Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hâlâ mümkün mü? (III)

GEÇEN cumartesi hariç son üç haftadır marksisto-komünizm konusunu işliyorum.

Bazı okuyucular da “bir ölü için bu kadar yazmaya değer mi” diye mail atıyorlar.
Aslına bakarsanız yukarıdaki yaklaşım ilk bakışta gayet de haklı gözüküyor.
Çünkü doğru, o marksisto-komünizm evrensel planda ve eceliyle vefat edeli çok oldu.
Ama Türkiye gibi bitpazarına nur yağdıran ve aynı evrensel sathı da hep istim arkadan gelsin hesabı kateden birkaç istisnai ülkede hâlâ “umut ışığı” diye pazarlanmaya çalışılıyor.
Hayır, nostaljiya arayan ve köklü geleneği sahip olan bir işçi sınıfı tarafından değil!
Zira iktisadi faktörlerden dolayı söz konusu sınıf bizim ülkemizde ancak ellili yıllardan itibaren somutlaşmaya başladı. “Kızıl maya” (!) ise bünyede hemen hiç tutmadı.
Fakat buna karşılık Meşrutiyet’ten beri yönetici seçkinleri belirleyen ve daima otoriter – totaliter yöntemlere başvurmuş olan hâkim ideoloji yeni dönemde başka tür bir rol üstlendi.

ŞÖYLE ki, aslında hep antikomünizm şampiyonu olan ve “gerekirse komünizmi de biz getiririz” dahi diyebilen bu egemen kesim 1989 yılında Duvar’ın yıkıldığını gördü.
Aniden panikledi, çünkü kendi paradigmasının da er geç tarumar olacağını fark etti.
Dolayısıyla önce statükoyu kilitledi. Sonra da denize düşen yılana sarılır misali mazide nefret ettiği marksisto-komünist tekne kalıntılarıyla ittifak aradı. Onlar da zevkten uçtular.
Öyle ya, kitle cezbedemediği için hep ultra-marjinal kalmış ve yukarıdakilerin işkence tezgâhından geçmiş olmasına rağmen yine de hep mazoşist bir hazla neo-İttihatçı Kemalist kalıptan medet ummuş bizim “alaturka sol” için bundan daha ehven fırsat doğabilir mi?
Hazretler umdular ki başta ordu, devlet yapısına hâlâ kısmen hükmeden bu derin egemenlerin sağlayacağı destek sayesinde ilk defa gettodan çıkmak imkânına kavuşacaklardır.
Zaten özetlersek “Ergenekon” bu hesabın da çuvallamasından başka bir şey değildir!

ANCAK tabii söz konusu ittifakın oturaklaşması için onların da Marksist kitâbiyatın bile “m”sine sığamayacak lâfazanlıklara ve pratiklere başvurması gerekiyordu. Eh ne gam!
Dün TSK’ya “burjuvazinin halka karşı vurucu gücü” diye beddua okurken bugün ordudan çok orducu kesileceksin... Dün Kürtlere federasyon isterken bugün Türk ırkçılığının ve şovenizminin en azılı yardakçısı olacaksın... Dün “Kıbrısa hürriyet / İşgale nihayet” derken de bugün 1915 Ermeni kıyamının haklı olduğuna dair provokasyon düzenleyeceksin...
Sırtında yumurta küfesi ve fıtratında da ilke, ar, namus, vicdan falan yok ki utanasın!
Yani nasıl ki tüm bu insani erdemler modern tarih boyunca marksisto-komünistlerin hiç umurunda olmadı ve onlar yüz seksen derece zıdda dönmekten yine hiç hicap duymadılar, işte bizim tekne kalıntılarının da şimdi uygulamakta olduğu manevra aynen budur ve böyledir.
Zaten yukarıdaki çiftleşmenin gayrimeşru çocuğu da “ulusalcılık” denilen şeydir!

BU çocuk ilk değil! Onun ibadullah kardeşlerini evrensel yetimhanelerden tanıyoruz.
İtalyan sosyalistlerin en solundaki Mussolini nasıl faşizmi ürettiyse; ilkin orak-çekiç armalı Nazi Partisinde Strasser nasıl Bolşeviklikten çark ettiyse; Fransız Komünist Partisi liderliğine aday Doriot yine nasıl Nazi kesildiyse, bizimkiler de aynı biberonu emziriyorlar.
Örnekleri uzatabilirim çünkü totaliter dürtü “kurucu babalar” durumundaki Marx ve Engels’ten itibaren ve sözde “bilimsel” (!) denilen sosyalizmin ruhunda neşvünema buluyor.
Böylesine zihinsel bir şema da marksisto-komünistlerin ancak zahiren zıt olan ve yine totaliter eksene oturan diğer ideolojilere sıçramasını konjonktürel ve anlık bir mesele kılıyor.
Ve işte bu yüzdendir ki evrensel planda bitmiş bir marksisto-komünizme değinirken aslında onun bugünkü Türkiye’de “ulusalcılık” diye vaftiz edilen çömezini sorguluyorum.
Gelecek hafta konuyu bütün totalitarizmlerin birlikteliği çerçevesinde noktalayacağım.

X