arasında fark kalmaz ve biri diğerine iltihak ederdi.
Oysa liberaller laik veya dini her türlü mühendisliği reddederler. Müdahalenin özgür irade ve tercihe tırpan attığını bildiklerinden sadece ve sadece “hür nesil” yetiştirmek isterler.
Bununla, tabii ki esas manevi parametre durumundaki o din en başta, düşünce ve inanç alternatiflerinin tümünü sunan ama seçimi bireye bırakan tarafsız bir eğitimi kastediyorum.
Üstelik dindarlık tarifi çok elâstiki olduğundan ve yelpaze mütedeyyinlikten yobazlığa uzanan bir skalaya dağıldığından böylesine bir muğlaklık Taliban cinnetine bile götürebilir.

İMDİİ, bu ikinci tabloya rağmen “dindar nesil” ancak bir özlemin tezahürüdür.
Oysa temenniler bir şeydir, gerçekler başka şeydir. Aralarında bazen Kaf Dağı vardır.
Artı, bin şükür, AKP ve genel siyasi İslam da dâhil laik refleks ve duyarlılık Türkiye’ de diğer hiçbir Müslüman ülkede olmadığı ölçüde topluma ve kurumlara kök salmıştır.
Dolayısıyla bugünkü yegâne “tedbir” (!), tabii ki antenler teyakkuzda, teorinin pratiğe ve kuvvenin fiile nasıl ve ne ölçüde geçirilmek istenip istenmeyeceğini gözetlemek olabilir.
Kesin ve aşılamaz kırmızıçizgi seküler eğitimin ve hayat tarzının dokunulmazlığıdır!
Bunlardan asla taviz verilemez ama şu an için de bir bardak suda fırtına kopartılamaz.
Yazının devamı...

Gençliğe hitabe mi, olgunluğa hitabe mi?

4 Şubat 2012

HAYAT akıyor. Dolayısıyla hiçbir şey kendi ortamından soyutlanarak açıklanamaz.
Ve yukarıdaki ilke bilhassa siyasi ve sosyal gelişmeler için geçerlidir.
Şöyle ifade edelim: Geçmişteki olaylar o dönem hüküm süren “zamanın ruhu”ndan ve o coğrafyaya damga vuran mekânın bütünlüğünden arındırılarak değerlendirilemez!

***

NİTEKİM birinci olarak, şayet şu an benimsediğimiz kıstas ve değerlerle maziyi kesinkes mahkûm edersek anakronik denilen türden gerçeklik ötesi bir tahlil yapmış oluruz.
Tarihin bazı olay ve aktörlerini haksız yere suçlarız. Hatta öç almak ihtirasına kapılırız
Fakat derhal ikinci olarak, zıt tavrı benimsersek daha da vahim mecralara sürükleniriz.
Yani geçmişteki o kıstas ve değerleri şimdi hâlâ onaylıyor ve hâlâ dokunulmazlıkla donatıyorsak, sütten çıkmış ak kaşık olmayan tarihin kara sayfalarını da aklamaya kalkışırız.
Artı, dünden ders çıkartamadığımız için bugün de doğru rota tutturamayız.   
O halde tekrarlıyorum, tarihi gelişmeler ancak kendi kontekstlerinde değerlendirilebilir
Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe”si gibi!

***

ÖYLE, zira bu “Hitabet” muzaffer komutanın diğer aktör ve olayları ya silerek, ya da eleştirerek sırf kendi açısından yazdığı ve ilk ve temel resmi tarih olan “Nutuk”ta yer alıyor.
Cumhuriyet Halk Fırkası kürsüsünden okunduğu yıl 1927’dir!
Talim ve Terbiye Heyeti emriyle okullara pirinç levhayla kazınması ise ertesi senedir.
Yani ulus-devletin ve ulus kimliğinin doğuş sürecinde en hayati anlar yaşanmaktadır.
Üstelik de yine her ulus-devletin ürettiği türden bir “kurucu efsane”ye ihtiyaç vardır.
Dolayısıyla “Ebedi Şef”in “Nutuk”u o günün ortamında doğal bir gelişmedir.

***

ÖTE yandan, söz konusu yıllar yalnız demokrasiye inancın dünya sathında hızla gerilediği ve otoriter ve totaliter rejimlerin de yine hızla yükselişe geçtiği çağ değildir.
Buna paralel olarak hem “tek adamlık” rejimleri öne çıkmaktadır, hem de “jönizm” denilen ve gençliği kutsallaştıran doktrinler bütün bir döneme damga vurmaktadır.
Hadi Moskova Stalin’ini, Roma Mussolini’sini ve Berlin’e yürüyen Hitler’i geçelim.
Fakat düşünün ki, Yahya Kemal en hür Avrupa ülkelerinden biri olan Çekoslovakya’ya gittiğinde devlet kurucusu Edvard Beneş’e tapınmanın vardığı raddeyi eleştirirken başkent Prag’ı “Bir şehr idi güneşsiz/ Görmedim tek semtini Beneş’siz” diye hicvedecektir.
Aynı şekilde diğer tapınma, yani o “jönizm” de öylesine modadır (!) ki, İtalyan Faşist Partisi milli marşı dahi yine gençlik anlamına gelen “Giovinezza” marşıyla değiştirecektir.
Keza SSCB ve bilumum komünist partileri; tırmanan Nazi akım; Romanya, İspanya veya Macaristan’daki otokrat eğilimler, hepsi devasa bir “gençlik yüceltisi”nden mustariptir.
Dolayısıyla da gerek “Nutuk”taki “Gençliğe Hitabe”nin içeriğini, gerekse onun pirinç levha amentüsünü yukarıdaki “zamanın ruhu” çerçevesine oturtmak gerekmektedir.   

***

TAMAM, söz konusu dönem için işte oturttuk da seksenbeş yıl sonra oturmuyor!
Artı, Ebedi Şef kutsallığı da, “bulutlarda Atatürk fotoğrafları” sergisi de oturmuyor!
Çünkü bin şükür, ulus-devletimiz de, ulus kimliğimiz de çoktan yerine o-t-u-r-d-u!
Dolayısıyla, nasıl ki tarihi bugünkü kıstaslarımızla yargılamak gerçekle bağdaşmıyor, aksi yönde “Hitabet”i dokunulmaz tabu olarak fetişleştirmek de o gerçekle hiç bağdaşmıyor.
Şu kesin, gençlik bocalamalarını çoktan aşmış modern Türkiye artık bir “olgunluk hitabesi”ne ihtiyaç duyuyor ki, bunu pirinç levhalara değil tarih bilincine kazımak gerekiyor!

Yazının devamı...