"Verda Özer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Verda Özer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Verda Özer

TRUMPUTİN

21 Şubat 2017

Putin yanıtında medyaya çatmış, İslam karşıtı bir söylem kullanmış ve Çeçenistan’a Rusya’nın geri kalanını güvende tutmak için saldırdığını söylemişti. ‘İslamcı teröristlere’ karşı da Rus-Amerikan ortak operasyonları yapmayı önermişti. Ve ülkesini ekonomik sıkıntıdan kurtarmak için, milliyetçi/korumacı bir mali plan uygulayacağını açıklamıştı.”

*

Bu satırlar, dün New York Times’ta yazan gazeteci Susan Glasser’a ait. Putin’den alıntıladığı bu sözler, Trump’ın da hem iç politika ve ekonomi, hem de dış politika önceliklerini birebir yansıtıyor. Glasser da zaten bu yüzden, “Trump’la Putin’in birlikte çalışıp çalışmayacağıyla ilgili fazla endişelenmeyin. Asıl, ortak yönleri yüzünden endişelenin!” diyor.

ABD-RUSYA FLÖRTÜ

ZATEN dünya da bu endişeyle hop oturup hop kalkıyor. Geçtiğimiz hafta Almanya’da iki büyük uluslararası zirve yapıldı. Biri G-20 zirvesiydi. Diğeri de Münih Güvenlik Konferansı. Her ikisi de dünya liderlerini bir araya getirdi. Türkiye’yi de en üst düzeyde Başbakan Binalı Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Fikri Işık temsil etti.

Her iki platformda da öne çıkan konu buydu: Trump ve Rus lider, elele verip Çin’e karşı ittifak kurar mı? Avrupa’yı gözden çıkarırlar mı? Ve hatta 3’üncü dünya savaşına yol açarlar mı?

*

Bu soruların bu kadar rağbet görmesi ise doğal. Çünkü dünya dengelerini belirleyen, bu ülkeler. Yani küresel güçler. Sonuçta ise şu oldu: Her iki zirvede de yeni ABD yönetimi ve Rus yetkililer, karşılıklı cilveleştiler. Her ne kadar Amerikalı yetkililer Avrupa’ya “hâlâ sizinleyiz” ve Çin’e “endişeye mahal yok” sinyali verse de, asıl öne çıkan Washington-Moskova flörtü oldu.

Ve artık kesin olarak ortaya çıktı ki: Çiçeği burnunda Başkan Trump’ın ve 17 yıldır iktidardaki Putin’in söylemleri neredeyse birebir örtüşüyor. Yani İslam karşıtı, ifade özgürlüğünü pek takmayan, güvenlik-özgürlük dengesinde güvenlik “uğruna” özgürlüğü harcamaya dünden razı ve “ekonomik kriz” gibi gerekçelerle içerideki popülizmi körükleyen söylemleri.

DÜNYAYI SARAN AKIM

GLASSER’in dikkat çektiği Trump-Putin benzerliğini, pazar günü gazetemizde Timothy Garton Ash de vurguluyordu. Dünyanın en çok tanınan tarihçilerinden olan Oxford Profesörü Ash, Çınar Oskay’ın çarpıcı mülakatında şöyle diyordu: “Bugün nereye baksak popülizm var. Bu aslında liberalizme bir tepki. Zaten her hegemonik düzen, kendi memnuniyetsizliklerini yaratır.”

Malum; 2’nci Dünya Savaşı sonrası kurulan “liberal” düzen, eşitsizlikleri muazzam arttırdı. Ezilen ve korkan kitleler de gitgide kimliklerine, yani “bizden” dediklerine sarıldılar. “Öteki”ni dışladılar.

*

Ash, dünyayı saran bu aşırı-milliyetçi ve otoriter akımın Hindistan’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar uzandığını söylüyor. Buna da ‘Popülist Halk Cephesi’ adını veriyor. Ve şu soruyu ortaya atıyor: “Mesele şu: Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi demokrasinin taşıyıcı unsurları ayakta kalacak mı?”

Ash aslında bu soruyu sorarken, cevabını da yine aynı mülakatın içinde farkında olmadan veriyor. Mesela Almanya’nın bugün “demokratik ideallerin en büyük savunucusu” gibi konumlanmasını şöyle açıklıyor: “Alman politik sistemi, geçmişlerindeki Nazizm, Yahudi Soykırımı gibi acıları bir daha yaşamamak üzerine kuruldu.”

Yine; bir başka soruya cevaben Avrupa Birliği’nin ve Transatlantik güvenlik sisteminin de aynı eğilimle ortaya çıktığını anlatıyor. Yani 2’nci Dünya Savaşı’nda yaşanan acılardan sonra, aynı yanlışların tekrarlanmaması için.

YIKIMDAN YARATIM

KISACASI Ash, aslında insanoğlunun yaşadığı acılardan, yanlışlardan ders çıkardığını söylüyor. Ve tekrarını yaşamamak için yeni temeller inşa ettiğini. Dolayısıyla aslında her yıkım, yeni bir yaratıma yol açıyor. Yaşanan her sıkışıklıktan yeni bir yol, yeni bir alan açılıyor. İnsanoğlu hep daha iyiye doğru kurgulanmış gibi, sorunlardan çözüm çıkarıyor.

İşte bugün yaşadığımız, dünyayı sarmış olan bu “popülist” sıkışıklık da mevcut sistemin açıklarını, karanlık noktalarını ifşa ediyor. İnsanlar Trump, Putin gibi popülist ve otoriter liderleri seçerek, aslında bu düzene başkaldırıyor. Bu tıkanıklığın ise sistemin yenilenmesine ve baştan yaratımına yol açacağı aşikar.

Dolayısıyla yeni “Trumputin” gerçekliğinde endişeye mahal yok.

Yazının devamı...

Irak uçurumun kenarında

18 Şubat 2017

Başkent Bağdat’ta geçtiğimiz cumartesiden bu yana resmen göz gözü görmüyor. Dini lider Şii Mukteda El Sadr yanlıları, kurtartılmış bölge sayılan “Yeşil Bölge”yi resmen istila etmiş durumda. Başbakan İbadi’ye karşı olan gösterilerde, şu ana kadar 7 kişi hayatını kaybetti. Vitrindeki sebep ise eylülde yapılacak yerel seçimler için kurulan seçim komisyonunun “taraflı” olması. Oysaki bu, buzdağının sadece görünen ucu.

ŞİİLER BİLE BÖLÜNDÜ

ASLINDA Irak bu duruma 2 kırılma noktasından sonra geldi. 1’ncisi, 2003’te ABD’nin işgaliyle Saddam’ın devrilmesiydi. Böylelikle “intikam zamanı” diyen Şiiler, ülkede mezhepçi bir siyaset izlemeye başladı. Yani 2006-2014 yılları arasında başbakan olan Maliki, ülkeye Şii hakimiyeti getirdi.

2’nci aşama ise, DEAŞ’ın Haziran 2014’te Musul’u işgal edip ülkenin yüzde 40’ına hakim olmasıyla başladı. Bu dönemde ülkede İran’ın nüfuzu iyice pekişti. Irak’ın da 3 parçaya (Şii, Sünni, Kürt) bölüneceği neredeyse kesinleşti.

Ancak sorun şu ki, ülkeyi pençesine alan bu kutuplaşma, sadece farklı etnisiteler ve mezhepler arasında değil. Şiiler bile kendi aralarında birkaç bloka bölünmüş durumda.

Kabasını çizersek şöyle: Şu anki Başbakan İbadi, Ağustos 2014’te hükümeti kurarken Şii dini lider Büyük Ayetullah Ali Sistani’nin desteğini almıştı. Ancak buna rağmen Şiiler arasında cepheleşme gitgide keskinleşti. İbadi’nin de ait olduğu, en büyük Şii koalisyon olan Irak Ulusal İttifakı içinde 4 ayrı grup oluştu.

Biri, İbadi cephesi. 2’ncisi; İran’a yakınlığıyla bilinen eski Başbakan Maliki’nin lideri olduğu Kanun Devleti Koalisyonu. 3’üncüsü, Irak milliyetçisi diyebileceğimiz Sadr’ın başını çektiği Sadr Hareketi. 4’üncüsü de, El Hekim’in başkanlığındaki Irak İslami Yüksek Konseyi. Ki El Hekim, bu aktörler arasında en uzlaşmacı olanı. Zira Sünnilerle ve Kürtlerle sık sık görüşerek, geniş bir taban oluşturmaya çalışıyor.

İşte İbadi de, bu rekabetten ciddi yara almış durumda.

İbadi zaten üzerindeki bu baskı yüzünden 1 yıl önce, Şubat 2016’da, teknokratlardan oluşan yeni bir kabine kuracağını açıklamıştı. Mart ayında yeni bir listeyi Parlamento’ya sundu. Ama diğer partilerin itirazı yüzünden, bu bakanlıklar bir türlü tamamen doldurulamadı. Bu da hükümeti iyice işlevsiz kıldı.

Bu yüzden Mukteda el Sadr, halkı daha önce de İbadi’ye karşı sokağa çağırdı. Ve Sadr yandaşları nisan ayında Bağdat’ta yine Yeşil Bölge’ye akın etti. Ancak gösteriler kısa zamanda kontrol altına alındı. Şimdi ise durum kontrolden çıkmış görünüyor.

İRAN VE ABD ETKİSİ

Bu toz duman bulutundan, dış güçler de yararlanmaya çalışıyor. Seçimlerin sonuçlarını tabii ki Iraklılar belirleyecek. Ama Iraklıların seçimini manipüle eden de, yine yabancı güçler. Bunların başında ise İran geliyor. 

Herşeyden önce; İran’ın milis gücü Haşdi Şabi şu an Irak’ta DEAŞ’a karşı en etkin güç. Bu yüzden İran sahadaki dengeleri değiştirme gücüne sahip. Irak’taki kaynaklarım, İran’ın DEAŞ’tan aldığı bölgelere Şiileri yerleştirdiğini anlatıyor. Tahran bu şekilde buraların nüfus yapısını dönüştürüyor. Bu da ister istemez buralardan çıkan oyları da belirleyecek. Bununla birlikte; İran’ın ülkede güçlenmesi, Maliki’ye alan açıyor.

ABD ise –özellikle Trump’la birlikte- İran’ın buradaki nüfuzunu kırma derdinde. Bu yüzden İran yanlısı Maliki’yi değil, İbadi’yi destekliyor. Hatta Trump’ın başkan olur olmaz İbadi ile yaptığı telefon görüşmesinde verdiği mesaj Irak’ta, “İran’a karşı birlikte çalışalım” şeklinde algılanmış.

KAYGAN DENGELER

SEÇİMİ etkileyecek 2’nci etken ise dini otoritelerin kimin yanında duracağı. İlerleyen süreçte El Sadr ve Sistani, Maliki ya da İbadi’den yana tavır alabilirler.

3’üncü belirleyici de, Şii grupların diğer Şii koalisyonlarla kuracağı ittifaklar. Mesela önümüzdeki aylarda Maliki ya da İbadi öne çıkarsa, El Hekim ve El Sadr ikisinden birine katılmayı seçebilir.

Peki seçimi kim kazanır? Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Başkanı Mesut Özcan’a göre; ne İbadi’nin, ne de bir başka liderin seçimi kazanması garanti değil. Özcan, “Zemin çok kaygan ve kırılgan. Dengeler daha çok değişir” diyor. Hatta seçim tarihlerinin ertelenebileceğini bile söylüyor. Belli ki bu pilav daha çok su kaldırır. İzlemeye devam.

NOT: Salı günü yazımda Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik’in New York Times (NYT) gazetesine verdiği demece atıfta bulunmuş, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt kantonunu tolere edebileceğini” söylediğini yazmıştım. İlnur Bey arayarak NYT’ın sözlerini yanlış yansıttığını, aslında “Kürt kantonu” değil, “Kürt yapısı” dediğini vurguladı. Dikkatinize sunarım.

Yazının devamı...

PYD, Barzani olabilir mi?

14 Şubat 2017

Tüm bunlar ise Ankara için beka meselesi olan PYD/YPG koridorunu, daha da acil hale getiriyor. Şöyle ki:

 

PYD-YPG KORİDORU

 

HER şeyden önce; Başkan Trump’ın Suriye politikasıyla ilgili “ya PYD/YPG ile, ya da Türk ordusu ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile hareket edecek” beklentisi yanlış. Zira 3’üncü bir seçenek daha var. O da, asıl Rusya ve Esad’la birlikte hareket etmesi. Kaldı ki, Trump’ın her halükârda bu iki aktörle çalışacağı artık aşikâr. Zira hem Rusya ile daha fazla işbirliği yapacağı ortada. Hem de Esad’ın yerinden oynamasını istemiyor. İşte ABD’nin Rus ve Esad güçleriyle işbirliği yapması da, PYD/YPG’yi ister istemez denkleme dahil ediyor. Çünkü hem Moskova, hem de Esad rejimi PYD ile işi iyice pişirmiş görünüyor.

*

Astana’daki görüşmelerden sonra, Rusya bu görüşmelere katılmayan PYD temsilcilerini zaten Moskova’da ağırlamıştı. Rus diplomatların Astana’da dağıttığı “Suriye Anayasası” taslağında da, Kürt özerkliğinden söz ediliyordu. Kaldı ki, PYD’nin zaten Moskova’da bir ofisi bulunuyor. Ve Rusya PKK’yı, dolayısıyla PYD/YPG’yi terör örgütü olarak tanımıyor.

Dahası son birkaç gündür çıkan haberlerden anlıyoruz ki, Rusya PYD ve Esad arasında arabuluculuk yapıyor. Anadolu Ajansı’nın haberine göre, evvelsi gün PYD üst düzey yöneticileriyle Esad rejimi temsilcilerini buluşturdu. Ve iki taraf, Türk ordusuyla ÖSO’nun PYD kontrolündeki bölgeye ilerleyişini durdurmak için anlaştı. Buna göre: Esad belli bölgelerde göstermelik olarak bayrak çekecek.

Dolayısıyla Trump’ın Rusya ve Esad’la işbirliği yapacak olması, PYD/YPG’yi zaruri olarak denkleme sokuyor. Kaldı ki, tüm bunların ötesinde; Trump’ın Rakka operasyonunda YPG güçlerini kullanması da hala ihtimal dahilinde.

 

UZUN VADELİ STRATEJİ

 

BU resim de, önümüze şu gerçeği çıkarıyor: Ankara için beka meselesi olan kuzey Suriye’deki PYD/YPG varlığı, orta ve uzun vadede kalıcı bir durum.

Bu yüzden bu meseleye yönelik kısa vadeden, uzun vadeli bir stratejiye geçmemiz gerekiyor. Evet Fırat Kalkanı ile PYD’nin kuzey Suriye’de Afrin ve Kobani kantonlarını birleştirmesi önlendi. Ve bunun kalıcı hale gelmesi için de Trump yönetimine farklı senaryolar sunuldu.

Ancak artık bu harekâtın ötesine bakmak, Suriye’de şekillenen yeni haritaya göre konumlanmak gerekiyor. Ki Ankara da belli ki bunu yapmaya başlıyor.

*

New York Times’ın evvelsi günkü haberine göre: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı İlnur Çevik, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt yapısını  tolere edebileceğini” söyledi. Yani Ankara, Fırat’ın doğusunda PYD varlığını kabul ediyor. Sadece -Çevik’in sözleriyle- “Fırat’ın batısında Arap çoğunluklu olan yerlerdeki Kürt varlığı”nı kabul etmiyor.

Çevik’in söylediği diğer nokta ise çok daha can alıcı. Çevik, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem” diyor. Yani nasıl Irak Kürdistan Yönetimi (KBY) Başkanı Mesut Barzani, PKK ile arasına mesafe koyduysa... Suriyeli Kürtlerin de PKK’dan uzaklaşmalarını öneriyor.

İşte bu da, bu meselenin uzun vadeli çözümü için anahtar olabilir. Trump yönetimi de, ABD’nin PKK ve YPG üzerindeki nüfuzunu kullanabilir.

 

PYD-YPG MESAFESİ

 

MALUM; eskiden PYD ayrı bir muhatap, siyasi bir odaktı. Ne var ki YPG daha etkin hale geldikçe ve Batı da YPG’ye gittikçe daha fazla rol biçince, PYD gölgede kaldı.

İşte şimdi PYD kendini yeniden bir siyasi aktör olarak ortaya koyup şiddetle arasını açarsa, tekrar muhatap haline gelebilir. Örgüt bu yönde teşvik edilebilir. Bu da hem PKK ile mücadelemizde elimizi güçlendirir. Hem de Suriye politikamızda geniş bir manevra alanı açar.

*

Dolayısıyla şu anda Ankara için yeni bir fırsat var: Trump’la masaya oturulup PYD/YPG’nin etki alanı ve rolü azaltılabilir. Ve PYD ile YPG’nin arasına mesafe koyacak bir strateji geliştirilebilir.

Yalnız bunun için Şam rejiminin ve Rusya’nın da desteğini almak gerekiyor. Bu da, Suriyeli muhaliflere desteğimizi azaltmamız anlamına geliyor. Ankara ve Moskova arasında yürüyen sıkı pazarlıklarda, ÖSO’nun sınırlı bir alana çekilmesinin de masada olduğunu varsayabiliriz.

Yazının devamı...

Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu?

11 Şubat 2017

Bunu aklıma getiren ise şu: Malum bu günlerde en popüler konumuz, küreselleşme. ABD’deki Trump fenomeni de, Avrupa’da Trump-vari aşırı sağın hızla yükselişi de, küreselleşme-karşıtı dalganın gitgide büyüdüğünü gösteriyor. Fransa’da aşırı sağın temsilcisi Marine Le Pen’in geçen hafta söylediği gibi: “Artık mücadele sağ ve sol arasında değil; küreselciler ve milliyetçiler arasında.”

İşte ABD’nin en köklü düşünce kuruluşunun başkanı da, bu yeni gerçeklikten yola çıkarak küreselleşme tezine ait kelimelerin nasıl çürüdüğünü ortaya koymuş. Bahsettiğim kişi, Richard Haass. Yani ABD’nin en eski ve en güçlü düşünce kuruluşu olan Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) Başkanı.

Haass “Foreign Policy” dergisinde yayınlanan makalesinde mealen, “Küreselleşme tezine inanarak bazı sözcükler türetilmişti. Ve fakat artık bunlar lügattan çıkarılmalı” diyor.

UYDURULMUŞ KELİMELER

YAZISINDA ele aldığı kelimelerden biri, “dünya vatandaşı”. 2000’lerin başında, yani dünyada küreselleşmenin en hızlandığı dönemde, bu terim çok tutmuştu. Bir yandan da sanki “cool” birşeydi. Sınırları aşmış olmanın bir göstergesi gibi...

İşte Haass da diyor ki: “Böyle bir olgu yok. Vatandaşlık, milli bir kavramdır. Bunun yerine insanları dünya meseleleriyle daha fazla ilgili olmaya çağıralım. Ki bu da onları kendi ülkelerinin daha iyi bir vatandaşı yapar.” Dünyanın da ancak bu şekilde daha iyi bir yer haline gelebileceğine inanıyor.

Yer verdiği bir diğer kelime de, “uluslararası toplum”. Hakikaten siyaset bilimi master’ı ve doktorası yaptığım yıllarda sık sık karşıma çıkan bu kelime, beni çok zorlamıştı. Bu topluluk kimlerden oluşur? Nerede başlar, nerede biter? Ne yapar, ne yer, ne içer? Cevapları yok çünkü tamamen kafamızda oluşturduğumuz, belli bir dönemin ruhuna uydurulmuş bir sözcük.

Haass da diyor ki: Dünyada hep bir kriz çıktığında, bu kelimeye başvuruldu. Birleşmiş Milletler nezdinde hep “uluslararası toplum” denilen yapının harekete geçmesi beklendi. Ama o hiç harekete geçmedi. Çünkü sorun şu ki, o aslında yoktu.

‘SÜPER GÜÇ’ EMEKLİ

BİR diğer kelime ise “kendi kaderini tayin hakkı” (self determinasyon). “Halkların kendi bağımsızlığını ilan etme hakkı” anlamına geliyor. Haass bu kelimenin, “sömürgecilik” sonrasında üretildiğini söylüyor. Yani halkların yabancı güçlerin istilasından kurtulup, bağımsız olma mücadelelerinin baskın olduğu dönemden bahsediyor.

Oysaki şimdi hem “hangi halk böyle bir hakka sahip” sorusunun tartışmalı olduğunu söylüyor hem de bir halkın bağımsız olmasının, başka bir halkın egemenliğine mal olacağını savunuyor. Buna örnek olarak da Kürtleri, Filistinlileri, Basklıları gösteriyor.

Haass, “süper güç” kavramının da altının boşaldığına işaret ediyor. Bu da Soğuk Savaş sonrasında, küreselleşmeyle birlikte ABD tarafından raflara sürülmüş bir kavram. Haass bunun abartıdan başka birşey olmadığını, ABD’nin yapabileceklerinin bir sınırı olduğunu yazıyor. “Süper güç emekli oldu” diyerek de noktayı koyuyor.

ÖLEN DİLLER

KISACASI kullandığımız kelimeler, içinde bulunduğumuz koşullara göre şekilleniyor. Ve koşullar değiştikçe, o döneme ait kelimeler de değişiyor. Yani aslında sözcükler o zamanın güç dengelerini, dinamiklerini birebir yansıtıyor.

Ancak kelimeleri belirleyen, sadece içinde bulunduğumuz zaman değil. Yaşadığımız mekan, coğrafya da bir diğer etken. Mesela “gönül” kelimesi Türkçede mevcutken, başka bir dile çevrilemiyor. Bu da bu kelimenin başka yerlerde tam anlamını bulamadığını gösteriyor. Aynı şekilde, bazı kelimeler bazı yerlerde belli bir ihtiyaçtan doğuyor.

Sadece kelimeler değil, topyekûn bir dil de doğup yok olabiliyor. Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç 8 Şubat’ta köşesinde bunu hatırlatıyordu: İbranice asıl Tevrat’ın diliyken, İsrail devletinin kuruluşuyla birlikte günlük hayatta kullanılan, yani yaşayan bir dil haline geldi. Latince ise Roma İmparatorluğu’nun resmi diliyken, yani dünyanın en güçlü diliyken, İmparatorluk’un çöküşüyle birden “ölü dil” oldu. Bugün bu dili konuşan yok.

Bununla birlikte, yerel diller de yok oluyor. İngilizce de gitgide egemen hale geliyor. Birleşmiş Milletler tam 1 yıl önce yayınladığı raporda bunu ortaya koymuştu: Dünya nüfusunun yüzde 97´si, yaşayan dillerin yalnızca yüzde 4´ünü kullanıyor. Ve her 2 haftada bir yerel dil kayboluyor.

İŞTE kullandığımız kelimelere bir de buradan bakmak gerekiyor. Türkçe sözlükte de kimbilir çöpe atılacak kaç kelime, miadını doldurmuş kaç kavram var? Ve ağzımızdan çıkanın ne kadar farkındayız?

Yazının devamı...

Yeni dünya kurulur Türkiye yerini alır

7 Şubat 2017

Sanki bazı zaman dilimleri daha hızlı akıyor, bazıları ise daha yavaş. Kimi dönemler daha durağan, belli bir seyirde geçiyor. Kimi dönemlerde ise değişim hızlanıyor. İşte o zamanlar daha yoğun yaşanıyor. İnsan ne olup bittiğini anlamakta, yorumlamakta zorlanıyor.

Şu sıralar da böyle günlerden geçiyoruz. ABD’de seçilen yeni başkanın sözleri, eylemleri tüm dünyayı ters köşeye yatırıyor. Avrupa deseniz, bir farkı yok. Aşırı sağ almış başını gidiyor. AB de özellikle İngiltere’nin Brexit kararı sonrasında, yavaş yavaş eriyor.

Bizim bölgemize gelince, durum daha iç açıcı değil. Irak ve Suriye parçalanıyor. Buradaki değişim de ister istemez sınırlarımızdan içeriye nüfuz ediyor. 

*

Bu tablo karşısında bizim yapmamız gereken de, önce olan biteni anlamaya çalışmak. Sonra da şu soruları sormak: Dünyadaki bu değişim bizi nasıl etkiler? Biz bu denklemin neresindeyiz? Ve kendimizi en iyi nasıl konumlandırabiliriz? Yani evdeki hesabı çarşıya nasıl uydurabiliriz?

 

 YENİ DÜNYA DÜZENİ

 

O yüzden önce dünyada ne olup bittiğini çok kısa özetleyelim:

 

- Trump milliyetçi ve korumacı bir çizgide, ABD’nin uluslararası angajmanlarını asgari düzeye indirmeyi planlıyor. Bu yüzden uluslararası ticari anlaşmalardan çekiliyor. Ve göçmenlere karşı sınırları güçlendiriyor.

Rusya’yla sıkı işbirliği sinyali verirken, geleceğin süper-gücü olarak beliren Çin’i karşısına alıyor. Bunu yaparken de Çin ve Rusya arasında çatlak oluşturarak, her ikisini de zayıflatmayı hedefliyor.

 

- Trump, Suriye politikasını ise mümkün mertebe Rusya’ya ve bölge ülkelerine yıkma derdinde. ABD’nin Irak’taki askeri varlığını da minimize etmek istiyor. Ancak buna mukabil, DEAŞ’a karşı vur-kaç tarzı büyük operasyonların başını çekeceği de neredeyse kesin.

 

- Avrupa ise zaten Trump öncesinde erimeye başlamıştı. 6 hafta sonra Hollanda’daki genel seçimlerden, nisan-mayısta da Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden aşırı sağın galip çıkması bekleniyor. Bu ülkelerin de İngiltere gibi AB’den çıkma kararı almaları ihtimal dahilinde.

 

Avrupa’da zaten var olan bu aşırı-sağ gidişat, Trump’la birlikte de iyice körükleniyor. AB’nin değirmenine su dökmek de, Almanya’ya kalmış görünüyor. İngiltere ise ABD ile geleneksel Transatlantik ilişkisini korurken, AB-sonrası dönemde ikili bağlara daha çok önem verecek gibi görünüyor.

 

- Bununla birlikte Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, Trump’ı resmen AB için “varoluşsal tehdit” olarak gösterdi. Dolayısıyla Avrupa içinde Trump-benzeri aşırı sağcı siyasetle, hâlâ AB entegrasyonunu savunan, nispeten liberal ve sosyalist eğilimli ülkeler arasındaki makas gitgide açılıyor.

 

Tüm bunlar da, NATO başta olmak üzere uluslararası kurumların erimeye başladığına işaret ediyor.

 

TÜRKİYE’NİN YAPACAKLARI

 

KISACASI, dünyada dengeler hakikaten yerinden oynuyor. Bu yeni denklemde ise Türkiye’nin yapabilecekleri kısıtlı. Ancak gayet net.

AB kendi içinde varoluş mücadelesi verirken, bu ilişkide orta vadede bir gelişme beklemek gerçekçi değil. Diğer uluslararası kurumların durumu da ortada. Dolayısıyla ikili ilişkilere ağırlık verilmeli. Bunun başında da İngiltere, Almanya, Rusya ve ABD geliyor. İngiltere zaten AB-sonrası dönem için yeni ikili ticari anlaşmaların yolunu arıyor.

AB içinde ortaklık kurabileceğimiz asıl ülke ise, Almanya. Bu da hem Şansölye Merkel’in ılımlı göçmen politikası sayesinde. Hem de yeni dönemde AB’nin ve NATO’nun lokomotifi olacağı için. Batı ittifakıyla ilişkimizi sürdürmek ise; sağladığı güvenlik şemsiyesi ve temsil ettiği değerler sistemi açısından gerekli.

Bununla birlikte dünya böylesi ciddi bir savrulma yaşarken, tek çare denge politikası. Yani hem Rusya, hem ABD ile sadece ortak paydalara odaklanılmalı.

*

Suriye-Irak politikamız da ister istemez buna göre şekillenecek. Rusya demek, Şam rejiminin devamı demek. Trump’ın da PYD/YPG yerine, Rusya ve Esad’la birlikte hareket etme yolunu seçme ihtimali ciddi.

Bu da Ankara için yeni bir fırsat demek: Trump’la masaya oturulup PYD/YPG’nin etki alanını ve rolünü azaltacak, buna mukabil Şam rejimiyle ve Rusya’yla işbirliğini arttıracak, desteklediğimiz muhalifleri de sınırlı bir alana çekecek bir formül aranabilir. Ancak bu da hem Esad rejimiyle de masaya oturmamızı gerektirecek. Hem de desteklediğimiz muhaliflere desteğimizi azaltmamızı.

Tabii ki tüm bunlar ne ABD, ne de Rusya’yla tüm çıkarlarımızın örtüşeceği anlamına geliyor. Trump’la bıçak sırtında olan konular, PYD/YPG ve “ılımlı İslam” meselesi. Rusya ile netameli konular is, Suriyeli muhalifler ve tam olarak gözden çıkarmadığı PYD. İşte denge politikası da, sıkıştığımız noktaları diğer ortakla dengelemek için elzem.

 

 

Yazının devamı...

Trump’a anında görüntü

4 Şubat 2017

 Bu göçmen karşıtı, İslamafobik politika da tam anlamıyla “anında görüntü” verdi.

DÜNYA ÇALKALANIYOR

ÖNCE bu karara karşı çıkan yüzbinlerce Amerikalı, havaalanlarına ve meydanlara akın etti. ABD’nin Google, Apple, Twitter, Microsoft gibi en büyük sanayi devleri de karara karşı çıktı. Trump sempatizanı bir gazeteciyi, ABD’nin en köklü üniversitelerinden Berkeley’nin kampüsüne öğrenciler resmen sokmadı. Kampüs, Vietnam Savaşı’ndan bu yana en büyük ayaklanmasını yaşadı.

Ortadoğu ülkeleri bir yana, AB ve Avrupa ülkeleri de seslerini yükselttiler. İngiltere’de ana muhalefet olan İşçi Partisi’nin başlattığı “Trump’ın ülkemize ziyaretine izin verilmesin” kampanyasına, bir milyondan fazla kişi destek verdi.

Aslında Trump böylelikle içinde bulunduğumuz “ara dönem”in, geçiş döneminin altını çizmiş oldu. Bir yandan küreselleşmiş, ticareti ve bilgi akışı entegre olmuş bir dünyadayız. Diğer yanda ise küreselleşmeye karşı çıkan aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı, İslamofobik kitleler... İşte şu an yaşadığımız da; bu iki yapının, hareketin bir arada olmasının yarattığı çatışma.

*

Trump’ın bu politikası, bir gerçeği daha ortaya çıkardı: Yeni ABD Başkanı Müslümanları ne kadar elinin tersiyle itiyorsa, Müslümanlar ve İslam da o kadar öne çıkıyor. Dünyanın dört bir yanından “Hepimiz Müslümanız” pankartları ve nidaları yükseliyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Amerikan siyasetinde hâlâ çok etkili olan Madeleine Albright, Twitter hesabından dayanışma için Müslüman olmaya hazır olduğunu bile yazdı.

Dolayısıyla; özellikle 11 Eylül sonrasında hep “suçlu” olarak gösterilmiş Müslümanlar, ilk kez mağdur olarak öne çıktılar. Dünya onlara mülteci olarak bile dikkat kesilmemişken, ilk kez mağduriyetlerinden dolayı empati duymaya başladı. Ve kaderin cilvesine bakın ki bu, Trump sayesinde oldu!

MÜSLÜMANLAR EN BARIŞÇIL ÖGE

KALDI ki,i Müslümanlar zaten ABD’deki en barışçıl öğelerden. Bunu istatistikler gösteriyor. CATO Enstitüsü’nün Eylül 2016’da yayınlanan araştırmasına göre, sözkonusu 7 ülkeden gelen göçmenlerin 1975’ten beri terör saldırısında öldürdüğü Amerikalı sayısı sıfır.

ABD’de yaşayan Müslümanların eğitim oranı da yüksek. Pew araştırma şirketinin 2011’de yayınladığı analize göre; ABD’deki Müslüman göçmenlerin eğitim seviyesi, doğma büyüme Amerikalılara göre çok daha yüksek. Gallup araştırma şirketine göre de; Müslüman öğrenci sayısı, genel Amerikan toplumununkinin 3 katı.

Müslümanlar girişimcilik açısından da çok ileride. Yine Pew’a göre; Müslümanların yüzde 20’si kendi işini kurmuş. Bu da Amerikan toplumunun ortalamasının çok üzerinde. Gallup’a göre de; Müslümanlar diğer dini gruplara göre ABD’de en fazla iş sahibi olan topluluk. Oranı yüzde 70. Bu da Amerikan toplumunun ortalamasının üzerinde.

Müslümanlar suçtan da istatistiklere bile girmeyecek kadar uzaklar.

*

KALDI ki, Trump tarzı ötekileştirici, yabancı düşmanı, aşırı sağ politikalar aksi yönde işliyor. Ötekileştirilen taraf nefretle, öfkeyle doluyor. Bu da teröre kan veriyor.

Batı toplumlarındaki fay hatlarını da aynı yönde derinleştiriyor. Trump’ın bu kararnameyi imzalamasıyla birlikte önce Teksas’ta, sonra Kanada’nın Quebec kentinde bir caminin kundaklanması buna delalet. FBI’ın (ABD iç istihbarat teşkilatı) kasım ayında açıkladığı verilere göre de: 2016’da ABD’de Müslümanlara karşı nefret suçları yüzde 67 oranında artmış. Ki bu, 11 Eylül’den bu yana en yüksek oran.

KÜRESEL TOPLUM

AŞIRI sağ politikaların sürdürülmesi işte bu yüzden mümkün değil. Ancak mümkün olmamasının bir sebebi daha var. O da
küresel sorunlar.

Çağımızın yeni zorlukları terör, iklim değişikliği, siber güvenlik, nükleer tehdit... Hepsi de tüm yerküreyi tehdit ediyor. İşte bu yüzden bu sorunların cevabı da küresel olmak zorunda. Öyle olmadığı takdirde ve hatta Trump gibi “aşırı sağ” cevaplar verildiğinde, bu sorunlar devasalaşıyor.

Bu yüzden bu zorluklarla ülkeler ancak bir araya gelerek başedebilirler. “Sapiens” kitabı dünyada milyonlarca satan Yuval Noah Harari’nin, geçen hafta gazetemize verdiği mülakatta dediği gibi: “Tek çözüm, küresel bir toplum olmak.” Bunun da duvar örerek, birbirini iteklereyek, dışlayarak olamayacağı aşikar.

*

Küreselleşme karşıtı, dışlayıcı politikaların bizi nereye sürüklediği, bize ne gösterdiği ortada: Bir araya gelmemiz, ellerimizle ördüğümüz duvarları yıkmamız gerektiği.

İşin en ilginç tarafı ise bu yüzleşmeyi Trump sayesinde yaşıyor olmamız. Ve küreselleşme karşıtlığının doruk yaptığı bu noktanın ve bu çatışmanın, küreselleşmenin yaratıcısı olan ABD’de yaşanıyor olması.

Ne diyelim, hayırlısı.

Yazının devamı...

Mesele ne Trump, ne de mülteciler

31 Ocak 2017

Ama aslında ne Trump’a Trump olarak bakmalıyız ne de mültecilere mülteci olarak. Çünkü tüm bu olan biten, aslında bu öznelerden ve nesnelerden azade ve hepsinin ötesinde.

*

Her şeyden önce; Trump’ın 7 Ortadoğu ülkesinin vatandaşlarının ABD’ye girememeleri yönünde aldığı karar, sadece Müslümanlara karşı değil. Trump, Meksikalılara karşı da benzer yöntemler uyguluyor. Hatta ABD’ye girememeleri için işi sınır boyunca duvar örmeye kadar vardırdı.

Zaten seçim kampanyası boyunca siyahilere, Latin kökenlilere ve hatta kadınlara karşı da benzer bir söylem tutturmuştu. İşte bu nedenle olan bitene sadece Müslümanlar ya da mülteciler değil, tüm “ötekiler” olarak bakmak daha doğru.

*

Trump’ın bu politikalarını da sadece Trump nezdinde değerlendirmek yanlış olur. Aşırı sağ ve ırkçı söylem tüm Avrupa’yı pençesine almadı mı?

Bu yüzden meseleyi “Trump göçmenlere karşı” denkleminden çıkaralım. Ve bu fazlasıyla linear (çizgisel) ve sadece iki özneye indirgenmiş denklemin asıl arka planını okuyalım.

 

ULUSAL KİMLİK

 

“KÜRESELLEŞME” denilen hareketin başlangıç tarihi tartışmalı. Kimisi Berlin Duvarı’nın yıkılışına, yani Soğuk Savaş’ın bitişine dayandırıyor. Kimisi ise mazisini çok daha geriye, yüzyıllar öncesine götürüyor. Ama sonuçta herkes bu hareketin son zamanlarda çok daha hızlandığında ve yoğunlaştığında mutabık.

Bunda elbette “enformasyon devrimi”nin etkisi büyük. Yani 1980’lerin başından itibaren bilgisayarın yaygın kullanımı, internete erişim ve cep telefonları. Bu gelişmeler insanların, malların ve enformasyonun akışını kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Ülkeler, kültürler, medeniyetler arası geçirgenlik arttı.

Ancak diğer yandan akıllarda ve kalplerde aksi yönde bir rüzgâr esmeye başladı. Hızla küreselleşen dünya yerel kimlikleri bastırdığı için insanlar kimliklerini, yani ellerindekini kaybetmekten korktular. Ve onlara daha da sıkı tutunmaya başladılar. Yani nüfus cüzdanı, pasaport, iş, ev gibi ihtiyaçlarını karşılayan ve onları birer birey yapan ulusal kimliklerine.

 

KÜRESELLEŞME VE KORKU

 

FARKLI kültürlerden insanların bir araya gelmesi, yani herkesin “öteki” olarak gördüğüyle yüzleşmesi de korkuları iyice pekiştirdi. İnsanlar “öteki”nin gelip elindekini ve kendinin yerini almasından korktular. İşte bu korku da aşırı sağ akımları besledi. Yani ultra-milliyetçi, ırkçı, dışlayıcı, göçmen karşıtı, İslamafobik hareketleri.

Bu da –eşyanın tabiatı gereği- Ortadoğu dünyasında da karşılık buldu. Onlar da, kendilerini istemeyene karşı nefretle doldu. Emperyalist, Batı karşıtı hareketler güç kazandı. Bu da teröre kan verdi.

İşte elbirliğiyle geldiğimiz bu noktada, insanoğlu birbirinden ölesiye korkan ve komşusuna karşı gökyüzüne doğru uzanan duvarlar ören bir ırk haline geldi. 

*

KISACASI; küreselleşme ticaret, bilgi akışı ve fiziksel hareket açısından gerçekleşti gerçekleşmesine. Ama akıllardaki ve kalplerdeki entegrasyon sağlanamadığı gibi, karşıt bir direnç gelişti.

Siyaset Bilimci ve küreselleşme üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Philip Cerny, bu durumu kitaplarında çok güzel özetliyor. Yaklaşık 400 yıldır ulus-devletlerin insanlara birer ulusal kimlik verdiğini ve bireylerin asıl bağlılığının hâlâ devlete karşı olduğunu vurguluyor. Ekonomik olarak daha güçlü devletler ise bireye daha fazla refah sağladığı için, buralarda bu bağlılık daha da güçlü oluyor. Bu yüzden gelişmiş ülkelerde ulusal kimliğin zayıflaması daha da zor.

 

GEÇİŞ DÖNEMİ

 

KISACASI hâlâ teritoryal (bir ülkeye ait) olarak düşünüyoruz ve hissediyoruz. Yani kafalarımızda ve kalplerimizde sınırlar hâlâ kaskatı. Bu yüzden küreselleşme dünyadaki bir değişim. Ama hâlâ dünyayı dönüştürmüş değil.

Bir başka siyaset bilimci John Ruggie de bunu savunuyor. Ona göre sistemler, ancak insanların zihinsel donanımı değişince dönüşebilir. Çünkü ancak bir insanın “öteki”ne bakışı değişirse, yani onu kendi siyasi topluluğunun dışında görmemeye başlarsa, dönüşüm yaşanabilir.

*

Kısacası bugün tam bir “ara dönem”de, geçiş aşamasındayız. Ülkeler ve insanlar ne tam olarak ulusal ne de tam olarak küresel. İki yapı da, iki kimlik de, iki hareket de bir arada. Trump’ın politikaları ve buna karşı gelişen direnç de, bu amorf durumun tezahürü.

Bu sıkışıklığın bizi nereye doğru sürüklemeye çalıştığı da aslında aşikâr. Ne zaman ki, akıllarımızdaki ve kalplerimizdeki direnç kırılacak, kendi ellerimizle ördüğümüz o duvarlar yıkılacak, işte o zaman gerçekten sınırlar arası akış başlayacak. İnsanoğlu düzlüğe çıkacak.

Yazının devamı...

Trump dediğimize mi geldi?

29 Ocak 2017

GÜVENLİ Mİ, GÜVENLİKLİ Mİ?

ŞÖYLE ki: Ankara 5 yıldır ABD’ye sürekli bu çağrıyı yapageldi: “Gelin Suriye’nin kuzeyinde, Azez-Cerablus hattında 90 km’lik bir ‘terörden arındırılmış bölge’ kuralım.” Ankara’nın bundan kastı ise, bu hattı asıl PYD/YPG unsurlarından temizlemek. Ve desteklediği Özgür Suriye Ordusu’na teslim etmek. Daha sonra da buradan göçen yerel halkı tekrar yerleştirmek.

İşte bu bölgeyi de “güvenlikli bölge” diye adlandırdı. Bu hattı havadan korumaya da talip oldu.

*

Ne var ki çiçeği burnunda başkan Trump’ın kastı muhtemelen bu değil. ABD, malum, Suriye’de PYD/YPG güçlerini kara gücü olarak kullanıyor. Hem de Türkiye’nin tüm açıktan ve net karşı çıkışlarına rağmen. Ve bu politikasından da henüz vazgeçmiş görünmüyor.

Bunun en açık örneği, Suriye için kurulan çözüm masasında PYD/YPG’nin yer alması gerektiğinde süren ısrarı. Hatta ABD’nin geçtiğimiz günlerde Astana’da yapılan görüşmelere PYD dâhil edilmediği için katılmadığı bile söyleniyor.

Dolayısıyla Ankara’nın kurulmasını istediği oluşuma “güvenlikli bölge”, ABD’ninkine ise “güvenli bölge” diyerek bu ayırımı yapabiliriz.

SIKINTILI KONULAR

KALDI ki tek sorunlu mesele PYD de değil. Bizim “güvenlikli bölge” kurulmasını istediğimiz günlerden bu yana, köprünün altından çok sular aktı. Her şeyden önce Rusya ile ilişkilerimizi düzelterek Suriye’de aktif hale geldik. Ve bunu Moskova ile birlikte giriştiğimiz Astana süreciyle taçlandırdık.

Suriye’de güttüğümüz politika da ister istemez buna göre yeniden şekillendi. Rusya’nın desteklediği Esad’ın Suriye’deki varlığı artık bir gerçeklik olarak kabulümüz. Bununla birlikte bu kabul zaten elzem de. Her şeyden önce, Suriye içinde yürüttüğümüz operasyonların başarısı ve oradaki askerimizin güvenliği için.

Dolayısıyla arzu ettiğimiz güvenlikli bölgede kimlerin olacağını, artık bu yeni ittifakla mutabık kalmadan belirlememiz mümkün değil. Bunun da ötesinde, ABD’ye rağmen hareket etmeyi ne Ankara, ne de Moskova şu noktada ister. Her iki başkentin Astana sürecine Washington’ın da dâhil olması için verdiği uğraşlar da, zaten bunun göstergesi.

*

Güvenlikli bölgenin kime karşı kurulacağı da hem ABD, hem Rusya’yla sıkıntı oluşturabilecek bir mesele. Ankara’nın ana düşmanı PYD-YPG. ABD ise aksine Türkiye’nin YPG güçlerini buradan tasfiye etmesini engellemek istiyor olabilir. Rusya da DEAŞ ve Nusra’nın (yeni adıyla “Fetih el Şam Cephesi”) yanı sıra, asıl Ankara’nın desteklediği kimi muhalif grupları temizleme derdinde.

Kısacası güvenli bölge kurulsa bir dert, kurulmasa başka bir dert. Zaten hem Ankara’nın, hem de Moskova’nın Trump’ın bu açıklamasına temkinli yaklaşması da bu yüzden.

*

Türkiye’nin endişelerinin ise sağlam bir dayanağı var. 1. Körfez Savaşı (1991) sonrasında ABD’nin Irak’ın kuzeyinde, 36. Paralelin kuzeyinde ilan ettiği uçuşa yasaklı bölgeye hem PKK yerleşti. Hem de bugünkü Kürt özerk yapısı o günlerde filizlendi. Bu durum 2. Körfez Savaşı (2003) sonrasında da daha da perçinlendi.

İşte Ankara şimdi haklı olarak aynı senaryonun kuzey Suriye’de tekrarlanmasından korkuyor. Ancak bu seferki koşullarda ciddi bir fark var. Ne 1., ne de 2. Körfez Savaşı’nda Rusya’nın Irak’ta hiçbir etkisi ve varlığı yoktu. Oysaki şimdi Suriye’de asıl Rusya’nın düdüğü ötüyor. Dolayısıyla ABD’nin burada Rusya’ya rağmen ve hatta Rusyasız adım atması mümkün görünmüyor.

RUSYA PYD’Yİ DESTEKLER Mİ?

BU da bizi şu soruya getiriyor: Peki Moskova PYD-YPG’yi destekliyor mu? Yoksa Kuzey Suriye’de bir koridor kurulmasına karşı mı? Bunun cevabının ipuçlarını Rusya geçtiğimiz günlerde verdi. Astana’daki görüşmelerin ardından, Moskova Suriyeli muhalifleri ağırladı. Bu gruplar arasında PYD temsilcileri de vardı. Bunun üzerine Kremlin, “Suriye’de özerk Kürt bölgesi kurulmasını önermedik” dedi demesine. Ama diğer yandan, Rus diplomatların Astana’da dağıttığı “Suriye anayasası” taslağında Kürt özerkliğinden söz ediliyor. Kaldı ki PYD’nin Moskova’daki ofisi de yerli yerinde duruyor.

Dolayısıyla Rusya’nın bu konuda Türkiye ile aynı çizgide olduğunu söylemek zor.

*

Bu da geriye Türkiye’nin bu konuda yanında olabilecek tek bir aktör bırakıyor: Ülkesinin kuzeyinde Kürt özerkliği istemeyen Esad.

İşte bu gerçeklik Ankara’yı önümüzdeki dönemde ister istemez Şam’la daha doğrudan ve sıkı bir işbirliğine sevk edebilir. Daha doğrusu edecektir.

Yazının devamı...