GeriKitap Sanat Son yolculuk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Son yolculuk

Son yolculuk
Bodo Kirchhoff
Abone Olgoogle-news

‘Başa Gelen’, beklenmedik bir karşılaşmayla başlayan bir yolculuğun hikâyesi. Bodo Kirchhoff, yitip giden zamanın hüznünü ve yitirdiklerinin acısını duyan iki karakter özelinde varoluşsal sorunlara açılırken güncel önemli meselelere temas etmeyi de ihmal etmiyor. Ustaca anlatılmış bir hikâye; sürükleyici, yürek burkan, dili ve kurgusuyla göz kamaştırıcı bir metin.

Bodo Kirchhoff, 1948’de Hamburg’da doğdu. 1968 yılında lise diplomasını aldı. Bundan sonra orduda iki yıl geçirdi, bir süre ABD’de yaşadı. 1972’de Almanya’ya döndü ve Frankfurt Üniversitesi’nde pedagoji eğitimi gördü. 1979 yılında Jacques Lacan üzerine yaptığı tez çalışmasıyla felsefe doktoru unvanı aldı. Aynı yıl ilk kitabını (‘Ohne Eifer, Ohne Zorn’) yayımladı. 1980’lerde yoğun bir şekilde seyahat etti ve Transatlantik dergisi için yol yazıları yazdı. Goethe Üniversitesi bünyesinde düzenlenen ve her yıl başka bir yazarın yürüttüğü Frankfurt Dersleri’ni vermeyi 1994-1995 yıllarında Kirchhoff üstlendi. Eserleri pek çok ödüle değer görüldü. ‘Başa Gelen’, 2016’da Alman Kitap Ödülü’nü kazandı. Öykü, roman ve senaryo dallarında ürün veren Kirchhoff, Almanya ve İtalya’da yaşıyor.

YOLLARDA

‘Başa Gelen’, iki ana karakter -Reither ve Leonie Palm- etrafında kurgulansa da hikâye daha çok erkek karakterin bilincine yakın bir bakış açısıyla anlatılmış. Reither, yakın zamanda emekliye ayrılmış bir yayıncı. Yayınevi geçen sonbahar, yayınevine bağlı butik kitapçıyla birlikte tasfiye edilmiş, satıştan eline geçen parayla borçlarını ödeyen Reither, büyük şehirden -“Yorgun gülüşlerin dünyasından”- kaçmak için nisan sonunda bile karla kaplı Weissach Vadisi’nin kuzeyinde bir eve taşınmış. O, 60’larının sonlarına gelmiş, yalnız yaşayan bir adam. Aynaya baktığında şöyle tarif ediyor kendisini: “Zayıf, uzun boylu, aldatıcı bir sıcaklıktaki gözler, sert bir alın, hâlâ inatçı, gür saçlar, uzun zaman reçine renginde kalmış, şimdi tütün ve kül rengine dönmüş, her zamanki gibi taranmamış, yalnızca geriye atılmış ve kendisinin kestiği saçlar...”
Reither, bir akşam yerel kütüphaneden aldığı başlıksız, kapakta sadece yazar adı görülen kısa bir novella’yı okumaya hazırlanırken kapısının önünde birisinin gezindiğini fark eder. Mütereddit ziyaretçi Leonie Palm’dır; Reither’dan biraz daha genç, çekici ve bu dağ başında vaktini okuyarak geçiren bir kadın. Bir zamanlar şapkacı dükkânı işleten kadın, artık kimse şapka takmak istemediği için -tıpkı Reither gibi- dükkânını tasfiye etmek zorunda kalmıştır. Laf lafı açar, samimiyet ilerler ve kadının önerisi üzerine araba ile Avusturya sınırından Achensee Gölü’ne bir gece yolculuğuna çıkmaya karar verirler.
20 Nisan akşamı, kar ve buzla kaplı doğada çıkılan yolculuk bir yandan güneye, yeni hedeflere doğru uzayıp giderken bellekte yapılan yolculuk geçmişe uzanacak, ufak tefek sırlar ortaya dökülecektir. Öncelikle Reither’ın kütüphaneden aldığı kitabın yazarının Leonie Palm olduğu çıkar ortaya. Kitapta kızının ölümünü, ona ulaşamamanın suçluluk duygusunu anlatmıştır Palm. Bu kayıp Reither’a kendi kaybını, sevgilisi Christine’ın kürtajını ve sonrasındaki ayrılıklarını, düştüğü koyu yalnızlığı hatırlatır. Acılarıyla yakınlaşan ikili rotalarını hep görmek istedikleri Sicilya’ya çevirirler. Yol ilerledikçe iklim değişmiş, doğa aydınlanmış, içleri ısınmıştır. Reither, bu çekici kadınla kaderin kendisine son bir şans verdiğini düşünecektir, ta ki karşılarına her ikisinin de kayıp kızlarının yerine koydukları Afrikalı mülteci bir kız çıkana dek. Üstelik zaman tükenmiş, geriye dönme vakti gelmiştir...

YAZARIN ATÖLYESİNDE OTURMA HİSSİ
Bodo Kirchhoff’u ilk kez yaklaşık 20 yıl önce okumuştum. İlginç ve etkileyici bir romandı ‘Kum Adam’ (Der Sandman, 1992). Yine 60’lı yaşlarda bir erkek karakterin yolculuğunu anlatıyordu. Almanya’dan Tunus’a uzanan romanda kahramanın aşk ve cinsellik arayışı düşle gerçek arasındaki bir hikâyeye yedirilmişti. Almanya’da çok önem verilen bir yazar olmasına rağmen ne yazık ki başka bir Bodo Kirchhoff çevirisi yapılmadı Türkçeye. ‘Kum Adam’dan ‘Başa Gelen’e uzanan 32 yıllık sürede yazdıkları hakkında doğrusu yeterli bilgiye sahip değiliz. Ne var ki hem okuduğumuz iki romanından hem de Kirchhoff hakkında yapılan değerlendirmelerden hareketle yol hikâyelerini ve bireysel dramları, hayal kırıklıklarını anlatmayı sevdiğini söyleyebilirim.
Bir yol romanı ‘Başa Gelen’; roman kahramanlarının hayatlarına hareket getiren, onlarda uzun zamandır tatmadıkları hazlar uyandıran bir yolculuğun hikâyesi. Ne var ki Kerouac’ın ‘Yolda’ romanındaki parasız pulsuz gençlerin coşkusu, pervasızlığı, paylaşımcılığı yok Kirchhoff’un roman kahramanlarında. Altlarında iyi bir arabaları, banka kartları, iyi tüketme alışkanlıkları var. Birlikte yolculuk ediyorlar ama herkes kendi hesabını ödemek şartıyla. Kısacası orta sınıf alışkanlıkları belirliyor ilişkilerini. Kirchhoff, bu karakteristiği sergilemek için hesap ödeme meselesi üzerinde ısrarla durmuş. Böylelikle Almanya’nın klostrofobik atmosferinden kurtulup Akdeniz havası soluduklarında özgürlük hissi duyan Reither ve Palm’ın, ama özellikle Reither’ın belli sınırları aşamayacağını ima ediyor:
“Zaman daraldı, onun zamanı, önündeki olası yıllar tek bir gün gibi göründü gözüne, göğsünde bir sancı, elindekinden bambaşka bir sancı, yaz tatilinin ve tatilde olmanın verdiği şiddetli mutluluğun sonuna yaklaşıyor olmaktan duyulan dingin, çocukça bir acı, tatildeyken hayatı bir armağanmış gibi yaşamak, kendini özgür hissetmek gerekirdi, çünkü hayat ışığı bir gün pat diye sönebilirdi, tatilin bir son haftası da yoktu artık, o anda kalbi sıkıştı. Bu şiddetli mutluluğu yaşamak ona bir kez daha nasip olmuştu, beklenmedik bir anda, bulutlu bir havada, ta ki bir saat öncesine kadar, üç kişi feribota binene kadar, bu da şu demekti: Sana bahşedileni kaybetmemek için ona sahip çıkman gerekiyordu...”
Kısa süreli mutluluk, heyecan, özgürlük parıltıları yanıp sönüyor ama ‘Başa Gelen’ baştan sona melonkolik bir atmosferde, ölümün varlığını hissettirerek ilerliyor. Reither ve Palm arasındaki sevgi tohumlarının atılmasının nedeni bile aslında kederleri, iki kaybeden oluşlarıdır. Sevgi ve kederi, trajedi ve ironiyle işlemiş Kirchhoff. Ustaca anlatılmış bir hikâye; sürükleyici, yürek burkan, dili ve kurgusuyla göz kamaştırıcı bir metin. Ancak yine de gerek yayımlandığı günlerde, gerek 2016 Alman Kitap Ödülü’nü kazandığında farklı yorumlarla karşılanmış. Bunda dile ve biçime -okuyucuya fark ettirecek kadar- ağırlık vermesinin, kurduğu uzun cümlelerin, diyaloglardan kaçınmasının rolü olmalı. Belki de bu nedenle “Kirchhoff aşırı yazıyor” demiş bir eleştirmen, “Bazen yazarın atölyesinde oturuyormuş hissi veriyor.”
Haklılık payı olmakla birlikte, yazarlık atölyesi hissinin Reither karakterinden, onun mesleki deformasyonundan kaynaklandığını unutmamak gerekiyor. Zira yayıncı ve editör kimliğiyle Reither, kelimelere, cümlelere, anlatımın doğruluğuna, kısaca mükemmele takıntılı bir adam. Ne yazık ki bu takıntılar mesleki hayatın dışına taşmış ve Reither’ı konuşması ve yaşama tarzıyla kitabileştirmiştir. Özel bir karakter Reither, yazarın onun ağzından yaptığı çağdaş edebiyat eleştirisi ise ayrı bir tat katıyor hikâyeye.
Bir örnekle bitirelim: “İnsanın kendi ismini bir kapı tabelasında değil bir kitap kapağının üzerinde görme isteğinin, iyi kitapların ölüm sebebi olduğunu biliyor muydunuz?”

BAŞA GELEN Son yolculuk
Bodo Kirchhoff 
Çeviren: Anıl Alacaoğlu
Can Yayınları, 2020
191 sayfa, 24.5 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle