GeriSeyahat Provence’ın iki çiçek bahçesi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Provence’ın iki çiçek bahçesi

Provence’ın iki çiçek bahçesi

Nice yakınlarındaki Eze ve St. Paul de Vence, ortaçağ atmosferini koruyan iki kasaba. Tepelerin üstüne kurulmuşlar. Eze heykelleri, galerileri, çiçeklerle dolu bahçeleriyle bir sanat kasabası. Diğeri ise Aşkın Şehri olarak biliniyor.

Yazın gelişi, doğanın coşkusu her zaman güzeldir. Ancak Fransa’nın güneyindeki Provence bu mevsimin dünyada en keyifli yaşandığı bölge olarak bilinir. Eşsiz çiçekler ve sizi adeta sarhoş edecek nefis kokular şair ve ressamlara ilham vermiş ve bu bölge tarih boyunca güzelliğin sembolü olmuştur. Bölge güneyde Fransız Rivierası olarak bilinen Akdeniz sahilleri ile denizi kucaklar. Nice, Cannes, Monaco ve St.Tropez dünyaya Fransa’nın zenginliğini ve güzelliğini yayan isimlerdir. Marsilya heyecan ve gizem şehridir. Doğudaki Alp Dağları, İtalya sınırını teşkil eder. Sahilden kuzeye doğru çıkıldıkça inanılmaz bir manzara, minik kasabalar, her çeşit çiçekler, mor salkımlar, erguvanlar, yapraksız manolya ağaçları ve onların kokuları sizlere eşlik eder. Tarih boyunca sayısız uygarlık buralara sahip olmak istemiş ve hepsi kendinden bazı izler bırakmıştır. Nice’in hemen yakınındaki bölgenin en güzel kasabalarından Eze ve St. Paul de Vence de turistlerin en çok sevdiği tepe köyleri arasında.

EZE ŞATOSU SANAT ATÖLYESİ

Eze’ye sahilden ayrılıp dar yollardan geçerek ulaşıyoruz. Ağaçlar arasında sanki bizi ortaçağa döndüren bir minik şehir ortaya çıkıyor. Dağın tepesinde sadece kesme taştan yapılmış eskiyi aynen korumuş bir kale ve araçların giremeyeceği hatta geçenlerin birbirine yol vermek zorunda kaldığı dar sokaklar ve merdivenler zirveye doğru tırmanıyor. Bu merdivenler Alman filozof Nietzsche‘ye de ilham vermiş. 14’üncü asırdan kalma surlara girdiğimiz kapının yanında eski bir top var. Sanki zaman burada durmalı, vahşi medeniyet buraya kadar ben burada eskiyi, güzeli koruyorum, çirkinlikler dışarıda kalmalı diye haykırıyor. Daracık taş yol bize, sokakları süsleyen saksılar, renkli çiçekler, ferforje tabelalar arasında büyülü bir masal kenti havası yaşatıyor. Her yerde resim, tablolar ve heykeller var. Tüm dükkânlar sanat galerileri, el sanatları atölyeleri ve minik hatıra eşyası satan yerler olarak düzenlenmiş.
Deniz seviyesinin 429 metre üzerindeki şehrin en yüksek noktasından görülen geniş manzara bize bölgenin tüm güzelliklerini sunuyor. Dağlar denize dik yamaçlardan kavuşurken her yer ağaçlarla bezenmiş. Kıyı koy ve yarımadalarla dantel gibi işlenmiş. Harika çiçek kokularıyla ruhunuz başka yerlere uçuyor. Dünyaya parfümü, güzel kokuları hediye eden bu bölge cömertçe tüm ziyaretçilere güzelliklerini sunmaya devam ediyor.
1706’da yapılan tepedeki şato 1949’da tekrar düzenlenmiş, yüzlerce çiçek tarhıyla egzotik bir park  haline getirilmiş. Bölgenin en eski yapısı 1306’dan kalma Capelle de Penitents Planes rahiplerin hastalara şifa dağıttığı bir tür hastaneymiş. Evler arasında en dikkati çeken Les Planet Meydanı’ndaki Riquier Ailesi’nin yaptırdığı bina. Aslen Nice’li olan bu aile 13 ve 14’üncü yüzyıllarda burada yaşamış. Şehirde ilk çeşme bu evin içine 1930’da yapılmış. Bundan önce tüm su ihtiyacı kuyulardan sağlanıyormuş. Bugün sanat atölyesi olarak kullanılan Eze Şatosu’nda geçmiş yıllarda pek çok ünlü kalmış. Halen şehirdeki butik, sanat atölyesi, bar gibi yerler eski evlerin ve ahırların dönüştürülmesi ile kazanılmış.

/images/100/0x0/55ea867cf018fbb8f885acc5

BARBAROS’UN TOPLARI EZE’Yİ DÖVMÜŞTÜ

1543’te, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Eze, Barbaros Hayrettin Paşa yönetimindeki Osmanlı donanmasının saldırısına uğramış. Fransa kralına destek için buraya gelen Osmanlı ordusu Nice kentini ele geçirmiş. O dönem Savoy Hanedanı’na bağlı Eze, Fransız ordularınca pek çok saldırıya maruz kalmış. Sonunda 1860’ta Fransa’ya bağlanmayı kabul etmiş. Şehrin bronz devrinden kalma surlarının bir bölümü hâlâ ayakta; telaşlı turistlerin heyecanına eşlik ediyor.
Dar sokaklarda pek çok sürpriz bizleri bekliyor. Nefis bir tablo, ilginç bir heykel, özenle süslenmiş vitrinler, el işleri, hatıralık eşyalar ve sizi her yerde izleyen nefis kokular. Ünlü parfüm firmaları Fragonard ve Gallimard buraya şubeler açmış. Bir başka dar sokak bizi çok çarpıcı bir manzaraya ulaştırıyor. La Chevre D’ Or (Altın Keçi) Oteli’nin terası nefis bir görüntü sunuyor. Provence bölgesine özgü, ilkbaharda kuzeyden esen sert ve kuru mistral rüzgârı saçlarımızı dağıtıp yüzümüzü tırmalıyor. Ama maviyle yeşilin buluştuğu bu eşsiz manzarada kahvemizi içmeye devam ediyoruz. Fotoğraf makineleri, kameralar sürekli çalışıyor. Artık başka bir dağ köyüne doğru yola çıkma zamanı. Dar sokaklardan geçip tekrar 20’nci yüzyıla ayak basıyor, otomobilimize dönüyoruz.
Hedefimiz Aşkın Şehri St. Paul de Vence.

Picasso ve Matisse, Altın Kaz’a hesaplarını tablolarla ödemişti

Yolumuz portakal bahçeleri, zengin malikâneler, villalar arasından geçiyor. Yine tam bir tepe köyü. St. Paul de Vence’i çevreleyen surları yapmak için o zamanlar 700 ev yıkılmış ve görkemli bir sınır şehri olarak düzenlenmiş. Eskiden askerlerin beklediği surlar şimdi meraklı turistlerin, genç âşıkların, yürüyüş meraklılarının kulvarı olmuş. Köy ciddi bir restorasyondan geçmişse de ortaçağ yapıları özenle korunmuş. Bugün her yer sanat galerileri, stüdyolar, barlar, kafelerle dolu. Yine de eski çağların sihri sürüyor.

MEZARLIK BİLE RESİM GİBİ

Köy girişinde solda bizi önemli bir yapı karşılıyor. Colombe D’ Or (Altın Kaz) butik otel ve restoranı yıllardan beri çok ünlü konukları ağırlamış. Matisse ve Picasso gibi ressamlar otel hesaplarını tablolarıyla ödemiş. Bu yüzden zengin bir koleksiyona sahip. Çok önceden rezervasyon yapıldığı için bu önemli yeri içerden görmek mümkün olmuyor. Ama olsun, hemen önümüzdeki meydanda (Place de Gaulle) yaşlı Fransızlar bizi çok eski bir yerel oyun olan Boule’la karşılıyor. Topunu, hedefteki küçük demir topa en yakın atan kazanıyor. Ama rakibin topunu vurarak uzaklaştırmak mümkün. Oyun İtalya’da Boccia adı ile oynanıyor ve bu alanın yanındaki kulüpte çeşitli yarışmalar düzenlenerek sosyal yaşamın önemli bir parçasını oluşturuyor.
Köyü baştan sona geçen cadde Rue Grande bizi yine geçmişe taşıyor. 16 ve 17’nci yüzyıldan kalma evlerin kapılarında armalar işlenmiş. Yolun ortasındaki kurnalı Büyük Çeşme 1850’de yapılmış. Huzur içinde dolambaçlı sokaklara dalarak sarmaşıklı taş duvarları geçiyor, araya gizlenmiş heykelleri, çeşmeleri keşfedip köyün sonuna varıyoruz. Burada bizi muhteşem bir manzara karşılıyor. İki tarafımız vadilerle kaplı, ilerde deniz ve arkamızda Alpler’in esrarlı havasıyla uzun süre buradan ayrılamıyoruz. Hemen altımızda düzgün, çiçeklerle süslü zarif bir mezarlık bulunuyor. Şehrin bu en güzel yerine mezarlık yapılması bizi çok etkiliyor. Ama bir anlamda mezarlık manzarayı tamamlıyor.

MÜZENİN HEYKEL KOLEKSİYONU SOKAKTA

Köyün farklı yerlerine modern heykeller yerleştirilmiş. Bunlar modern sanat koleksiyonuyla tanınan ünlü Maeght Vakfı Müzesi’nin eserleri. Ünlü ressam Chagall tam 20 yıl burada yaşamış, kasabayı resimleriyle tanıtmış. Picasso, Matisse, Modigliani hep buraya uğramış. Hatta Sartre, S.de Beauvoir, Greta Garbo, Sophia Loren, Catherine Deneuve, Burt Lancester burayı seven ünlüler arasında. Yves Montand ile Simone Signoret gibi yıldız Fransız sanatçıları Altın Kaz Oteli’nin terasında evlenmiş.
Melisa, gül, yasemin ve lavanta kokulu parfümler ve sabunlar buranın en çok ilgi gören hediyelikleri arasında. Her renk ve modelde kumaştan yapılmış süslü lavanta torbaları ise herkesin favorisi. Kışın surların içinde 300 kişiyi barındıran köy yazın turistlerin en çok ziyaret ettiği yerler arasında.

False