"Verda Özer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Verda Özer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Verda Özer

Müslümanlara laptop yasağı

25 Mart 2017

Peki “Müslüman laptop yasağı” diye anılan bu önlemin aslı astarı nedir? Bu yasak ne işe yarar ya da yaramaz?

BİLGİSAYARLA PATLATILAN UÇAKLAR

ÖNCELİKLE, bu yasağın 3 boyutu var. 1’incisi terörle mücadele.

CNN’e göre, ABD ocak ayında Yemen’e yaptığı operasyonda çok önemli bir istihbarata ulaştı. El Kaide’nin uçaklara sokulabilen ileri düzeyde bomba geliştirdiğini ve böyle bir saldırı hazırlığında olduğunu tespit etti. Yani teröristler artık sadece yeryüzünü değil, gökyüzünü de terörize etmenin peşinde. Yaptıkları şey ise şu: Laptop’un bataryasını çıkarmak. Ve onun yerine patlayıcı maddeler koymak.

Bunun son örneğini geçtiğimiz şubat ayında yaşamıştık. Hatırlarsanız Mogadişu’dan Cibuti’ye uçan bir uçakta, teröristin laptop’una yerleştirdiği bomba patlamıştı. Saldırıyı El Kaide’nin Somali’deki kolu Eş Şebab üstlenmişti.

*

Asıl sorun ise, havaalanlarındaki X-Ray ve benzeri kontrol cihazlarının, bazı gelişmiş patlayıcıları henüz tespit edememesi. Mesela, Ekim 2015’te Mısır’dan kalkan bir Rus yolcu uçağı, yine laptop’taki patlayıcı nedeniyle düşmüştü (ki laptop’la patlatılan ilk uçaktı). Daha sonra havaalanındaki X-Ray cihazının bunu tespit edemediği ortaya çıkmıştı.

TERÖRİSTLER UÇAĞI KONTROL EDEBİLİR Mİ

LAPTOP’lar bir güvenlik riski daha oluşturuyor: Uçak içinde kablosuz internete (Wi-Fi) bağlanan bir laptop, uçağın sistemine sızıp kontrolü ele geçirebilir. Bu güvenlik açığına da ‘hava boşluğu’ (air gap) deniyor.

Peki cep telefonları aynı tehditleri oluşturmuyor mu? Hayır. Çünkü bir telefon, içine yerleştirilen patlayıcılar açısından o kadar yüksek bir kapasiteye sahip değil. Hem de uçağın sistemine sızmak için yüklenen programlar, cep telefonları için fazla yüklüler.

*

Ne var ki, ABD’nin ve İngiltere’nin aldığı bu önlem yeterli değil. Siber güvenlik uzmanı Oğuz Kaan Pehlivan’a göre, laptop’lar uçağın kargosunda da aynı derecede tehlikeli. Mesela Mısır’daki uçağı düşüren laptop, uçağın kargosunda patlamıştı. Bir diğer güvenlik boşluğu da bu yasağın sadece birkaç ülkede uygulanması. Zira bir terörist, isterse başka ülkelerden transit yaparak da ABD’ye ve İngiltere’ye ulaşabilir.

Dolayısıyla Pehlivan; bu kısıtlamanın güvenlik tehdidini ortadan kaldırmadığı, asıl teröristleri caydırmak için uygulandığı görüşünde.

KİŞİLİK HAKLARI İHLAL EDİLİYOR

GELELİM bu yasağın 2’nci boyutuna.
O da dijital verilerin güvenliği. Laptop’larımızı bagaja gönderdikten sonra, içlerindeki veriler artık Allah’a emanet. Havayolu şirketi isterse bilgisayarınızı bavulunuzdan çıkarıp tüm dijital bilgilerinizi kopyalayabilir. Bu da ciddi bir kişilik hakları ihlali.

Zaten bu bir süredir var olan ve gitgide büyüyen bir sorun. Malum, havaalanında X-Ray cihazından geçerken laptop’unuzu açmanızı istiyorlar. Bunun sebebi, bataryasını çıkarıp çıkarmadığınızı anlamak. (Yerine patlayıcı yerleştirilmiş olma ihtimali nedeniyle.)

Sorun ise bundan sonra başlıyor. Güvenlik görevlisi sizden şüphelenirse, tüm dijital verilerinizi kopyalayabilir. Hatta cihazınıza el koyabilir. 2015’te ABD’nin bu şekilde el koyduğu cihaz sayısı 4.764 iken, 2016’da bu sayı 5 kat artmış. Daha kötüsü ise, itiraz ederseniz görevli sizi sınır dışı edebilir ve hatta tutuklatabilir. Zaten bu yüzden şimdiden ABD’ye karşı birçok dava açılmış durumda. Laptop yasağıyla birlikte, bu davaların kat kat artması bekleniyor.

*

Yasağın 3. boyutu da tamamen ‘duygusal’ yani ekonomik. Türk Hava Yolları’nın (THY) son yıllarda Batılı muadilleriyle arasını ciddi şekilde açtığı herkesin malumu. Yolcuları Amerikan ve İngiliz havayolu şirketlerine yöneltmek, bu yasağın bir diğer ayağı gibi görünüyor.

*

Kısacası: Evet, laptop’lar ciddi bir tehdit gibi duruyor. Ancak bu tehdidi tamamen ortadan kaldırmak için hem onları kargoya da sokmamanız hem de tüm ülkeleri kapsamanız gerekiyor. Bu ise ekonomik sebeplerle ve özgürlükler açısından uygulanabilir değil. Dolayısıyla bu önlem her açıdan göstermelik kalıyor ve akıllarda soru işareti yaratıyor.

Yazının devamı...

Avrupa’da ırkçılar ters köşe

21 Mart 2017

 Avrupa’da ırkçılığı en ileri noktaya taşıyan Geert Wilders, geçen hafta Hollanda’daki seçimlerde beklenenden çok daha az oy toplayabildi. Hatırlarsanız seçime, camileri kapatıp Kur’an-ı Kerim’i toplatma vaadiyle girmişti.

*

Wilders’in Türkiye ile geçen haftaki krizi tırmandırarak oy toplamaya çalışması bile işe yaramadı. Ki kısa süre öncesine kadar, seçimden birinci çıkması bekleniyordu. Yapılan analizler, Hollandalıların bu faşist dalgadan korkup geri çekildiği yönünde. Dahası, şimdi kurulacak koalisyon hükümetinde hiçbir parti Wilders’le ortak olmayı kabul etmiyor.

Bununla birlikte seçimde en büyük çıkışı, en özgürlükçü olan Yeşil Parti yaptı. Türklerin Faslılarla birlikte kurduğu DENK Partisi de ilk kez Meclis’e giriyor. Yani ülke içi dinamikler, kendi kendine bu ırkçı ve İslamofobik dalgaya karşı bir fren mekanizması oluşturmuş görünüyor.

 

İKİ AVRUPA VAR: HANGİSİ GALİP? 

 

BU gidişat diğer Avrupa ülkelerini de etkileyecek gibi. Nasıl bir ülkedeki aşırı sağın yükselişi diğer ülkelerdeki muadillerini tetikliyorsa... Karşıt hareket de benzer bir etki yapıyor. Şimdi nisan Fransa’da, eylülde Almanya’da seçimler var. Buralarda da seçmenin bu yönde hareket etmesi bekleniyor. Bunda İngiltere’nin AB’den çıkma kararı ve ABD’de Trump’ın seçilmesi sonrası ortaya çıkan kaotik görüntü de elbette çok etkili oldu.

Tüm bunların ötesinde, Avrupa’da değişen nüfus yapısı da bu rüzgârın güçleneceğine delalet. ABD’nin önde gelen Demokrat düşünce kuruluşu “Center For American Progess”in 2009’daki raporuna göre: “Kültür savaşları” denilen bu yabancı düşmanlığı gitgide eriyecek. Çünkü ABD’de 1978 ve 2000 yılları arasında doğanlar, dini çoğulculuğu destekliyorlar. Göçmenlere karşı da ılımlılar. İşte bu nesil 2020’de, tüm Amerikan seçmeninin yüzde 40’ını oluşturacak. Avrupa’da da trend aynı yönde.

Bununla birlikte, geçen hafta Hollanda ve Almanya ile yaşadığımız krizde birçok mevcut ve eski Avrupalı siyasinin ve bürokratın Türkiye’nin yanında yer aldığını not etmekte fayda var.

 

BATI’DA ZİHNİYET DEĞİŞMEK ZORUNDA

 

KISACASI ortaya şu çıkıyor: Evet İslam’a karşı yükselen ve bizi de dışlayan bir dalga yükseliyor. Ancak diğer yandan aynı Avrupa bu dalgaya karşı güçlü bir fren yapıyor. Tam da bu yüzden ne Avrupa’yı topyekun karşımızda görmeliyiz. Ne de enseyi karartıp AB’ye sırt çevirmeliyiz.

Aksine bu “fren rüzgârını” arkamıza alıp, AB üyelik perspektifine geri dönmeliyiz. Zira bu süreç her şeyden önce kendi içimizde yapmamız gereken reformları takvime bağlıyor. Böylelikle reformlara ivme kazandırıyor. Hem de bölgemizdeki ağırlığımızı çok daha arttırıyor. Avrupa’da lehimize olan bu rüzgârı kaçırmamak için, 16 Nisan referandumu sonrası bu yola acilen tekrar girmemiz şart.

Avrupalı liderlere ve bürokratlara ise çok daha büyük bir sorumluluk düşüyor. Tabii ki üyeliğimiz için irade göstermeleri gerekiyor. Ancak asıl yapmaları gereken, bunun çok daha ötesinde.

 

İKİ LAİKLİK ANLAYIŞI ÇATIŞIYOR

 

Aslında Batı’da şu anda iki farklı anlayış çatışıyor. Bunlardan biri daha özgürlükçü ve farklılıklara açık bir laiklik anlayışı. ABD, İngiltere ve kuzey Avrupa’daki gibi... Buralarda devlet dine dokunmuyor ve bütün dinlere karşı eşit duruyor. Dolayısıyla İslami sembollerin kamusal alanda sergilenmesi normal karşılanıyor. Bu yüzden yabancılara karşı daha esnekler. Buna “pozitif laiklik”, “Anglo-Sakson modeli laiklik” ya da “pasif laiklik” deniyor.

Diğeri ise, Fransız usulü laliklik. Ki Kıta Avrupası’nda bu uygulanıyor (ve geçmişte bizde). Yani devlet dini kontrol ediyor. Ve dini sembollerin, dolayısıyla İslami sembollerin de, kamusal alanda görünür olmaması gerekiyor. Buna da “aktif laiklik” ya da “negatif laiklik” deniyor.

İşte şu anda Batı’daki İslamofobi ve ona karşı oluşan fren, bu iki anlayışın çarpıştığını gösteriyor. Oysaki şunu görmeleri şart: Batı toplumları artık eskisi gibi değil. Bugün çok-kültürlü ve çok-dinliler. Bu yüzden farklı inançların hassasiyetlerini dikkate almak ve ifade özgürlüğüyle aralarında yeni bir denge kurmak zorundalar.

Hem de acilen.

 

 

Yazının devamı...

Söyle bana, hangi Avrupa?

18 Mart 2017

Bizim üyesi olmak istediğimiz Avrupa, 2’nci Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez bu durumda. Yani ırkçı, yabancı düşmanı bir hastalığın pençesinde. ABD deseniz –benzer sebeplerle- aynı sularda yüzüyor. İşte bu yeni Batı’ya yönelik de, yeni bir “Batı politikası” belirlememiz gerekiyor.

AVRUPA’DA İKİ LAİKLİK ÇATIŞIYOR!

ASLINDA Batı’yla entegrasyonumuz çok daha eskiye dayanıyor. 19’uncu yüzyılda Osmanlı yönetimi Batı’yla flörtü iyice ilerletmişti. Türkiye’nin kurulması ve çok partili sisteme geçişi de, Avrupa’nın yeniden şekillenmesine denk geldi. Çünkü o günlerde 2’nci Dünya Savaşı bitiyordu. Ve Batı, Nazi dönemi kalıntılarını silmek üzere kendini yeniden inşa ediyordu.

Sırf yaşadıkları o karanlık dönemin tekrarlanmaması için kurdular Avrupa Birliği’ni ve Birleşmiş Milletler’i. Ama olmadı. O ırkçı virüs geri geldi. Batı dünyası işsizlik, terör ve mülteci krizi gibi sorunlarını İslam’a ve göçmenlere bağladığı için, İslamofobi ve yabancı düşmanlığı tavan yaptı.

*

İşte tüm bunlar da, Batı’nın kendini üzerine inşa ettiği temeli, yani değerler sistemini alt üst ediyor. Bunların başında da özgürlükler geliyor. Avrupa Birliği bünyesindeki en yüksek mahkeme olan Adalet Divanı’nın geçen hafta aldığı karar, bunun bir göstergesi. Malum, mahkeme işyerlerinde başörtü takılmasının yasaklanabileceğine hükmetti.

Hollanda’da çarşamba günü yapılan seçimin sonuçları da bu gidişatın bir tezahürü. Irkçı söylemiyle öne çıkan Geert Wilders, 5 yıl önceki seçime göre Meclis’te sandalye sayısını arttırdı. Ki bahsettiğimiz kişi, ülkesinde camileri kapatmayı ve İslami simgeleri yasaklamayı vaat ederek oy topladı. Donald Trump deseniz, başkanlığa Müslüman ülkelere vize yasağı getirerek başladı.

Tüm bunlar da, Batı’da özgürlük ve laiklik anlayışının temelden değiştiğini gösteriyor.

*

Aslında Batı’da 2 çeşit laiklik olageldi. 1’ncisi “Anglo-Sakson laiklik” dediğimiz, daha liberal bir versiyon. İngiltere, ABD ve Kuzey Avrupa ülkelerinde bu uygulanageldi. Buralarda kilise ve devlet birbirinden tamamen ayrılıyordu. Yani devlet kiliseyi serbest bırakıyordu. Ve tüm dinler eşit görülüyordu. Ki buna “pozitif laiklik” ya da “pasif laiklik” diyenler de var.

2’ncisi ise Fransız usulü laiklik. Yani bizdeki laiklik. Bunda ise devlet dini adeta zapturapta alıyor. Yani dini ifadeye birtakım kısıtlamalar koyuyor. Ki buna da “aktif laiklik” ya da “negatif laiklik” deniyor.

İşte şimdi Batı, İslam korkusu nedeniyle giderek İslami sembolleri kısıtlıyor. Ve dini ayrımcılık yapıyor. Çünkü bu sınırlandırmayı Hıristiyanlık’a değil, sadece İslam’a yönelik uyguluyor. Yani negatif laiklik gitgide yayılıyor.

TÜRKİYE’NİN YENİ BATI POLİTİKASI

BU da Batı dünyasını bu iki soru arasında bocalatıyor: Tarafsızlık ve özgürlük, özgürlükler kısıtlanarak mı yoksa serbest bırakılarak mı sağlanır?

Mesela aynı Avrupa Birliği Adalet Divanı, geçtiğimiz Temmuz ayında tam aksi yönde bir karar almıştı. Ve, “çalışan kadınların başörtüsüz çalışmaya zorlanmasının ayrımcı ve yasadışı” olduğuna hükmetmişti. Yani Batı tahteravalli gibi bir o tarafa, bir bu tarafa eğiliyor. Dengeyi bir türlü bulamıyor.

Bizim de işte bu yeni Batı’yla nasıl bir ilişki kuracağımızı belirlememiz, eski anlayış ve söylemlerin yerine yeni bir vizyon oturtmamız gerekiyor.

*

Öncelikle, Türkiye Batı’nın bu kafa karışıklığını giderebilecek tek ülke. Çünkü –Salı günü de yazdığım gibi- bu karışıklığı yaratan iki kutbu da kendi içinde barındırıyor. Yani hem Batı dünyasıyla, hem de İslam coğrafyasıyla entegre.

Bu kendimize has özelliğimiz de bize çok önemli bir görev yüklüyor. O da, dünyada yaşanan bu ikilemin aşılmasında bir rol oynamak. Batı’nın tek Müslüman parçası olarak, çoğulculuğun bir sembolü olmak. İslam’ı Batı’da, Batı’yı İslam’da yaşatmak. Bu iki kutup arasında diyalog kanalları kurmak. Ve aralarındaki uçurumu azaltmak.

*

Zaten AK Parti döneminde 2010’lara kadar Türkiye bu işlevi görmüştü. “Yumuşak gücünü” öne çıkararak birçok arabuluculuk rolü üstlenmişti. AB üyelik perspektifi de bunu güçlendiriyordu.

Bu rolü oynayabilmemiz hâlâ mümkün. Ama bunun için her şeyden önce Batı’daki bu krizin bir parçası ve tarafı olarak kendimizi konumlandırmamalıyız. Ve AB ile diyaloğu ve üyelik sürecini yeniden rayına oturtmalıyız. Burada AB’ye de çok görev düştüğünü Avrupalı liderler ve bürokratlar ise unutmamalı.

Yazının devamı...

Kendimizi hatırlatmanın vakti

14 Mart 2017

Ne var ki bu, sadece şu anda içinde bulunduğumuz geçici bir durum. Oysaki mesele çok daha vahim. Çünkü Türkiye’nin ve bu ülkelerin çok ötesinde ve çok daha geniş kapsamlı.

IRKÇILIK VİRÜSÜ

IRKÇI, göçmen karşıtı, İslamofobik hareketler Avrupa’yı ne zamandır sarmıştı. Liberalizmin ve demokrasinin en ileri örneklerinden sayılan İsveç ve Danimarka bile, bu safa katılmış görünüyor. ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump da zaten Amerikan seçmenini benzer bir söylemle tavladı.

Bu hareketlerin 2’nci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez ortaya çıkışı ve yükselişinin sebepleri ise malum. Ekonomik krizler, işsizlik, göçmen krizi ve terör; yaşlanan ve yoksullaşan Avrupa’yı korkuttu. İyice içine kapattı. Tabandan siyasete, siyasetçilerden de tabana işlene işlene bugünlere kadar geldi.

Bu korkunun ve öfkenin hedefi olan da asıl Müslümanlar oldu. Özellikle de Batılılar, terörün ve mülteci krizinin kaynağı olarak İslam coğrafyasını gördüğü için.

*

Dahası bu İslam karşıtı ve ırkçı hareket, Avrupa’da gitgide büyüyecek gibi. Aşırı sağ sadece merkez siyaseti ele geçirmiyor. Aynı zamanda toplumda da virüs gibi yayılıyor. Ki zaten en kötüsü de bu. Çünkü siyasetçiler bir günde söylem değiştirebilir. Ama insanların akıllarına yerleşmiş bir önyargıyı kırmak, Einstein’ın dediği gibi “atomu parçalamaktan bile daha zor”.

Daha kötüsü: Toplumda yayılan bu aşırı sağ oyları kapmak için, merkezdeki partiler de topa giriyor. Yani ırkçılık tüm siyasi yelpazeyi esir alıyor. Bununla birlikte bir ülkede yükselen aşırı sağ, domino etkisi yaratıyor. Diğer ülkelerdeki muadillerini de tetikliyor. Dahası: Bir “öteki”ye karşı oluşan nefret, tüm “öteki”lere sirayet ediyor. Yani sadece İslam’a karşı olan öfke, zamanla tüm yabancı unsurlara yöneliyor. Bütün çevreyi zehirliyor.

Diğer yandan; dışlanan, hedefe oturtulan “öteki”, yani İslam coğrafyası da Batı’ya karşı gitgide daha çok bileniyor. İşte bu atmosfer, hem bu iki kutup arasında daha çok çatışmaya gebe. Hem de bizim şu anda yaşadığımıza benzer krizlerin daha çok kereler yaşanmasına müsait.

TÜRKİYE KUTUP DEĞİL

PEKİ bu durumda biz ne yapabiliriz? Şu anda Türkiye bu krizde, iki kutuptan biri olarak görünüyor. Avrupa’daki ırkçı siyaset, Türkiye’yi karşı kutba oturtuyor. Oysaki unutmamamız gereken çok önemli bir şey var. O da, bizim özümüz.

Türkiye kendine has, dünya üzerinde başka hiçbir ülkede bulunmayan bir özelliğe sahip: Avrupa ve Asya’yı sadece coğrafi olarak bağlamıyor. Hem 19. yüzyıldan beri Batı dünyasıyla öyle ya da böyle entegre. Avrupa Konseyi ve NATO üyelikleri bunun bir örneği. Diğer yandan da, Ortadoğu’ya ve İslam coğrafyasına ait. Batı ailesinin tek Müslüman üyesi.

Dolayısıyla Türkiye bu iki kutuptan biri değil, bu iki kutbu da içinde barındıran bir ülke. İşte bu özelliğimiz bize çok önemli ve emsalsiz bir görev yüklüyor. O da, bu iki kutup arasındaki uçurumu azaltmak. Yani taraflardan biri değil, aksine tutkal olmak.

TÜRKİYE’NİN ÖZGÜN ROLÜ

Türkiye zaten uzun süre böyle bir rol üstlendi. Eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem döneminde bunun birçok başarılı örneğini gördük. Ama daha önemlisi, şu anda Avrupa’yla bu krizi bizzat yaşayan AK Parti döneminde Türkiye bu “yumuşak gücünü” öne çıkardı. 2005’te İspanya ile birlikte Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında kurduğumuz “Medeniyetler İttifakı”, bunun en iyi örneği.

Yine; Suriye ve İsrail arasında yaptığımız arabuluculuk, İran-Batı arasında nükleer anlaşma sağlanması için oynadığımız rol, Afganistan ve Pakistan’la birlikte kurduğumuz üçlü işbirliği mekanizması... Bu örneklerden sadece birkaçı. Hatta bu girişimlerden dolayı BM daha birkaç yıl önce İstanbul’da bir “arabuluculuk merkezi” açmayı bile planlıyordu.

*

İşte bu rolü oynama kapasitemizi korumamız çok önemli. Ve oynayabilmemiz de hala mümkün. Bu; kısa vadede olmasa da, orta-uzun vadede önemli bir dönüşüme hizmet eder. Hem Avrupa’daki ırkçı dalganın zayıflamasını sağlar. Hem iki kutup arasındaki çatışmayı azaltır. Hem de bölgemizde öncü ve yapıcı bir rol oynamamıza fırsat verir. AB üyelik perspektifini sürdürmemiz ise, bu rolümüzü ancak pekiştirir.

Uluslararası dengelerdeki bu özgün konumumuzu hem kendimiz hatırlamalı, hem de dünyaya hatırlatmalıyız.

Yazının devamı...

4 kadından 3’ü çalışmıyor!

11 Mart 2017

*

Kadınların durumu bizim ülkemizde de hiç iç açıcı değil. Kadir Has Üniversitesi’nin her yıl yaptığı “‘Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması”nı senelerdir takip ediyorum. Bu yıl da veriler iç karartıcı.

23 ilde, toplam 1200 kadın ve erkekle gerçekleştirilen araştırmaya göre son bir yılda Türk kadınının en büyük sorunu, şiddet. 2. sırada işsizlik, 3. sırada eğitimsizlik geliyor. Rektör Prof. Mustafa Aydın’ın açıkladığı sonuçlar şöyle:

Türkiye genelinde kadınların yüzde 55’i şiddet gördüğünü söylüyor. Gerçi bu rakam geçen yılki yüzde 78’e göre epey düşmüş. Ancak yine de oldukça yüksek.

İşsizlik de çok ciddi bir sorun. Her 4 kadından 3’ü çalışmıyor. Kadınların sadece yüzde 25’i şu anda aktif olarak iş hayatında. Yüzde 41’i hayatında hiç çalışmadığını söylüyor. İş yaşamından ayrılmalarının en önemli sebebi ise, “evlilik ve ev işi sorumlulukları”.

KADIN LİDERE GÜVEN

BENİM en çok ilgimi çeken ise, kadın liderlere olan yüksek güven. “Bir kadın sizin görüşlerinizi savunan bir partinin lideri olsa, o partiye oy verir misiniz” diye soruluyor. Kadınların yüzde 81’i “Evet” diyor. İşin ilginci, erkeklerin de yüzde 73’ünün cevabı “Evet”.

Dahası, “Benzer özelliklere sahip bir erkek ve bir kadın cumhurbaşkanı adayı olsa, hangisini tercih ederdiniz” sorusuna kadınların yüzde 63’ü “Kadın” diyor. Erkeklerin de yüzde 47’si kadını seçiyor. Bu sonuçları siyasilerin de görmelerini ve kadınlara partilerinde-yönetimde ön saflarda yer vermelerini umut ediyorum.

*

Son veriler, Türk toplumunun neredeyse yarısının kadın olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla kadınların bu kadar geri bırakıldığı bir toplum da, yarım kalıyor. Bir adım bile ilerlemek istiyorsak, işe kadınları her alana katmakla başlamalıyız.

KUZEY IRAK’TA BAĞIMSIZLIK MI?

SON günlerde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlığı sık sık gündeme geliyor. En son IKBY Başkanı Mesut Barzani, Yugoslavya’nın dağılmasını örnek gösterdi. Ve “Doğu Avrupa halkları gibi, Kürtlerin de kendi devletlerine sahip olma hakkı var” diyerek bu tartışmayı tazeledi. Barzani daha yeni Türkiye’yi ziyaret etmiş olduğu için, “Acaba bağımsızlık konusu Ankara’da gündeme geldi mi” diye merak edildi. Ne var ki Ankara şu anda -ABD ve İran gibi- bağımsızlığa sıcak bakmıyor. Bunun bir sebebi, bölgede yeni bir kaosun kapısını aralayacak olması. Asıl sebebi ise böyle bir gelişmenin Suriye ve Türkiye Kürtlerini cesaretlendirme ihtimali.

*

Ankara’nın bu endişesi ise sebepsiz değil. Zira Suriye’nin kuzeyinde PKK bağlantılı PYD/YPG gitgide konsolide oluyor.

Fırat Kalkanı harekâtı, PYD’nin koridor kurmasını şimdilik engelledi. Ama diğer yandan, Suriye’nin DEAŞ-sonrası haritası artık belirginleşti. PYD’nin kuzeydeki nüfuz alanını Rusya ve ABD destekliyor. Ve hatta bugüne kadar Kürt özerkliğine karşı olan Esad bile, bunu şimdilik kabullenmiş görünüyor.

Dahası, ABD ordusu Suriye’de YPG’yi kara gücü olarak kullanmaya devam etmekten yana gibi. Rusya da Kürt kartını tepe tepe kullanıyor. Biz Washington’la yaklaştıkça, Moskova bu kozuna daha da sarılıyor.

*

Ankara’yı endişelendiren 2. etken de, Irak ve Suriye Kürtlerinin birleşme ihtimali. Ancak şu aşamada bu mümkün görünmüyor. Şöyle ki: IKBY lideri Barzani’nin ve PYD’nin, hasım olduğu malum. PYD, kuzey Suriye’de Barzani bağlantılı grupları hep dışlayageldi. Aralarındaki mesele, burayı ve batı Irak’ı kimin kontrol edeceği.

Başkan Obama döneminde ise Washington, Irak ve Suriye Kürtlerini uzlaştırmaya çalıştı. Bu çabalar bir ara meyve verdi de. Mesela geçtiğimiz Haziran’da KBY ve kuzey Suriye arasındaki Semalka sınır kapısı bir süreliğine açıldı. DEAŞ tehdidi doruktayken de iki ülkenin Kürtleri işbirliği yaptı. DEAŞ Haziran 2014’te Musul’u işgal ettiğinde, PYD, Barzani’ye “yardıma gelelim” diye el uzattı. Yine Aralık 2014’te Barzani kontrolündeki peşmerge, Kobani’nin kurtarılması için kuzey Suriye’ye geçti. Ancak DEAŞ tehdidinin zayıflamasıyla, bu fiili uzlaşma çöktü. Şimdi iki yapı yine rekabet halinde. Hatta o kadar ki, Barzani, PKK’nın kuzey Irak’taki 2. Kandili haline gelen Sincar bölgesini hedef almaya başladı.

*

Kısacası, şu anda birleşmeleri bağlam dışı. Bizim için asıl önemli olan ise Irak’ta olası bir Kürdistan bağımsızlığını göz önüne alarak yeni bir Kürt politikası kurgulayarak hem bölgesel, hem küresel güçlerin elinden “Kürt kartı”nı alabilmemiz.

Yazının devamı...

Suriye için yeni yol ne?

7 Mart 2017

Bu çarpıcı cümle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı İbrahim Kalın’ın ağzından çıkmış. Geçtiğimiz haftasonu yapılan 3’üncü “Milli Kültür Şûrası”nda. Kalın, her kültürün bir coğrafyadan, belli bir zaman diliminden çıktığını söylemiş. Ve her kültürün özünü kaybetmeden gelişebileceğini, evrenselliğe ve değişime açık olduğunu dile getirmiş.

Yani kültürün şeklinin (suretinin) değişmesiyle, onun hakiki ve evrensel manasının (özünü) kaybolmayacağını vurgulamış.

Suriye dengeleri

KURDUĞU bu ilişki, aklıma dış politikamızda yaşanan gelişmeleri getirdi. Daha doğrusu şu soruyu: “Öz” stratejimizi korurken, surette taktik değiştirebilir miyiz? Yani ulusal güvenliğimizi sağlarken, pragmatik ve esnek bir dış politika uygulayabilir miyiz? 

*

Şöyle ki: Suriye’de işler gitgide karışıyor. Ve bizi iyice köşeye sıkıştırıyor. DEAŞ sonrası Suriye’de hakim olacak güç dengesi, aşağı yukarı belli oldu: Esad, ülkenin batısında kontrolü iyice ele geçirdi. Tabii Rusya ve İran sayesinde. Ülkenin doğusu ise belli ki, Sünni aşiretlerin nüfuzuna girecek.

PYD/YPG de ülkenin kuzeybatısındaki ve kuzeydoğusundaki nüfuz alanını pekiştirdi. Bu iki bölgeyi de birleştirmek istiyor. Türkiye’nin Fırat Kalkanı harekâtıı ise Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) bu iki bölge arasında tampon yaptı. Yani PYD’nin kuzeyde kantonlarını birleştirmesini engelledi.

Şimdi Türkiye-ÖSO ittifakı, PYD’yi tamamen Fırat’ın doğusuna itmek istiyor. Ki böylece kantonları birleştirme projesi tamamen çöksün. Bunun için de PYD’yi Fırat’ın batısında bulunan Menbiç’ten çıkarmak kilit önemde.

Türkiye’ye engel

NE var ki, Türkiye’nin operasyonu ve desteklediği ÖSO, durduruluyor. Hem de ABD, Rusya, Esad ve PYD güçleri tarafından.

Geçtiğimiz günlerde PYD, Menbiç’in batısını Esad güçlerine devretti. Hem de Rusya’nın desteğiyle. Dahası, ABD de Rusya’nın kendilerini bu konuda bilgilendirdiğini açıkladı. Bu da şunu gösteriyor: Esad ve onun arkasında yer alan Rusya, hem PYD/YPG ile fiili işbirliği yapıyor. Ve böylelikle PYD’ye bir nevi koruma kalkanı oluyorlar. Hem de Türkiye’nin daha fazla ilerlemesini engelliyorlar.

*

Menbiç’in kuzeyinde, yani ÖSO’nun hakim olduğu Cerablus’un sınırında ise ABD güçleri konumlanmış durumda. Bu da ÖSO’ya “daha güneye inme” demek.

Kısacası: ABD, Rusya, Esad ve PYD farklı kulvarlarda da olsa, birbirleriyle ilişkili bir şekilde Türkiye’nin ilerlemesini engelliyorlar. ÖSO’yu da dar bir alana hapsediyorlar. Dahası, PYD/YPG’ye kantonlarını daha güneyden birleştirme imkânı sağlıyorlar.

İzlenecek yol

PEKİ bu durumda biz ne yapabiliriz? Kalın’ın söylediği prensibe tutunabiliriz. Yani “öz” stratejimizi koruyarak, suretteki taktikleri değiştirebiliriz. 

“Öz strateji”den kastım, ulusal güvenliğimizi sağlamak ve bütünlüğümüzü korumak. Bunu yaparken, aynı zamanda hareket alanımızı genişletebiliriz. Şöyle:

1’incisi, PYD/YPG’nin çizdiği ve ABD-Rusya’nın desteklediği çerçevenin dışına çıkabiliriz. Bunun bir yolu, daha yeni Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Başkanı Mesut Barzani’yle işbirliğinden geçiyor. Malum, Barzani ile PYD arasındaki rekabet gitgide kızışıyor. Ankara da Barzani’yle gittikçe yakınlaşıyor. Barzani’nin Irak’ta Sincar bölgesindeki PKK kamplarını hedef almaya başlaması, bunun bir tezahürü.

Bu yüzden; Barzani’nin peşmergelerini PYD kontrolündeki kuzey Suriye’ye entegre etmek, bir çözüm yolu.

*

2’nci yol ise: Kuzey Suriye’yi PKK’dan arındırmaya çalışmak. Nasıl Barzani, PKK ile arasına mesafe koyduysa, PYD de aynı yönde teşvik edilebilir. Örgüt şiddetle arasını açarsa, tekrar muhatap haline gelebilir.

Bu politika, hem sınırlarımızda dost bir Kürt şeridinin yolunu açar. Hem büyük güçlerin elinden “Kürt kartı”nı alır. Hem PKK ile mücadelemizde elimizi güçlendirir. Hem de Kürdistan bağımsızlığını bizim için tehdit olmaktan çıkarır.

*

3’üncü taktiksel değişim ise şu: Ankara için hayat memat meselesi Esad rejimi değil, sınırlarımızda oluşacak YPG/PYD koridoru. Başbakan Binali Yıldırım’ın evvelsi gün Sinop dönüşünde sarfettiği “Rejim güçleri Menbiç’e girdi ve YPG’liler buradan ayrılıyor. Bu, bizim açımızdan olumsuz değil” sözleri de bunun göstergesi.

PYD’nin alanını daraltmak için ise Esad’ın –ve dolayısıyla Rusya’nın- desteğini almamız elzem. Ki böyle bir işbirliği, Suriye’de hareket alanımızı genişletir. Ve orada bulunan askerlerimize karşı tehditleri azaltır.

Ancak bunun için ÖSO’nun sınırlı bir alana çekilmesine razı olmamız gerekecektir.

Yazının devamı...

Sona mı geldik?

28 Şubat 2017

Ancak şaşırdığımız sadece bu değil. Şu an birçok kırılma noktasından geçiyoruz. Çok bilinmeyenli, geniş zamanlı bir geçiş aşamasındayız.

Laiklik bitti mi?

BU kırılmalardan biri, siyasetin kendi içinde. 1789 Fransız Devrimi’nden bu yana, insanlar siyasi olarak sağ ve sol üzerinden ayrıldı. Oysaki bugün, 9’uncu Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’in dediği gibi, “Sağ ve sol arasındaki fark, Pepsi ve Coca Cola arasındaki fark kadar”. Şimdi asıl ayırım, Fransa’nın aşırı sağ kanadının öncüsü Marine Le Pen’in dediği gibi: Küreselleşme ve aşırı milliyetçilik arasında.

Ki bu gerçeklik sadece siyasilere değil, tabana da sirayet etmiş durumda. Amerikan New Statesman sitesinde yer alan bir araştırmaya göre, Fransa’da gençler oylarını tamamen bu ayırım üzerinden veriyor. 11 Eylül, terör, AB’nin zayıflaması, mülteci krizi gibi süreçlere maruz kalmış olan bu kuşak, gitgide daha çok içe kapalı siyasetçilere sarılıyor.

*

İçinde bulunduğumuz bir yeni durum da, laiklikle ilgili. Amerikan ve İngiliz laiklik modelinde (Anglo-Sakson) devlet, dine müdahale etmez. Ve inançlar arası dengeyi savunur.

Ancak ABD’de Trump’la birlikte, dinin siyaset sahnesine girdiğini görüyoruz. Bunun son örneği olarak Trump, ülkede 60 yıldır hüküm süren Johnson Yasası’nı kaldıracağını açıkladı. Yani kiliselerin siyasi propaganda yapmasının yolunu açıyor. Benzer bir eğilimi aşırı sağın yükseldiği kıta Avrupasında, yani “Jakoben laiklik” anlayışında da görüyoruz.

Dahası Trump bu anlayışı ülke dışına da taşıyor. En son baş danışmanı Steve Bannon’ın, Katolikliğin merkezi Vatikan’da “göçmen dostu” diye bilinen Papa Françesko’ya muhalif kardinallerle görüştüğü ortaya çıktı.

İşte tüm bu nedenlerle, akademisyenler “laiklik-sonrası” döneme geçtiğimizi söylüyorlar. Seküler çağın sonunu ilan ediyorlar.

DÜZENE KARŞI

İÇİNDE bulunduğumuz 3’üncü yeni durum ise, düzen karşıtlığı.

Küresel düzenin merkezi sayılabilecek ABD’nin yeni başkanı, hem ulusal hem küresel düzene karşı savaş açmış durumda. Trump’ın ana-akım siyasete ve medyaya karşı takındığı tavır, zaten malumunuz. ABD’yi uluslararası kurum ve anlaşmalardan da geri çekme eğiliminde.

Ancak sadece ABD’de değil, genel olarak Batı’da merkez siyaset çöktü. Göçmen sorunu, terör gibi sorunların çözümünü yerleşik düzende bulamayan seçmen, uçlara savruldu. İngiltere’nin AB’den çıkış kararı alması da bunun bir tezahürü.

Dolayısıyla şu anda yaşadığımız, yerleşik düzene küresel bir başkaldırıdan başka birşey değil aslında.

*

Ve son olarak: “Gerçek-ötesi” (post-gerçek) döneme girdiğimiz son zamanlarda sık sık yazılıp çiziliyor.

Malum; Oxford Sözlüğü 2016 yılının en çok kullanılan kelimesi olarak “gerçek ötesi”ni seçti. Buna göre; artık duygular ve inançlar, kamuoyunun algısını nesnel verilerden daha çok etkiliyor. Hatta Trump’ın danışmanı Kellyanne Conway’in bir TV programında kullandığı “alternatif gerçekler” deyimi de, buna örnek gösteriliyor.

New York Times gazetesi de bunun üzerine “Gerçek Zordur” adlı bir reklam kampanyası başlattı. Pazar gecesi Oscar töreninde ilk kez gösterilen reklam filmi, bir hafta boyunca yayınlanacak. Film, “Gerçek şu ki…” diye başlayan bir dizi cümleden oluşuyor. Gazetenin medya müdürü, “Bir kişinin gerçeği nasıl bulabileceği konusu, ulusal bir tartışmaya dönüşmüş durumda. Biz de bu arayışın bir parçası olmak istiyoruz” diyor.

TARİHİN SONU MU?

DÜNYACA ünlü Amerikalı siyaset bilimci Fukuyama; Soğuk Savaş’ın bitmesiyle kapitalizmin, liberal düzenin ve küreselleşmenin zaferini ilan etmişti. Bu tezine de “Tarihin Sonu” adını vermişti. Şimdi aynı Fukuyama, “Çok yanılmışım” diyor. Washington Post’a verdiği söyleşide: “Küreselleşme, demokrasileri zayıflattı. Demokrasilerin geriye gidebileceğini hiç düşünmemiştim. Demek gidebilirmiş” diyor.

Oysaki aslında hiçbir şey geriye gitmiyor. Ve de bitmiyor. Ne laiklik bitiyor, ne düzen. Ne sağ-sol ayırımı ortadan tamamen kalkıyor ne de gerçekler. Sadece tarih boyunca, farklı akımlar arasında mücadele yaşanıyor. Farklı zamanlarda farklı düşünceler öne çıkıyor. İnsanoğlu da işte bu mücadele içinde düşe kalka ilerliyor.

Yazının devamı...

TRUMPUTİN

21 Şubat 2017

Putin yanıtında medyaya çatmış, İslam karşıtı bir söylem kullanmış ve Çeçenistan’a Rusya’nın geri kalanını güvende tutmak için saldırdığını söylemişti. ‘İslamcı teröristlere’ karşı da Rus-Amerikan ortak operasyonları yapmayı önermişti. Ve ülkesini ekonomik sıkıntıdan kurtarmak için, milliyetçi/korumacı bir mali plan uygulayacağını açıklamıştı.”

*

Bu satırlar, dün New York Times’ta yazan gazeteci Susan Glasser’a ait. Putin’den alıntıladığı bu sözler, Trump’ın da hem iç politika ve ekonomi, hem de dış politika önceliklerini birebir yansıtıyor. Glasser da zaten bu yüzden, “Trump’la Putin’in birlikte çalışıp çalışmayacağıyla ilgili fazla endişelenmeyin. Asıl, ortak yönleri yüzünden endişelenin!” diyor.

ABD-RUSYA FLÖRTÜ

ZATEN dünya da bu endişeyle hop oturup hop kalkıyor. Geçtiğimiz hafta Almanya’da iki büyük uluslararası zirve yapıldı. Biri G-20 zirvesiydi. Diğeri de Münih Güvenlik Konferansı. Her ikisi de dünya liderlerini bir araya getirdi. Türkiye’yi de en üst düzeyde Başbakan Binalı Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Fikri Işık temsil etti.

Her iki platformda da öne çıkan konu buydu: Trump ve Rus lider, elele verip Çin’e karşı ittifak kurar mı? Avrupa’yı gözden çıkarırlar mı? Ve hatta 3’üncü dünya savaşına yol açarlar mı?

*

Bu soruların bu kadar rağbet görmesi ise doğal. Çünkü dünya dengelerini belirleyen, bu ülkeler. Yani küresel güçler. Sonuçta ise şu oldu: Her iki zirvede de yeni ABD yönetimi ve Rus yetkililer, karşılıklı cilveleştiler. Her ne kadar Amerikalı yetkililer Avrupa’ya “hâlâ sizinleyiz” ve Çin’e “endişeye mahal yok” sinyali verse de, asıl öne çıkan Washington-Moskova flörtü oldu.

Ve artık kesin olarak ortaya çıktı ki: Çiçeği burnunda Başkan Trump’ın ve 17 yıldır iktidardaki Putin’in söylemleri neredeyse birebir örtüşüyor. Yani İslam karşıtı, ifade özgürlüğünü pek takmayan, güvenlik-özgürlük dengesinde güvenlik “uğruna” özgürlüğü harcamaya dünden razı ve “ekonomik kriz” gibi gerekçelerle içerideki popülizmi körükleyen söylemleri.

DÜNYAYI SARAN AKIM

GLASSER’in dikkat çektiği Trump-Putin benzerliğini, pazar günü gazetemizde Timothy Garton Ash de vurguluyordu. Dünyanın en çok tanınan tarihçilerinden olan Oxford Profesörü Ash, Çınar Oskay’ın çarpıcı mülakatında şöyle diyordu: “Bugün nereye baksak popülizm var. Bu aslında liberalizme bir tepki. Zaten her hegemonik düzen, kendi memnuniyetsizliklerini yaratır.”

Malum; 2’nci Dünya Savaşı sonrası kurulan “liberal” düzen, eşitsizlikleri muazzam arttırdı. Ezilen ve korkan kitleler de gitgide kimliklerine, yani “bizden” dediklerine sarıldılar. “Öteki”ni dışladılar.

*

Ash, dünyayı saran bu aşırı-milliyetçi ve otoriter akımın Hindistan’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar uzandığını söylüyor. Buna da ‘Popülist Halk Cephesi’ adını veriyor. Ve şu soruyu ortaya atıyor: “Mesele şu: Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi demokrasinin taşıyıcı unsurları ayakta kalacak mı?”

Ash aslında bu soruyu sorarken, cevabını da yine aynı mülakatın içinde farkında olmadan veriyor. Mesela Almanya’nın bugün “demokratik ideallerin en büyük savunucusu” gibi konumlanmasını şöyle açıklıyor: “Alman politik sistemi, geçmişlerindeki Nazizm, Yahudi Soykırımı gibi acıları bir daha yaşamamak üzerine kuruldu.”

Yine; bir başka soruya cevaben Avrupa Birliği’nin ve Transatlantik güvenlik sisteminin de aynı eğilimle ortaya çıktığını anlatıyor. Yani 2’nci Dünya Savaşı’nda yaşanan acılardan sonra, aynı yanlışların tekrarlanmaması için.

YIKIMDAN YARATIM

KISACASI Ash, aslında insanoğlunun yaşadığı acılardan, yanlışlardan ders çıkardığını söylüyor. Ve tekrarını yaşamamak için yeni temeller inşa ettiğini. Dolayısıyla aslında her yıkım, yeni bir yaratıma yol açıyor. Yaşanan her sıkışıklıktan yeni bir yol, yeni bir alan açılıyor. İnsanoğlu hep daha iyiye doğru kurgulanmış gibi, sorunlardan çözüm çıkarıyor.

İşte bugün yaşadığımız, dünyayı sarmış olan bu “popülist” sıkışıklık da mevcut sistemin açıklarını, karanlık noktalarını ifşa ediyor. İnsanlar Trump, Putin gibi popülist ve otoriter liderleri seçerek, aslında bu düzene başkaldırıyor. Bu tıkanıklığın ise sistemin yenilenmesine ve baştan yaratımına yol açacağı aşikar.

Dolayısıyla yeni “Trumputin” gerçekliğinde endişeye mahal yok.

Yazının devamı...