"Uğur Meleke" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Meleke" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Meleke

Süper Lig’de faul yapan mı kazanıyor?

17 Ocak 2019

Aynı gün, G.Saray da Sivas’ı sürklase etmişti, ama rakibinin 4 faulüne karşılık tam 18 faul yaparak! Başakşehir de ligde bir buçuk ay boyunca üst üste tüm maçlarda rakiplerinden daha fazla faul yaparak liderlikteki yerini sağlamlaştırdı (Antalya, Bursa, Malatya, Fenerbahçe, Kayseri ve Konya maçları). Süper Lig’de ilk yarının en dikkat çekici verilerinden biri, büyük takımların eskisine oranla çok daha fazla faule başvurmaları.

Süper Lig’in ilk yarısında faul ve kart sayısında önceki sezona kıyasla bariz bir gerileme olduğuna daha önce bu sütunda değinmiştim. Faul ortalaması 31’lerden 29’lara gerilerken, toplam kart sayısı da 762’den 718’e düştü. Bunda VAR uygulamasının etkisi muhakkak. Aldatma odaklı hareketler azalıyor, hakeme itiraz azalıyor. Ancak toplam faul sayısı düşerken, dağılımda enteresan bir dönüşüm söz konusu: Süper Lig’in alıştığımız genetiği, büyüklerin topla oynadığı, rakiplerinin onları durdurmaya yönelik faul yaptığı ezberi doğuruyor zihnimizde. Ancak bu yıl gerçek pek öyle değil. Özellikle skoru yakalayan büyük takımların, rakiplerinden çok daha fazla faule başvurdukları bir sezon izliyoruz hep birlikte.

Bu alanda sanırım en dikkat çekici veri Başakşehir’e ait: Süper Lig’deki son 7 galibiyetlerinin 5’inde (Antalya 11-8, Kayseri 17-16, Konya 15-11, Göztepe 13-8, Ankaragücü 14-10) rakiplerinden daha fazla faul yaparak 3 puanı kazandılar. Sanırım ligin ikinci devresinde hakemlerin önünde yeni bir mesele var: Skoru bulan takımın stratejik faul yapması konusunda daha hassas olmalılar. Özellikle de rakiplerinin hücum başlangıcında önde yaptıkları fauller konusunda.

Çok faule çok kart çıkmalı

Ligin ilk devresinde en fazla maç yöneten hakemler Fırat Aydınus’la (13), Cüneyt Çakır, Alper Ulusoy ve Umut Meler (12) oldular. En az 5 maç yöneten hakemler içinde müsabaka başına en fazla penaltı düdüğünü Arda Kardeşler (0,89) çaldı. En fazla kartı Ümit Öztürk (6) gösterdi. Ancak bence en dikkat çekici olan istatistik, faul başına kart ortalaması.

Geçtiğimiz yıllarda Süper Lig’de en fazla şikayetlendiğim konulardan biri, çok fazla faul olmasına rağmen az kart gösterilmesiydi. Bu sezon özellikle yeni nesil hakemlerin kart göstermekten kaçınmaması mutluluk verici. Ümit Öztürk ilk yarıda 238 faule karşılık 60 kart çıkarmış. Yani yaklaşık 4 faule 1 kart... Olması gereken bu. Bravo Ümit Öztürk. Oynayan teşvik edilmeli. Oynatmayan cezalandırılmalı. Ülke futbolunun kurtuluşu bu.

Bu alanın diğer iyileri B.Yıldırım (4,63), A.Palabıyık (4,80), F.Aydınus (5,54) ve A.Kardeşler (5,59)... Ancak ligde halen ortalama 11 faulde 1 kart çıkaran hakemler de görev yapıyor. İstatistikler MHK’de vardır. Benden uyarması.

Yanal’ın ilk tercihi Soldado’ydu

Yazının devamı...

1950-60 doğumlu teknik direktörler futbolcuları anlamıyor

15 Ocak 2019

1990’ların ikinci yarısında doğanlara “Z nesli” deniyor, yani “Doğuştan dijital...” Onlar teknolojinin içine doğdu, bir şeye ulaşmak için sabretmiyorlar, toplum ya da ekip bilincine sahip değiller. Daha önce 50 yılda olan gelişmeler, şimdi 2 seneye sığıyor. Değişim baş döndürücü. Beğenmeyebiliriz ama anlamak zorundayız olanı biteni. Korkarım ki 1950’ler-60’lar neslinin işi bir hayli zor. Pogba, Mourinho’dan sonra takımı başka bir seviyeye taşıdı. 6 maçtır kazanıyorlar ve artık Devler Ligi potasındalar. Benzer öyküleri Terim-Serdar ya da Güneş-Orkan ikilileri için de kurabilirsiniz.

New York Knicks koçu Fizdale’in söylediği “Şu sıralar benim en büyük rakibim Boston Celtics değil, Fortnite (bir bilgisayar oyunu)” sözü, çok önemli. Artık antrenörlük, taktik-teknik eğitiminden çok, yeni nesli anlama ve empati kurabilme işine dönüştü. Ve galiba 1950’ler-60’lar neslinden ziyade, 70’lerde, hatta 80’lerin başında doğan koçlar daha iyi yapabiliyorlar bunu. Daha önce bu tanıma bir-iki kez değindim, çağı anlama adına önemli bir detay bu: Amerikalı tarihçiler Strauss ve Howe, 1990’ların ikinci yarısından sonra doğanlara “Z nesli” diyorlar. Başka bir deyişle, “doğuştan dijital” nesil bu. Teknolojinin içine doğdular, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tüm bilgiye arama motorları yoluyla ulaşabilmek “Z jenerasyonu” için çok sıradan. Ama bu dijital jenerasyonun önemli bir kısmında, önceki nesillerde olan karakteristik özellikler eksik: Bir şeye ulaşmak için çabalamak. Sabretmek. Toplum bilincine ya da ekip bilincine sahip olmak.

NEVİLLE’DEN BİR ÖRNEK 

Babaları anneleriyle tanışmak için olağanüstü çaba göstermiş, yüzü kızarmış-reddedilmiş olduğundan değer bilirken, onlar için her şey bilmemnebook’tan insan seçmeye indirgenmiş. Mottoları, ‘dünyaya bir kez geliyorsun’a indirgenmiş. Sanki, kendileri dışındaki 7 milyar insan, dünyaya bir kez gelmiyormuş gibi! İngiliz futbolu efsanesi Gary Neville, bu neslin önemli sembollerinden Pogba’yı birkaç ay önce şöyle eleştirmişti: “Sanki her şeyi bir instagram videosu için yapıyor. Onun için hiçbir şey ciddi değil, adeta bir şakanın içinde yaşıyor”. Aynı Pogba, Mourinho gittikten sonra takımını başka bir seviyeye taşıdı. 6 maçtır kazanıyorlar ve artık Devler Ligi potasındalar. Benzer öyküleri Terim-Serdar ya da Güneş-Orkan ikilileri için de kurabilirsiniz. Serdar’ın Maldivler’den fotoğraf paylaşmak istemediğini, bunun eşinin kararı olduğunu tahmin edebiliyoruz. Benzer şekilde Şenol Güneş de “Orkan beni anlamıyor” dedi mesela. Kim bilir belki de Güneş, Orkan’ı (veya Tolgay’ı) anlamıyordur!

HIZLA GERİLEYENLER 


Yazının devamı...

Her 2 dakikamızın 1'i gasp ediliyor

12 Ocak 2019

SÜPER Lig’de maç başına faul sayısı 31’lerden 29’lara, toplam sarı kart sayısı 715’ten 675’e gerilemiş. Geçen sezona göre daha az düdük çalınıyor, daha az kart gösteriliyor, hakem hatası daha az. Ama topun oyunda kalma süresi değişmiyor: 54 dakika... Ortalama beşer dakikalık uzatmalarla 100’ü bulan aktif oyun süresinin yarısı çalınıyor. Artık buna bir dur demenin zamanı geldi sanki. TFF, ligin ilk yarı istatistiklerini paylaştı; benim 7-8’li yaşlarda bloknotlara yazarak tutmaya çalıştığım veriler nihayet hepimize bir tık uzaklıkta... Süper bir gelişme bu. İsim babam Uğur Mumcu’nun o muhteşem özetiyle “Burası, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların ülkesi”. O yüzden TFF ne kadar bilgi sağlarsa, o kadar berraklaşır fikirler. Süper Lig’in kendine ait bir web sayfası, birer sosyal medya hesabı olması gerektiğini de o yüzden tekrar ediyoruz zaten sürekli.

HAKEME MOBBING VE KART SAYISI

TFF’nin sağladığı verilere göre geçen yıl maç başına 31 civarında seyreden faul ortalaması, bu sezonun ilk devresinde 29’a gerilemiş durumda. VAR’ın hayatımıza girişiyle aldatma odaklı hareketlerin azalması, hakeme mobbingin gerilemesi kart sayısını da dramatik biçimde düşürdü: Geçen yılın ilk devresinde toplam 762 kart çıkarken, bu sene bu sayı 718. Sanırım bir ligde faul sayısı azalıyorsa, kart azalıyorsa, kart nedeniyle yaşanan kaos azalıyorsa, topun oyunda kalma süresinin de artması beklenir. Ama Süper Lig’de değişmeyen tek şey galiba topun oyunda kalma süresi! Hâlâ bir maçta top oyunda ortalama 54 dakika civarında kalıyor. Bu da (her devreye neredeyse 5’er dakika ilave edildiğini varsayarsak) TV başında maç için kaldığımız sürenin yarısının gasp edilmesi demek.

881 VAR İNCELEMESİ YAPILDI

Tabii ki VAR incelemelerinin futbola kaybettirdiği zamanın farkındayım. Ancak gözlemlediğim kadarıyla hakemler, bu kayıp süreyi maç sonuna cesurca ekliyorlar. Ligin ilk devresinde 881 VAR incelemesi yapılmış. Yani neredeyse maç başına 6 kez VAR’a danışılıyor. Düzeltilen her bir karar için VAR incelemeleri ortalama 93 saniye sürüyor. Monitöre gidildiğinde bu süre ortalama 127 saniyeye çıkmış. Ancak düzeltilen karar, sadece 2 maçta 1 tane yaşanıyor. Monitörden düzeltilen kararsa 3 maçta 1’e kadar düşüyor. Yani hakemlerin şu anda her devreye ortalama 5’er dakika eklemeleri makul gibi. Topun oyunda kalma süresi ayıbında VAR incelemelerinin etkisi az görünüyor. Süper Lig’de topun oyunda az kalmasının temel sebebiyse yüz yıllık bir ilkellik: Her düdük sonrası hakeme yapılan anlamsız itirazlar... Maalesef Türk sporcuları bu alışkanlıktan vazgeçiremiyoruz. Hakem elini kulağına götürüp, masa ile temastayım mesajını açıkça vermesine rağmen baskı yapmaktan, itirazdan vazgeçmiyorlar!

SARI KARTTAN KAÇINILMAMALI

Ligin ikinci devresinde MHK’dan ricamız, bu itirazların önünü sert biçimde kesmeleri. Sarı kart kullanmaktan kaçınmamaları. Bilete ya da dekodere ödediğimiz paranın yarısını bu itirazkâr futbolcular çalıyorlar. Bir müsabakanın başında (devre arasıyla birlikte kabaca) 115 dakika kalıp sadece 54 dakika futbol izlemek acı verici.

HAFTANIN ÇIKIŞI

Yazının devamı...

Asya'ya hoca vermeli, oradan futbolcu almalıyız

10 Ocak 2019

Asya Kupası’ndaki 24 takımda 21 farklı ülkeden teknik adamlar çalışıyor. 17’si Avrupalı. Ama tek bir Türk yok. Bu sezon Süper Lig’e giren 98 milyon Euro bonservis gelirinin 49’u Asya’dan geldi halbuki. Asya ilişkisi, Süper Lig’in kurtuluşu. Japonya, Katar, Çin, Arabistan gibi ülkelerle çift taraflı ilişki kurmamız lazım. Daha fazla hoca vermemiz, daha sık futbolcu almamız gerek. Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) düzenlenen 2019 Asya Kupası’nda ilk maçlar oynanıyor, devler yavaş yavaş sahne alıyor. Türkiye’de kupaya ilgi, İran ve Japonya’nın erken elenmesi temennilerinden ibaret; zira kulüpleri Nagatomo, Hosseini, Amiri (ve amatör Murzaev’i) bekliyorlar. Oysa daha önce de bu sütunda farklı vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, Asya futbolu bizim için bundan çok daha fazlası olmak zorunda. Çünkü Süper Lig’in en önemli sorunlarından biri verimsizlik. Avrupa’dan 10’a aldığı futbolcuyu aynı kıtaya 1’e bile geri gönderememesi. Ve genelde çareyi Avrupa’dan aldığını Asya’ya satmakta bulması. 2018-19 yaz ve kış transfer dönemlerinde 18 Süper Lig kulübünün toplam bonservis geliri 98 milyon Euro. Ve bunun 49’unu Asya kulüpleri ödemişler (Souza 12, Giuliano 10,5, Rodrigues 9, Gomis 6, Da Costa 4,5, Fernandao 2,5, Mendes 1,5 milyon Euro)... Burak Yılmaz, Negredo, Eren Albayrak, Podolski, Welliton, Dzsudzsak, Demba Ba, Ersan gibi onlarcasıyla, Süper Lig’e son 5 yıldır az da olsa nefes aldıran bir numaralı kaynak, Asya ilgisi.

AVRUPA’YI DA İŞTAHLANDIRIYOR

Yalnız şu gerçeği de göz ardı etmemek gerek: Katar’ın, Arabistan’ın, Çin’in, BAE’nin futbola yaptığı yatırım, elbette tüm Avrupa’nın iştahını kabartıyor. Suudi milli futbolcular İspanya Ligi’ne kiralanıyorlar; İngiltere Premier Lig, Katar Havayolları’yla flört ediyor. Süper Lig’in de Asya’nın futbolcularımıza gösterdiği bu karşılıksız ilgiye kayıtsız kalmaması gerek. Peki neler yapılabilir? Süper Kupa, Asya’da oynanabilir.

Asya Kupası’nda 17 Avrupalı teknik adamdan biri Türk olabilir. Bu da ancak Türk antrenörlerin Asya’da daha fazla çalışmasıyla mümkün. Asya’ya futbolcu satışını daha verimli hale getirmek istiyorsanız, o ligler daha sağlıklı izlenerek oradan oyuncu transferi de yapılabilir. Halen Asya Kupası’ndaki 3 Süper Lig temsilcisi, Nagatomo, Hosseini ve Amiri gayet başarılı transferler. Daha iyi arama-tarama kabiliyetiyle, belki Türkiye’de o ligleri de yayınlayarak Süper Lig’deki Asyalı sayısı artırılabilir. Hatta belki size radikal gelebilir ama yabancı sınırını 14+1 olarak revize ederek, o ekstranın sadece Asya’dan getirilebilmesi şartı konabilir. Asya’ya hoca ihraç etmeli, oradan futbolcu almalıyız. Süper Lig’in ekonomik kurtuluşu Asya’da çünkü.

HAFTANIN DETAYI

M.United’daki ilk 4 lig maçını kazanan ve Matt Busby’nin rekoruna ortak olan Solskjaer, kış transfer döneminde yalnızca kiralık oyuncu alabilecek. Zira kulübün geçici menajerlere uyguladığı politika bu. Takviyeye ihtiyaç net olsa da, antrenör 4’te 4’le başlasa da kaide değişmiyor.

Yazının devamı...

Tüm futbolcuları satsak borçları ödeyemiyoruz!

9 Ocak 2019

Bundan sadece 10 yıl önce, 2009’da tüm Süper Lig kulüplerinin toplam borcu 825 milyon liraymış. Bugün 18 kulübün toplam borcu 9,5 milyar lira. Döviz bazında 10 yıl önce toplam borç 532 milyon dolarken, bugün 1 milyar 730 milyon dolar. Eğer bir 10 yıl daha beklersek ve borç aynı hızla büyürse 2029’da yaklaşık 6 milyar dolara ulaşacak bu yük. Ve bu, 10 yıl içinde 4 büyükler dahil hemen hemen tüm kulüplerin kapısına kilit vurulması demek...

Süper Lig’in finansal olarak ne tür bir batakta olduğunu şöyle bir veriyle de açıklayabiliriz: 18 Süper Lig kulübü, şu anda tüm futbolcularını satsalar yaklaşık 650 milyon dolar bonservis geliri elde edebilirler. Yani bugün Süper Lig’e kilit vursak ederi yaklaşık bu. Futbol kulüplerinin bugün elindeki en önemli “asset (varlık)” sporcular. Ve elimizdeki sporcu varlığının 3 katı kadar borçluyuz. Bilançoda 650 milyonluk sporcu var; 1,730 milyarlık borç... Allah aşkına nasıl çıkılacak bu açmazdan? Elbette futbol kulüplerinin kötü yönetilmesinin sorumlusu vatandaş değil. Dolayısıyla bunun bedelini de vatandaş ödememeli. Benim bu “yerli finansal fair-play” adımından da anladığım bu değil zaten. Sistem, kulüplerin tüm gelirlerinin bir kısmına el koyuyor. “Senin borçlarını regüle ediyorum, vadelerini yeniden yapılandırıyorum; ancak gelirlerinin de bir kısmıyla yalnızca bu borçları ödeyeceğim” diyor sistem. “Sen kulübünü artık sadece benim izin verdiğim gelir payıyla çevirmek zorundasın, zira deniz bitti”. Bakınız, Süper Lig kulüplerinin yıllık toplam geliri zaten 4,1 milyar lira... Siz her yıl bunun mesela 2,8 milyar lirasını borçlara ayırırsanız, mevcut borcu pekala 6-7 sene içinde bitirebilirsiniz. Vatandaşın parasına filan ihtiyaç yok. Kulüplere iltimasa gerek yok. Gelirleri başkanların cebine değil borçlara aktarın, yeterli. Ve TFF ile TBB’nin de yaptığı bu.

BAŞKANLAR DA SORUMLU OLMALI

Daha önce de dile getirmiştim: 2018 sonu itibariyle Türkiye’nin net dış borcu 303 milyar dolar... Bu dış borcun içinde F.Bahçe’nin Leicester’a ya da G.Saray’ın Nice’e olan borcu da var. Ve Türk futbolu gelirlerinden çok harcamaya devam ettiği sürece bu borç azalmayacak, büyüyecek. Süper Lig hâlâ bir futbolcuya ortalama 840 bin dolar maaş ödüyor. Bu rakam, bizi dünyanın en fazla maaş ödeyen 8’inci futbol ligi yapıyor. Yıllık yayın geliri 500 milyon dolar olan bir ligin, futbolcularına 400 milyon doların üzerinde maaş ödemesi akıl almaz! Bu garip düzenin değişmesi için TFF’nin ve iktisatçıların bu işin içine daha yetkili biçimde girmeleri şarttı. Keşke bu noktaya gelinmeseydi, spor kulüpleri yasası yıllar önce çıksaydı ve tüm kulüp başkanlarını borçlardan mesul hâle getirseydi... Ama olmadı, yapılmadı. Ve bir noktada bu gidişata dur demek şart. Umarım bu “yerli finansal fair-play” adımına paralel olarak şu devrim de yapılır: Kulüp başkanları, görev süresince yapılan borçlanmadan tam sorumlu hâle getirilmeliler. Bir başkan kulübü yüz milyonlarca lira borçlandırıp, ceketini alıp gidememeli. Bunun önü kesilmeli artık.

Yazının devamı...

Bir utanç karesi: Barajın arkasına yatmak

5 Ocak 2019

 Bugün o maçları izlediğinde inanamıyor insan, futbolun böyle oynanabildiğine. Arsenal-Fulham maçında genç Guendouzi, barajın arkasına geçip yatma benzeri bir pozisyon alınca hissettiklerim de buna benzerdi doğrusu.

Yeni nesil hatırlayamayacak, ancak internetten 80’li yıllara ait futbol maçlarını izlediklerinde görecek ve şaşıracaklar. Bir dönem (Euro’92’ye kadar) kaleciye geri pas yasak değildi ve vakit geçirmek isteyen takımlar çok absürt sahnelere imza atabiliyorlardı bu yolla. Bugün o 92 öncesi çağa ait maçları ve kaleciye geri pasla kaybedilen zamanları izlediğinde inanamıyor insan, futbolun bir zamanlar böyle bir kaide olmadan oynanabildiğine.

Geçtiğimiz akşam Arsenal-Fulham maçında genç Guendouzi, barajın arkasına geçip yatma benzeri bir pozisyon alınca hissettiklerim de buna benzerdi doğrusu. Belki de 2030’larda geriye dönüp bu maçları izleyenler inanamayacaklar, bir dönem futbolda “barajın arkasına yatma” gibi çirkin bir metodun popüler olduğuna. Evet kurala uygun olmayan bir durum yok, ama kesinlikle nahoş bir görüntü bu. İki sebeple nahoş üstelik:

1-) Görüntü olarak çirkin. Kale direğine tırmanmak, arkadaşının sırtına çıkıp kafa atmak gibi, mert oyun teamüllerini zorlayan bir şey. Guendouzi bugün 19 yaşında o görüntüyü vermeye razı. Ama bundan 5 yıl sonra Arsenal’in ve Fransa Milli Takımı’nın değişmezi olduğunda ne hissedecek acaba genç adam?

2-) Hücum oyuncusu orta yapacakken kollarını arkadan bağlayan savunmacılar çok yaygın bu sıralar. Bence bu da son derece saçma. Kolunuz doğal konumdaysa onu sırtınızın arkasına saklamanıza gerek yok. Kendi hareketlerinizi kısıtlıyor, küçülüyorsunuz yok yere. Ancak orta yapılırken kollar bağlanan, yani penaltıdan ölesiye çekinilen bir çağda, barajın arkasına uzanan/genleşen/yatan adam koymak çok çelişkili değil mi? Top bir yerlerden sekip o uzanan adamın koluna gelirse ne olacak? Doğal mı sayacaksınız onun kolunun pozisyonunu?
Oyuncularının bu şekle girmesine müsaade eden antrenörlere şunu sormak isterdim: Siz şu an halen futbol oynuyor olsaydınız, kendinize yakıştırır mıydınız böyle bir rolü?

Bir başka utanç da ‘destek kolu’

IFAB, Kasım’daki toplantısında “elle oynama” kuralını revize edeceğini duyurdu. Henüz detaylar net değil. Ancak umudum, şu yerde müdahalelerle ilgili de bir revizyon olması yönünde.

Yazının devamı...

Beşiktaş'ın içi 365 günde boşaltıldı

3 Ocak 2019

Beşiktaş, sadece 365 gün önce 2018’e şöyle bir tabloyla girmişti: Şampiyonlar Ligi ikinci tur biletini muhteşem bir namağlup performansla cebine koymuştu; ligde liderin 6 puan gerisinde şampiyonluk kovalıyordu, kupada da grubunda liderdi. Bunu başaran ideal kadro, Devler Ligi’nde Porto maçına çıkan takımdı: Kalede Fabri. Savunmada Gökhan, Pepe, Tosic, Adriano. Orta sahada Atiba, Tolgay, Talisca. Önde Quaresma, Babel, Cenk (Negredo)... Dün Antalya kamp kadrosunun açıklanmasıyla bu detayın altını bir kez daha çizme gerekliliği doğdu. 2018 yılbaşından yaklaşık 365 gün sonra bugün, Beşiktaş’ın bu 12 as adamının 7’si yok: Fabri, Pepe, Tosic, Talisca, Cenk, Negredo ayrıldı. Tolgay yolcu. Quaresma konusu da karmaşık. Beşiktaş 365 günde 36,5 milyon Euro bonservis geliri elde etti, sadece 4,3 milyon bonservis gideri var (Lens ve Umut)...

YAŞLILAR AMA...

Yaklaşık 15 gün önce bu konuya ilk kez değindiğimde bazı okurlardan ‘yaşlı takımın gençleştirildiği’ yönünde bir itiraz gelmişti. Takımın yaşlı olduğu doğru, ama operasyonun bu yönde geliştiğini söylemek güç. Gidenlerden Talisca 24, Cenk 27, Tolgay 28, Fabri de bir kaleci
için genç sayılabilecek 30 yaşında... Porto maçının 12 as adamından takımda kesin olarak kalan 4’ünün yaşlarıysa şöyle: Atiba 35, Adriano 34, Gökhan Gönül 33, Babel 32. En son böyle hızlı bir kadro revizyonunu, Mart 2004’te Valencia’yı 1-0 yenen Gençlerbirliği takımının hepsini apar topar satan merhum başkan İlhan Cavcav yapmıştı sanırım. Sadece 500 gün içinde Valencia karşısına çıkan ilk 11’in 10’u satılmıştı.

BEŞİKTAŞ’IN FARKI

Yalnız Gençlerbirliği ile Beşiktaş arasında önemli bir fark var: Benim de taraftarı olduğum Gençlerbirliği’nin zaten tanımı bu. Taraftar ve gelir potansiyeli itibariyle parlayan oyuncuyu zirve noktasında olduğu anda markette değerlendirmek zorunda. Gençlerbirliği bugün ikinci ligde ve bu hiçbirimiz için olağanüstü bir durum değil. Ancak Beşiktaş farklı. Beşiktaş bu ülkenin futboldaki dev markalarından. Ve sadece 365 gün önce Avrupa’nın da en dikkat çekici takımlarından biriydi. Bir Türk sporsever olarak 1 Ocak 2018’de Beşiktaş, Münih deplasmanına hazırlanırken ne kadar gurur duyduysam, bugün de o kadar hayal kırıklığı yaşıyorum doğrusu.

YILIN GOLÜ

Aslında bir 2018/19 panoraması yapma niyetim vardı ama gündem öyle yoğun ki panoramayı parça parça yayınlayabileceğim. İlk yarıda en güzel golü bence Malatya’nın muhteşem bir takım organizasyonuyla Bursa filelerine bıraktıkları toptu. Asist Adem, gol Guilherme yazdı tabii tabelada.

Yazının devamı...

Piyangodan her yıl büyük ikramiyeyi kazanan futbolcular ülkesi

1 Ocak 2019

Çocukluğumuzda 31 Aralık gecelerinin en heyecanlı anı, Milli Piyango’nun büyük ikramiyesinin kazananının açıklandığı dakikaydı. Kazanma ihtimali sadece “10 milyonda 1” olan büyük ikramiye için sokaklarda duyulan heyecan, çekilişe günler kala insanların kurduğu hayaller, kazanan biletin sizde
olma olasılığının çok çok üzerinde. Zira bir insanın piyangodan büyük ikramiyeyi kazanma ihtimali, aynı kişinin üzerine 2 ayrı kez yıldırım düşme olasılığıyla neredeyse eşdeğer!

Ancak enteresandır, bu ülkede bir dönem öyle büyük kontratlar yapıldı, öyle akıl dışı sözleşmelere imza atıldı ki, halen Süper Lig’de 20’nin üzerinde futbolcu, her yıl Milli Piyango’dan bir büyük ikramiye bedeli kadar para kazanıyorlar! Önceki gün CNN Türk’te Damla Uğurtürk ve Cem Yılmaz’la konuştuk; yılbaşında çeyrek biletine büyük ikramiye isabet eden vatandaşın, Milli Piyango’dan aldığı ikramiye 17,5 milyon TL... Yani yaklaşık 2 milyon 900 bin Euro. Bu para, bu sezon futbolu bırakacağı söylenen Selçuk İnan’ın maaşından az! Maç başı ücretleri ya da primler dahil değil üstelik.

Sadece Selçuk İnan değil, Terim’in kendisine kulüp bulmasını istediği Eren Derdiyok, Beşiktaş’ta 2 aydır kadro dışı olan Tolgay Arslan ya da Fenerbahçe’nin takasta değerlendirmeye çalıştığı Ozan Tufan da her yıl birer milli piyango ikramiyesine yakın para kazanıyorlar. Global Sports Survey’in
2018 araştırmasına göre Süper Lig, futbolcu başına 864 bin dolar ortalama maaş ödüyor. Kulüpler tüm gelirlerinin yüzde 89’unu futbolcu maaş ve bonservislerine harcıyorlar (Bu oran Portekiz’de %27, Almanya’da %55)... Ve 2019’da Türk futbolunda halledilmesi gereken bir numaralı mesele bu. Süper Lig kulüplerinin (en azından Başakşehir, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un) bir araya gelip bir maaş üst limit centilmenlik anlaşması yapmaları gerek. Bu astronomik maaşlar ödenmeye devam ettiği sürece, UEFA finansal fair-play komitesinin de, TFF’nin ya da Türkiye Bankalar Birliği’nin de yapabilecekleri kısıtlı.

Serbest fikstür Göztepe’yi etkiledi mi?

Cumartesi günü fikstürle ilgili yazınca, sizden onlarca “serbest fikstür” e-maili aldım. Serbest fikstürün bu sezon nasıl bir öyküsü olduğu soruluyor genel olarak. Biliyorsunuz, fikstür dediğimiz şey, esasında 18 takıma birer numara dağıtılmasından ibaret... Her Temmuz başında yapılan fikstür çekiminde bir kâsenin içine 1’den 18’e kadar toplar konuluyor. Her bir kulüp temsilcisi gelip bir top çekiyor ve numarası belirlendiği anda 34 haftalık fikstürü tamamen netleşmiş oluyor. Premier Lig ve NBA gibi turnuvaların fikstürleri karmaşık. Ama İspanya La Liga ve bizim gibi ligler, takip

Yazının devamı...