GeriKitap Sanat Dilin şiddeti
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dilin şiddeti

Dilin şiddeti
Linda Boström Knausgaard
Abone Olgoogle-news

Linda Boström Knausgaard, ilk romanı ‘Helios Felaketi’nde, kendisini ansızın uyum sağlayamadığı bir dünyada bulan küçük bir kızın ölüm düşüncesine sarılmasını anlatıyor. Romanın vurucu etkisi, hikâyesinden ziyade dili ve anlatımında. Şiirsel dil, çocuğun iç ve dış gözlemlerini zengin imgelerle öylesine çoğaltıyor ki, acıyı bir yandan emerken diğer yandan şiddetini artırıyor.

İsveçli şair, yazar Linda Boström Knausgaard, 1972 doğumlu. Annesi bir tiyatro oyuncusu olduğu için çocukluğu onun provalarını ve oyunlarını defalarca izleyerek, oyunların anlattıklarından, özellikle de mitolojiden beslenerek, replikleri ezberleyerek, kelimelerle haşır neşir olarak geçmiş. Gençliğinde o da bir dönem tiyatro yapmış ama sonra kapanıp yazmanın, önce şiirin, sonra da romanın dünyasının kendisine daha çok uyduğunu keşfetmiş. Bu keşifte Malmö’de başvurduğu tiyatro okulunda, kendisini izleyen bir hocanın söylediklerinin de payı var: “Sen ekip çalışmasına uygun biri değilsin, sen başka türlü bir sanatçısın.” Bunun üzerine üniversitede edebiyat okumaya, okurken şiir yazmaya başlamış ve ilk şiir kitabını 1998’de yayımlamış. Sonra 13 yıllık bir ara... Nihayet yazma isteği dayanılmaz bir hal alınca kendisine bir ofiste bir masa kiralayıp kafasındaki hikâyeleri yazıya dökmeye başlamış. İlk romanı ‘Helios Felaketi’, Mare Kandre Ödülü’ne layık bulunmuş, ikinci romanı ‘Amerika’ya Hoş Geldiniz’ (2016) August Strinberg anısına verilen prestijli August Ödülü’ne değer görülmüş.

‘ÖLMEME YARDIM EDER MİSİNİZ?’
“Sonra çığlık atıyor, babam. Her şeyi parçalıyor çığlığı. Ona bir daha hiç yakın olamayacağım. Bir daha başımı göğsüne yaslayamayacağım. Tanıştık ve hemen ayrılmalıyız. Bana hayat vermekten başka bir şey yapamazdı. Çığlık dudaklarımı kilitliyor; sus diye bağırmak isteyen dudaklarımı. (...) Korkuyorum. Ben daha çocuğum. Çığlıkları durmuyor. Başını tutuyor. Açılan yarığı kapatmaya çalışır gibi güçlü ellerini başına bastırıyor. Zırhımı çıkarıyorum, mızrağımı mutfaktaki kanepenin sandığına saklıyorum. Dünyaya ilk defa çıkarken miğferimi başıma takıyorum. On iki yaşında, kuzeyde bir köyde ortaya çıkıyorum.”
Babası Conrad’ın geçirdiği sinir krizi işte böyle yansıyor 12 yaşındaki Anna’nın zihnine. İşin tuhafı kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir çocuk o. Resmi kayıtlara geçmemiş, hiç okula gitmemiş, hiç arkadaşı olmamış, annesini hiç tanımamış... İşte bu nedenle, ansızın ortaya çıkması köy ahalisi tarafından şaşkınlıkla karşılanır. Neyse ki yardımseverdir insanlar. İsmi dahi bilinmeyen küçük kız, Sven ve Birgitta çiftinin himayesine verilir. Oğulları Urban ve Ulf da yakınlık gösterirler. Ne var ki aklı fikri babasındadır Anna’nın. Köyde hüküm süren basit ve muhafazakâr hayata ayak uydurmakta zorlanacaktır. Etrafı her ne kadar iyi niyetli insanlarla çevrili olsa da dilini ve duygularını anlamayan bir toplulukta bir yabancı, avlanmak istenen vahşi bir hayvan gibi hisseder kendisini.

‘KAVGAM’DAN HATIRLIYORUZ

“Sanki olduğum insanın ve yaşadığım hayatın sorulara tahammülü yok gibiydi. Mecalsiz kaldığımı hissettim. Evet, bu kelime geldi aklıma. Bir çayırlıkta kaçarken gördüm kendimi, peşimde okçular vardı. (...) Kan kaybından ölecektim, bildiğim hiçbir şey yanımda olmayacaktı. Birden kendimi çok kırılgan hissettim.”
Anna’nın kırılgan dünyası kısa bir süre sonra parçalanacaktır. Dış dünya ile iletişimini kesen kız depresyon teşhisiyle kliniğe kaldırıldığında “Ölmeme yardım eder misiniz” diye sorar doktoruna. Ölüm düşüncesinin kapladığı zihni tedirgin edici hayallerle doludur...
‘Helios Felaketi’, Linda Boström Knausgaard’ın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Ancak, edebiyatla biraz daha yakında ilgilenenler için tanıdık bir isim. Bir başka roman vasıtasıyla tanıyoruz onu; Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın altı ciltlik otobiyografik ‘Kavgam’ serisinde Linda Boström Knausgaard’ın adı sıklıkla geçiyordu. Açıkçası, tanışmalarından boşanmalarına kadar uzanan bir süreci -pek çok ayrıntısıyla- biraz da günah çıkarırcasına anlatmıştı Karl Ove Knausgaard. Gerçek şahsiyetlerin -hele ki hâlâ hayatta olanların- roman kahramanlarına dönüştürülmesini etik açıdan sakıncalı bulduğumu pek çok kez belirtmiştim. Sanıyorum Linda Boström de bu durumdan hoşnut kalmamış olmalı ki, “Dünyanın en boşboğaz adamıyla evlenmişim” demiş ve sonrasında ayrılmıştı kocasından.
Romanı elime almadan önce ‘Helios Felaketi’nin ‘Kavgam’a bir yanıt niteliği taşıyabileceğini düşünmüş ve endişelenmiştim. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi; Linda Boström, mahrem hayatlara hiç dokunmamış, duygu ve düşüncelerini kurmaca bir karakter üzerinden dile getirmeyi bilmiş. Küçük kızın babasına olan bağlılığı, babasının geçirdiği sinir krizi, babasından uzak kalan kızın girdiği depresyon, ölüm saplantısı gibi öğelerle Linda Boström’ün hayat hikâyesi arasında bir bağ kurulabilir elbette. Zira Karl Ove Knausgaard’ın romanlarında Linda karakterinin inişli çıkışlı, kırılgan bir ruh hali vardı ve ilkgençlik yıllarında intiharı denediğinden de söz ediliyordu. Karl Ove Knausgaard’ın karısı hakkında verdiği malumata ek olarak, Linda Boström’ün babasının ‘bipolar’ olduğu, kendisinin de 26 yaşındayken aynı rahatsızlığa yakalandığı bilgisine de sahibiz. Ancak bütün bunlar romanda yazar tarafından büyük bir ustalıkla yoğrulan ham malzemeler olmaktan öteye gitmiyor; Anna’yı yaratmak ve Anna’nın iç dünyasını yansıtmak için kullanılan malzemeler. Linda Boström, kendi iç gözlemlerinden yola çıkarak çok canlı ve etkileyici bir kurmaca karakter, içimizi acıtacak kurmaca bir hikâye yaratmayı başarmış.

ACIYI EMERKEN ŞİDDETİNİ ARTIRAN ŞİİRSEL DİL
‘Helios Felaketi’ kısa ama yoğun bir roman. Merkezinde Anna var ama Kuzey’in ışıkları sönük bir köyünde sürüp giden ışıltısız hayatları, iç bunaltısını, kiliselerde mucize bekleyen insanları da ıskalamamış. Anna’nın depresyonu bu boğucu atmosfere ayak uyduramamasından. Ancak romanın vurucu etkisi hikâyesinden ziyade dili ve anlatımından kaynaklanıyor. Koşup oynamak yerine hayatı sorgulamak zorunda kalan bir çocuğun hikâyesini okumak, onun yalnızlığına, kaybolmuşluğuna, ölüm saplantısına eşlik etmek okuyucu için kolay olmayabilirdi. İşte bu noktada Linda Boström’ün şiirsel dili giriyor devreye; çocuğun iç ve dış gözlemlerini zengin imgelerle öylesine çoğaltıyor ki, dil acıyı bir yandan emerken diğer yandan şiddetini artırıyor. Dili överken çevirinin hakkını da teslim edelim. Linda Boström’ün dile yüklenmesi biçimsel kaygılarla sınırlı değil; imge yüklü bu dil Anna’nın iç dünyasını yansıtmak açısından da önemli. Dilin şiddeti, yaralı bir ruhun barındırdığı şiddeti açığa çıkarıyor...
“Cenin gibi kıvrıldım, düşünceleri uzaklaştırmak için kendi kendime sallandım. (...) Can attığım tek şey sönüp gitmekti. Uyku kurtuluştu. Düşlerim bir nedenle aydınlıktı. Uyku bütün bir gece yüzümü çizmişti. Umutsuzluğun kırmızı çizgileri gündüz fark edilmeden silinecekti. Her şey katıydı artık, içimde donup kalmıştı. Ölebilmek. Ölebilmek, yankılanıyordu içimde. Ve bir de o açlık. Niçin?”

HELIOS FELAKETİ  Dilin şiddeti
Linda Boström Knausgaard
Çeviren: Ali Arda
Kıraathane Yayınları, 2020
163 sayfa, 28 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle