"Hadi Uluengin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hadi Uluengin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hadi Uluengin

Fransız deyimi Türk kafası

28 Ocak 2012
Yani altıgen ülke Doğu ve Orta Avrupa gibi Osmanlı akınlarına maruz kalmamıştır.
Dolayısıyla da Fransızca ora dillerinde varolan “Türk geliyor” ünlemini barındırmaz.
Gerçi “Türk kafası” ifadesi
mevcuttur ama bunun karşılığı
“dayak oğlanı” deyimidir
Her çapanoğlu işin illâ Türklere
mal edildiğini kasteder. Haksızlığın eleştirisini içerir.
O halde, yaşayan bütün diller gibi Fransevî lisan da onu konuşan insanların kolektif hafızasını yansıttığı için en önce yukarıdaki olguya mim koyalım.
* * *
SONRA, 1536 Kanuni – 1. François antlaşması; 1683, Türklerle savaşmıyor diye “Güneş Kral” 16. Louis’in Papa tarafından aforozla tehdidi; Paris ricalini heyecanlandıran “Türklemeler”  modası ve Moliere’nin aynı tür piyesleri falan, Napolyon’un Mısır seferine çıktığı 1798 yılına dek Fransa’yla olan siyasi ilişkilerde de limoni bir durum yaşanmamıştır.
Zaten bu istisnai gelişmenin ardından 1807 donanma ittifakı ve 1853 Kırım Harbi’yle iki devlet tekrar müttefik konuma geçmişlerdir. Nizam-ı Cedit de Fransız subayların eseridir.
Diğer taraftan, 1789 Devrimi’nin etkisiyle ve daha 18. yüzyıl sonundan itibaren söz konusu Fransa ilk Türk – Osmanlı modernleşmesinin cazibe merkezini oluşturmuştur.
Galata’daki elçilikte basılan “hürriyet, müsavat, uhuvvet” bildirisi ertesinde Şinasi ’den Namık Kemal’e “Genç Osmanlılar” bakışlarını Descartes ülkesine çevirmişlerdir.
“Jön Türk” sözü ise zaten Fransızcadır. “Meşveret” dahi bu dilde basılmıştır.
Artı, Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında okuduğu Voltaire’yi  satır be satır çizmiştir.
Aynı Kurtuluş Savaşı’nda Ankara’yla ilk barışı imzalayan başkent de Paris olmuştur.
Ve nihayet Lozan müzakerelerinde Fransa nispeten “anlayışlı” tutum takınmıştır.
* * *
İMDİİ, ruhi ve siyasi geçmiş böyleyken son gelişmelere bakarak Fransızların Türkiye ’ye ve Türklere karşı özel husumet taşıdığı fikrini beynimizden silelim! Böyle bir şey yok!
Fakat doğru, Elysées Sarayı’nın hal-i hazırdaki kiracısı Nicolas Sarkozy iktidara geldiği günden beri “anti-Türk” diye tanımlanabilecek bütün girişimlere imza attı ve atıyor.
Ancak bu yaklaşımı derhal ırkçılığa ve İslamofobiye bağlamak da gerçeği yansıtmıyor.
Hayır, ağacı görüp ormanı ıskalayan Sarkozy ırkçı veya İslamofob olduğu için değil, çapsız bir politikacı olarak günübirlik taktik saptadığı içindir ki yukarıdaki tutumu takınıyor.
Geçen haftaki “soykırım müeyyidesi” de işte aynı çerçevede yer alıyor.
Üstelik çuvallıyor, zira çoktan Fransızlaşmış olan ve yekparelik arzetmeyen Ermeni diasporası birkaç istisna hariç, illâ 1915 konusunda en “sert” tavrı alan partiye oy vermiyor.
* * *
ÖTE yandan, İttihatçıların 1915 cürümü soykırımdı veya değildi tartışması bir yana, entelektüel etik açısından asla onaylanamaz olan “cezai müeyyide” yasasını ciddi ölçüde de, bu kez Fransız aydınlarda yer etmiş olan “ders vericilik” geleneğine bağlamak gerekiyor.
Şöyle ki, Stalin’i sahiplenip işi “anti-komünistler köpektir” cüretkârlığına vardıran ve ancak Vietnam mültecilerinden sonra ayılan Jean Paul Sartre buna en iyi örnektir,  burnu havada Fransevî intelligentsia her şeyin en doğrusu bildiği kibrini taşır. Daha doğrusu avunur.
Dolayısıyla, velev ki Sarkozy onların yabancısı olsun ve üstelik aynı kesimden yoğun bir kitle de işgüzarlığa şiddetle karşı çıksın, bilinçaltındaki o “ders vericilik” gelenek ve refleksi yasanın Paris meclislerinden geçmesinde sanıldığından çok daha fazla rol oynamıştır.
Açıkçası, Fransız yasaması bizzat Fransızcadaki “Türk kafası” haksızlığını yapmıştır.
Amenna da, bütün bunlar bizim yukarıdakinden bağımsız olarak ve başta 1915 Ermeni kıyamı olmak üzere yakın tarihimizle yüzleşmek zorunluluğumuzu ortadan kaldırmamaktadır.
Artık “dayak oğlanı” yerine konulmamak ancak böyle bir yüzleşmeyle mümkündür!
Yazının devamı...

Hrant ve Lefter ekseninde yakın tarih

21 Ocak 2012

Toplum olarak da, ülke olarak da, birey olarak da yüzleşemedik!

Gasilhanedeki kadavra çoktan buz kesti ama işte cenazeyi hâlâ bekletiyoruz.

Dolayısıyla da hortlaklarımızdan kurtulamıyoruz. Geceleri kâbus görüyoruz.

Kolektif hafızanın ecinnileriyle boğuşuyoruz ve yataktan ter içinde fırlıyoruz.

Yazının devamı...

Nasıl ve nereye gidişat?

14 Ocak 2012

Bunu hafta içinde yaşadığımız son zaptî–adlî vukuatlardan yola çıkarak söylüyorum.

Yani eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını; CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na soruşturma açılmasını ve KCK’da yeni tevkifat gerçekleştirilmesini kastediyorum.


* *  *

OYSA bir; geleneksel kışla vesayeti söyleminden arınamadığı için görevdeyken çok eleştirdiğim ama legalist, yani rejime saygılı bir general olduğunu daima vurguladığım İlker Başbuğ’u darbecilikle itham etmek ne nesnel gerçeklerle, ne de gözlemlerle bağdaşıyor.

Yazının devamı...

Hâlâ mümkün mü? (III)

7 Ocak 2012

Bazı okuyucular da “bir ölü için bu kadar yazmaya değer mi” diye mail atıyorlar.
Aslına bakarsanız yukarıdaki yaklaşım ilk bakışta gayet de haklı gözüküyor.
Çünkü doğru, o marksisto-komünizm evrensel planda ve eceliyle vefat edeli çok oldu.
Ama Türkiye gibi bitpazarına nur yağdıran ve aynı evrensel sathı da hep istim arkadan gelsin hesabı kateden birkaç istisnai ülkede hâlâ “umut ışığı” diye pazarlanmaya çalışılıyor.
Hayır, nostaljiya arayan ve köklü geleneği sahip olan bir işçi sınıfı tarafından değil!
Zira iktisadi faktörlerden dolayı söz konusu sınıf bizim ülkemizde ancak ellili yıllardan itibaren somutlaşmaya başladı. “Kızıl maya” (!) ise bünyede hemen hiç tutmadı.
Fakat buna karşılık Meşrutiyet’ten beri yönetici seçkinleri belirleyen ve daima otoriter – totaliter yöntemlere başvurmuş olan hâkim ideoloji yeni dönemde başka tür bir rol üstlendi.

ŞÖYLE ki, aslında hep antikomünizm şampiyonu olan ve “gerekirse komünizmi de biz getiririz” dahi diyebilen bu egemen kesim 1989 yılında Duvar’ın yıkıldığını gördü.

Yazının devamı...

Şırnak faciası ve askeri çözüm

31 Aralık 2011

Kürt sorununda asla ve asla askeri çözüm yoktur! Asla ve asla da olmayacaktır!

Tabii bu “asla”yla insan vicdanını aşan ve kitlesel imha öngören silahların kullanımını veya 1915 Ermeni tehcirini hatırlatacak kıyam yöntemlerine başvurulmasını dahil etmiyorum.

Çünkü “vur kurtulcular” için bile 21’nci yüzyılda böyle bir alternatif mevcut değildir!

O halde, hiç aralıksız tekrarladığım bu ana ilkeyi vurguladıktan sonra Uludere’de 35 masum yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan dehşet olayı yukarıdaki çerçevede analiz edelim.

Yazının devamı...

Hâlâ mümkün mü? (II)

24 Aralık 2011

3. Napolyon Fransa’sı yukarıdaki mücadeleyi sahiplendi. Prusya ise tarafsız kaldı.
Oysa Marx’la birlikte komünizmin “kurucu babası” olan Engels 1859 yılında “Po ve Ren” başlığıyla kaleme aldığı risalede Berlin’in Viyana’ya desteklemesini talep ediyordu.
Ahlâki ve vicdani değerlere aldırmamayı vaaz ederek de harfiyen şöyle yazmıştı:
“Bunun ilâhi adalet ve milli irade ilkesiyle bağdaşmaması bize dert değil. Postu koruyoruz. Hele Almanya bir birleşsin, şu İtalyan didişmesinin de icabına bakılır”.
Buyurun cenaze namazına ve de bilhassa işte buyurun Marksist “namusa” (!)!

ÖYLE ve zaten sırf en eskiye çıktığı için bu örneği seçtim. Emsalleri uzatabilirim.
Düşünün ki Karl Marx ve yoldaşı Viyana için militarist Prusya’dan destek istiyor.

Yazının devamı...

Hâlâ mümkün mü? (I)

17 Aralık 2011

Berktay’dan başka Murat Belge, Roni Marguiles ve bir ölçüde de Nabi Yağcı’nın katıldığı bu sorgulama “sosyalizm hâlâ mümkün mü” ekseni etrafında gerçekleşiyor. 
Belki biraz hariçten gazel okumak gibi olacak ama otuz yıldır hiç durmadan kafa patlattığım bu konuda ben de iki çift lâf söylemek istiyorum.

BİR kere yukarıdaki etiketi “sosyalizm” değil “komünizm” diye yazmak gerekiyor.
Zira mesele Marksist içerikli bir mazi etrafında dönüyor. Oysa malûm, o Karl Marx ve yoldaşı Frederik Engels ünlü manifestoya özellikle “komünist” başlığını vermişlerdi.
Artı, aslında daha öncesi de var ama en azından Bolşeviklerin iktidarı zaptettiği 1917 yılından beri bu iki terim; dolayısıyla iki teori ve iki pratik ziyadesiyle ayrıştı. Hatta zıtlaştı.
Eh, tartışmacılar da, ben de bir İsveç sosyalizminden bahsetmediğimize ve ortak rahle-i tedriste Marksist kültür yaladığımıza göre hilkat garibesinin adını dobra dobra koyalım:
İster geçmişte “dejenere edildi” diye züğürt tesellisiyle avunulsun, ister gelecek için “ütopya” kastedilsin, “hâlâ mümkün mü”nün arka planındaki terim komünizmdir ve nokta!

MARX ve Engels’den kapı açtık, o halde tabii ki onlardan başlamamız gerekiyor.

Yazının devamı...

Hâlâ mümkün mü? (I)

17 Aralık 2011

Berktay’dan başka Murat Belge, Roni Marguiles ve bir ölçüde de Nabi Yağcı’nın katıldığı bu sorgulama “sosyalizm hâlâ mümkün mü” ekseni etrafında gerçekleşiyor. 
Belki biraz hariçten gazel okumak gibi olacak ama otuz yıldır hiç durmadan kafa patlattığım bu konuda ben de iki çift lâf söylemek istiyorum.

* * *

BİR kere yukarıdaki etiketi “sosyalizm” değil “komünizm” diye yazmak gerekiyor.
Zira mesele Marksist içerikli bir mazi etrafında dönüyor. Oysa malûm, o Karl Marx ve yoldaşı Frederik Engels ünlü manifestoya özellikle “komünist” başlığını vermişlerdi.
Artı, aslında daha öncesi de var ama en azından Bolşeviklerin iktidarı zaptettiği 1917 yılından beri bu iki terim; dolayısıyla iki teori ve iki pratik ziyadesiyle ayrıştı. Hatta zıtlaştı.

Yazının devamı...