"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Ve vals devam ediyor – (TNF Kapadokya Ultra Trail 110km raporum)

Her koşu yarışı sonrası kişisel bir koşu raporu yazılıyor.

Yok, mecburi değil. Ancak insan inanın yazmak istiyor. Öyle çok şey yaşıyorsunuz ki o yolda, o uzun yolda, hem unutmamak, hem tecrübelerinizi paylaşmak hem de aslında yaptığımız bu doğada dayanıklılık sporunun sadece spor, sadece koşmak vesaire değil de; yaşadığımız hayata dair inanılmaz bir miras olduğunu anlatabilmeyi istiyorsunuz.

Benim için bu yazıların anlamı, değeri büyük.
Çocuklarıma miras… Hayatımın mirası. Tanıklığı.
Bir şey daha var, her ne kadar bunu söylerken biraz ayıp gelse de, birilerinin bu yazılarımı okuyarak spora, koşmaya, ultra maratonlara, doğaya geliyor olduğunu duymak, görmek; ilham verebilmiş olmak da mutluluk veriyor.
Geleyim şimdi geçtiğimiz Cumartesi günü, 24 Ekim 2015’de sabah 07:00’de start alan The North Face Kapadokya Ultra Trail 110km yarışında yaşadıklarıma, düşündüklerime, öğrendiklerime…
Uzun bir yazı da sizi bekliyor evet.
Bunu okumak da sizin ultra maratonunuz olacak belki de.
Sabır, azim, dayanma gücü dilerim.
Yonca
“uzar gider”

 

110km kararını nasıl verdim?


Her şey The North Face ekibinden aldığım davetle başladı aslında. 2014’de bu yarış ilk yapıldığında, önceden verilmiş bir sözüm olduğundan gidememiştim. Aklımda 2015’de orada olmak zaten vardı. Yani 2015 yarış takvimimde, hedef yarış diyecek olduğum yarışımdı. İznik Ultra 80km’den beri, kendimi aşacak, beni zorlayıp yeni şeyler öğretecek bir yarışa gitmeyi istiyordum.
Sanırım aylardan Mayıs’tı 60km için yazıldım. İçimde 110km olasılığını, kendimi nasıl hissettiğim, yaz boyunca yapabilecek olduğum antrenmanlara bakarak cepte tutuyordum. Kapadokya’ya hazırlamak için benzer zorluklar içeren yarışlara giderek çalıştırmaktan başka çarem yoktu ve İznik bunlardan biriydi.
Dubai’de açıkçası düz yollarda koşmak, rampa dahi olmaması, veya ne bileyim işte, belki de aralıksız aynı yerleri koşmanın içimi sıkması yüzünden antrenman yapmakta zorlanıyordum.
Tek çare bulduğum her yarışa giderek hazırlanmaktı.
Nisan’da İznik Ultra’da 46km’yi 7 saat altında bitirme hedefi ile koştum, hedefimi tutturdum. Kendimi kademeli olarak,
Sırada Temmuz’da 7 gün sürecek Runfire Kapadokya vardı.
Ve en büyük şansımdı.
Hem Kapadokya arazisinde koşma şansı, hem zorluğu eşi benzeri bulunmaz bir antrenman olacaktı. İlk defa Runfire’da da sakin, kararlı ve tecrübeli koşarak beni çok mutlu eden bir başarım oldu; 6G kategorisini kadınlar 2.si olarak tamamladım. Oradan döndükten sonra, özellikle Haziran sonundan beri Yalıkavak yokuşlarında yaptığım tatlı antrenmanlar, her gün yüzmek ve bana sorarsanız her ne kadar kimilerine göre bir antrenman gibi gelmese de bahçemle ciddi bir şekilde ilgilenmek beni güçlendirdi.
Ayrıca, buna sakın gülmeyin, insanın kalbine inebilecek site toplantılarında dahi serinkanlılığımı koruyabilmek, sinir yönetimi yapabilmek, bütün koşullarda kalbimi bozmadığımı görmek, bana kendimi giderek daha iyi bir ultra maratoncu gibi hissettiriyordu.
Bunun üzerine organizasyonu arayarak, 110km’ye geçmeye hazır olduğumu bildirdim.
Telefonda Argeus’dan Koray’ın verdiği tepki inanılmazdı!
“Biz de sizi 110km’de görmek isteriz, hemen değişikliği yapıyorum” dedi.
Bunun üzerine anlatılması çok zor olan bir mental süreç başladı.
Dünyam 110km’ye kitlendi.
Önce Arda’yla konuştum, hazırlık için nasıl bir desteğe ihtiyacım olduğunu anlattım.
Çocuklarımla oturdum, okulların açılmasından sonra onlardan bir süre ayrı kalmak zorunda olacağımı, Dubai’nin hava koşullarında antrenman yapma olasılığım olmadığından bir süre daha Yalıkavak’da olup yarışa hazırlanmam gerektiğini, bu konuda bana anlayış gösterip gösteremeyeceklerini sordum.
Eğer “anne gitme” derseniz, gitmeyeceğim, başka bir çözüm bulmaya çabalayacağım dedim.
Çocuklarım inanılmazdı.
“Anne, sen hep bizi destekliyorsun, bu da senin hayalin, git.” dediler.
Bunun üzerine Ağustos ayı itibariyle 110km’nin eğim grafiğini, kontrol noktalarını, ara mesafeleri, süre limitlerini önüme alıp bildiğin stratejik planlar yapmaya, matematik çalışmaya başladım.
İşin bu kısmı hayatımda bir ilk.
Kapadokya’da Runfire’da koştuğum için ilk 62km tanıdığım, tanıdığım için de tecrübe ile biraz daha kendimi rahat hissettiğim, öte yandan bu rahatlığın dezavantajım olmaması için kendimi uyardığım bir bölümdü. Yine de bir yarışın 62km sini tanıyor olmak, insana biraz güç veriyor.
Likya Yolu Ultra Maratonu (LYUM) öncesi de Yalıkavak’da çalışmaya devam ettim.
Açıkçası koşu hayatımın en yoğun antrenman dönemiydi. Haftada 90km’ye ilk defa çıktım. Üzerine Likya Yolu Ultra Maratonu’nda 6G kategorisinde gidip ultracılarla aynı mesafeleri yaparak 110km öncesi ömrümün en baba antrenmanını yapmış olmayı planlıyordum.
Likya’da ilk gün, bugüne kadar yaşadığım en ama en zor parkur olan Gey Köyü’nü de içeren 36km’lik 10 saat limitli parkuru 4km’de rotadan şaşarak, 9 saat 40 dakikada bitirdiğim an, dönüm noktası oldu kafamda.
Olağanüstü zor bir rota, parkur, zemin, eğim, zorluktu aştığım. Orayı kazasız, sorunsuz, mutlu bir şekilde bitirmek kendime olan güvenimi arttırdı.
2. gün Gavur Ağılı dediğimiz akıllara zarar yeri de “noluyo ya bana” diye diye, inanın sanki kuş gibi uçarak bitirdim.
Nitekim LYUM olabilecek en zor, en şahane deneyim ve antrenmandı yine.

Ve vals devam ediyor – (TNF Kapadokya Ultra Trail 110km raporum)

 

110km’ye geri sayım


LYUM sonrası 3 hafta bildiğiniz yattım. Yarış öncesi mental olarak yaşadığım bir sürü durum, 110km’nin kendinden daha zor bir hale gelmişti sanki.
İki kere 5km koştum, 1 kere 57km bisiklet yaptım.
Moralim berbattı. Her gün gel git yapan bir kafayla geçti.
Sürekli bana koçluk desteği veren, ve sözünü hep yarım dinlediğim için kendime sinir olduğum, tam dinlesem faydasının beni uçuracağını bildiğim Halil Emre ile konuşuyorduk.
Beni hem sakinleştiriyor, hem de kağıt üzerindeki planımızın üzerinden geçiyorduk.
Kendimi bildiğim, daha önce İznik 80km’den yaşadıklarımla ilk 62km’de kendimi paralamadan, ancak zaman kazanmaya çalışarak gelecektim. Geceyi ve tırmanmayı çok sevdiğim için, tek endişem olan Kangallarla karşılaşmadan gidersem, sabaha karşı 4:00 gibi finişe gelebileceğimi düşünüyordum.
Düzlüklerde sıkıldığım için, kendime sürekli sıkılmaya zamanın yok, yürüyerek bu iş bitmez hadi canım tatlı tatlı koş sen diyecektim.
Bu arada ailem ve arkadaşlarımla, bana yolda nasıl destek verebilirler, ne derlerse işe yarar onları konuştum.
Ayşen bana 110km için bir playlist yaptı.
Arda bana “sen gecelerin kadınısın, hadi” diyecekti.
Kimileri şarkı verdi, kimileri bir cümle...
Çocuklarım kontrol noktalarının olduğu tablonun arkasına, bana özel 2 not yazdılar. En kötü anımda onları okuyacaktım. Sürpriz olacaktı, moral olacaktı, devam etme gücü verecekti.
Sadece ben değil, tüm çevrem 110km için destekti.
Bunu yaşamak anlatılmaz bir şey.
İnsan sevdikleri tarafından desteklenip onaylandığında; ona inananlarla çevrili olduğunda inanın hayatta her şeyi yapabilecek gücü kendinde hissediyor.
Sonuç ne olursa olsun, sevdiklerinin sana inandığını hissetmek, ömre bedel bir duygu.
Yarışa 1 hafta kala, mental zorluklar tavan yaptı. Uykularım kaçıyordu. Sürekli hesap, plan halindeydim, öte yandan nasıl bir kitlenmeyse koşmaya çıkamıyordum.
Bildiğin tamamen durmuştum.
İçimden adım atmak gelmiyordu. Yüzebilirdim, salona gidebilirdim, bisiklet yapabilirdim. Yok hayır.
Halimi kabullendim, uyudum, dinlendim, beslendim.
Her türlü hava koşulu olasılığını da göze alarak inanılmaz detaylı bir bavul hazırladım, yola çıktım.

 

Kapadokya’ya varış


Otele yerleştiğimde, hani böyle ara ara nabzım resmen uçuyor, kalbim gümbürdeyerek atıp sakinleşiyordu.
Öte yandan bu yarış öncesi 1-2 günü yarışa gelen insanlarla geçirmeyi çok önemsiyorum. Ne yalan söyleyeyim, etrafım bu mesafeleri koşan insanlarla çevrili değil. Bana destekler ama onlara sürekli bu konuyu anlatan bir insan sıkıcı olabiliyor diyerek susuyorum. Oysa, hani çocuksuz ortamda sürekli çocuğundan bahseden anne gibisin anlatabiliyor muyum. Susmak zor. Konuşmak sinir. O yüzden hani sanki kendi arazime kavuşmuş gibiydim.
Hele 2 gece önce Caner Odabaşoğlu, ve Sparthatlon’u ikinci kez bitiren Aykut Çelikbaş ile sohbet etmek nefis geldi.
Sorularımı sordum. Cevapları onlardan almak, kabul ediyorum büyük lüks ve şanstı.
Hayatımda bana ultra maratonların kazandırdığı şeylerden biri de, zor şeyler öncesi kendime harbi iyi bakmak, ve “hey bu olayda BEN önemliyim” resti çekebilecek hale gelebilmiş olmam.
Uykusuzluk en zayıf noktam olduğundan ve işin şakası olmadığından, yarış öncesi nasıl uyuyabileceğimi de öngöremediğimden 2 gece önce erkenden odama çekildim, saat 23:00 gibi çoktan uyumuş, sabaha alarm kurmama kararı aldığım halde 07:00 de uykumu enfes almış şekilde uyanmıştım.
Sıkı bir kahvaltı sonrası fuar alanına gittim.
Hayatımda edindiğim en sıkı yağmurluk/rüzgarlığı Raidlight’tan aldım.
Bir de hani böyle naylon pançolar var ya yağmur için, onlardan aldım. Bir acil durum battaniyesi daha aldım.
Yağmur beklendiğinden, kafamdaki plan, Dubai’nin 42derecesinden gelen insan olarak herkesten çok soğuk hissettiğimden, yolda icabında o battaniyeyi çakımla kesip içime sarıp devam etmekti.
Bunun yanı sıra Emre Tok’la beraber çantamı inceledik. Malzemelerimi, neler giymeyi düşündüğümü, planlarımı anlatıp yorumlarını aldım. Ekleme çıkartma yaptım.
Alper Dalkılıç, Elena ile gece devam etmek için içime termal üstü yağmurluk fikir alışverişi yaptım.
Termal iç getirmediğime inanamadığım için kendime küfredip, iyi ki burada standlar var diyerek, oradan 3 tane termal içlik aldım. Yedekli olmak istedim...
Asics Türkiye takımından arkadaşlarım (artık takım üyesi değilim) Cemil Gökçe, Önder Akay, Yasemin Göktaş’la hasret giderip güven veren sohbetler ettim.

 

Çanta Kontrol ve teknik toplantı


Çanta kontrol hayli hızlı geçti. Ancak o sırada yaşadığım heyecan feciydi. İşin ciddiyetini bilmek, o ana gelebilmek inanılmaz duygular.
Teknik toplantı başladığında ellerim ter içindeydi.
Toplantıyı beklediğimden kısa buldum. Sanırım ben çok daha detaylı bilgi bekliyordum.
Toplantı sonrası Mustafa Kızıltaş Abim’i görünce, “Bana ne tavsiye etmek istersiniz, dedikleriniz benim için hep hayati önem taşıyor” dedim.
Mustafa Abim, kısa öz net: “Yoncacım, yanına yedek kuru malzeme al. Gerekirse ıslak malzemeni değiştir, yağış bekleniyor ve ne olursa olsun ne kadar korunursan korun ıslanacaksın. Hipotermiye girme. Ellerin?” dedi, eldivenlerimin olduğunu söyleyince; “Eldivenlerin arasından sızan rüzgar üşütür. Ellerini içeri çek, parmakların birbirine değsin, ısıtması kolay olur, biz dağcılıkta öyle yaparız. Üst bölgelerini hipotermiden koru aşağısı sorun olmaz. Buna dikkat et” dedi.
Bakın, büyüklerin, zor koşulları aşmış insanların dedikleri, tecrübeleri bizleri ayakta tutan, hayat kurtaran öğütler. Mustafa Abi’yi dinlerken bir kere daha bunu düşündüm.
Etrafımızda çok değerli insanlar var. Onların tecrübelerine, bilgilerine kulak vermeyi erdem edinmeliyiz. Keza, 1 dakikada bana verdiği bu bilgiler, resmen 82.km’ye güle oynaya sağlıkla gelmeme neden oldu. Ne kadar teşekkür etsem az.
Hızlıca makarna partisinde makarna, taze fasulye, mandalina, salata yiyip saat 9:00 gibi odama çekildim.
Çantamı son kez gözden geçirdim. Mustafa Abi’nin uyarısı ile, zorunlu malzemelerime ek olarak yanıma bir tane daha kuru tişört aldım. Herkes kontrol noktalarındaki yiyecek bolluğundan bahsettiği için, fazla bulduğum gıda takviyelerimi azalttım.
Giyeceklerimi hazırladım.
Bir süre duşun altında tavana bakarak zaman geçirip, saatimi 04:40’a kurup yattım.

 

110km başlar


Alarm çalmadan uyandım. O ana kadar, garip ama gerçek, mışıl mışıl uyuduğuma şaştım.
Saçımı toplayıp ördüm.
Taytımı (x2u) giydim. Nispeten kalın bir malzeme olan Asics tişörtümü giyip, kolluklarımı taktım. Luna’nın Ledville Gordo modeli olan sandaletlerimi ayağıma geçirdim. Soğuk olması durumunda akşam 62km’den sonra giymeyi planladığım koruyucu Taboo patiklerimi ve özel çoraplarımı sırt çantama zaten koymuştum. Yağmur evet olacaktı, ancak hava sıcaklığı yine de çorap veya patik giymeyi gerektirmiyordu.
Kahvaltıda yanımda getirdiğim keçi boynuzu pekmezi, tahine salatalık bandırarak yedim. Yarım omlet, tereyağlı ballı simit, ballı fındıklı muz ve evde hazırladığım içinde yok yok olan bol karbonhidrat ve protein içerikli garanolamı sıcak suda ıslatıp yedim. Saat 5:15 itibariyle deli gibi doymuş hazırdım. Notlarımı gözden geçirdim. Odamın kapısını açıp serin havaya uyum sağlamaya çalışırken, esneme, açılma, ayılma, konsantrasyon amaçlı ve aslında gerginliğimi atma çabaları içeren hareketler yaptım. Derin nefesler aldım.
Bu yola neden çıktığımı düşündüm.
O sırada gelen mesajları okuyup inanılmaz duygulandığımı fark edip okumaktan vazgeçtim. Gerekirse yolda bakar, moral alırım dedim. O an nabzımı hoplatan her şey fazla geldi.
Arkadaşım Gülsevim Kahraman starta geleceğini mesaj atmış, ona bi sevindim. Doğa insanıdır. Sanki onu görmek bana doğanın içinde akmak adına iyi bir totem gibi geldi o an.
Yarış alanında bırakmak ve 62km de alıp içindekileri kullanmak üzere hazırladığım “drop bag” çantamı alıp, çıktım.
Start alanına geldiğimde inanılmaz dingin, sakin ve iyiydim. 62km, 110km koşacak tanıdığım tanımadığım herkesle kucaklaşmak nefisti. Herkesin o gülen, destekleyen yüzü, sözü... hayata bakış açısı insana doping etkisi yapıyor. Fotoğraflar çekildi. Gelen giden herkes ayaklarıma bakıp şaşkınlığını doğal olarak dile getiriyordu. İnanın bana 82km boyunca en rahat yerim ayaklarımdı, onu ayrı yazıcam.
Geri sayım yapıldı ve start aldık.

 

İlk 34.8km Ürgüp-İbrahimpaşa-Uçhisar


Tahminimce start aldıktan 20-25 dakika sonra yağmur çiselemeye başladı. Azıcık daha beklemekle, hemen o naylon pançoyu üzerime geçirmek arasında gelgit yapmam 5-6 dakikamı aldı. Bir kere yağmur başlayıp suyu yedikten sonra panikle giymenin çok geç olacağına ve kendime gereksiz yere kızmama neden olacağından giyme kararı aldım. Kararımın ne kadar doğru olduğunu ancak 34.8km’de Uçhisar’da ve daha sonra 62km’de daha da iyi anladım.
Yağmur şiddetini arttırınca beni gülme tuttu.
Koşu hayatımda toplam 3 kez yağmurda, 1 kere de çamurda koştum. Birincisi “bir maratoncunun neler yapmaması gerektiğine dair hayat dersi” niteliğindeki hayatımın ilk maratonu olan Venedik Maratonu, ikincisi İstanbul Maratonu’nda bir 15km ki asla burayla kıyaslanmaz, üçüncüsü burasıydı; Kapadokya 110km!
Çamur deneyimim deseniz sadece bir kere koştuğum 14km’lik Geyik yarışıdır.
Yağmur artıp bildiğin toprak kayması, çamur deryası banyosu içinde koşmaya başladığımızda bunca zamandır yaptığım tüm planların şaşacağını, hızla yeni planlar yapmam gerektiğini anladım.
Bir kere ilk amaç düşme ve sakatlanma riskini azaltmak, sağlıkla finişi görmekti. Net.
İkincisi mutlaka Mustafa Abi’nin dediklerini dinleyip hipotermiye girmemekti.
Üzerimdeki o basit panço harika bir koruma sağladı. Kolluklarımı ellerimin üzerine çekip soğuktan etkilenmelerini önlemeye çalıştım. Runfire’dan alışık olduğum patikaları bana tek zor kılan şey zeminin çamuru idi.
Yavaşladım.
İbrahimpaşa istasyonuna tahmin ettiğim planladığım süreden 5 dakika geç girdim. Durmadan devam ettim.
Çamur giderek coştu.
O çamur deryası içinde, eğer sadece biz doğada koşanlar değil de daha fazla insanımız bu toprak kaymasına şahitlik etse, acaba bunca doğa katliamına hala izin verir miydi düşünceleri oldu.
Patikalar olağanüstüdür. Çamurlara kafadan dalıyordum. Kaçınmaya çalışmak büyük saçmalık. Her yer çamur ki. Nereye kaçacaksın? Hem insanı gereksiz yoruyor kaçmaya çalışmak ve yol seni savururken, zemin daha da kaygan hale geliyor. Bu arada yoğun çamur birikintilerinin arasında bulduğum su birikintilerine ayaklarımı bandırarak geçince, çamurlar olduğu gibi yıkandığı için müthiş rahat ediyordum. Açıkçası ayağımda uzun süreli çamur neredeyse hiç kalmadı. Aktı gitti.
Bütün bunlar olurken 16km civarı düşüp hayli canı yanan birinin ciddi yardıma ihtiyacı vardı. Telefonlar vadi içinde çekmiyordu. Telefonun çektiği ilk noktaya varınca hemen organizasyonu arayacağımı söyledim. Koşmaya devam ederek ipli geçiş olan riskli bir yere geldim.
Kalabalık sıra olmuş, tek tek inişleri bekliyorduk. İp çamur, zemin çamur, arkadan –belki acemi, belki de duramayacak hızda geldiğinden- hızla gelenlere seslenmeye çalıştım. Yavaşlayın, duramadınız mı hep beraber uçarız aşağı diye. Madem beklemek durumundaydık, bekleyecektik sabırla. Herkes yardımlaştı. Oradakilerle iki gıdım gülüşmek sohbet etmek iyi geldi. Moralimin iyiliğine, hedefime olan inancıma rağmen, Mahmut Yavuz’un yarış boyu dinginliğini koru cümlesini kendime tekrarlıyordum.
İpli inişi atlattım.
Halime şaşıyorum biliyor musunuz. Ben ne ara o serinkanlı, kriz yöneten, doğanın koşullarına meydan okumak yerine kucaklayan kabullenen ve ayak uyduran insana dönüştüm bilmiyorum.
O an tek düşündüğüm, “doğa sana soracak değil ya ne zaman yağacak ne zaman duracak, sen ona uyum sağla” olayıydı.
İğde ağaçları vardı yol boyu. Temmuz’da olmaya başlayan elmalar kıpkırmızı olmuş, yağmurla dalında yıkanmıştı. Kopartıp yiyerek koşmaya devam ettim. İnanılmaz bir lezzetti. Dut ağacı yazın doluyken, şimdi üzerinde tek dut yoktu.
Tahta bir köprüye gelince, duvara çarpmışçasına durdum.
Köprü inanılmaz çamurla kaplı ve buz gibi kaygan görünüyordu.
“Ulen Yonca, bu köprü sakat. Temkinli ol, düşersen de köprünün üzerinde kalmayı dene dostum” dedim, ilk adımı attım. İkinci adımı atmamla havalanmam ve kütük gibi gümleyerek köprüye serilmem bir oldu.
O an ilk aklıma gelen sırt çantamdaki batonlar oldu. “Vıyyy acaba totoma saplandılar mı?” dehşetine kapılıp yavaşça totomu kontrol ettim. Çamurdan başka bi şey yoktu. Bu arada düştüğümde çıkan tahtaya çakılma gümbürtüsü inanılmazdı. Gülme geldi.
“Kızım vadileri inleten kadınsın be!” deyip yavaşça ayağa kalkmayı denerken yeniden kayacağımı anlayıp emekleyerek geçtim.
“Bildiğin gerilla oluyoruz abi” dediğimi hatırlıyorum.
Hiçbir yerimi kırmadığımı anlayıp koşmaya başladım. Telefon hala çekmiyordu. O adamcağız ne haldeydi, onu düşünüyordum.
Ben ilerlerken arkamdan gelen güöbürtü köprüde herkesin düştüğünün habercisiydi. “İyi misiniz?” diye seslendim. “Düştüm, iyiyim” dedi o ses. Devam ettim. Bi gümbürtü daha koptu. Gelen düşüyordu.
2km sonra bir kızın kolunu sardığını ve herkesin ona yardımcı olmaya çalıştığını gördüm. Düşüp kolunu incitmişti. Ancak durulan yer hayli zor bir dar inişli rampaydı ve toprak deli kayıyordu. Ağaçlara tutunup insan zinciri oluşturup o kızı kucaktan kucağa geçirip aşağı indirdik.
Buralarda biraz zaman kaybettiğimin farkındaydım, ancak canı yanıp yardıma ihtiyacı olan birini bırakmak aklıma bir kere bile gelmedi.
Sağlık olsun, zaman her daim kazanılırdı.
Bir yarışta yaralanan bir arkadaşa göz teması dahi kurmadan geçenleri görmüş, ultra bu değil, bu arkadaş olayı anlamamış diye iç geçirmiştim.
Telefon hala çekmiyordu.
En azından o kızı düzlüğe çıkarmış, arkadaşlarıyla emin ellerde olduğunu gördükten sonra, telefon çekince göğüs numarasını bildireceğimi söyleyerek hızlandım.
Elimde telefon sürekli 3G kollayarak 18-19km civarına geldiğimde telefon çekti.
Aradım ve zor durumda iki kişi olduğunu, yer ve göğüs numaralarını bildirdim.
Yaklaşık 10 dakika sonra uzaktan ambulans sesi duyunca müthiş rahatladım. Organizasyon müthiş hızlı ve iyi çalışıyordu.
Patikalar nefisti.
Düzlükte yerlerde ne güzel ne ilginç taşlar var derken, taş sandıklarımın salyangozlar olduğunu anladım.
Birden, “tamam işte, Yonca sen salyangozsun. Onlar yavaşta olsa, sürekli hareket ederek zamana meydan okur ve illa varacakları yere giderler. Durma, devam” dedim. İrili ufaklı salyangozları izleyerek koştum. Mağaralara geldiğimde eğilerek kafayı kolladım.
Merdiven inişine geldiğimde, önümdeki arkadaş, ilk arazi koşusuymuş bi çeşit sayıklama geçiriyordu; “Ama bize böyle demediler, bu koşmak değil ki, bu başka bir şey..” gibilerinden. “Dostum arazi böyle bir şey ve dün de söylediler, merdiven iniş var diye. Hadi bak, arkada bekleyen çok, yolumuz uzun. Arkanı dön, yavaşça in, sıkı tutun” dedim. Hepimiz tek tek indik.
Haydi koş kızım koş. Zaman kazanman lazım.
Yağmur inatla yağdığı gibi, ellerim bi acayip şişmişti. Dobiş parmaklarım kapanmıyordu. Sürekli rahatlatmaya, ısıtmaya çalıştım. Sonunda boşverdim.
O ara işte Pazartesi Kelebek’te yazdıklarım geçti aklımdan.
Resmen, toprak olmuştum, yağmurdum, salyangozdum, çamurdum, ağaçtım...
İnsan kendini doğaya teslim edip onla eşleşince keyfi sonsuz oluyor. Tadından yenmiyor.
Tam bunları düşünürken kaydım ve hoooop sağ tarafıma doğru düştüm.
Yüzüm çamura bulandı.
O an Vietnam filmleri geldi aklıma ve kahkaha attım. Çamurdan yanaklarıma iki çizik atmayı düşündüm.
Hatta ben bunu yazarım, sonu da Yonca “kamuflaj” olur dedim. Espri yaptığıma inanamıyordum. Fotoğraf çekebilmeyi isterdim ama ellerimdeki çamurla telefon çıkart çek, büyük saçmalık ve zaman kaybıydı. Üstelik bu yarışta bunları yapmak, Yonca’nın hala akıllanmamış olması demekti.
Bu arada aklıma halime bakıp savaş gelmesine bozuldum.
Nefret ediyorum savaş kelimesinden dahi.
“Savaşmıycam, toprakla sevişicem işte!” gibi şeyler mırıldandım.
Sonra, Yonca bu seninki neyin kafası kızım diyerek koştuğumu biliyorum.

 

26.4km Uçhisar


Bu kontrol noktasına bu koşullarda tahminimden çok daha iyi girdim. Cepte en az 45 dakikam vardı.
Mağaranın içine kurulu olan yiyecek ve sıcak içecek istasyonuna girdiğim gibi, soyunmaya başladım. Eğer şimdi üzerimi değiştirmez, bu ıslak malzeme ile devam edersem hipotermi riskimi arttıracaktım. O zaman 110km riske girerdi. Mustafa Abi’nin dediklerini dinlemeye kararlıydım. Islak tişörtü çıkartıp uzun kollu hafif malzeme tişörtümü giydim. İnsanların su şişelerinim içinde bıraktığı artık sularla ayaklarımı çamurdan yıkadım, kuruladım. Ayaklarım sıfırlanmıştı.
Bu arada duvar dibinde bir kadın yarışmacının acil durum battaniyesinde titrediğini, sevgilisinin (sanırım sevgilisiydi) endişeyle ona yardımcı olmaya çalıştığını gördüm. İngilizce sakin olmasını, daha hayli zaman olduğunu, sıcak içecek ve battaniye ile az sonra kendini toplayacak bir hali olduğunu söyledim. Daha sonra kendisine de aynı şeyi söyledim.
Bu arada kendime sıcak kahve yaptım. Onu içmek, bi parça kek yemek ve yanımda Yalıkavak bahçemden toplayıp yaptığım kırma zeytini hüpletmek enfesti.
O an, Seyran Sucu (daya yeni Likya’da ultra bitirmişti, oradan da tanıdığım bir güzel insan) da geldi. Beraber çıkmaya karar verdik.
Affedersiniz “küçük su” döktüm, ve yola çıktık.
İnanılmaz bir su yönetimi becerim olduğuna inanıyorum. Gayet düzenli, idrara çıkabildiğim sürece kendimi iyi hissediyorum, dehidrate olmadığım için de “aferin sana yonca” diyorum.
Seyran’la yola çıktığımızda sis vardı. Sonra sis dağıldı, güneş açtı.
Öyle deli bir gökyüzü vardı ki tepemizde, hayran hayran bakarak koştum. Cam gibi bir mavi. Bazı yerlerde mercan rengini alıyordu. İnsan o güzelliğe bakarken aklını yitirecek gibi oluyor inanın.
Doğa büyülüyor.
Sürekli doğada kendimi ne kadar uyumlu, mutlu olduğumu düşünerek yürüyordum. Seyran Sucu’yla geceyi beraber aşabilecek olduğumuzu konuşunca inanılmaz bir güç geldi üstüme. Güven duygusu bu biliyor musunuz.
Güvenmek...
Ve bugüne kadar koşarken tanıştığım, ultralarda beraber yol yaptığım, kaç türlü zorluğu aşmak için yüreklendirdiğim, cesaret aldığım insanlardan edindiğim bilgi, öğrendiklerim, yaşadığım güven duygusu bana her şeyden daha fazla hayata umutla bakıp güvenmeyi öğretti. İnanın bana.

 

34.8 Göreme


Adı Göreme ama göreceğim vardı, çok şükür gördüm.
Buradan hızlı çıkmamız gerektiğini söyleyince Seyran, tereddüt etmeden laf dinledim. Ama illa gidip herkese destek veren Aykut Çelikbaş’ı bir gördüm, “iyiyim” dedim.
Seyran’nın tüm tecrübesiyle yaptığı hesap kitap beni resmen hafifletmişti. Bunu kendisine de minnetle söyledim. Böylesi uzun bir yolda, insanın başına gelebilecek en iyi şey candan ve koşullara gülümseyen bir yol arkadaşıydı. Ne şanslıydım anlatılmaz.
Devam ettik.
Patikalar koşmaya izin verdikçe ya ben, ya Seyran “hadi” diyorduk. Yalnız Seyran’ın dizi ağrıyordu. Birkaç kere dile getirdi bunu. Benimse ellerim hala şişti ve inanılmaz rahatsızlık veriyordu.
45km noktasına tahmin ettiğimizden daha riskli geldik.
Zaman hızla aleyhimize işlemeye başlamıştı.
Aslında hipotermi olmamak için üstümü değiştirdiğim Uçhisar’da planladığım zamandan daha uzun zaman kullanmam domino etkisini sürdürüyor ve bu hesapla her şeyi riske atmış olduğumu bana ufak ufal söylüyordu, ancak bu sesi dinlemeye hiç niyetim yoktu.
Her şey her zaman değişebilirdi, ve o kadar iyi hissediyordum ki, kafamı bozacak tek bir düşünceye yer vermek istemedim.
45km’ye giderken zamanı kaçırmamak için 25 dakika olduğunu görünce hızlandım. Seyran bana orada görüşürüz, bas dedi. Onu görüş mesafesinde tutmayı isteyerek varışa 4 nala gittim. Benden 2 dakika sonra Seyran da geldi.

 

45km Çavuşin


Über hızlı hareket edip çıktık.
O kontrol noktasına vardığımda saatimin ayarlarında bi şeyi yanlış anladığıma artık emindim.
Saatim müthiş bir şeydi çünkü. Acemilik işte. 45km değil, 39küsür km gösteriyordu. Kafam karışıktı.
Kontrol noktasındaki görevli arkadaşlardan biri 6, biri 7km daha var deyince bir sonraki noktaya iyice kafam karıştı. Oysa ben 6.8km ve1.5saatim olduğunu ezbere biliyordum ki!
Neyse, oradan fırladık. Yanıma elma, mandalina aldım. Su şişesine kahve/su koydum. O ılık şeyi elimde taşıyarak koşmak, of of of, nefisti. Ellerimi bırakın, içim ısındı.
51.8km’deki Akdağ istasyonuna koşarken hissettiklerimi anlatmam lazım.
İçimdeki mutluluk, enerji, güç şaka gibiydi. Sanırsın daha şimdi koşmaya başlamışım.
Patikalar böyle seni alıp alıp koşturuyordu.
Öyle rahat koşuyordum ki, cep telefonumu çıkarıp ilk defa mesajlara bakmaya karar verdim.
Aman Tanrım!
Arkadaşlarım, ailem nefis ötesi sesli mesajlar bırakmışlardı.
Hatta kuzenim “Bastır Yonca” diye bir grup kurmuş, yazılanlar şahaneydi.
Kimlerden neler gelmişti bana destek için anlatamam.
Koşarken içime dolan mutluluk beni aştı. Ben de sesli mesajla cevap verdim, ve bir daha uzun süre konuşmayacağımı, merak etmemelerini, süper iyi hissettiğimi söyledim.
O Akdağ istasyonu öncesi tırmanırkenki sessizlik içindeki nefes alış verişlerim, toprağın güzelliği beni benden aldı. Tırmanışta yalnız değildik. Bir grup yerli/yabancı beraber tırmandık.
Tepeye vardığımızda acayip esiyordu.
Süper yağmurluk/rüzgarlık raidlight devreye girdi. Hatta 1-2km sonra o kadar fazla devreye girdi ki çıkarttım.
Gök mavisi, turuncusu, bulutları bakmalara doyamıyordum, baktıkça uçasım geliyordu.
Yolda Muharrem Bahçeci (Mambo deniyomuş ) genç arkadaşımızla karşılaştık.
Artık 3 kişiydik. Arada sohbet, arada zorlanan morali bozulan, 62kmcilere destek moral veriyorduk.
Bi ara sanırsın Dünya’nın en güzel kafesinde sohbet ediyorduk. Ama koşarak, yürüyerek. Hesaplar, planlar havada uçuyordu.
Mambo bana bir ara, “ben sizin yazılarınızla ultraya başladım” dedi galiba. Bu cümleyi şu anda inanın acaba halüsinasyon mu gördüm diyerek yazıyorum, eğer değilse, hayatımda o an bana iki misli güç verdi. Değilse ve hayal gördüysem de güç verdi.
Ürgüp’e yaklaşırken karşılaştığımız inişte “e oha ama artık, bu ne fantezi dostum” gibi konuşmalar başladı.
Ben zeminin kaygan ve dik iniş olduğu her yerde, toto üstü oturup kaydıraktan kayar gibi iniyordum. Nefis bi yöntem inanın. Düşmek yok. Sakatlık riski yok. Ve çok eğlenceli. Bu arada o an, bu otur kalkların bacaklarıma acayip iyi geldiğini de hissettim. Esnetmek gibiydi. Çocuklar gibi hissediyordum.
Hooop kayarak aşağıdayım. Kalktığım gibi koşmaktayım.

 

62km Ürgüp


1 saat erken geldik. İşte bu hem iyi, hem riskli bir durumdu.
Ama ne gelişti o!
Alkışlar, bravolar... Nasıl kaptırmışsak kendimizi 62km finişini geçerken bulduk. Meğer bizim sağa sapıp 110km ikmal noktasına dönmemiz gerekiyormuş.
He he, kös kös 50metre geri gidip istasyona girince kendimi planladığım gibi derhal tuvalete attım.
İznik 80’den biliyorum, daha az pişik acısı için, burada tuvalete girmeye kararlıydım. Zaten son 10kmdir inanılmaz tuvaletim gelmişti. Büyüğü diyorum 
Ben tuvaletteyken dışarıda Cemil’in sesini duyar gibi oldum. Beni soruyordu.
Bense o sırada cebimden çocuklarımın bana “doping” niyetine yazdığı notları çıkartıp okumaya başlamıştım.
Ahhh benim canım çocuklarım.
Nasıl güzel iki not. Yazdıklarına inanamadım.
Kalbim titredi biliyor musunuz.
Biri 11 diğeri 15 yaşında 110km koşmaya çıkmış annelerine nasıl da ne derlerse işe yarayacağını bu kadar iyi biliyorlardı diye düşündüm. O yaşta benim böyle bir bilgim olsa, offff uçardım diye sevindim. Şükrettim.
Notları aynen, sol cebime, kalbimin üzerine koydum.
Tuvaletten geldiğimde hazırladığım çantamı alıp gece için giyinmeye başladığımda karşımda Aysen Solak bitti.
“Allahımmmm Aysen n’aaptın?” dememle, “62 koştum, 1. oldum Yonca.” dedi. Ahhhh nasıl sevindim. Sarılmaya çalışırken bana son derece serinkanlı ve kararlı: Yonca burada çorba yok, getireyim mi şuradan diye sordu, makarna da alabilirim sana dedi.
Bu nasıl bir an biliyor musunuz...
Dönüm noktası. Hayat kurtaran destek.
Aysen evet.. dedim.
Ultra maratoncu arkadaşlarım bana, yardım almayı, vermeyi, direk ve düz olmayı, samimiyetin hafifliğini ve kudretini, minnetini öğretti. “Ay yok ben hallederim” saçmalığına gerek yok yani. O an bunu yapabildiğim bir ortamda, ilişkide olabildiğim insanlara şükrettim.
Dilerim herkes böyle dostluklar kurabilsin hayatta. Ki düşünün, bu canım insanlarla hayatta kaç kere uzun zaman geçirebiliyorum?
Hep yarış ortamları...
Ama hani zor zamanda ortaya çıkıyor yine aynı güven duygusu.
Gece için karar verdiğim sütyenimi, termal içi giydim. Yağmurluğumu çektim.
Taboo patiklerimi çıkarttım, içine çoraplarımı giyip ayağıma Lunalarımı geçirdim.
Bu taboolar beden ısısını koruduğu için ayaklarım biraz fazladan ısınır gibi oldu ama, gece uzundu. Gerekirse çorapları sonra çıkartırım dedim.
O arada yanıma gelen birisi, ayaklarımı inceledi.
Manikürümün bozuk, pedikürümün nefis durduğunu görünce inanamadığını dile getirdi.
Sayende ilk defa böyle bir şeye tanıklık ediyorum dedi.
Oysa benim için İznik 80km’den alışık olduğum bir durumdu, çamur hariç.
Bu sefer çamur testini de geçmiştik.
Cemil Gökçe, Yasemin Göktaş canım arkadaşlarım benim! Her biri etrafımda fır dönüyordu. Biri çantama yardımcı olurken, Cemil “Yonca yemeğini ye, hemen ye, bak hala yemedin” diye neredeyse kaşıkla besleyecekti beni.
Bir ara Gülsevim geldi. Gözlerindeki anlayış, sevgi, şevkat inanılmazdı.
Dikkatin dağılmasın diye çekiliyorum diyerek uzaklaşırken, yemin ederim gözleriyle sarıldı bana. Unutabilmem imkansız.
O sırada Oğuzhan Özaltın geldi (Mevlana gibidir yüreği), yanında Nazım Özgür (canım doktorumuz). Hem Runfire, hem Likya’dan canım onlar benim. Nasıl güzel anlar o anlar benim için ömrümce unutmam aldığım desteği, yüreklendirmeyi.
Arkadaşlık, destek, ciddiyet, hesap kitap ve gözümün içine bakıp sağlığımı (her türlü) çaktırmadan kontrol eden dostlar.
Cemil bana, çok akılcı taktik vermeye çalışıyordu. Duymadığımı sandı oysa her dediğini ezberledim. Saatte en az 6km hız kolla. Bitti bu iş dedi. Tırmanışta zaman kaybın olacak, arayı kapatabilecek güçtesin, ancak acilen çıkmanız lazım diye beni resmen hızlandırmaya müthiş çabaladı o ve Yasemin.
Ancak çok garip biliyor musunuz, Seyran’la 30 dakikada çıkmaya karar vermiştik, ama o 30 dakika sanki böyle akmıyordu, durmuştu ve yavaşlamıştı her şey. 35 dakika olduğunda herkesin artık strese girdiğini fark ettim. Çıkmamız gerekiyordu evet.
Seyran saatlerdir “canım sevgilim bekliyor beni 62km’de ben ona koşuyorum” demişti, Sevgilisiyle kavuşmuş resmen hayata dönmüştü. Gözleri ışıl ışıl sarıldılar.
Oğuzhan, Nazım gözümün içine bakıp “aslansın” dediler...
Aysen, Cemil, Yasemin o ara Karlık noktasına gidip gönüllü destek veren Aykut Çelikbaş’a yardımcı olmaya karar verdiler. Buna nasıl sevindiğimi anlatamam.
Bu her derde deva bu güzel insanları en kritik yerde görme şansım demekti.
Seyran’la alkış kıyamet içinde kafa lambalarımızla çıktık.

 

76.7km Plateau yolları düz duvar sıkıysa tırman


Daha 62km’den çıktığımız gibi saniyesinde kaybolduk. Sürekli aynı sokakta dönmeye başladık. Bir ok ileri derken öbürü geri gösteriyordu.
Meğer geri dönenlerin işaretlerine takılmışız. Orada biraz sinirimiz bozulur gibi oldu. Olayı çözdük, devam ettik.
Bir yol ayrımına geldiğimizde, yakınlarda bir düğün salonundan acayip yüksek sesle müzik geliyordu. Öte yandan işaretler sağa gider gibi gelse de kocaman sarı tabeladaki ok sola bakıyordu. Biz de doğal olarak sola döndük. Yalnız yine de artık patikaya girip şehirden çıkmamız gerektiğini bildiğimizden süper huzursuz ve dikkatliydik.
O sırada çocuklar ve balkondan seslenen bi teyze bize yanlış gittiğimizi, çocukların okun yönünü değiştirdiğini söyledi.
Var ya.. iyi ki söylediler.
Süper saçma bir yere gidiyormuşuz.
Döndük, okun yönünü düzelttik. Okkalı bi küfür salladık ve koşmaya başladık. Rampa da başladı. Şehrin ışıkları da geride kalmaya başladı. İşaretleri yaklaşmadan görmek pek kolay olmuyordu. Yine de grup olmak nefisti.
Sürekli içimden “kızım Yonca gecelerin kadınısın, en sevdiğin ortamdasın, çok şanslısın” gibi bi şey geçiyordu.
Arkadan adının Oğuzhan Türk olduğunu öğrendiğimiz, nefis bir genç geliyordu. Mambo öndeydi. Biz arkasında derken, aslında 4 kişi olmuştuk.
4 sayısını da pek severim malum. Hani gittiğimiz yolun, işaretin sağlamasını yapacak, güç kuvvet bulacak 4’lüydük.
Önümüzde 10km ve 3 saat vardı.
Da işte, ilk tırmanışa başladığımızda o 3 saatin su gibi elimizden kayabileceğini gani gani anladık.
Bildiğin düz duvara tırmanmak gibi bir şeydi.
Hadi onu aştık, arkasından gelen öndekini daha da solladı.
Zifiri karanlık, gökyüzünde yıldızlar.
Sanki her adımda göğe yıldızlara uzanıverecekmişsin gibi. Müthiş bir duygu.
Nasıl güzel bir hava ve gece ve karanlık anlatamam.
Şu an o aldığım zevki hatırlayınca içimden ağlamak geliyor. O ana geri dönmek için neler vermem!
Kafa lambamı kapattım. Ay ışığı inanın çok daha iyi.
Ve inanması güç ama yetiyor.
Zemin muhteşemdi. Yumuşacık bir toprak.
Kayalıklar güvenilesi cins değildi. Üzerine abanırsan ayağının altından kayıp 10-20 metre yuvarlanıyordu. Kaydığında arkadan gelenleri uyarıyorduk. Hayli yavaşlamıştık. Adımları sağlam atıyorduk.
Ara ara dikenli olan bitki örtüsü çok beter gelmedi bana. Yazın Runfire sırasında çok daha acımasız dikenli arazi gördüğümü düşündüm. Dahası bu tırmanış sırasında zeminin, ortamın Likya ilk gününde geçtiğim kayalıktan daha yumuşak olduğunu düşündüm. Oradaki kayaların yapısı, diklik dokunduğun anda elini kesip atacak kadar keskindi. Oysa burada tutunduğun kaya, yumuşak ve tutunmaya müsait daha geniş yüzeyliydi.
Karanlıkta tahminimce bir çeşit dereyatağındaki kayalıkların içinden üstünden geçerken sadece ismini, namını duyarak hayran olduğum tırmanışçı Zorbey Aktüyün aklıma geldi. Çok uzun süre, sürekli gözümde onun tırmanış fotoğrafları, Zorbey olmak lazım, buralarda Zorbey gibi olmak lazım dediğimi, ya da sayıkladığımı biliyorum.
Bazı kayaların üzerine Seyran’ın çekiştirmesi ile çıkabildim.
Batonlar saçmalıktı.
Hiç kullanmadım. Kullanmak sanki daha büyük zarar ve riskti. Ellerim, kollarım, bacaklarımla sarıldım kayalara.
Şimdi bunu böyle anlatıyorum ama, aldığım zevki, tarif edemiyorum.
En ama en sevdiğin şeyi yediğini düşün. Bitmesin istersin ya. Halim oydu tüm o tırmanış sırasında.
Mambo bi ara, müzik açtı. Hayko Cepkin çalıyordu.
Daha iyi gidemezdi o ana.
Ayşen bana özel 110km playlisti hazırlamıştı. Ancak o playliste koyduğu tüm şarkılar resmen kafamda çaldığından açıp dinlemedim. Hepsini kafam çalıyordu bi şekil.
Hatta birkaç önemli kritik müzik, resmen yol boyu beni hiç yalnız bırakmadı. Hiç hem de!
Plateau’ya giden yolda ikinci deli manyak zirveye gelirken bir çiş molası verdim.
Çok komikti.
3 arkadaşım beni arkalarını dönmüş kafa lambaları araziye dönük beklerken, ben işimi gördüm kalktım.
O ara, midem kötü oldu.
Ne bi şey yemek, ne içmek gelmedi içimden.
Biraz düzlüğe de gelmiştik ve o düzlük beni acayip sıktı. Git Allah git dümdüz.
Biliyorum kızım manyak mısın diyorsunuz. Ama uzun yıllardır düzlükte yaşıyorum. Dağlara hasret olmayı insan ancak onlardan mahrum kalınca anlıyor.
İnsanın hayatı düz değil.
İstiyorsun ki dağları aş, sonra in. Her çıkışın bir inişi, her inişin bir çıkışı olacağını bilmek seni monotonluktan veya kolaycılıktan alıkoyuyor.
Emek veriyorsun. Rahatlıyorsun.
Hayatın seni zirveye taşıdığı gibi, bi güzel alaşağı edebileceğini de biliyorsun.
Dahası her çıkışın tahmin edilenin aksine çok zor olmayabileceğini, aksine inişin kolay olacağını sanırken daha zor olabileceğini görüyorsun.
Ne düşünüyorum biliyor musunuz?
Hani insanlar çok başarılı, çok ünlü olunca inmeyi/düşmeyi zor karşılayabiliyor ve canı çok yanıyor ya... sanırım bu dağlar, rampalar bana o acıyı anlatıyor.
Yani bugün her yokuşu çıkmak kolay. Esas inmeyi bilmek, kabullenmek en zoru.
Bir çeşit erdem gerekiyor. Onu da doğa bi güzel öğretiyor.
Bütün bunları düşünerek, Seyran, Oğuzhan ve Mambo’nun 5 adım gerisinde ilerledim. Dönüp bana iyi olup olmadığımı sorduklarında midemin tatsız olduğunu ve düzlükten sıkıldığımı dile getirdim. Sohbet iyi geliyordu.
Sürekli hepsine sarılmak, milyar teşekkür etmek istedim.
Hiç tanımadığım ama al işte, şu yolda hayatım boyunca vefa duyacak olduğum bu güzel insanlara ne desem içim rahat eder diye düşüne düşüne gidiyordum.
70.km civarı feci bir pişik başladı totomda. Anam anam... o ne feci bi şeydir anlatamam.
Mümkün değil adım atmak. Her adımda sanırsın canım sökülüyor.
Bunu söylememle Seyran bepanten var mı yanında dedi.
Yoktu.
İndirdi çantasını, aramaya koyuldu.
Seyran boşver benim yüzümden zaman kaybetme dedimse de, olmaz, öyle gidemezsin. Sonra daha zor olur, dedi.
Buldu bepanteni.
Hadi sür gel. Bekleriz seni dedi.
Hey Allah’ım.
Bi güzel bepantenlendim ve bildiğim tüm hayır dualarını ettim Seyran’a.
Müthiş iyi geldi.
Koşasım geldi hatta o andan sonra.
Önümüzde bir ciddi tırmanış daha olmasından dolayı enerjimizi temkinli kullanıyorduk fakat zaman elimizden kaymaya ciddi ciddi başlamıştı.
İlk defa o an, acaba 110km kaçıyor mu benden dedim.
Fakat birkaç kere konuştuğumuzda biz parkuru değil, parkur bizi bıraksın demiştik. Yine aynı cümleyi söyleyip yola kitlendik.
Bu arada gördüğümüz son zirve dilimizi uçuklatan haldeydi. Gülmüyorduk. Ciddiydik.
Hayli sıkı tırmandık.
Tırmanışta birbirimizi bekliyorduk. Zaten onun adı bekleme değil, kendine gelme molaları gibi 30ar saniye filandı.
Bi ara Mambo e madem buraya geldim, zirve yapayım diye en dik yere taş bırakmayı ihmal etmedi.
Ne şahane gençler bunlar diye, umutlarım o zirvede bi kere daha şahlandı.
Seyran ve ben o ekibin en yaşlıları olarak yanımızdaki şahane bu 2 gençle, müthiş gurur duyuyorduk. Bizim geldiğimiz kafaya bizden 20 yıl erken gelmişlerdi.
Plateau’ya yaklaştığımızda biz giderek yavaşlarken Mambo uçtu gitti. Ben de hızlanmaya çabaladım. Seyran’ın dizi çekiyordu, topallıyordu. Yine de moralimiz de inancımız da iyiydi.
Plateau’ya vardığımızda 13 dakika gecikmemiz vardı. Hayatımın sessizlği çöktü üzerime.
Oradaki arkadaşa Mambo daha önceki kaybolmalara istinaden 15 dakikalık hakkımızı kullanıp kullanamayacağımızı sormuş. Serkan ve Sertan kardeşleri arayan destek görevlisi, eğer beklemeden çıkarsanız olabilir deyince, her şeyin bittiğini ve bıraktığımı düşündüğüm an, kafam gelgite uğradı.
Seyran devam ediyoruz diyordu.
Mambo da.
Birden kalayım dedim, ama müthiş huzursuzdum.
Seyran, Yonca devam ediyoruz deyince, evet, ediyorum dedim.
Hızlıca çıktık. Geldiğimizden daha hızlı hareket ediyorduk.
Hedef 86.9km Karlık istasyonuna 2.5 saatte, gece 01:00’den önce varmaktı. Önümüzde sıkı bir iniş ve eh işte gibi görünse de, zorlayacak bir mini tırmanış vardı.
Da işte esas olay oradan sonra başlıyordu. En baba zirveye daha gelmemiştik yani.

 

Karar anı...


Sürekli matematik hesapları içindeydim. Şu kadar hız yaparsam bu saatte, bunu yaparsam şöyle diye diye yürü koş halindeydim.
İnişin bir kısmı acayip zor oldu.
Geldiğimiz düzlük iyiydi ama inerken dizleri hayli zorluyordu.
Zaman öyle inanılmaz bir kavram ki... Sana aslında çok merhametli icabında.
Yavaş yavaş bizimle vedalaşır gibiydi. İnsan yine de bunu kabullenmiyor bir süre.
Matematik bu.
Göreceli değil zaman gibi. Ya tutuyor hesap ya tutmuyor.
Kafamda binbir hesap, hesaplaşma başladı.
Şu ana kadar müthiş sağlıklı, olağanüstü enerjiyle tek sıkıntı yaşamadan gelmiştim. Yanımda koşan arkadaşlarımla yaşadığım her bir adım, ömre bedel keyifteydi. Yaklaşık 16 saati geçkin zamandır dayanıklılık adına müthiş bir sınavı iyi geçiriyordum. Kendimi geliştirdiğime olan inancım tamdı.
Mambo hızlandı. Git dedik... Koş çocuk.
Biz de Seyran’la uygun adım yavaşlamıştık.
Yavaşlayınca ürperme geldiğini hissettim. Saatime baktığımda hayli büyük riske giriyorduk. Seyran ileride Karlık noktasına gelmeden araç çağırıp bırakma kararı aldığını söylerken, ben de seninle orada bırakacağım dedim.
Devam et Mambo ile Cem Ayhan’ı yakalarsın dedi.
Yok.
Hayli arayı açmışlardı ve dahası önümde kalan 45 dakikada Karlık noktasına gelebileceğimi düşünmek bildiğin kendimi kandırmak, dahası hadsiz bir hayalperestlik olurdu. Hani o sırada içime füze kaçsa en iyi ihtimalle 1 saat 10 dakikada varabileceğimi söyledim.
Yani diskalifiye olmuştum aslında.
Öte yandan, onlardan ayrıldığımda şu anki sağlık koşullarım bir anda değişebilecek gibiydi. İçimden titreme geliyor, olası hipotermi sinyalleri veriyordum.
Karlık noktasına oldukça tatsız bir varış her şeyi riske atmak demekti.
Sessizliğe bürünüp telefonun çekecek olduğu anı kollamaya başladım.
Köye yaklaşırken telefon çekince organizasyonu aradım. Bizi alıp alamayacaklarını, 3 kişi bırakma kararı aldığımızı bildirdim.
O an, 17 saattir bırakmayı düşündüğüm ilk andı.
Dile getirirken zorlanmadım. Hayatımın en şahane 82küsür kilometresi olmuştu.
Bizi en kötü yarım saat, en hızlı 15 dakikada alabileceklerini söylediler.
Köye varıp asfalta geldiğimizde önümüzden geçen minibüs aniden durdu.
İçinden Cemil, Aysen indi. Kucaklaştık.
Bırakma kararımızı duyunca, Cemil’in yüzünde anlık bir duraksama olsa da, “çok doğru karar Yonca” derken, Aysen de “İnanılmaz rahatladım şu an” dedi.
Bi an, acaba mı dediğimi, saatime baktığımı, Cemil Aykut’a haber verirken gözlerimle dağı süzdüğümü hatırlıyorum.
Saat yalan söylemiyor biliyor musunuz.
Karar doğruydu.
Minibüse bindiğimizde, kararın doğru olduğunu Cemillerle yaptığımız konuşmadan bir kere daha anladım. Hepimiz rahatlamıştık.
Gereksiz cesaret gösterilerine, hadsizliğe kalkışmadığıma, kendimle sidik yarışına girmediğime, aslında bu olgunluğa erdiğime mutlu oldum.
Sohbetle geldik Ürgüp’e. Araçtan indiğimizdeki sağlık, doyum, huzur halime şükrediyordum.
Hani böyle tadına doyamadığım bir lezzet vardı ağzımda, damağımda. Gecenin güzelliği, Runfire’da ilk gece koşusunda yaşadığım endişelerimin yerini gece dağları aşarken hissettiğim özgürlük ve güven duygusuna bırakmış olmasına inanamıyordum.
Korktuğum gibi kangallarla da karşılaşmamıştım.
Bitirenler, bırakanlar.. karışık duygular...
Otele gittik. Bir iki saat nefis bir sohbet ve sonra yatış ve şimdi geldik bu ana... yazıyı yazdığım şu ana.

 

Ve vals devam ediyor evet...


Yazıya bu başlığı vermemin adı yarış sonrası izlediğim bu video... https://www.youtube.com/watch?v=1LGVGekPSzo
Dinlerken, izlerken kendimi o yollarda giderken gördüm.
Tam da bu dedim. Pıt pıt gözlerimden yaşlar süzüldü. Nasıl iyi geldi...
Vals yapar gibiydim doğayla ben de. Yerinde zor duran, duygulanmaktan heyecandan kendini alı koyamayan o muhteşem Sir Anthony Hopkins gibiydim.
Bir şeye, kendi yaptığın bir şeye ilk defa canlı tanıklık etmek insanın yüreğini gözünü titreten, mahcupça gülümseten, kendine ve dinleyene saygıya davet ederken, içine mütevazilik veren bir duygu.
Gerçek bir duygu.
Vals gibi evet.
Mutlu, onunla bir inen çıkan, kıvrılan, savrulan... tatlı ve yumuşacık.
Kalbime dokundu duyduğum her nota.
Ara ara bitiremediğim için biraz içim sızlayıveriyor hala.
Dahası çocuklarım notlarını sabah kalkıp bir daha okuyunca bi fena oldum.
Kardeşimin yazdıkları inanılmazdı.
Arayan herkes, karşılaştığım herkes “tebrikler” diyordu.
Ne garip.
Hayatında bitiremediğin, ulaşamadığın şey için bunca yürekten hayranlık ve tebrik kabul ettiğin tek yer spor camiası.
Hayır düzeltiyorum, doğada dayanıklılık içeren ultra maraton camiası.
Çünkü herkes kendini aşmakla meşgul.
Başlayan 173 kişi arasında 110km’yi tamamlayan yarışçı sayısı 122 ve tek Türk kadın Şirin Mine Kılıç...
Şirin inanılmaz bir insan. Müthiş bir şey bu yaptığı.
O yola çıkan herkes inanılmaz aslında.
İnanın bana başlamayı istemek, o starta gelmek ve gelebilmek için çalışmak cesaretin, çabanın en özeli.
Katılan start alan herkesi harbi kutluyorum.
Yaşadığım en lezzetli, en keyifli, en sağlıklı devam edip vardığım en uzun mesafe ve süreydi.
Bir hesaba göre 83.73km, bir başka saatin hesabına göre 87küsür kilometre koşmuşuz.
17 saat 19 dakika...
Güneş oldum sabah doğada doğdum, gün batımı oldum, battım.
Bir ara yolda uyuyarak koştuğumu bile düşündüm. Belki de uyudum uyandım.
Gecenin ta kendisi oldum.

Onca saat tek bir kere bile mental, bedensel, ruhsal olarak bozulmamış olmak benim için bir ilk.
Hayatımda koştuğum en uzun mesafe ve süre olarak da bir ilk.
Gece karanlığında dağlara tırmanmak da bir ilk.
Kendimi kandırmadan, kendimi kırmadan, kalbimi kırmadan, kendimi aşağılamadan dövmeden yermeden bir karar almak ve arkasında durmak açısından da bir ilk.
Pişmanlık duymadan kendime saygı duymam da bir ilk.
Hadsiz cengaverlik yapmadığım, gereksiz duygusallıklara kapılmadığım da bir ilk.
Doyamadığım güzelliğe aldığım keyife sonsuz şükrediyorum.

Şu anda gazeteye bu yazıyı yetiştirmek için inanılmaz büyük acelem var.
Yazmayı atladığım, adını anmayı unuttuğum birileri varsa, eşşeğim ben; çünkü her biri çok değerli.

Yarıştan sonra Pazar günü de gayet iyiydim. Ödül törenini izledim. Çocukların koşusunu gözlemledim.
O coşku inanılmaz bir şey.

Teknik ekipman
Suunto Ambit3 Sport saatim nefis bir video ile koştuğum yolu ölümsüz kıldı bana. İlgilenen Ersa Saat’le irtibata geçebilir.

İlk defa kullandığım Raidlight yağmurluk gerçekten beni rüzgardan soğuktan korudu. Çantam enfes ötesi.
Bu konuda da Emre Tok yetkili isim. http://www.kosuyorum.net/ ona buradan ulaşabilirsiniz.

Luna Ledville Gordo’larımın içine sadece taboo patiklerimi giymek fazlasıyla yetermiş. Çorap fazla geldi. Sıcak geldi. Lunalar hakkında her türlü bilgi burada:
http://www.lunasandals.com/

Üzerimdeki diğer malzemeler Asics’ti. Uzun zamandır ASICS kullanıyorum, her şeyim rahat ve tatmin edici.

Kullandığım tüm malzemeler yarış boyu doğru seçimlerdi. Buna da bin şükür.

Yarıştan 48 saat sonra bütün ağrı sızı ortaya çıktı. Normal. 120 saat toparlanma sürem var. Yattım dinleniyorum.

Bakiye Duran, bir yarışta kürsüye çıkıp “ülkemde ultra maraton koşabildiğim için çok mutluyum. Bize bu güzel zorlukları hazırlıyorsunuz ki biz de aşabilelim. Zorlukları aşmayı denemek, kendi ülkemde bu fırsata artık sahip olmak bizi mutlu ediyor” demişti.

Tam da aynısını hissediyorum.
Anadolu’nun kalbini tanıyorum bu sayede. Doğasını, insanını, taşını toprağını koşarak gözümle gönlümle görüyorum.
Bu zorluklara baş koyan gençlerle yan yana yol alıyorum.
Seçimler geliyor ve beni hiçbir şey asla yıldırmıyor, ümitsizliğe düşürmüyor.
Çünkü ben bu topraklardaki gücü görüyorum... Benden çok önce doğayla barışmış, kavuşmuş gençleri, anne babaları, onları izleyen çocuklarını, bizler koşarken buna tanıklık eden gönüllüleri, koşmakla alakası olmasa da bu deli manyak uzun yazıyı buraya kadar okuyan sizleri, bana bu satırların ardından her yerden destek veren sizleri tanıyorum.
Bütün bunlar bana her koşulda, koşulsuz sevgiyle devam etme gücü, azmi veriyor.

İşte sırf bu yüzden,
Vals devam ediyor...

Okuduğunuz için, yol arkadaşım olduğunuz için teşekkür ederim.
Yonca
“Ultra U-mutlu”

Fotolar için instagram ve facebook sayfama bakabilirsiniz. @4yaprakliyonca
The North Face Ultra Trail Kapadokya yarış sonuçları için de link budur:
https://cappadociaultratrail.com/2015/
yazıyı geri dönüp okuma şansım kalmadı. Yolluyorum..
dilerim sürç-i lisan etmedim..
ettimse de.. olacak o kadar..
affola...

 

 

X