"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Başka türlü bir şey!

İster ‘modern’ deyin ister ‘post-modern’; içinden geçtiğimiz zaman diliminin bu topraklardaki en başarılı teknik adamı yerel ve evrensel artılarıyla Fatih Terim’dir.

Özellikle 2000’de Galatasaray’la uzandığı ‘UEFA Kupası Şampiyonluğu’, tartışmalara adeta ‘resmi’ dille bir nokta konulmasıydı: Bu, o güne kadar geçilmemiş bir eşikti ve bundan sonra kimin geçeceği de bir muammaydı.
Böylelikle bir rol modeli olarak da zihinlerde yer etti Terim. Artık teknik direktör tarifleri, hoca-futbolcu ilişkileri, motivasyon biçimleri vs., onun ve üslubunun üzerinden tarif ediliyordu. Ama gelinen noktayı sadece bir ‘Avrupa’nın kralı olduk’ olgusuyla tanımlamak haksızlık olurdu, çünkü Terim, Milli Takım’ı Euro 96’ya götüren (ve bu yolda kapıyı ilk kez aralayan) bir teknik adamdı ve kendi liginde üst üste 4 yıl şampiyon olan bir takımın da yaratıcısıydı. Dolayısıyla rol modelliği meselesinde ‘Az zamanda çok işler yapmış’ bir kariyer ortaya koyuyordu.

Terim-Lucescu farkı

Lakin kendi mesleki serüveni açısından yeni bir yol haritası çizip İtalya’ya uzanırken, ‘Serie A deneyimi’ni daha önce tatmış bir teknik adam olarak Mircea Lucescu, aramıza katılıyor ve bu kez o farklı bir model sunuyordu. Rumen çalıştırıcı kısa zamanda takıma yeni bir kimlik kazandırıyor, Şampiyonlar Ligi’nde daha önce aşılmamış eşikleri aşıyor ama en önemlisi hoca-futbolcu diyaloğunda Terim’in hırslı, agresif, otoriter, iddialı yaklaşımlarına göre mütevazı, hoşgörülü, alttan alan, yumuşak bir modeli sunuyordu. Bu konuda hemen Beşiktaş’ı çalıştırdığı dönemde bir maçsonu röportajında karşılaşmanın bitimiyle birlikte formasını çıkaran Tümer’e üşümemesi için verdiği palto akla geliyor (Yoksa hepimiz Lucescu’nun paltosundan mı çıktık!) Fakat benim için daha çarpıcı görüntü Ali Sami Yen’deki bir maçta bir çok fırsatı heba eden Berkant Göktan’la pozisyonları tartışa tartışa yedek kulübesinden çıkış tüneline kadar giderken yapılan muhabbetteki vücut dilidir. Çocuğuna hayatı boyunca yaptığı onca hataya rağmen bir tokat bile vurmamış bir babanın izleri vardı o görüntülerde.

Yeni bir rol modeli: Biliç

Bu aralar bambaşka bir rol modeliyle karşı karşıyayız. Genç, henüz mesleğinin başında, kararlı, ikna edici, heyecanlı ve en önemlisi, sayıları genele göre az ama etkileri açısından artık kendilerini tarifte zorlanmayan bir seyirci profili için (futbola siyaseti karıştıranları kast ediyorum!) ‘İşte beklediğimiz adam’ dedirten Slaven Biliç. Malum bu futbol-siyaset ilişkisi zorlu bir meseledir; hele ki belli bir yaş üzerindeki seyirci modeli gibi. Aslında problem oyunun kendisine dairdir. Çoğu kez kardeşin, hatta oğlun yaşındaki gencecik insanlara umut bağlar, onlar üzerinden sevinçler, üzüntüler yaşarsın. Sana bu tür duyguları yaşatan delikanlıların bir de politik bilinçle donanmasını, hayatlarının baharında senin kendi doğrularına göre hareket etmesini beklersin. Ama iş teknik direktöre gelince daha kolaydır, en azından o sana yaş ve kuşak olarak biraz daha yakındır. Dolayısıyla ona ilişkin beklentiler daha yüksek ve en azından mantıklıdır. Bu açıdan Biliç’in varlığı, onunla aynı dünya görüşünü paylaşan futbolseverler için son derece önem kazanıyor. Öte yandan Biliç gibi figürler elbette daha önce de futbol dünyasında vardı ancak ya kıyıda köşedeydiler ya da sistem için nispeten kolay lokmaydılar. Hırvat teknik direktörün Beşiktaş gibi bu ülke futbolunun en önemli aktörlerinden birinin başında olması ve bu yüzden manevra kabiliyetinin yüksekliği meselenin rengini değiştirdi elbet. Üstelik geçmişte o sevdiğimiz adamlar, ‘başarı’ olgusuyla çoğu kez kucaklaşamadığı için toplumsal arenadaki ikna güçleri meselesinde, kamuoyunun genel geçer bakış açısı içinde eriyip gidiyordu.
Peki Biliç ve takımı Beşiktaş başarılı olursa, bu toplum, bu vesileyle yeni bir rol modeline kucak açar mı? Bunu elbette zaman gösterecek. Üstelik Biliç, ‘şimdiki zaman’ itibariyle de el üstünde tutuluyor. Çünkü takımı ‘üç maçta dokuz puan’ topladı ve zirvenin en üstünde. Milli maç arası sonrası Bursa deplasmanı ve G.Saray maçları, bütün bu tabloyu değiştirebilir. Hoş tablo değişse de elbette ki Biliç’in zihinlerdeki ve gönüllerdeki yeri değişmez ama ‘Siyasal futbol’a vurmak isteyenlere kapı açılır, sadece o kadar.

‘Ne gerek vardı?’

Gelelim pazar günkü Beşiktaş-Antep maçının basın toplantısı sonrası yaşananlara.. “Sosyalist Biliç’in takımının oyun stratejisi ne kadar paylaşımcı, ne kadar toplumsal?” Bundan kastım şuydu, mesela ‘Total futbol’a yakın mısınız, takım içi roller nasıl, oyun sisteminizdeki dağılım ne denli paylaşımcı, yükler hep aynı isimleri mi biniyor vs. Elbette ki kendisinin ‘sosyalist’liğine vurgu yapmak ve en azından bu meselenin daha da popülerleşmesine vesile olmak da istedim. Biliç de pası aldı ve bence hem meseleyi ‘Marksist’ okumalara yakın bir şekilde özetledi, hem de futbol-siyaset ilişkisi bağlamında takdire şayan yerlere taşıdı. İşe ‘halk’ı katması da gayet iyi oldu. Beşiktaş şu an ‘Total futbol’dan epey uzkta ama şimdilik böyle bir hocanın aramızda olması da geleceğe dair bir umut ışığıdır.

X