"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Yine şiddet, yine anatomisi...

Kendi halinde bir köpek kuaförünün şiddete yatkın dostunun sayesinde bozulan düzenini ve yoldan çıkışını anlatan ‘Dogman’, sezonun en iyi yapımlarından biri. Ana karakteri canlandıran Marcello Fonte, filmde ortaya koyduğu performansla geçen yıl Cannes’da ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülüne uzanmıştı.

Yine şiddet,  yine anatomisi...

DOGMAN (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)
Yönetmen: Matteo Garrone
Oyuncular: Marcello Fonte, Edoardo Pesce, Alida Baldari Calabria, Nunzia Schiano, Adamo Dionisi
İtalya-Fransa ortak yapımı

En derin etki elbette ‘The Godfather’dan gelmişti. Ama iş sadece Francis F. Coppola’nın klasikleriyle sınırlı kalmadı; kuşaktaşları De Palma ve Scorsese de bazen romantize ederek bazen de şiddet sarmalı içinde sundular ve ‘mafya’, zamanla sinema için özel bir alana dönüştü. Meseleye bizatihi İtalya içinden bakan Matteo Garrone ise ‘Gomorro’ adlı enfes filminde bize özetle şunu söylüyordu: “Davulun sesi ancak uzaktan hoş
gelir”
...

İkna edici bir dönüşüm...

Şimdiki zaman İtalyan sinemasının sağlam yönetmenlerinden Garrone, son çalışması ‘Dogman’de şiddetin ve erkeklik hallerinin daha bireysel ölçekteki yansımalarında geziniyor. ‘Gomorro’daki organize suç yapısı, adeta burada iki kişilik düete dönüşüyor...

Filmin konusu kısaca şöyle: Bir köpek kuaförü olan Marcello’nun hayatında en kıymetli varlık, eşinden boşandığı için çok sık göremediği kızı Alida’dır. Öte yandan yörenin kabadayısı konumundaki Simone’yle sıkı dosttur. Lakin bu dostluğun tanımı zamanla tehlikeli sulara kayar. Kokain bağımlısı olan eski boksör Simone, aynı zamanda kendisine ‘mal’ bulan Marcello’yu bir soyguna alet eder ve suçu onun üzerine yıkar...

‘Dogman’e var olan kötülüğe ve onun yıkıcı etkilerine karşın koşulların ve savunma mekanizmasının yarattığı başkaldırı diyebiliriz. Yakın çevresinin sevdiği bir kişilik olan Marcello, babalık görevini yerine getirme yolunda çabalayıp kızını sürekli olarak güzel bir tatilin hayaline ortak ederken psikopat Simone’nin tekinsiz dostluğuna bel bağlamanın bedelini ödüyor. Garrone’nin Ugo Chiti ve Massimo Gaudioso’yla birlikte kaleme aldığı senaryo, seyirciyi insan ruhunun derinliklerinde incelikli bir yolculuğa çıkarırken ikna edici bir dönüşün tanıklığına da ortak ediyor. Kötüyle dostluğuna karşın özellikle iş köpeklere geldiğinde şefkatli yanını ve iyilik dolu yapısını ortaya koyan Marcello, kaba kuvvete ve şiddetin mezalimine boyun eğer gibi görünse de bir noktada korkuyla ve siniklikle olan yüzleşmesinin üstesinden geliyor ve bir tür kendi ‘hesap kesim günü’nün peşine düşüyor.

Yine şiddet,  yine anatomisi...

Gerçek bir hikâye

‘Dogman’e esin kaynağı olan cinayet, Şubat 1988’de Roma’daki işçi mahallelerinden Magliana’da (gerçi Garrone filmini, tıpkı ‘Gomorro’ gibi Napoli yakınlarındaki Caserta’ya bağlı Castel Volturno kasabasında çekmiş) işlenmiş. Failin ismi Pietro De Negri, kurbanın ismi de amatör bir boksör olan Giancarlo Ricci. Komşuları tarafından “Herhangi bir mekâna girdiğinde hemen sigarasını söndürecek ölçüde nazik ve kibar biri” olarak tanımlanan De Negri’nin öyküsü sinemaya taşınırken ortaya çıkan yapıt gücünü ve büyüsünü, büyük ölçüde ana karakter Marcello’yu canlandıran Marcello Fonte’nin yeteneğinden alıyor. Genel çizgileriyle -kimi yabancı eleştirmenlerin sıkça vurguladığı gibi- stilinde Peter Lorre ve Buster Keaton esintileri sunan (bence bu ikiliye Roberto Benigni’yi de eklemeliyiz) Fonte, performansıyla geçen yıl Cannes’da ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülüne
uzanmıştı.

Filmin reji, senaryo ve oyuncu performansı türünden başarı hanesine görüntü yönetmeni Nicolaj Bruel’in koyu karanlık renklerin hâkim olduğu etkileyici kadrajlarını da eklemeliyiz.

İnsan ruhunun suçla olan ilişkisi üzerine basit ama unutulmaz bir sineme deneyimi sunan ‘Dogman’, yılın en iyi yapımlarından biri. Bu yıl Oscar’ın ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde İtalya’yı temsil eden bu özel
çalışmayı kaçırmayın derim.

Yine şiddet,  yine anatomisi...
ÖLÜMCÜL LABİRENT (BEŞ ÜZERİNDEN İKİ YILDIZ)
Yönetmen: Adam Robitel
Oyuncular: Taylor Russell, Logan Miller. Jay Ellis, Deborah Ann Woll, Tyler Labine, Nik Dodani, Yorick van Wageningen Güney Afrika-ABD ortak yapımı

Altı kişi ‘kaçış’ını arıyor...

Birbirlerini tanımayan bir grup insana (toplamda altı kişi), tuhaf bir küp gönderilir. Daha sonra bu topluluğun boş bir binada buluştuğunu görürüz. Küp vasıtasıyla kendilerine yollanan mesajı almışlar ve bir ‘kaçış odası’ serüveni için buluşmuşlardır. Farklı yeteneklere sahip bu ekibin içinden sadece bir kişi hedefe varacak ve sonuçta 10 bin doların sahibi olacaktır. Lakin kısa süre içinde bu serüvenin ölümcül olduğunu fark edeceklerdir.

Bildik meselelere sahip bir gerilim ‘Ölümcül Labirent’ (‘Escape Room’). ‘Ruhlar Bölgesi: Son Anahtar’la tanınan Adam Robitel’ın yönettiği yapımda, sıkıştırıldıkları mekândan kurtulmak için çabalarken toplu hareket edenlerle “Diğerlerinden bana ne, ben kendime bakarım”cıların verdiği mücadeleye de tanıklık ediyoruz. Bu kadar klişe bir konuya, klişe ötesi bir senaryoyla dahil olan film, elbette sıradanlığı aşamıyor.

Bu tür oyunlara daha önceden vâkıf genç, utangaç üniversite öğrencisi, eski bir asker, bir tutunamayan, orta yaşlı temsilci ve iş hayatının rekabetçi ortamında pişmiş düzen adamı... Film bir ara tüm bu karakterlerin geçmişlerine uzanıyor ve bir tür ‘Flatliners’ efekti (‘Herkes kendi günahında boğulur’) yaratıyor lakin asıl referans ‘Testere’ serisi gibi görünüyor (ama daha az kanlısından).

Yapımcı ekip filmin başarısından o kadar emin ki, öykünün sonu ikincisine kapı aralayarak bitiyor ama bir-iki sahne dışında ‘Ölüm Labirenti’, seyircisine de bir an önce ‘salondan kaçış planı’ yaptıran yapımlardan biri olmuş!

Yine şiddet,  yine anatomisi...
İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)

Yönetmen: Josie Rourke
Oyuncular: Saoirse Ronan, Margot Robbie, Jack Lowden, Joe Alwyn, David Tennant, Adrian Lester, Ismael Cruz Cordova, Gemma Chan, Martin Compston, Guy Pearce, James McArdle / İngiltere yapımı

Bitmez tükenmez ‘taht oyunları’

‘İskoçya Kraliçesi Mary’, erkeklerin sonu gelmeyen iktidar yarışında ayakta durmaya çalışan kadınların mücadelesine tarihsel bir perspektiften bakıyor.

Narin boynunu, celladının önüne uzatmış bir kadın... Ve geriye taşınan bir tarih eşliğinde onun öyküsünü izleyen bizler... ‘İskoçya Kraliçesi Mary’ (‘Mary Queen of Scots’), böylesi bir sahneyle açılıyor ve Britanya tarihinin ilginç bir kesitini perdeye aksettiriyor. Yıl 1561... Henüz çocuk yaşta Fransa Kralı II. François’yla evlenen Mary, kocasının ölümü üzerine ülkesi İskoçya’ya dönmek zorunda kalır. Bu dönüş, birçok denklemin yeniden tanımlanmasına yol açacaktır. Öncelikle Katolik olması nedeniyle Protestanların tepkisini üzerinde toplar, ardından kadın kimliği erkeklerden oluşan Lordlar Konseyi’nde rahatsızlık yaratır ve en önemlisi, varlığı o sıralar İngiltere tahtında oturan Birinci Elizabeth için de bir tehdit unsuruna dönüşür...

Tanınmış ve işinin ehli bir sanat yönetmeni olarak West End ve Broadway deneyimine sahip Josie Rourke’un ilk uzun metraj deneyimi niteliğindeki ‘İskoçya Kraliçesi Mary’, sinema tarihinde daha önce defalarca uğranmış bir limanı yeniden ziyaret ediyor. Bu son adımda geçmişte Katharine Hepburn, Vanessa Red-
grave, Samantha Morton
gibi isimlerin canlandırdığı karakterde (Mary Stuart) Saoirse Ronan’ı; Glenda Jackson, Helen Mirren, Cate Blanchett gibi oyuncularla karşımıza gelen Birinci Elizabeth’te ise Margot Robbie’yi izliyoruz. Bu ikilinin etkileyici performanslar sunduğu (özellikle de Ronan’ın) film, erkeklerin iktidar tutkusunun, bu yolda bitmeyen kavgaların, komplocu yapıların, sürekli değişen sınırların, o bildik tanımla yeniden dağıtılan kartların tasvirinin üstesinden son derece başarılı bir şekilde geliyor. Bu genel tabloda Kraliçe Elizabeth’e düşen rol ise artık erkekleşmiş bir modelin ifadesi.Yine şiddet,  yine anatomisi...‘Başlangıcım bitişimde saklıdır’...

John Guy’ın ‘Queen of Scots: The True Life of Mary Stuart’ adlı kitabından Beau Willimon imzalı adaptasyonla perdeye taşınan film, özellikle ilk bölümünde seyircisini sarıp sarmalayan bir yapıya sahip. Öyküye asıl ruhunu veren unsur ise erkekler dünyasında ayakta kalmaya çalışan iki simgesel kadının bazen çatışan, bazen kesişen kaderleri. Ayrıca kimi Amerikalı eleştirmenlerin de vurguladığı gibi filmde #MeToo dönemi etkileri fazlasıyla hissediliyor.

İzlerken tarihsel denklemleri, hiç bitmeyen iktidar hırslarını bize tekrar hatırlatan ve içinden geçtiğimiz tüm dönemlere de gölgesini aksettiren filmlerin kendine özgü çekicilikleri vardır. ‘İskoçya Kraliçesi Mary’ de bu türden bir yapım.

Nihayetinde “Başlangıcım bitişimde saklıdır” sözüyle tarihe geçen Mary Stuart öyküsünü kaçırmayın derim. Bu arada filmin ‘Kostüm Tasarımı’yla ‘En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı’ dallarında Oscar’a aday olduğunu da hatırlatırım.Yine şiddet,  yine anatomisi...‘Organize İşler Sazan Sarmalı’...
‘Patlamış mısır’ eksenli salon tartışmasının toz bulutu dağılır dağılmaz gösterime çıkan filmlerden ‘Organize İşler Sazan Sarmalı’nda başrolleri Yılmaz Erdoğan, Kıvanç Tatlıtuğ, Ezgi Mola, Bensu Soral, Rıza Kocaoğlu, Güven Kıraç, Ahmet Mümtaz Taylan, Ersin Korkut gibi isimler paylaşıyor. Yönetmenliğini Yılmaz Erdoğan’ın üstlendiği filmin sinema yazarlarına yönelik basın gösterimi yapılmadığı için neyi, nasıl anlattığına dair bir fikrimiz yok...

Yine şiddet,  yine anatomisi...
 

 

 

X