"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Bazı goller güzel bir kadınla birlikte olmakla eşdeğer

Ayağından vuruldu ya Alen Markaryan, Beşiktaş’ın efsane tribün lideri... Haliyle kupa finaline gidemedi. E o zaman da ben ona gittim! Ne göreyim, elinde Alya için bir Beşiktaş forması. “Ağaç yaşken eğilir” dedi, kibarca uzattı. Bu hassas konu, sevgilimi aradım, “Ne yapayım?” diye sordum. “Biz Fenerbahçeliyiz, centilmeniz, Alen’i de severiz, teşekkür et ama formayı iade et” dedi, “Alya çoktan Fenerli zaten...”

Alen Markaryan, delikanlı bir adam, insana güven veren bir adam. Dört sene televizyon programı yaptı, Fotomaç’ta 4-5 sene yazı yazdı, Türkiye’nin 40-45 üniversitesinde panellere katıldı, amigoluğun çapulculuk, lümpenlik olmadığını anlattı. Öyle bir marka ki, New Yorker Dergisi’nden bile onunla röportaja geldiler. Üniversitelerde sık sık bitirme tezlerine konu oluyor. Bir an evvel iyileşmesi ve sahalara dönmesi dileğiyle...

*  İnsan neden amigo olur?
- Amigo olunmaz…

*  Neden? Doğulur mu yani?
- Seni o mertebeye layık görürlerse, amigo olursun. Bu, sana atfedilen bir değer olabilir ancak…

*  O değeri, size atfetmelerinin sebebi?
- 45 yaşındayım. Kendimi bildim bileli Beşiktaşlıyım. 12 yaşından beri maçlara gidiyorum. Evden kaçar, maça giderdim, işimi aksatır maça giderdim. Tarifi /images/100/0x0/55eb5a92f018fbb8f8bbbff0olmayan bir sevgi ve bağlılık. Eskiden ‘tribün lideri’ diye bir şey yoktu. Grup halindeydik. Biri davul, biri trampet çalar, diğeri de tribünle ilgilenirdi. Ben işte, o tribünle ilgilenendim. 1990 yılından sonra valilik bir karar aldı: “Taşın üzerinden düşüyorlar. Yaralanıyorlar. Artık sadece bir kişi çıkacak…” Herkes, “Alen o sensin!” dedi. İşte benim maceram ondan sonra başladı.

*  Sizi neredeyse bütün kuşaklar tanıyor…
- Tabii tabii, küçükken birlikte maça gidip geldiğimiz insanların şu an 20-25 yaşında çocukları var. Onların Alen Abi’siyim. Babaları da benimle coşuyordu, çocukları da coşuyor. Görünmez kurallar beni, bugünkü adam yaptı. Yoksa, “Amigo olacağım” diye yola çıkmadım ben.

*  Herkes olabilir mi?
- Dalga mı geçiyorsun?

*  Peki nasıl sınavlardan geçmek gerekir?
- Devamlılık. Empati. Halden anlama. Hislerinin kuvvetli olması. Babacanlık. Delikanlılık. Hız. Atiklik. Espri yeteneği. Bunlar yoksa geçiniz.

*  Liderlik vasfı? Baskın ve sert olmak?
- Bazı camialarda amigolar, baskın ve sert tipler. Bizde öyle değil. Tribün içerisinde, bizde demokrasi en tepede. Astığım astık, kestiğim kestik biri bizde amigo olamaz. Mutlak surette, adaletli, ilgili, sevecen olmalı. İnsanlar, “Evet ya bu çocuk hak ediyor!” demeli.

*  Başka?
- Bir de tribünün ruhunu anlamalı. Yaşayan bir organizma tribün. Sakinleri arasında hiç değişmeyenler de var, üç ayda hevesini alıp gidenler de. Bu ortamlarda, sen hiç duruşunu bozmazsın. 35 senedir o tribünün içindeyim, çok az maç kaçırdım ve çok az insanın kalbini kırdım.

*  Bir orkestrayı bile yönetmek zorken, 30 bin kişiye aynı şarkı söyletebiliyorsunuz. Üstelik hatasız. Nasıl beceriyorsunuz?
- Bizim bütün tezahüratlarımızın merkezi, kapalı tribünün ortası. Maçta insanlar oraya kulak kabartır. Oradan başlayan tezahürat genişler ve yayılır. Kötüyse benimsenmez, cılız kalır, yok olur gider. Önemli olan, isabetli tezahüratı, süzgeçten geçirip, insanları doğru şeye kanalize etmek. Benim yaptığım da bu. Taraftarın tek sermayesi sesi. Senin de ona saygı gösterip göstermediğini anlıyor.

“I LOVE YOU ALEN”

*  Biz azınlıklara karşı dünyanın en anlayışlı milleti değiliz. Fakat statta sizin Ermeni olduğunuz bile unutuluyor. Bu sizi şaşırtmıyor mu?
- Yanılmıyorsam Melih Aşık’tı, bana gösterilen sevgiden dolayı şöyle başlık atmıştı, “Ermeni sorununun olmadığı tek yer İnönü Stadı!” diye. Gerçekten de öyle. Bir işadamı, İtalya’dan gelen misafirini kendi locasında ağırlıyor. O sırada da, Türkiye’de ırkçılık tartışılıyor, “Ben sana Türkiye’de ırkçılık var mı, yok mu göstereceğim” diyor. Tam o sırada, benim adım söyleniyor, ben sahaya inerken, insanlar “I love you Aleeeen” diye bağırıyorlar. İşadamı, İtalyan’a dönüyor, “Bu adam Ermeni kökenli, şimdi anladın mı?” diyor. Ben kendimi bu ülkede Alen Markaryan olarak, hiçbir zaman azınlık hissetmedim. Böyle bir muamele yapılmadı. Başkalarını bilemem, ama benim gerçeğim bu.

*  Siz işinizi icra ederken, birini mi gözünüze kestiriyorsunuz?
- Evet, öyle yapıyorum ama birini değil, bir grubu gözümü kestiriyorum. Her seferinde de o grup değişiyor. Sesin ve doğru tezahüratın çıktığı yeri örnek gösterip, diğerlerinin oraya adapte olmasını sağlıyorum. Bunu yeri geliyor parmağımla, yeri geliyor gözümle gerçekleştiriyorum. 21 senedir amigoluk yapıyorum, zaten insanlar gözlerimin hareketinden neyin ne olduğunu anlıyorlar.

*  Bunun bir maddi karşılığı var mı?
- Tabii ki yok. Ama manevi karşılığının yanında, maddi karşılığın lafı bile olmaz. Alen, Alen oldu Beşiktaş sayesinde, daha ne olsun? Üstelik sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da. Almanya’da, Hollanda’da, İsviçre’de, Belçika’da. Amerika’da ablamı ziyarete gittim, New Jersey’de ben geldim diye Beşiktaş gecesi yapıldı. Her yerde yaşıyoruz, yaşatılıyoruz.

*  Usandığınız, “Bugün halim yok” dediğiniz, izin istediğiniz olmuyor mu?/images/100/0x0/55eb5a92f018fbb8f8bbbff2
- Bir gün üst aramasından geçiyoruz, orada memur dedi ki, “Hadi bakalım, görev başına!” Şaşırdım. Bu görev değil, aşk. 12-13 yaşında stada girerken, merdivenlerden sahayı gördüğüm yere çıktığımda, inanılmaz bir heyecana kapılırdım. O günden beri hiç değişmedi.

*  Güzel bir kadın görmekten ya da birlikte olmaktan daha mı heyecan verici yani…
- O kadar değil. Ama tarihte çok enteresan goller vardır, bak onlar güzel bir kadınla birlikte olmakla eşdeğer. Bir-iki hafta o golün hazzını yaşarsın.

*  Üniversitelere, bitirme tezi olarak konu olmanız, sizi şaşırtıyor mu?
- İlk başlarda evet. Ama şimdi alıştım. Haftada iki, üç, biri çıkıp geliyor, “Sen benim bitirme tezimsin Abi” diyor, hocası görev vermiş, Çarşı’yı anlatmamı istiyor. Biz de Hayat Üniversitesi mezunuyuz, Kapalıçarşı’da 15 seneyi devirenlere böyle denir, anlatıyoruz tabii. Hoşuma da gidiyor.

*  “Vay be! Ben neymişim olmuyor” mu insan?
- “Ben neymişim” demediğim için buralara gelebildim ben…

BEŞİKTAŞ AŞKI BABAMDAN MİRAS

*  Nasıl bir çocukluk?
- Top oynamayı çok seviyordum. Ama bronşit-astım karışımı bir hastalığım vardı, annem ısrarla “Top oynama” diyordu.

*  Anneniz Ermeni mi?
- Evet, evet Güler Hanım.

*  Baba?
- O da Keğam Bey. Babam da misket oynamama takmıştı, “Evladım çamur oluyor her tarafın” diyordu. Benimse umrumda bile değildi. İkisini de dinlemiyordum. Kurtuluş’ta yaşıyorduk. Güzel bir çocukluk. Bir ablam var. Sonra, Üsküdar Bağlarbaşı’na taşındık.

*  Alen ismi başınıza bela oldu mu?
- Hiç. İki bin kişilik okulda bir Ermeni bendim. Ama asla kendimi azınlık gibi hissetmedim. O yıllarda ASALA olaylarını televizyonda duyunca, annem utancından kızarırdı. Ben, bu topraklarda doğdum, bu topraklarda doydum, 45 yıllık hayatım boyunca, kimse bana, “Sen Ermenisin!” demedi. Askerlikte bile. Sergen’in son dakika Fenerbahçe’ye attığı bir gol vardı, 1-0 kazanmıştık, işte o maçta, sahaya, şeref tribününün altından girmek zorunda kaldım. Birden bütün saha, “A-len… Ba-ba” diye bağırmaya başladı. Az evvel Ali Şen için, “A-li… Ba-ba” diye bağırmışlardı. Ben kendimi bu ülkede nasıl azınlık hissederim?

*  Ermeni adetlerini bilir misiniz…
- Ben Ermenice bilmem. Annem de az bilir. Türk okullarında okudum.

*  Beşiktaş aşkı ne zaman başladı?
- Annem, “Hadi artık, saat sekiz!” diye beni yatağa gönderirdi, o sırada babam ve arkadaşları da rakı içip, Beşiktaş hikayeleri anlatırlardı. Ben de yatağımda ninni gibi onları dinlerdim. Babam da koyu Beşiktaşlıdır. 1950’lerde açık tribünde maç izlerken, gol olunca, sevinçten dengesini kaybedip aşağı uçmuş, kolunu kırmış. 30 sene bileği yamuk gezdi. Beşiktaş aşkı, bana babamdan miras.

*  Maçları nasıl izliyordunuz?
- Annem izin vermediği için mecbur evden kaçıyordum. Maç günleri, evin kapısını kilitler, anahtarı yastığının altına koyardı. Ama beni engelleyebilene aşk olsun! 12 yaşındaydım ama evin yedek anahtarını yaptırmıştım. Annem yastığın altında anahtarla uyurken, ben İnönü’de tezahürat yapardım.

*  Niye kuyumcu olmadınız?
- Oldum aslında. 1992’de dükkan açtım. Ama maçtı, Körfez Krizi’ydi derken battım. Sonra şarkıcı menajerliği ve bar işletmeciliği yaptım. Ama amigoluk hep devam etti.

*  Kebap işine ne zaman girdiniz?
- 2001’de. Öğlenleri tabldot, akşamları ocakbaşı bizimki. Ama o hınca hınç dönem geçti. Yine de Allah’a şükür iyiyiz.

ALDIRMA KARTAL ALDIRMA

*  Bir kaşık suda boğmak istediğiniz yorumcu?
- Buna cevap vermesem olmuyor mu ya?

*  Tahammül edemediğiniz futbolcu?
- Emre Belözoğlu. Bir zamanlar da Bülent Korkmaz.

*  Sizce en iyi hakem?
- Faal hakemler içerisinde, her maçta aynı standardı uygulayan hakem ne yazık ki Türkiye’de yok.

*  Maç uğurlarınız, totemleriniz neler?
- 1993 yılına kadar her Fener maçına sarı bir kazağım vardı, onu giyerdim. Aşağı yukarı o kazakla 10 Fener maçı aldık. 11’inci maçta yenildiğimizde bir daha o kazağı giymedim.

*  Çarşı’nın en baba sloganları…
- Çok var. İlk aklıma gelenler: ‘Lidyalılar parayı buldu, sosyete de parayı buldu, Çarşı’yı satın alacak para daha bulunamadı’. Sonra, ‘Siyah-Beyaz, Ölüm-yaşam’... ‘Başın öne eğilmesin, aldırma Kartal aldırma’… ‘Gücüne güç katmaya geldik…’

*  Unutamadığınız maç?
- Üç tane. 1-) Şaban’ın attığı golle yendiğimiz 79-80 sezonundaki FB maçı. 2-) Ali Sami Yen’de 2-0 mağlupken, Ali ve Feyyaz’ın attığı gollerle GS’ı 3-2 yendiğimiz şampiyonluk maçı.                    3-) İlyas Tüfekçi’nin sonradan oyuna girip Beşiktaş 2-1 galipken, durumu 2-2’ye getirdiği FB maçı. O maçta şampiyonluk gitmişti. İki saat stattan çıkmadığımızı hatırlarım.

Hepimiz baykuşuz

*  Tezahüratları kim, nasıl buluyor?

- Haftanın atmosferine, maçın gidişatına göre gelişiyor. Yaratıcı bulunanlar tutuyor, bütün bir stat tek bir ağızdan bağırmaya başlıyor. Sonra flamalarımız var mesela. Biz çocukluğumuzdan beri Plüton’un 9. gezegen olduğunu biliriz. Ama geçtiğimiz günlerde NASA açıklama yaptı, Uranüs’le Plüton arasında bir gezegen daha varmış. E tabii üzüldük Plüton’a, hakkının yenildiğini düşündük. Ertesi maç, “Hepimiz Plütonuz” diye bir flama açtık.

*  Bir de bir baykuş hikayesi var…
- Evet. Geçenlerde Kolombiyalı bir futbolcu, yanlışlıkla sahaya giren bir baykuşu tekmeledi. Biz de sinir olduk, “Hepimiz baykuşuz!” diye flama açtık. Lig TV, “Çarşı Grubu, belediyeye bağlı Boz Baykuşlara gönderme yaptı” diye yayın yaptı. Telefon açtık, tekmelenen baykuşa gönderme yaptık diye. Düzelttiler. Geçen gün de Dentistanbul’un genel müdürüyle dükkanda oturuyoruz, çürük dişin zararlarını anlatıyor, kalp rahatsızlıklarına bile yol açıyormuş. Biz yine boş durmadık, ertesi maçta, “Çarşı, diş çürüklerine karşı!” diye flama açtık. Diş Hekimleri Birliği’nden teşekkürler aldık. Sonra, “Hepimiz Muhsin Ertuğrul’uz” dedik. Tiyatronun yıkılması gündeme geldiği günlerde... ‘Mayıs:1 - Sermaye:0’da güzel pankarttı mesela.

QUARESMA VARKEN PENALTIYI NEDEN HILBERT ATTI

*  Kupayı aldınız ama penaltılarla…
- Bir sakıncası mı var?

*  Penaltılar atılırken ne hissettiniz?
- Nefesimi tuttum.

*  Hilbert penaltıyı kaçırınca, hangi küfrü ettiniz?
- Küfür etmedim. Ama herkesin ortak fikri şuydu: Quaresma varken penaltıyı neden Hilbert attı?

*  Bursa’daki olaylar sonucunda federasyonun Bursa’ya verdiği hükmen mağlubiyet ağır bir ceza değil mi?
- Yeni bir yasa çıktı biliyorsun. Bu yasanın da bazı yükümlükleri ve sorumlulukları var. Bence federasyon biraz da ibretlik bir ceza verdi. Beşiktaş camiasının, hiç kimseyle düşmanlığı ve husumeti yok, olamaz. Ama tabii rakiplerimizin bizi çekememezlik gibi bir sıkıntıları olabilir.

*  FB’de, GS’da ve Trabzon’da en beğendiğiniz futbolcu?
- FB’de Gökhan Gönül, Trabzon’da kaleci Onur, GS’da beğendiğim yok.

*  En sevdiğiniz yorumcular?
- Uğur Meleke, Rıdvan Dilmen, Turgay Demir ve Reha Muhtar.

AYAĞIMDA DOKUZ VİDA VAR BİRİ YANLIŞLIKLA BASSA BİTTİM

*  Sizin Fenerbahçe taraftarından ne farkınız var…
- Fenerbahçe’yi konuşmak bana yakışmaz. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Fenerbahçe, son 7-8 senede, kendi taraftarını ‘müşteri’ gibi görmeye başladı. Son 2-3 yıldır GS da öyle. Bizde de bu yönde yapılandırmalar var ama biz direnmeye çalışıyoruz. Tüm dünyada futbol, çok büyük bir endüstri olduğu için, herkes nemalanmaya uğraşıyor. İstiyorlar ki, taraftar ya da seyirci maça gelince, forma alsın, sosisli sandviç yesin, tuvalete girsin para versin, şapka alsın, her attığı adım para olsun. O zaman da iş, taraftarlıktan çıkıyor, müşteriye dönüyor. Ben bazı statlarda, televizyondan maçları seyrederken, Boris Becker’in tenis maçını izliyormuşum gibi hissediyorum. Top neredeyse, kafa o tarafta, devamlı maça konuşlandırılmış bir topluluk. Oysa bizim İnönü de bu yok, hâlâ bir ruh var, numaralı hariç kimse oturmaz mesela…

*  Siz maçlara gidemiyorsunuz artık değil mi…
- Şu aralar evet. Malum olaydan dolayı. Çok girmek istemiyorum. Yaşanmaması gereken bir şeydi.

*  Biri kurşunladı değil mi?
-Evet.

*  Hani nerede bütün o anlattığınız sevgi ortamı, barış, dayanışma…
- E tabii her insanı aynı kefeye koyamıyorsun…

*  Futbol yüzünden mi kurşunlandınız?
- Bunlara girmek istemiyorum. Çünkü mahkemesi devam ediyor ve gizlilik kararı var. Ama yanlış değerlendirmelerden ve dolduruşlardan kaynaklanan bir şey.

*  Ne zaman iyileşeceksiniz?
- Her gün fizik tedavi oluyorum. Yavaş yavaş iyileşiyorum. Ama hâlâ dokuz vida var ayağımda. Maçlarda biri, “Abi öpeceğim” diye gelse, yanlışlıkla ayağıma bassa, ben bittim.

X