"Hadi Uluengin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hadi Uluengin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hadi Uluengin

Kürt sorunu: Başlamak, kazanmak ve kaybetmek

20 Ağustos 2011

“ ‘Dün kazanmıştık bugün niye kaybediyoruz?’ diye soranların heyecanına, duygusallığına kapılmadan düşünülmelidir! ‘Dün’ kazanılan bir şey yoktu!
Son yirni yılda da, seksen yılda da kazanılan bir şey yoktur!”
 “Bugün ‘sözün bittiği’ yer değildir ve dün gibi, ‘nerede kalmıştık’ diye başlanacak gündür!”

EVET, öyledir! Bugün de tıpkı dün gibi “nerede kalmıştık” diye başlanacak gündür!
Çünkü Kürt meselesinde ne o dün, ne de Cumhuriyet tarihinde hiçbir şey kazanılmadı.
Ama doğru, Şeyh Sait’in şu kadar yandaşını asarak, Dersim’in bu kadar insanı bombalayarak veya PKK’nın o kadar militanını temizleyerek sindirmeyi başardığımız oldu.

SİNDİRMEK! Meselenin bam teli de bu yanılgı mantığa odaklanıyor ya!

Yazının devamı...

Suriye: Aculluğun âlemi yok!

13 Ağustos 2011

Üstelik bu ihtimal Türkiye’nin iradesi dışında gerçekleşse dahi yine de mırın, kırın!

BUNLARI söyledim ama Halep oradaysa arşiv buradadır, sivil demokrasiyi ve insan haklarını tek kıstas belleyen bu satırlar yazarı çeyrek asırdır Esad hanedanına lânet yağdırıyor.
Hatta öyle ki, ebedi bir anti-emperyalizm kompleksinden muzdarip olan ve o sıra laikçi-dinci bir karma oluşturan “ulusalcı” koalisyon Baas rejiminin dehşetine tınmadan Suriye tavafına gittiğinde onları ti’ye almış ve bunu hangi vicdana sığınıyorsunuz diye sormuştum.
Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de, pederinin izini süren ve kıyam üstüne kıyam düzenleyen Beşar Esad oligarşisine karşı ancak kin besliyorum ki, kalbim asiler için çarpıyor.

ÖTE yandan o asileri ABD’nin kışkırttığı ve aslında İran’ın hedeflendiği türünden son komplo teorileri de sonsuz komik kaçıyor. Yukarıdaki kompleksin vahameti arşa varıyor. 
Eh göz var, izan var! Artı, politik ve sosyolojik gerçeklerin inatçılığı var!
İnsaf, “Arap baharını” Tunus’ta başlatan seyyar satıcıyı da emperyalizm mi yaktı?

Yazının devamı...

TSK: bir normalleşme kavsi

6 Ağustos 2011

Hesapladım, demek ortalama her yedi yıl bir ayda asker sivile karşı süngü takmış.
Bazı Afrika ve Orta Amerika ülkelerinde emsali olabileceği için “dünya şampiyonu” diye büyük konuşmak istemiyorum ama şu kesin, TSK meşum bir rekorda başa güreşiyor.

ÖTE yandan yine öyle bir ordu tahayyül edin ki tam atmış yıldır NATO üyesidir.
Dolayısıyla da genel strateji çiziminden silah standardına veya lojistik eğitimine dek, Batı İttifakı’nda yer alan bütün askeri kuvvetlerle aynı kavram ve yöntemleri paylaşmaktadır.
Oysa buna rağmen, üstelik de muvazzaf konumdaki bazı en üst düzey generalleri bile “Avrasya seçeneği”nden veya “Çin–Rusya alternatifi”nden dem vurabilmektedir.
TSK burada da hiç kuşkusuz, kendi devletinin ta 1945’te yapmış olduğu ve hiç aralıksız sürdürdüğü “esas ve temel tercih”le çelişki dillendiren yegâne ordudur.

SONRA yine şöyle bir ordu tasavvur edin:

Yazının devamı...

Ailevî bir Norveç vukuatı

30 Temmuz 2011

İstanbul’a geliş lâfını hiç açmadı. O zaman ben de kinayeli biçimde, “zat-ı âlileri bu yaz Dersaadet’e teşrif buyurmak lütfûnu bahşetmeyecekler mi” diye ağız aradım.
“Belki” dedi ve sevgilisiyle birlikte Norveç’e gideceğini söyledi. Tarih de vermedi.

AFALLADIM. Hem az çok bildiğim bu ülkeden tabiat hariç hiç hazetmediğim, hem de mahdum beyle hasret gideremeyeceğim için pederşahiliğim tuttu. Ahizede biraz çıkıştım.
“Yahu, iklimi soğuk, insanı soğuk, fiyördü soğuk, tatil geçirecek başka yer bulamadınız mı? Ne hacet, oldu olacak bari kutuplara çıkın” gibisinden şeyler söyledim.
Ancak tabii, babasının gençlik ve olgunluk tecrübeleriyle sabittir, yukarıdakilerin aksine Venüs vücutlu ve Viking bedenli dişilerinin hiç mi hiç soğuk olmadığını eklemedim.
Neye yarar? Bizimkisi oraya yavuklu gözetimi altında gideceğine göre ne boşuna iştah kabartmanın, ne de belki müstakbel gelinimin hışmını çekmenin âlemi var.

ÖTE yandan, ortanca oğlum da artık akademiyi bitirdi, ama o hâlâ babasının hakikatli kuzusudur. Yılda iki - üç kez olduğu gibi geçen cuma akşamı yine Yeşilköy’de karşıladık.

Yazının devamı...

Kürt meselesi, muhatap meselesi

23 Temmuz 2011

Meselâ falanca veya filancaya kanınız mı kaynadı, o da kabullendiği takdirde al takke ver külah ahbap olursunuz
Yani tercih hem sizin, hem de muhatabınızın açısından özgür ve özneldir.

OYSA husumet ilişkisinde durum tersine dönüşür. Seçim hürriyetiniz yoktur.
Eğer birisi sizi hasım, rakip veya düşman bellediyse yukarıdaki tercihi yapamazsınız.  
“Hayır, sen git başkası gelsin” demek şansına ve lüksüne sahip değilsinizdir.
Artık karar ve iradenizin ötesinde bir gerçeklik doğmuştur ve dolayısıyla da kavgaysa kavga, münakaşaysa münakaşa, sulhsa sulh, şimdi onu muhatap almak zorunluluğu vardır.
Ve hiç şüphesiz bireyler için geçerlilik taşıyan bu kural devletler için de geçerlidir!

İMDİİ, hepimiz biliyor ve yaşıyoruz ki “Kürt Milli Hareketi” diye genelleştirebileceğimiz akım, olgu, örgüt her neyse, işte bu hareket Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en azından kurucu ideolojisini hasım addediyor.

Yazının devamı...

Kürtler ve ulus

16 Temmuz 2011
Şunu demek istiyorum: Ne on üç evladımızın önceki gün Silvan’da katledilmesiyle yaşanan acı, ne de yine aynı gün Diyarbakır’da “demokratik özerklik” ilân edilmesiyle doğan psikoz, Kürt sorununa ilişkin nesnel gerçeği en soğukkanlı biçimde saptamamızı asla engellememelidir.
Fakat tabii ki durumun farkındayım. Gerek son travmaların tazeliği, gerekse zihni tabuların yerleşikliği konuya böylesine mesafeli bir açıdan yaklaşmamızı bilhassa zor kılıyor.
Lâkin gerçekler inatçıdır ve onlara direnmek de acıları ancak daha çok derinleştirecektir.
* * *
EN önce hiç evelemeden ve hiç gevelemeden yukarıdaki inatçı gerçeğin adını koyalım:
Kürtler “ulus” olmak yolundadır! Ok yaydan çıkmıştır ve artık bunun önü alınamaz.
Ancak dikkat, “ulus?devlet” değil “ulus” dedim ki, açıklayayım.
* * *
MODERN millet kavramının ilk ve hâlâ en önemli teorisyeni olan Ernest Renan, TC kurucuları tarafından da benimsenmiş olan o çok ünlü “Ulus Nedir” risalesinde şu tanıma yer verir:
“Ulus, varlığı her gün yenilenen bir plebisittir.”
Renan burada “plebisit” derken millet ortaklığının sürekli tescilini kasteder. Sonra da ekler:
“Ulusun özü bütün unsurların hem pek çok ortak noktaya sahip olmasında, hem de pek çok şeyi unutmuş olmasında yatar. Unutmamışların da o bazı şeyleri unutması gerekir”.
Şimdi yukarıdaki kitabî teoriyi seksen sekiz yıllık siyasî Türkiye pratiğine tercüme edelim.
* * *
ŞU kesin, o her gün yenilenen plebisitte yani ulusun sürekli “onayı”nda başarı kazanamadık.
Çünkü hedeflediğimiz millet bünyesindeki “bazı unsurlar bazı şeyleri unutmadılar”.
Buradaki “bazı unsurlar” deyimiyle hem en yoğun etnik azınlığı oluşturan, hem coğrafi yekparelik arz eden, hem de devlet sınırlarının ötesinde kavmî bir bütün olan Kürtleri kastediyorum.
Hayır, hiçbir ulus-devlet sütten çıkmış ak kaşık olmadığı ve zaten Renan’ın “tavsiyesi” de risalede durduğu için bu yazıda günah çıkartacak değilim.
Fakat Kürtlere Kürtlüklerini asla unutturamadık ki işte bunun için önceki gün Silvan’da onüç evlâdımızı yitirdik ve yine bunun için Diyarbakır’da “demokratik özerklik” ilânını işittik.
Peki, çıkartılacak sonuç ve ders nedir?
* * *
ŞUDUR: Henüz gerçekleşmediyse de Kürtler artık “kendisi için ulus” olmak yolundadır.
Nitekim her millet gibi ilkin kurucu efsane aranmıştır. “Mem-û Zin” bu işlevi görmüştür.
Sonra Norveçlilerin, Arnavutların hatta Almanların daha önce yaptığı gibi şive ve lehçelerin ortalamasında bir “ortak dil” üretilmeye başlanmıştır. Semboller, kahramanlar, kodlar yaratılmıştır.
En önemlisi ise iradi biçimde “biz ulusuz” diye ortaya çıkan “öncüler” organizmaya dönüşmüştür. O “ulus” mitosu etrafında da ciddi bir kitleyi peşinden sürükler konuma ulaşmıştır.
Tüm bunlar çok klasiktir ve “millet” oluşum süreçlerinin bütün unsurlarını içermektedir.
* * *
İMDİİ, tekrar gerçekler inatçıdır ve Kürtlerin “ulus”a dönüşmekte olduğu artık bir vakıadır.
Fakat başta dediğim gibi, “ulus”a dönüşmek illâ ayrı bir “ulus-devlet” olmak, kurmak, hatta istemek anlamına gelmez ki bu çetrefil ve nüanslı konuyu bir başka yazıya bırakıyorum.
Zaten yukarıdaki dönüşüm olgusunu dürüstçe saptamak bile şu an için yeter, çünkü Türkiye Cumhuriyeti “ulus-devleti”nin bölünmesini önleyecek yegâne “emniyet tedbiri” gerçekçiliktir!
Yazının devamı...

CHP ve deli pusula fenomeni

6 Temmuz 2011

Altı oklu kuruma ve Dersimli öndere saygısızlık olur falan diye değil! 
Aksine, bu parti için bu benzetmeyi kullanmak Arthur Rimbaud’a haksızlık olur.
Yani o “Sarhoş Gemi” başlıklı muhteşem şiiriyle manzum edebiyatta çığır açmış olan evrensel Fransız’ı taşra politikacılığıyla özdeşleştirmek olur ki, ne haddime!
Peki, bu takdirde aynı Kılıçdaroğlu yönetimindeki aynı CHP neye benzetilebilir?

MADEM denizcilik terimiyle başladım bu takdirde şimdi de “deli pusula” diyeyim.
Çünkü aslında o pusulanın hiç “delirmemesi” ve hep kuzeyi göstermesi gerekir.
Oysa zaten mihrak olan kutuplar bir yana, örneğin Avustralya açığında ve Antil Denizi’nde, artı bulutların çok elektrik yüklendiği tropik fırtınalarda manyetik cazibe bozulur.

Yazının devamı...

Benim Mehmet Ali Abim

29 Haziran 2011

İlki Mehmet Ali Birand, diğeri ise Hasan Cemal’dir!

Oysa tevellüt hanesindeki yaş farklarımız öyle aman aman bir rakama ulaşmaz.

Kaldı ki, kanlarımız hemen kaynaştı, çok kısa süre içinde hem Mehmet Ali Abi, hem de Hasan Abi’yle enseye tokat derece yakın bir dostluk kurmak bahtiyarlığına eriştim.

Fakat hiçbir zaman o “abi” sıfatından vazgeçmedim ve geçemem!

Yazının devamı...