"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...

Tommaso Buscetta adlı bir mafya itirafçısının yaşadıkları ekseninde örgütteki çözülmeyi, çürümeyi, iktidar ve öldürme tutkusunun ardındaki histeriyi anlatan ‘Hain’, ‘The Godfather’ gibi klasiklerle destansılaştırılan bir dünyayı gerçekçi çizgilere oturtuyor. Marco Bellocchio imzalı yapım, bu yıl İtalya’yı ‘Oscar’da temsil edecek.

Onca roman, inceleme, yazı, çizi, onca film, onca dizi... Sahi, mafyanın anlatılmadık daha nesi kaldı? Hele hele ‘The Irishman’in tadı, damağımızdaki tazeliğini korurken... Lakin mesele öyle girift, geniş ve kolları o denli büyük ve dağınık ki, gezinilen coğrafya üzerinde atılan her adımın bir değeri, bir yansıması, bir izi oluyor... Nitekim bu haftanın yenilerinden ‘Hain’ (‘Il traditore’), bizi hikâyenin kaynaklarına, İtalya’nın Sicilya-Palermo hattına götürüyor ve son derece çarpıcı ve de gerçekçi bir mafya tasvirine soyunurken görsel anlamda bir tür belgesel vesikaya dönüşüyor...
Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...
Biz ona ‘Cosa Nostra’ deriz...
Marco Bellocchio, 1965 tarihli ilk önemli çıkışı ‘Cepteki Yumruklar’dan (‘I pugni in tasca’) bu yana yönetmenlik serüveni boyunca düzen karşıtı, aykırı ve sert filmlere imza attı. Ülkesinin ideolojik ve sosyolojik dönüşümlerine kulak kabarttı, siyasal duruşunun gerektirdiği bir vicdanın sesi oldu. En son Aldo Moro cinayetini anlattığı ‘Buongiorno, notte’ (2003) büyük ses getirmişti. 80 yaşında çektiği ‘Hain’de ise mafyanın kamuoyu önünde yaşadığı çözülme ve hesaplaşmanın öyküsünü perdeye taşıyor. Filmi itirafçı Tommaso Buscetta’nın gözünden, yaşadıklarından, hayatından alınan kesitlerden okuyoruz...
Hikâye 80’lerde Palermo’da mafya baronlarının aldığı ‘ateşkes’ kararının kutlamaları sırasında başlıyor. Buscetta, bu barışın uzun sürmeyeceğinin farkında ve 20’li yaşlarındaki iki oğlunu geride bırakarak üçüncü karısı, Brezilyalı Maria’yla kendisine yeni bir gelecek çiziyor ve Rio de Janeiro’ya taşınıyor. Burada farklı bir kirli ağın içinde yer edinse ve bir anlamda huzuru bulsa da geçmişi peşini bırakmıyor. Rakip patronlardan Salvatore (Toto) Riina’nın acımasız cinayetleri, en sonunda iki oğlunun da kapısını çalıyor. Ülkesine dönüp intikam alıp almamak kararsızlığını yaşarken Brezilya polisi onu kirli işlerinden dolayı tutukluyor. Peşi sıra devreye İtalyan devleti giriyor ve iadesine karar veriliyor. Buscetta’nın dönüşüyle birlikte de mafyanın ülke tarihinde yeni bir sayfa açılıyor. Savcı Giovanni Falcone yüz yüze görüşmeler sonucu onu itiraflara ve örgütün çökertilmesine dair bilgilendirmeye ikna ediyor. Ve sonrası çorap söküğü gibi geliyor...
‘Hain’ için öncelikle şu tanımı yapmalıyız: Evet mafya, sinema için son derece ilgi çekici bir alandı hep. Kimi filmler bu yapının destanına, işleyiş içindeki karakterlerin ‘Tanrısal’ figürasyonuna soyundu; ‘The Godfather’ gibi epik filmler izledik ve hepimiz de bu yapımları sevdik, kutsadık. Coppola’nın yanı sıra Scorsese de yer yer benzer reflekslerle hareket etti, De Palma bu ikiliden az-biraz ayrıldı ve hasta ruhlarına, iflah olmaz kötülüklerine dikkat çekmeye çalıştı. İtalyan sineması kanadında ise daha gerçekçi çizgilere oturan yapımlar izledik hep. Belki de meselenin kaynağı ve gerçek acı çekeni olmalarıydı bunun nedeni. Uzaklara gitmeye gerek yok; Matteo Garrone’nin ‘Gomorro’sı (2008) ve Claudio Giovannesi’nin ‘Piranhalar’ı (2019) iki taze örnek olarak duruyor. ‘Hain’ ise bu, insan öldürmeyi gündelik rutin haline getirmiş, vefanın ve duygunun pek geçerli olmadığı dünyanın son derece katı gerçekçi resmine soyunuyor. Tommaso Buscetta, “Mafya diye bir şey yok, biz ona ‘Cosa Nostra’ deriz” diye tanımladığı evrenin dönüşünü savcı Falcone’ye anlatırken kendince bir ‘dekadans’ın tarifine de soyunuyor ve suçun giderek evrenselleşmesine ve örgütün sıradan suçlardan geniş uyuşturucu trafiğine el atmasıyla yapının bozulmasına, sözde eski değerlerinin çürümesine dikkat çekiyor. Öte yandan onu ‘itirafçı’, örgütün gözünde de ‘hain’ ya da ‘gammazcı’ yapan unsur da savcının “Mafya yenilmez değil, bir başlangıç varsa sonu da vardır” saptaması oluyor.

Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...
Pierfrancesco Favino muhteşem oynuyor
Marco Bellocchio, ölçülü biçili bir anlatıma sahip filminde yer yer vites yükselterek kanlı eylemleri perdeye taşıyor, yer yer işin sosyolojik ve psikolojik yanlarına vurgu yapıyor ve ‘Hain’, özellikle mahkeme sahnelerinde zirvesine ulaşıyor. Bu arada Tommaso’nun rakibini deşifre ederken yaptığı “Ben sistem içinde sıradan bir askerdim, kadınları seçtim: onlar ise iktidarı, komuta etmeyi...” vurgusu, filmin ana arterlerinden birini oluşturuyor. Öykü kimi sahnelerde eski başbakan Giulio Andreotti’ye yer vererek meselenin politik ayağına da dikkat çekiyor.
‘Hain’in en can alıcı yanlarından biri de Buscetta rolünde izlediğimiz Pierfrancesco Favino’nun varlığı. İtalyan aktör muhteşem ötesi oynuyor ve karakterinin hayatındaki bütün kıvrımlarına özel anlar ve anlamlar katıyor. Kuşkusuz öykünün onca karakterine hayat veren isimler de (Luigi Lo Cascio, Nicola Cali, Giovanni Calcagno, Fausto Russo Alesi, Bruno Cariello vs.) çok çok başarılı...
Yaklaşık 20 yıllık bir zaman dilimi içinde salınan ve yer yer de sevdiğimiz İtalyan melodileriyle beslenen ‘Hain’, bazı bölümleriyle kara mizaha göz kırpan son derece çarpıcı bir mafya draması. Ülkesinin bu yılki Oscar adayı olan bu yapımı hararetle tavsiye ederim...
Kişisel bir not: Buscetta’nın, ‘Dünya Kupaları tarihi’nin benim için en unutulmaz maçlarından biri olan İtalya-Brezilya (3-2 / İspanya 1982) mücadelesini Rio’da izleme sahnesi, kanımca filmin en çarpıcı bölümlerindendi.
‘Indiana Jones’luğa devam
Hatırlanacağı gibi meselenin kaynağı 1995 tarihli, ‘rahmetli’ Robin Williams’ın sürüklediği ‘Jumanji’ adlı filmdi. Söz konusu yapımda iki çocuk tuhaf bir video oyun vasıtasıyla farklı bir evrenin içine çekiliyor (bir tür ‘ışınlanma’ yani) ve daha sonra bu oyunun kimi unsurlarını kendi gerçek dünyalarına istemeden taşımaları sonucu ortaya çıkan kaosun üstesinden gelmeye çabalıyordu. 2017’de yönetmen-senarist Lawrence Kasdan’ın birkaç umut vaat eden yapımın arkasını getirmeyen oğlu Jake Kasdan, aynı projeye el akmış ve ‘Jumanji: Vahşi Orman’ı çekmişti. Film, hafiften Indiana Jones tadına ulaşmak istese de vasatı aşamayan bir çalışma olarak kayıtlara geçmişti.
Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...
Gönülçelen
‘yaşlılık’ esprileri...
Şimdi aynı ekip ve kadro (yönetmen Jake Kasdan, oyuncular Dwayne Johnson, Jack Black, Karen Gillan ve Kevin Hart) ‘Jumanji: Yeni Seviye’yle (‘Jumanji: The Next Level’) bir kez daha huzurlarımızda. Yine bu demode ama hâlâ etkisini sürdüren video oyunu sayesinde paralel bir evrene geçen ve burada kendilerine tanınan ‘üç ölüm hakkı’nı doldurmadan görevlerini başarıyla tamamlayıp geri dönmeye çalışan dörtlüye, bu kez Spencer’ın dedesi Eddie de eşlik ediyor.
İki yıl önceki yapıma göre daha derli toplu, izlenmesi zevkli bir çalışma olan ‘Jumanji: Yeni Seviye’nin bence asıl başarısı iki ‘Danny’ (Eddie ve Milo karakterlerini canlandıran DeVito ve Glover) üzerinden yapılan ince ‘yaşlılık’ esprileri ve filme katılan hüzün dozu olmuş. ‘Game of Thrones’un Sandor’u Rory McCann’ın canlandırdığı ‘Gaddar Jurgen’ karakteri de öyküye tarihsel fantezi ruhu ve atmosferi katması bakımından dikkat çekici. Ayrıca komik ve sarsak ‘Indiana Jones’ tadı bu kez daha hissedilir biçimde yakalanmış.
Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...
Cinsiz, perisiz yerli korku
Geçen hafta ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’, bu hafta da ‘Güzelliğin Portresi’... Sinema bu aralar ressamlara özel ilgi göstermeyi sürdürüyor. Umur Turagay imzalı ‘Güzelliğin Portresi’, araları bozuk olan ressam babasının ölümüyle doğup büyüdüğü eve, kocası ve küçük kızıyla dönen Nisan’ın geçmişiyle hesaplaşmasını anlatıyor. Bir Güney Kore filminin serbest adaptasyonu olan çalışma, genel çizgileriyle Hollywood işi gerilimlerin tadını, ruhunu ve klişelerini barındırıyor. ‘Güzelliğin Portresi’nin bence asıl kerameti cinli, perili yerli gerilimlerin yanında farklı bir pencereyi aralaması. Turagay’ın filmi bu topraklara göre farklı olabilir ancak evrensel boyutta ‘İzlenebilir ama ortalamayı aşamayan’ kategorisinde. Kadrosunda, yakında vizyona girmesi beklenen ‘Kronoloji’de de karşılıklı oynayan Birkan Sokullu-Serkan Keskin ikilisinin yanı sıra Burçin Terzioğlu, Melisa Şenolsun, Gizem Soysaldı, Feridun Düzağaç ve Şencan Güleryüz gibi isimleri barındıran filmde ben en çok ‘harbi polis’ karakteriyle Serkan Keskin’i beğendim.
Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...
Diğer seçenekler...
Haftanın yenilerinden ‘Aman Reis Duymasın’ı Onur Tan yönetmiş; filmin başrollerinde Mustafa Üstündağ, Ozan Akbaba, Emir Benderlioğlu ve Ceren Benderlioğlu gibi isimler var. Joe Lujan imzalı ‘Ölümsüzlerin Savaşı’nda (‘The Immortal Wars: Resurgence’) Eric Roberts, Mindy Robinson, Bill Oberst Jr. ve Ben Stober gibi isimler rol alıyor. ‘Elma Dersem Çık’ ise Aşkım Kapışmak’ın sahne gösterisini sinemada izlemek isteyenler için. ‘Sevimli Sihirbazlar’ (‘Groundhog Dave’, yönetmeni James Snider) haftanın yabancı, ‘Güzel Aşk’ (yönetmeni Selim Sener) haftanın yerli animasyon seçenekleri.
Ben kadınları seçtim, onlar iktidarı...


X