Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Fransız deyimi Türk kafası

FRANSIZLARDA özel bir “Türk öcüsü” yoktur. Çünkü coğrafyalarımız uzaktır.

Yani altıgen ülke Doğu ve Orta Avrupa gibi Osmanlı akınlarına maruz kalmamıştır.
Dolayısıyla da Fransızca ora dillerinde varolan “Türk geliyor” ünlemini barındırmaz.
Gerçi “Türk kafası” ifadesi
mevcuttur ama bunun karşılığı
“dayak oğlanı” deyimidir
Her çapanoğlu işin illâ Türklere
mal edildiğini kasteder. Haksızlığın eleştirisini içerir.
O halde, yaşayan bütün diller gibi Fransevî lisan da onu konuşan insanların kolektif hafızasını yansıttığı için en önce yukarıdaki olguya mim koyalım.
* * *
SONRA, 1536 Kanuni – 1. François antlaşması; 1683, Türklerle savaşmıyor diye “Güneş Kral” 16. Louis’in Papa tarafından aforozla tehdidi; Paris ricalini heyecanlandıran “Türklemeler”  modası ve Moliere’nin aynı tür piyesleri falan, Napolyon’un Mısır seferine çıktığı 1798 yılına dek Fransa’yla olan siyasi ilişkilerde de limoni bir durum yaşanmamıştır.
Zaten bu istisnai gelişmenin ardından 1807 donanma ittifakı ve 1853 Kırım Harbi’yle iki devlet tekrar müttefik konuma geçmişlerdir. Nizam-ı Cedit de Fransız subayların eseridir.
Diğer taraftan, 1789 Devrimi’nin etkisiyle ve daha 18. yüzyıl sonundan itibaren söz konusu Fransa ilk Türk – Osmanlı modernleşmesinin cazibe merkezini oluşturmuştur.
Galata’daki elçilikte basılan “hürriyet, müsavat, uhuvvet” bildirisi ertesinde Şinasi ’den Namık Kemal’e “Genç Osmanlılar” bakışlarını Descartes ülkesine çevirmişlerdir.
“Jön Türk” sözü ise zaten Fransızcadır. “Meşveret” dahi bu dilde basılmıştır.
Artı, Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında okuduğu Voltaire’yi  satır be satır çizmiştir.
Aynı Kurtuluş Savaşı’nda Ankara’yla ilk barışı imzalayan başkent de Paris olmuştur.
Ve nihayet Lozan müzakerelerinde Fransa nispeten “anlayışlı” tutum takınmıştır.
* * *
İMDİİ, ruhi ve siyasi geçmiş böyleyken son gelişmelere bakarak Fransızların Türkiye ’ye ve Türklere karşı özel husumet taşıdığı fikrini beynimizden silelim! Böyle bir şey yok!
Fakat doğru, Elysées Sarayı’nın hal-i hazırdaki kiracısı Nicolas Sarkozy iktidara geldiği günden beri “anti-Türk” diye tanımlanabilecek bütün girişimlere imza attı ve atıyor.
Ancak bu yaklaşımı derhal ırkçılığa ve İslamofobiye bağlamak da gerçeği yansıtmıyor.
Hayır, ağacı görüp ormanı ıskalayan Sarkozy ırkçı veya İslamofob olduğu için değil, çapsız bir politikacı olarak günübirlik taktik saptadığı içindir ki yukarıdaki tutumu takınıyor.
Geçen haftaki “soykırım müeyyidesi” de işte aynı çerçevede yer alıyor.
Üstelik çuvallıyor, zira çoktan Fransızlaşmış olan ve yekparelik arzetmeyen Ermeni diasporası birkaç istisna hariç, illâ 1915 konusunda en “sert” tavrı alan partiye oy vermiyor.
* * *
ÖTE yandan, İttihatçıların 1915 cürümü soykırımdı veya değildi tartışması bir yana, entelektüel etik açısından asla onaylanamaz olan “cezai müeyyide” yasasını ciddi ölçüde de, bu kez Fransız aydınlarda yer etmiş olan “ders vericilik” geleneğine bağlamak gerekiyor.
Şöyle ki, Stalin’i sahiplenip işi “anti-komünistler köpektir” cüretkârlığına vardıran ve ancak Vietnam mültecilerinden sonra ayılan Jean Paul Sartre buna en iyi örnektir,  burnu havada Fransevî intelligentsia her şeyin en doğrusu bildiği kibrini taşır. Daha doğrusu avunur.
Dolayısıyla, velev ki Sarkozy onların yabancısı olsun ve üstelik aynı kesimden yoğun bir kitle de işgüzarlığa şiddetle karşı çıksın, bilinçaltındaki o “ders vericilik” gelenek ve refleksi yasanın Paris meclislerinden geçmesinde sanıldığından çok daha fazla rol oynamıştır.
Açıkçası, Fransız yasaması bizzat Fransızcadaki “Türk kafası” haksızlığını yapmıştır.
Amenna da, bütün bunlar bizim yukarıdakinden bağımsız olarak ve başta 1915 Ermeni kıyamı olmak üzere yakın tarihimizle yüzleşmek zorunluluğumuzu ortadan kaldırmamaktadır.
Artık “dayak oğlanı” yerine konulmamak ancak böyle bir yüzleşmeyle mümkündür!
X