"Uğur Meleke" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Meleke" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Meleke

2018’e damga vurabilecek 5 futbolcu

22 Haziran 2017

Yusuf Yazıcı’yı Süper Lig’de sahaya ilk kez süren Hami Mandıralı idi ama genç yıldızı kitlelerle tanıştıran performans 2017’de geldi. Peki 2016-17 sezonunda kalabalıklara kendini yeterince tanıtma fırsatı bulamayan yıldız adayları kimlerdi acaba? Kimler, 2018’de Türk futboluna damga vurabilirler?

1- ABDÜLKADİR ÖMÜR (TRABZONSPOR)

Aslında o da aynen Yusuf Yazıcı gibi, 2015-16’da Türkiye Kupası’nda A takım formasıyla tanıştı. Ama şansı Yusuf kadar yaver gitmedi Abdülkadir’in. Mehmet Ekici sorunu yaşanmasa Yanal’ın Yusuf’u oynatma niyeti de yoktu, Yusuf biraz mecburi yıldızı oldu 2017’nin. Eğer 2018’de de bir başka mecburiyet oluşursa sıra Abdülkadir’de diye düşünüyorum ben. Birkaç gün sonra 18’ini dolduracak Abdülkadir’in ofansif yeteneğini kupadaki Kızılcabölük maçlarını izleyenler biliyorlar. Ama bence esas hedef, onun defansif yönünün de gelişmesini sağlamak ve Abdülkadir’den iki yönlü bir merkez oyuncu çıkarmak olmalı. Fiziksel olarak Abdülkadir’e benzeyen Kante’nin bu yönünü nasıl avantaja çevirdiğini izliyoruz hepimiz. Abdülkadir de top kazanma özelliğini geliştirip Trabzon’da Onazi’nin rolünü hedeflemeli.

2- EFECAN KARACA (AYTEMİZ ALANYASPOR)

27’sine gelmiş tecrübeli bir oyuncunun bu yaştan sonra patlamasını beklemek biraz hayalci, biliyorum. Ama onda bir Jamie Vardy, bir Steve Savidan çıkışı hissettiğim için heyecan duyuyorum Efecan’la ilgili. Bu sezona kadar kariyerinde hiç Süper Lig maçı yoktu aslında. 25’inde Alanya’ya üçüncü kümedeyken transfer olmuş, üçüncü ve ikinci lig şampiyonluklarında büyük rol oynamıştı. İsmi Efecaninho olmadığı için Süper Lig’e gelince kulübeye mahkum oldu, ama yıldızların peş peşe sakatlanmasıyla kasım ayında kendini ilk 11’de buldu.

Susiç’in onu çok tutmasıyla da bir daha formayı bırakmadı. Hem savaşçı, hem de çok yetenekli bir orta saha oyuncusu. Muazzam bir özgüveni var ve her geçen maç ondaki başka bir pırıltıyı seziyorsunuz. Bu hızla gelişirse, 30 olmadan daha büyük bir maceraya atılması olası.

3- SİNAN BAKIŞ (BURSASPOR)

Kayserispor

Yazının devamı...

O ‘oyuncu’nun adı Arda değil Yunus olsaydı...

15 Haziran 2017

Bahsettiğimiz kişiler, profesyonel sporcu. Futbol onların eğlencesi değil, mesleği. Aldıkları maaş, mesleklerini yapmalarının karşılığı. Prim de, işlerini iyi yapmalarının ödülü. Üstelik bu ödülün kaynağı da halkın cebi filan değil, UEFA...

UEFA, Euro 2016’ya katılmaları karşılığında TFF’ye 8 milyon Euro ödül tahsis ettiyse, futbolculara da bu meblağ dağıtılır, o kadar. Ancak futbolculara UEFA’dan gelen ödül dışında bir para dağıtılıyorsa ona itiraz ederiz işte. Elemelerde Kosova’yı ya da Letonya’yı yendiler diye prim dağıtılmamalı mesela. Prim, sadece ve sadece turnuvalara gitme hakkı kazandıklarında verilmeli. O da sadece UEFA’dan ya da FIFA’dan gelen ödül miktarında olmalı. Kamuoyunda prim konusunun rahatsızlık yaratma sebebi de zaten, Euro 2016 için futbolculara kişi başı 650 bin Euro gibi olağanüstü bir paranın verilmesi.

UEFA’dan gelen meblağın iki katının dağıtılması. Türk futbolunun tüm departmanlarında, alt ve üst yapıda harcanmak üzere oluşan TFF’nin yerel bütçesinin, kendilerini çok başarılı zanneden millilere dağıtılması, akıl, izan, hatta bence hukuk dışı. Demirören’in hesap vermesi gereken esas mesele bu.

***

Prim konusundaki ikinci önemli detay da şu: Bu milli takım, gerçekten başarılı mı ki, bunca ödüle hak kazanıyorlar? Euro 2000’e Avrupa 11’incisi olarak gitmişiz, turnuvayı ilk 8’de tamamlayıp dönmüşüz. Kore-Japonya 2002’ye Avrupa 10’uncusu olarak gitmişiz, dünya üçüncüsü olarak dönmüşüz. 2004 ve 2006’yı pas geçsek de, ikisinin de elemelerine birinci torbadan girmişiz. Euro 2008’e 13’üncü olarak gitmişiz, son 4’e kalarak ayrılmışız. Tüm bu turnuvaların elemelerine 1. ve 2. torbadan katılmışız üstelik...

HAK ETTiĞiNiZi ALDINIZ...

Sonra Türk futbolunun altın jenerasyonu futbolu bırakmış, bu havalı jenerasyona devretmişler bayrağı. Arda, Burak, Caner, Selçuk ve arkadaşlarına... Bu arkadaşların döneminde son 4 turnuvanın sadece birine, Euro 2016’ya gitmeye hak kazanmışız.

Ona gitmemizin sebebi de, turnuvanın tarihinde ilk kez 24 takımla düzenlenmesi... Neredeyse çeyrek yüzyıl sonra ilk kez elemelerde 3. ve 4. torbaya düşmüşüz. 1998’den 2012’ye kadar milli takım hiç ilk iki torba dışına çıkmamıştı. Artık klasik bir 3. torba ülkesiyiz bu arkadaşlar sayesinde. Gittikleri tek bir turnuvada ortalama 102 km. koşmuşlar,

Yazının devamı...

9 puan gerekiyordu, aldık

12 Haziran 2017

GEÇEN Kasım’da oynadığımız Kosova’ya göre daha farklı bir rakip vardı dün gece karşımızda. Grupta geride kalan maçlarda Finlandiya dışında kimseden puan alamayınca kadroyu gençleştirme ve hedefleri Euro 2020’ye çevirme kararı aldılar. Dün İşkodra’da, Kasım’daki maçımıza göre ilk 11’lerinden 6 oyuncu değişmişti ve hepsinin yerini gençler almıştı. 1993 ve üstü doğumlu 8 oyuncuya şans verdiler, doğrusu biraz çabuklaşmışlar ama kesinlikle daha dağınıklar.

KALİTE FARKI

Bizim milli takımınsa İşkodra’da da tanımlanabilir bir oyun ortaya koyduğunu söylemek güç. Pazartesi günü FIFA 136’ncısı, dün gece de FIFA 173’üncüsüyle oynadık. Yani Moritanya’dan, Nijer’den, Vietnam’dan zayıf iki rakiple. 180 dakikanın büyük bölümünde FIFA 25’incisi olduğumuza dair emareler yoktu. Öyle 8-10 pas üst üste yaptığımız birkaç hücum var belki. Belirgin bir organizasyonumuz yok. Sadece daha kaliteli ve daha tecrübeli oyunculardan oluşmamızdan kaynaklanan 4 gol vardı sahada. Bir de Cengiz’in, Çağlar’ın, Yusuf’un oynamasından duyduğumuz mutluluk. Belli ki liglerin bitmesiyle birlikte bizim futbolcular kontağı kapatmışlar. Neyse ki kontak kapalı halimiz bile yenebiliyor Kosova’yı.

Şimdi geride 4 maç kaldı ama aslında kaderimiz, 2-5 Eylül’de, yani sadece 4 gün içinde oynayacağımız Ukrayna-Hırvatistan maçlarında belli olacak. Şu anda kontak kapatan oyuncularımız Ağustos’ta yeni sezonu iyi açarlar, o iki maçı kazanırlarsa ilk iki ihtimalimiz çok güçlenecek. Gruptaki 3 direkt rakibimiz Hırvatistan-İzlanda-Ukrayna’dan hiçbirini yenemememiz, 3 maçta sadece 2 puan toplamamıza rağmen Eylül’e umutlu gidiyor olmamız, büyük fırsat doğrusu.

DURAN TOP KLASİĞİ

- KASIM’da ilk Kosova maçında Mehmet Topal’ın partneri Ahmet Çalık, Finlandiya önünde Ömer, dün geceyse Çağlar’dı. Gruplarda 6 maçı geride bıraktık ama bizim cephede değişen bir şey yok, hâlâ stabil bir savunma ikilimiz yok. Değişmeyen bir başka konu da duran toplardan yediğimiz sıradan goller. Dün Kosova takımının en uzunu 1,92’lik Rrahmani kafayla o golü atarken altında kalıp sıçrayamayan adamın Selçuk olmasına şaşırmadık sanırım. Bir milli takım klasiği.

MAÇIN YILDIZI: CENGİZ ÜNDER

Yazının devamı...

Böyle milli takıma, böyle kaptan

8 Haziran 2017

Şans eseri kurtulduk büyük bir kazadan. Arabamdan indim, söz konusu aracın şoför mahallindeki yaşlı adama bir yumruk salladım. Araya girenler engel olduğu için tam da isabet ettiremedim yumruğu. Adama hak ettiği küfürleri edip, kuş gibi hafifleyip döndüm arabama. Sonradan öğrendim ki, yumruk salladığım yaşlı adam, Arda Turan’ın 60 küsür yaşındaki babasıymış. Olsun. Bunlar gibi 3-5 tane var trafikte zaten. Bir daha karşılaşayım, bir daha yaparım aynısını...

KAYBEDİLEN AN

- Sonra Arda aradı beni. Sporcu-gazeteci saygısı çerçevesinde hukukumuz var on yıllık. “Abi” dedi. “İster sen haklı ol, ister babam olsun. Bunun bir önemi yok. Ama Allah aşkına, baban yaşında adama yumruk sallamaktan utanmadın mı?

Kem küm ettim Arda’ya. Ama utanmaz mıyım, çok utandım tabii. Yerin dibine girdim. Hâlâ utanabiliyorum neyse ki. Bir insan parasını pulunu, işini gücünü, eşin dostunu her şeyini kaybedebilir. Hiçbir şeysiz ve hiç kimsesiz kalabilir bazen. Ama bir insanın esas kaybettiği an, utanma duygusunu kaybettiği andır bence. Neyse ki utanabiliyordum hâlâ. Özür diledim Arda kardeşimden. Değerli babası Adnan Bey’i de aradım, bin bir özürle aldım gönlünü. Ne de olsa eski toprak. Şeker adam, çok kızdıysa da dayanamadı affetti beni...

FUTBOLUN ÖZETİ

- Yukarıdaki öykü hayali. Adnan Bey’e saygım sonsuz. Böyle bir hikâye hiçbir zaman yaşanmadı, yaşanmayacak. Aynen, milli takım uçağında 30’luk Arda’yla 60’lık Bilal Meşe arasındaki hadisenin yaşanmaması gerektiği gibi. Aynen geçmişte Emre’nin basın tribününe hareket yapmaması, Volkan Demirel’in Vedat Danacı’yı evinden aldırmakla tehdit etmemesi, Gökhan Töre’nin silah çekmemesi, Başakşehirlilerin muhabir dövmemesi gerektiği gibi.

Bu tarz hadiselerin artık süreklilik arz etmesinin ve sıradanlaşmasının basit bir sebebi var: Yumruk, vuranın yanına; tehdit, edenin yanına kâr kalıyor. Bir ay önce muhabir döven Volkan Babacan, pazartesi akşamı milli takımın kalesini koruyor. TFF Başkanı’nın ve Türkiye Futbol Direktörü’nün ülke futbolunu yönetmekten anladığı bu. Daha önce bu durumu birkaç kelimeyle özetlediğimde çalıştığım kurumdan kovulmuştum. Ama maalesef acı gerçek bu: “Böyle federasyona böyle hoca. Böyle hocaya böyle milli takım. Böyle milli takıma böyle kaptan.

Ne bir eksiğiz, ne bir fazla. Ülke futbolunun özeti bu.

Yazının devamı...

Tehlike sinyalleri verdik

6 Haziran 2017

Ucunda FIFA puanı var, 5 gün sonra resmi maça çıkacağız, ama yine de bir türlü yüzde yüz konsantrasyon sağlayamıyoruz şu müsabakalara. Dün de öyle bir gündü doğrusu. Antrenörünün daha taca çıkmamış topa sahanın içinde dokunup rakibe serbest vuruş hediye ettiği bir takım görmüş müydünüz daha önce?

Dün gördünüz işte. O takımın adı, Türkiye Milli Futbol Takımı...

Üsküp’te maça 4-2-3-1’le başladık; Olcay-Arda üst üste solda, Yunus sağda idi ilk devrede. Futbol adına hiçbir şey ortaya koymadığımız bir devrenin ardından 46’da 4-3-3’e döndük, yeni santraforumuz Yunus oldu.

Terim belli ki Yunus’u kendi pozisyonunda oynatmamaya yemin etmiş, gurbetçi futbolcunun 60’ta ezdiği bir topun ardından söylene söylene çıkardı onu zaten oyundan.

CİDDİYETSİZDİK

Son yarım saatte Cengiz ve Emre Mor’un girişiyle bir miktar hareketlendik ama saman alevi gibi parlayan birkaç cılız hücum dışında yine hiç giremedik oyuna. Makedonlar’ın iki golü ofsayt nedeniyle iptal edildi, dünya 136’ncısına karşı sahanın yıldızı kalecimiz Volkan Babacan’dı.

Maçın bizim için en faydalı olan tarafı sanırım rakibin gerçekten de stil olarak Kosovalılara benzemesiydi: Defansta çok serttiler. Hakem Todorov’un da göz yummasıyla kavga-dövüş yaptılar savunmayı. Duran toplara özel hazırlanmışlar, çok da başarıyla uyguladılar taktiklerini. Eğer dün geceden gereken dersleri alabilirsek pazar akşamı Kosova karşısına çok daha ciddi çıkarız herhalde. Çünkü Kosova karşısında bir ciddiyetsizliğin bedeli ağır olur kesinlikle.

Yazının devamı...

Valbuena-Ekici doğru hamleler

4 Haziran 2017

Advocaat, F.Bahçe’yi küme düşmüş Adana’ya karşı savunmacı bir tertiple sahaya çıkardı. 18’inci dakikada genç Yiğithan’ın şanssız sakatlığı olmasa, tertibini sonuna kadar koruyacağını tahmin etmek de güç değil. Oyuna 4-3-3’le başladılar, umutlar yine Lens’in süratindeydi. Ama 18’de Yiğithan sakatlanıp Volkan girince 4-2-3-1’e döndüler, Aatıf 10 numara pozisyonuna geçti. Yeni anlayış, Aatıf’ı özgürleştirdi, oyuna daha fazla soktu. Galibiyet golünü getiren de bu hareketlilik oldu zaten. 2-1’i bulan Advocaat, özellikle ikinci devrede yaptığı değişikliklerle takımını yavaşlattı, ama Adana’nın da bir müsabakada 2 gol atacak gücü yok zaten.

ADVOCAAT’IN MİRASI

Advocaat bu müsabakayla Türkiye’ye veda ediyor, Fenerbahçe’ye bıraktığı en önemli mirassa, gerçekçi basın toplantıları oldu galiba. Kadrosunun kalitesizliğinin altını o kadar kalın çizdi ki, Fenerbahçe yönetiminin daha sezon bitmeden kaliteyi artıracak iki ismi, Valbuena ve Ekici’yi saflarına kattığı yazılıyor medyada. Bence her ikisi de doğru takviyeler.

Valbuena, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hâlâ futbola aç. Sadece orta saha-hücum değil, savunma-orta saha geçişine de katkı yapan çok çabuk bir geçiş unsuru. Bir takımı savunmadan hücuma geçirmede anahtar rol oynamayı seven bir oyuncu. Eğer Mehmet’le birlikte Fenerbahçe orta sahasına katılırlarsa, son iki sezonda merkezdeki o griliği çözebilecek iki isim gibi gözüküyorlar.

Yazının devamı...

Yayın havuzu sıralamaya ödül vermeli

2 Haziran 2017

Bu handikap elbette Türkiye’ye özgü değil, hemen her orta sınıf Avrupa ülkesi bu problemle uğraşıyor. En çok kullanılan çözümler, ligdeki takım sayısını azaltmak veya play-off uygulamak. Bu ülkede takım sayısını azaltmak hayal gibi, aksine sayıyı artırmaktan söz ediliyor kapalı kapılar ardında. Play-off ve play-out uygulaması harika olur, ama bir türlü gündeme gelmiyor bu konu. Oysa sadece son Avrupa Ligi biletini, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci arasında oynanacak bir play-off sonucunda versek, en az 10 takımı son dakikaya kadar hedefin içinde tutabileceksiniz. Son küme düşen takımı da 15 ve 16’ncı arasında oynanacak bir play-out sonucu belirleseniz ligde tek bir hedefsiz maç, tek bir hedefsiz dakika kalmayacak muhtemelen.

Ligde hedefsiz maç sayısını azaltmanın bir başka yolu da, yayın havuzunun bölüşümü. Türkiye’de yayın ücreti, 4 ayrı kalemde dağıtılıyor:

Havuz bu şekilde dağıtılınca, sezon sonunda ligde kalmayı garantilemiş orta sıra ekiplerini bir maça 1,3 milyon TL için motive edemiyorsunuz. Oysa İngilizlerin havuz dağılımı biraz daha farklı. Havuz bedelinin yüzde 50’sini 20 takıma eşit dağıtıyorlar. Yüzde 25’ini tv’de canlı yayınlanan maç başına ücretlendiriyorlar. Yüzde 25’iniyse sıralama ödülü olarak veriyorlar.

 Lig şampiyonuna 38 milyon pound, ikinciye 36,1 milyon, üçüncüye 34,2 milyon, dördüncüye 32,3 milyon şeklinde; her bir basamağın 1,9 milyon ettiği bir düzenek bu...

1 MAÇLA 1 SANTRAFOR ALINIRDI

İster istemez beyin jimnastiği yapıyor insan: Mesela bu akşam Kasımpaşa-Gençlerbirliği maçı oynanacak Süper Lig’de. Muhtemelen sporcuların aileleri dışında kimsenin izlemeyeceği, kimsenin sonucuyla ilgilenmeyeceği, şu anda sizin de varlığından yeni haberdar olduğunuz bir maç... Oysa bu maçı kazananın sekizinci, kaybedenin 12’nci bitirme ihtimali var ligi. Eğer havuz dağılımı sıralamaya göre olsaydı, mesela her bir basamağa 2 milyon TL ödül verilseydi, tek bir maç 8 milyon TL ederinde olabilirdi bu akşam. 8 milyon lira, yani 2 milyon Euro, bu kulüpler için yaz döneminde iyi bir santrafor transferi demek.

Süper Lig yayın havuzu, yeni sezonla birlikte yeni bir döneme merhaba diyor. Acaba TFF, Kulüpler Birliği ve Bein Sports gibi paydaşlar bir araya gelip dağıtım detaylarını bir kez daha gözden geçirirler mi? Galibiyete ödül yerine İngiltere Premier Lig’deki gibi sıralamaya ödül, daha motive edici olabilir sanki.

Eğer maç başı ödül düzeneği değiştirilemiyorsa da, en azından beraberliğin bedelini azaltmalılar bence. Galibiyete 3, beraberliğe 1 puan verilen bir sporda, neden beraberliğe galibiyetin yarısı kadar para ödersiniz ki? Bu da, beraberliği teşvik edici bir yöntem.

Yazının devamı...

İkisi de hak etmedi

1 Haziran 2017

İlk 45 dakikasını sporsever görünümlü teröristlerin harcadığı maçın geri kalanında da çok fazla futbol yoktu gerçi. Gerek Abdullah Avcı’nın gerek Aykut Kocaman’ın yapmaktan çok bozmaya, oynatmaktan çok oynatmamaya odaklanmış takımlarının sıkıcı, sinir bozucu, adına futbol diyemeyeceğiniz garip bir gösterisi vardı sahada. Bu iki hocanın takımlarının bu sene Türkiye’yi Avrupa kupalarında temsil ettiklerini düşününce ülke futbolu adına gerçekten üzülüyor insan.

YUGOSLAV FAULLERİ

 Antifutbolun bir cephesini, Aykut Kocaman tarafını bir yere kadar anlamaya çalışıyorsunuz aslında. Konya’nın kadrosu, Başakşehir’in yarısı değerinde. Akhisar’dan, Kayseri’den fazlası yok takım ederi açısından. Ama diğer taraftaki Adebayor’lu, Mossoro’lu, Emre’li takım da Konya’nın turuncusu! Başakşehir maçtaki 10’uncu faulünü yaptığında Konya’nın faul sayısı henüz 5’ti mesela. O 10 faulün çoğu da Konya çıkmaya çalışırken yapılan Yugoslav faulleri. Fırat Aydınus’un da bu antifutbolu kartlarla cezalandırmak varken sadece konuşması akıl almaz. Visca’nın Ali Turan’a tekmesi, Volkan’ın Epureanu’ya hareketi nasıl kartsız geçildi anlamak güç.

 Hani bazen bir final maçı penaltılara kalır da, “kim kaybetse yazık olacak” dersiniz ya içinizden. İşte bu maç, o maç değildi kesinlikle. Kim kazansa hak etmemişti belki de hatta. Kupanın kötü formatına yakışan çok kötü bir final oldu bu gerçekten.

Yazının devamı...