GeriKitap Sanat Tarihe geçmeyenler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tarihe geçmeyenler

Tarihe geçmeyenler
Abone Olgoogle-news

İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen ‘Oduncular’, savaşın yol açtığı yıkımları anlatmasına rağmen bir savaş romanı değil. Roy Jacobsen, tarafı bile olmadıkları bir savaşa zorla sürüklenen sıradan insanların zorlu doğa şartları altında verdikleri hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.

Çağdaş Norveç edebiyatının en önemli yazarlarından Roy Jacobsen, 26 Aralık 1954’te Oslo’da doğdu. Çocukluğu Oslo’nun yakınlarında, Groruddalen Vadisi’ndeki bir banliyö kasabasında geçti. Ergenlik döneminde sıkıntılar yaşadı. Bir sokak çetesine katıldı, 16 yaşındayken silah bulundurmak ve hırsızlık suçlarından tutuklandı. Altı ay hapis cezasına çarptırıldı ve şartlı olarak tahliye edildi. Bu olay Jacobsen için bir dönüm noktası olacaktı. Çeşitli işlerde çalışmaya ve yazmaya başladı. Edebiyat dünyasında ilk kez 1982’de ‘Fangeliv’ (Tutsak Yaşam) adlı kısa öyküler derlemesiyle tanındı; bu kitabıyla Tarjei Vesaas Ödülü’ne layık bulundu. 1990’da bütün zamanını yazarlığa ayırmaya karar verdi. 1991’de ‘Seierherrene’ (Fatihler) ve 2004 yılında ‘Frost’ (Don) adlı romanlarıyla Norveç Konseyi Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. 2013’te kaleme aldığı ve ülkesinde 170 binlik satış adediyle büyük bir başarı yakalayan ‘De Usyhlige’ (Görülmeyenler) 2017 Man Booker Uluslararası Ödülü için kısa listeye alınmıştı. Norveç ve İsveç’te çok sayıda edebiyat ödülüne değer bulunan Jacobsen aynı zamanda Norvegian Academy for Language and Literature üyeliğine seçildi.

Aralık 1939, Finlandiya’nın Suomussalmi kasabası.... Hitler’in Polonya’yı işgalinden üç ay sonra. Sovyet ordularının Finlandiya’ya saldırdığı kış günleri. Sovyet ordusunun yaklaşmasından tedirgin olan halk, Fin ordusu eşliğinde kasabayı terk etmeye hazırlanıyor. Terk ederken de Ruslar tarafından kullanılmaması ve eşyalarına saygısızlık gösterilmemesi için evlerini ateşe veriyorlar. Ancak aralarından biri diğerlerine katılmayacaktır:
“Suomussalmi Aralık’ın yedisinde ateşe verilmeden önce dört bin sakini boşaltılmıştı, aralarında ben yoktum, burada doğmuştum, bütün yaşamım burada geçmişti ve başka bir yere gitmeyi aklımdan bile geçiremiyordum -derken karşımda beyaz üniformalı biri belirdi, elindeki kâğıttan buradan ayrılmam gerektiğini okuyunca ayak diredim, kimse beni kararımdan döndüremedi, dünyanın her yerinde böyledir, her zaman en az bir kişi ötekilerin tersine gider ve bunu niye yaptığını bilmesi bile gerekmez; burada, Suomussalmi’de bu bendim.”
Ötekilerin tersine giden adam, 30’lu yaşlarındaki Timmo Vatanen’dir, kasabanın oduncusu ve delisi. Elbette deli değil ama herkesten uzakta sürdürdüğü hayatı, doğa ile ilişkisi, gücü ve kuvvetiyle tuhaf bir adam. Ne var ki Kuzey Finlandiya’nın -40 dereceleri gören kış mevsiminde nasıl hayatta kalınabilineceği konusunda belki de en bilgili kişi. Kasabayı terk etmeme nedeni cesaretinden değil, bu topraklara aidiyetinden, başka bir yer, başka bir hayat tahayyül edememesinden.

SAĞ KALMANIN TEK YOLU...
Yangından kurtulan birkaç evden birini kendisi için yaşanacak hale getiren Timo, kasabayı işgal eden Rusları kendisini öldürmemeleri için ikna eder. Zira bu soğukta askerlerin en temel ihtiyacı yakacak odun teminidir. Bir süre sonra Timo’nun yanına altı da Rus yardımcı verirler. Neden geldiklerini bilmedikleri bu topraklarda ölüm korkusuyla insanlıklarını yitirmiş altı adamla Timo arasında zamanla tuhaf ama güçlü bir bağ kurulacaktır. Şimdi Timo’nun tek amacı sürekli ateş tehdidi ve dondurucu soğuk altında hiç durmadan çalışmak zorunda olan bu insanları hayatta tutmak haline gelmiştir.
Savaşı, dünyanın nasıl bu hale geldiğini kavrayamayan Timo’nun düşünceleri kendi başlarına koşuşturmaya başlar. Yaşamanın ya da ölmenin birbirinden ayrılamaz olduğu bu koşullarda sağ kalmanın tek bir yolu olduğunu anlayacaktır; o da kendi bildiği yoldur. Kendisiyle birlikte onları, onlarla birlikte kendisini kurtarmak için o yolda yürüyecektir:
“Bütün gücümü oduncuların zayıflığından, daha ilk andan başlayarak acınacak durumlarını bana göstermelerinden almıştım, çünkü benden güçlü olsalardı cesaretimi yitirir, zayıf düşerdim, tıpkı Suslov gibi - bunu söyledim. Ayrıca zayıfların arasında güçlü olmanın yararı insanın güçlü kalması ve üstelik ötekileri de güçlendirebilmesiydi, olan buydu, her neydiyse bunu asla yalnız başına başaramazdım ve böyle bakıldığında -şimdi anlıyordum- benim onları kurtarmam kadar onlar da beni kurtarmıştı, onlara bunun için teşekkür borçluydum.”

DOĞA VE BİREY İLİŞKİSİ
Roy Jacobsen, birbirini tamamlayan iki romanında -‘Görülmeyenler’ (2013) ve ‘Beyaz Deniz’de (2015)- Norveç adalarındaki değişime ve İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerine yer verirken sıradan insanların hayatta kalma mücadelesini öne çıkarmıştı. Geri planda ise aidiyet duygusu, adaya ve birbirlerine olan bağlılıkları vardı, bir de doğayla sağladıkları uyum... Onlara bir yanıyla pastoral, diğer yanıyla ürkütücü bir hayat sunan doğa, romanın önemli bir karakteriydi.
2005 yılında yazılan ‘Oduncular’da da benzer temalar işlenmiş. Özellikle doğa ve birey arasındaki ilişki: Jacobsen doğa ile birey arasındaki ilişkiyi hem iyi kurguluyor hem de çok iyi tasvir ediyor; ışık ve karanlığın doğal manzarasını, yanan ateşle insana hayat veren sıcaklığı, hayatı emen soğuğu, beyaz bir cehennem tablosu sunan Finlandiya kışını muhteşem bir etki için kullanıyor.
Bu tablonun merkezine yerleştirdiği Timo da çok iyi çizilmiş bir karakter. Son bölüm dışında hikâyeyi Timo’nun ağzından dinliyoruz. Bu hem ona empati yapmamızı hem de onun dağınık zihnini ve içgüdüsel elemlerini anlamamızı kolaylaştırıyor. Hayata bakışı belki basit ama bu basitlikte çok insani bir yan var. Üstelik doğayla iç içe sürdürdürdüğü bir hayattan damıtılmış doğal bir bilgelik var Timo’da. Ancak doğal durumdan uzaklaştıkça kafası da karışıyor.

Doğal durumu altüst eden savaştır, anlamsız ve akıldışıdır. Yazar, savaşın saçmalığı üzerine fikir yürütmüyor elbette, bunun yerine savaş atmosferini savaşçı olmayan insanların perspektifinden yansıtıyor. Zaman zaman çatışma ve şiddet sahnelerine de yer verilmiş ama savaşın dehşetini hissetmemizi sağlayan bu sahneler değil, ölümün soluğunu ensesinde hisseden insanların ruh halleri...
Malzemesini çok iyi kullanan Roy Jacobsen, hikâyesini de çok iyi anlatmış. Sağlam kurgulanmış, giderek tempo kazanan hikâyede olaylar, kişiler ve atmosfer birbirine sıkı sıkıya bağlı. Roy Jacobsen’ın dili ve üslubu da romana büyük bir keyif katıyor. Çoklu anlamlara açılan ifadeler, canlı tasvirler, görünenin altında çok daha fazlası olduğunu sezdiren bir anlatım tarzı... Ne zaman geri çekileceğini, sözü ne zaman roman kişilerine bırakacağını -böylelikle okuyucuyu boşlukları doldurmaya teşvik etmeyi- iyi biliyor.
‘Oduncular’ın tarihi geri planında İkinci Dünya Savaşı -ülke tarihinde büyük bir kahramanlık destanı olarak kaydedilen Kış Savaşı- var. Ancak Jacobsen gerçek tarihsel olayları ve kahramanları anlatmaya niyet etmemiş. Bunun yerine büyük tarihsel olayların yarattığı toplumsal değişime yöneliyor. Asıl niyeti bu büyük değişimin bireysel hikâyeleri nasıl bastırdığını hatırlatmak. Hatırlatmaktan ziyade itiraz diyelim. Tıpkı Timo’nun itirazı gibi...
Savaş bitip kasabada ve ülkede hayat normalleştiğinde yaşananları kimsenin doğru hatırlamadığını ya da doğru aktarmadığını fark edecektir Timo. Başharfi büyük yazılan ‘Tarih’ üstün gelmiş, geçmişin baş döndürücü karmaşası içinde, kenara atılıp unutulacaklar ve hatırlanıp bir araya getirilmesi, yazılması gerekenler birbirinden ayrılmıştır. Görülmeyenlerden biri olan Timo’nun hikâyesi de yok sayılanlardandır...

Tarihe geçmeyenlerODUNCULAR
Roy Jacobsen
Çeviren: Deniz Canefe
Yapı Kredi Yayınları, 2020
128 sayfa, 16 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle