"Sina Afra" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sina Afra" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sina Afra

Sina Afra

Üniversiteden girişimci çıkmak

9 Aralık 2018

Bugün bildiğimiz bir gerçek var ki girişimcilik Türk kültürünün ve dolayısıyla eğitim sisteminin bir parçası değil. Girişimcilik kültürünü geliştirmek için önce altyapı oluşturmanız ve buna temelden başlamanız gerekir. Burada en doğru başlangıç noktası da üniversitelerdir.

Üniversiteler, girişimcilik için doğru inkübasyon alanlarını oluşturuyor. Çünkü gençler, bu yaş aralıklarında ve üniversite ortamında risk almaya, farklı ve yeni şeyler öğrenmeye, en önemlisi de ilham almaya çok daha açıklar. Daha atılgan, heyecanlı ve beynin daha dinç olduğu bu yaşlarda kaybedecek hiçbir şey yoktur, tam olarak bu nedenle de girişimcilik için en ideal dönemdir.

Gençlerin girişimcilik kültürüyle erken yaşta tanışması ve bunu benimsemesi her şeyden önemli. Bugün bir araya geldiğim pek çok üniversiteli genç kendisindeki potansiyeli ortaya çıkarmak, girişimcilik konusunda doğru adımlar atmak için neler yapabileceğini soruyor. Belki de ilk defa öğrenciler, üniversite müfredatlarının önünde bir vizyona sahip olarak, girişimcilik gibi özel bir alanda daha fazla eğitim fırsatının sunulmasını bekliyor. Üniversiteler de yakın zamanda bu sese kulak verecek ve girişimcilik odaklı dersler daha fazla yaygınlaşacak.

Türkiye’de son beş yılı kapsayan bir girişimcilik ekosistemi dönüşümünün yaşandığını söyleyebiliriz. Eğitim müfredatları hâlâ yeterli seviyeye ulaşmamış olsa da üniversitelerde düzenlenen girişimcilik zirveleri ya da network buluşmaları çok değerli gelişmeler. Pek çok önemli kurum tarafından gençleri girişimciliğe teşvik etmek ve desteklemek üzere yarışmalar, programlar düzenlenmeye başlandı. Örneğin bunlardan en sonuncusu TÜBİTAK’ın genç girişimcilere 200 bin TL’yi bulan hibe desteği sağladığı BİGG programıydı.

Yazının devamı...

Peki şimdi ne yapmam gerekiyor?

25 Kasım 2018

Son dönemde en çok karşılaştığım soruların başında genç girişimcilere verebileceğim tavsiyeler olup olmadığı yer alıyor. Bugün baktığınızda neredeyse her gün yeni bir girişim haberi görüyorsunuz. Akıllardaki birtakım fikirler tomurcuklanıyor; kimi filiz veriyor, kimi gün ışığını göremeden yok oluyor. Peki başarılı girişimin yolu nerelerden geçiyor? Bu sorunun cevabı tabii ki buraya yazacaklarımızla sınırlı olamaz. Ama en temelde girişimcilere belki birkaç ipucu verebilir.

Yapılması gereken ilk şey aklınıza bir fikir geldiğinde bu fikre âşık olmadan soğukkanlı bir şekilde fikri değerlendirmek olmalı. Gerçekten bu fikre inandığınız takdirde fikri uygulamaya geçirmek, bir sıfır önde başlamanızı sağlar.

Girişimcilerin zaman zaman içine düştüğü hatalardan biri küçük düşünüp büyük adımlar atmaya çalışmaları oluyor. Burada bakış açısını değiştirmek lazım.  Yapılması gereken bunun tam tersi. Yani büyük düşünüp küçük adımlar atılmalı.

Olabildiğince bilgi toplayınHer şey tamam; fikir oluştu ve hayata geçti, bir ürün ya da hizmet sunulmaya başlandı. Sıra yatırımcı bulmaya geldi. Bu noktada en önemli konulardan biri yatırımcılar hakkında bilgi toplamak olmalı. Yatırımcılarınızı seçerken onlar hakkında bilgi toplamak ve geçmişte yaptıkları yatırımlardaki girişimcilerden referans almak bir avantaja dönüşebilir. Genç girişimcilerin en sık yaptığı hata ilk yatırımcıyla anlaşmak oluyor. Yatırımcınızı iyi seçmeniz uzun vadeli başarınız için çok önemli. Yatırımcınızı kovamazsınız, ortaklarınızla bile ayrılmak çok daha kolaydır. İmzaladığınız hukuksal anlaşmalar çerçevesinde, yatırımcılar korunaklı bir konumdadır ki böylesi doğru olan zaten. Onun için yatırımcı seçerken bu sürece zaman ayırıp, iyi seçmek gerekiyor.

Yazının devamı...

İddialı fikirler güzeldir, iddialı cümleler ise ters teper

11 Kasım 2018

Hem girişimci hem de yatırımcı olarak sermaye toplantılarında masanın her iki tarafında da defalarca bulundum. Bu deneyim bana bir girişim projesini yatırımcıya sunarken ne yapacağım ve ne yapmayacağım konusunda önemli bir içgörü kazandırdı. Fon yaratma sürecini ilerletmek ve hedeflerinize ulaşmak için aşağıdaki cümlelerden uzak durmalısınız.

“Sektörün en büyük şirketlerinde çalıştım”Öncelikle yatırımcıların fikirlere değil, insanlara yatırım yaptığını söylemeyelim. Daha önce köklü bir kurumda çalışmış olmanız düşündüğünüz kadar avantajlı algılanmayabilir. Start-up yatırım görüşmelerinde yatırımcılar, girişimcilerin kısıtlı kaynaklarla, hızlı tempolu bir iş ortamında deneyim kazanmış olmasını daha fazla önemser. CV’niz şirketinizin bulunduğu başlangıç aşamasına uymuyorsa, fon bulma süreciniz de zorlu olabilir.

“Pazarda bir ilk”Bu cümle çok havalı görünse de düşündüğünüzün aksine size zarar verebilir. Gerçekten de fikriniz bir ilk bile olsa bu çok büyük bir risk aldığınızı gösterir. Yüksek risk ise yatırıcıyı kaçırabilir. Fon kaynağını, yepyeni bir fikre inandırmak isterseniz, mutlaka onlar için tanıdık olan bir çerçeve çizin. İşinizin gerçek bir sorunu nasıl çözdüğünü somut örneklerle anlatın. Gerekirse farklı sektörlerden karşılaştırmalar yaparak konuşmanızı zenginleştirin.

“Rakibimiz yok”Bu cümle belki de en sık duyduğum hatalardan biri. Bu iddiayı duyan bir yatırımcının aklından şunlar geçer: ya doğruları söylemiyorsunuz ya da pazarınızı iyi analiz edememişsiniz. En yeni fikir bile tarihsel sürecin bir parçasıdır ve bir şeylere alternatif olarak yaratılmıştır. Teklifinizin direkt olarak çöpe atılmasını istemiyorsanız, rakiplerinizi belirleyin ve yatırımcıya neden onlardan daha iyi olduğunuzu anlatın.

Yazının devamı...

Evet genç girişimciler var ama azınlıklar!

28 Ekim 2018

Bill Gates, Steve Jobs, Mark Zuckerberg; hepsi de yirmili yaşlarının başlarında dünyayı değiştiren ürünlerini piyasaya sürdü. Filmler, haberler, makaleler ve TV şovlarına bakılırsa başarılı girişimlerin arkasında her zaman cesur bir genç beyin yer alıyor. Fakat istatistikler bunun bir Silikon Vadisi miti olduğunu gösteriyor.

Harvard Business Review, pek çok kriteri göz önünde bulundurarak başarılı girişimcilerin yaş ortalamasının 45 olduğunu ortaya çıkardı. Ortalama bir değer üzerinden iyi bir girişimci olmak için ideal yaşı belirlemek tabii yeterli değil. Üstelik bu ortalamalar sektörlere göre değişkenlik de gösteriyor. Yazılım girişimlerinde ortalama yaş 40 iken, petrol veya biyoteknoloji gibi endüstrilerde bu sayı 47’ye çıkıyor. Ama yine de bu istatistiklere baktığımızda, düşünüldüğü gibi genç dâhilerin yaygın olmadığını söylemek mümkün.

Aynı raporda genç bir girişimciye göre orta yaşlı birinin başarılı olma ihtimalinin yüzde 85 oranla daha fazla olduğunu görüyoruz. Hala Steve Jobs örneğini mi düşünüyorsunuz? Steve Jobs işini kurduğunda gençti belki ama en karlı işi olan iPhone’u 52 yaşındayken piyasaya sürmüştü. Jobs’ın 25 yaşındaki üretimi olan Apple III, tam bir facia ile sonuçlanmıştı. Pazarda fark yaratabilme uğruna daha önce denenmemiş yeni teknik özellikleri bir arada barındıran bir bilgisayarı piyasaya sürdü, bunca yatırım ve emeğe rağmen karşılığını alamadı. MIT’nin yaptığı bir çalışmada da benzer bir şekilde 20’li yaşlarının başındaki girişimcilerin iyi bir “exit” yapması küçük bir olasılık olarak görülüyor. Peki bunun sebebi ne olabilir? Evet, aklınızdan geçen doğru cevap: Deneyim!

Teoride özellikle de teknoloji alanında gençlerin daha başarılı olacağını düşünmek için pek çok neden var. Öncelikle gençler dönüştürücü veya kalıpları tamamen yıkan fikirlere sahip oluyorlar. Zuckerberg bu durumu çok basit bir şekilde açıklamıştı: “young people are just smarter” (Genç insanlar sadece daha zeki). Dijital dünyaya doğan gençler, teknolojiyle tüketici taleplerini nasıl karşılayabileceklerini iyi biliyorlar. Öte yandan orta yaşlı girişimciler, bir start-up’ı başarılı kılabilecek diğer becerilerde daha iyiler. Tecrübeleri sayesinde iş süreçlerini yürütme, liderlik etme ve kriz çözme konusunda gençlere göre çok daha ileri bir pozisyondalar. Gençlerin enerjisi mi, yoksa orta yaşın deneyimi mi bir girişimi başarılı kılar sorusunun cevabı oldukça tartışmalı. Her iki taraf için de artı-eksi listeleri uzayıp gider. Ben de girişimcilik dünyasına çok erken yaşlarda girmedim. Ama şunu söyleyebilirim ki bir girişimi en baştan kurgulamak, hayata geçirmek ve sürdürülebilir kılmak, halihazırdaki köklü bir şirketi yönetmekten çok daha farklı bir deneyim olsa da iş hayatımda edindiğim tecrübeler her dönüm noktasında doğru seçimleri yapmamı sağladı.

Yazının devamı...

Gerçekleri görmezden gelebiliriz

14 Ekim 2018

Titanik 1912’de denize açıldığında, dünyanın en büyük, en güvenli gemisi olarak tanıtılmıştı. Bunun ana nedeni geminin beş bağımsız bölümden oluşmasıydı. Gemiyi inşa eden mühendisler Titanik’in batması için bu beş bağımsız bölümün dördünün suyla dolması gerektiğini ifade ediyorlardı.

15 Nisan 1912’de Titanik battı ve 1513 kadın, erkek ve çocuk yaşamını yitirdi. Genel hakim görüş, Titanik’in bir buz dağına çarpması sonucunda beş bölümün de parçalanıp, suyla dolduktan sonra batmasıydı. 1985’te Titanik’in battığı yer tespit edilince, çekilen ilk resimler nefes kesen bir gerçeği ortaya çıkarıyordu: Beş bağımsız bölümün sadece bir tanesi zarar görmüştü, diğerlerinde bir çizik bile yoktu. Büyük, batmaz gemi Titanik, sadece bir bağımsız bölümünün su alması yüzünden batmıştı.

Aynı hatayı biz de yapıyoruz. Hayatımızı değişik bölümlere ayırıyoruz ve bir bölümde yaptıklarımızın diğer bölümleri etkilemediğini düşünüyoruz. Hayatımızın farklı bölümlerinin ne kadar birbirini etkilediğini göz ardı ediyoruz. Buna “integrity” ya da Türkçesiyle “bütünlük” deniliyor. Bütünlük, uzun vadeli güven kazanmanın tek yolu. Güven önemli bir konu. Örneğin tüm dünyanın tanıdığı Elon Musk… Nefes kesen bir girişimci, sanırım herkesin sahip olmak istediği bir hikâyeye ve şirketlere sahip. Benim için girişimcilik tarafında en güzel projelere imza atmış kişi. Ama bir şekilde hayatının başka bölümlerinde kendisini zora soktu. Belki bana göre çok önemli olaylar değiller, ama büyük bir kitle için gayet önemli konular olduğu dünya çapında çıkan tartışmadan aşikâr. Bu tartışma çok kısa bir sürede bir güven sorunu haddine geldi. Tam bir Titanik örneği! Muazzam bir gemi, batması imkânsız ama bir kompartımanın su alması batmak için yeterli olabiliyor. Gerçekleri görmezden gelebiliriz. Ama gerçekleri görmezden gelmenin yarattığı sonuçlardan kaçamayız.

Bütünlük her şeyin ötesinde tutarlılık anlamına gelir ve tutarlılık iş dünyasında güvenin inşası için gerekli olan sağlam temeldir. Sözünüz, davranışlarınız, düşünceleriniz, plan ve hedeflerinizle tutarlı olursanız güveni de sağlayabilirsiniz. Bir alanda yarattığınız harikalar hayatınızın geri kalanıyla çelişiyor ve örtüşmüyorsa orada olumsuz anlamda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Hayatın matematiği olduğunu buradan da anlayabiliyoruz. Bir teoremi kanıtlamak için teorinizi oluşturan tüm öğelerin geçerliliğini kanıtlamanız gerekir. Öte yandan teoremin yanlış olduğunu göstermek isterseniz, tek bir öğeyi çürütmeniz yeterlidir.

Yazının devamı...

Yapay zekânın dönüştürücü etkisini kavrayan girişimciler kazanacak

30 Eylül 2018

Günümüzün üzerinde en çok konuşulan ve en çok tartışılan konularından biri, belki de gündemde en çok yer tutan konusu, hiç kuşkusuz yapay zekâ. Bugünlerde dilden dile yayılarak yarattığı deyim yerindeyse “sarsıcı” etki alanı genişlese de esasen yapay zekâ “dün” keşfedilmiş değil, onlarca yıldır pek çok kurum ve şirket tarafından kullanılmaya başlandı ve o günlerden bugünlere üzerinde önemli çalışmalar yapılarak geliştiriliyor.

Peki, ne oldu da yapay zekâ son yıllarda tüm dünyada son derece dikkat çekici bir etki yarattı? Teknolojinin hızla gelişimiyle birlikte dijital dönüşüm çağında iş hayatındaki teamüller yeniden şekillenmeye başladı; bulut bilişim, büyük veri, blockchain ve veri analitiği gibi önemli teknolojiler çarpıcı bir hızla ilerledi. Sonuç olarak yapay zekâ da hem tüm bu teknolojileri besleyerek hem de onlardan beslenerek otonom araçlar, sürekli öğrenen chatbot’lar ve karar verme yetisine sahip robotlar gibi birkaç on yıl öncesine kadar ancak hayallerimizde canlandırabileceğimiz tüm bu heyecan uyandıran gelişmelerin birer birer gerçeğe dönüşmesini sağladı.

Yapay zekânın bu baş döndürücü etkisi hemen hemen tüm sektörlerde büyük bir pazar potansiyelini de açığa çıkarıyor. Öyle ki, Piyasa Araştırmaları Enstitüsü Gartner’a göre, bulut teknolojilerine yapılan yatırımların yıllık bileşik büyüme oranı 2020’ye kadar tahmini olarak ortalama yüzde 18 ile 383,5 milyar dolara ulaşacak.

Bu noktada şu iki önemli soru ortaya çıkıyor: Günümüzün girişimcileri ve start-up’ları böylesine büyük bir potansiyel barındıran yapay zekâdan nasıl faydalanabilir, yarattıkları ürün ve hizmete yapay zekâyı neden entegre etmelidir? Bu soruları nitelikli bir biçimde yanıtlamak için öncelikle içinde bulunduğumuz çağın artık bir “deneyim ekonomisi” çağı olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Deneyim ekonomisinde kurumlar sürekli olarak “inovasyon” peşinde koşuyor, hedef kitlelerine yalnızca bir ürün veya hizmet sunmakla kalmıyor; kişiye özel deneyim tasarımı yaratmak için teknolojiden de etkili bir biçimde yararlanıyor. Yani bir girişimin diğerlerinin arasından sıyrılması ve zamanla bir “marka” haline gelmesi, piyasadaki rekabetin çetin koşullarında hedef kitlesiyle “fark yaratan” bir ilişki geliştirebilmesinden geçiyor. O farkı yaratan ve kişiye özel deneyimleri mümkün kılan en önemli unsurlar yapay zekâ, veri analitiği ve algoritma olarak öne çıkıyor.

Yazının devamı...

Kurumiçi girişimcilik: Bir “win-win” hikayesi

16 Eylül 2018

Bugün iş dünyasında büyük başarılara imza atmış şirketler kurumiçi girişimciliğin önemini kavramış durumda. Google, 3M ve Intel gibi devler, çalışanlarının kendi zamanlarının bir bölümünü gündelik rutinlerinin ötesinde, yenilikçi fikirler üretebilmeleri için harcamalarına olanak tanıyor. Son on yıldır ev eğlencesine damgasını vuran Playstation, Sony’nin kurumiçi girişimiyle hayat buldu, sürekli iletişimde olmamızı sağlayan Gmail’in de benzer bir hikayesi var. Hatta yoğun programa sahip herkesin en büyük yardımcısı küçük not kağıtları Post-It’ler basit ama çok yararlı bir 3M girişimi.

Peki büyük şirketler kurumlarındaki girişimcilik ruhunu sürdürülebilir kılmak için neler yapmalı? Eğer inovasyon yaratan büyük bir şirket olmak istiyorsanız, öncelikle kurum içerisinde girişimcilik kültürünü yaratmanız gerekiyor. Çalışanlarınızın günlük rutinin dışına çıkmanın iyi bir şey olduğunu bilmelerini sağlayın. Tabii ki her farklı fikir başarılı olacak diye bir durum söz konusu değil! İşler planlandığı gibi gitmediğinde başarısızlığın cezalandırılmayacağını çalışanların bilmesi gerekiyor. Belki de en önemlisi; girişimcilik DNA’sı taşıyan çalışanları işe alın. Kendi kararlarını almaktan çekinmeyen, risk almaktan korkmayan lider ruhlu çalışanlar, şirketleri her zaman ileriye götürecektir. Tüm bunları planlarken, önünüzdeki çeyrek kârlarına odaklanmayı bırakın ve on yıllık gelir artışına odaklanın.

Bugün herkesin hayatına giren Gmail, Drone, Post-It gibi yenilikçi ürünlerin ortak noktası neydi? İnovatif ve kârlı olmalarının dışında, en azından başlangıçta çalışanlar tarafından tasarlandılar. Buradaki kilit nokta ise; bu dev kurumların çalışanlarını teşvik etmesi, gerekli personel ve finansman desteğini sağlamalarıydı.

Meselenin çalışan kısmına bakarsak; kurumiçi girişimci olmakla bağımsız bir girişimci olmanın farkını açıklamak gerekir. En önemli fark; ortada hali hazırda bir iş tanımı varken sizin o tanımın dışına çıkmadan yeni bir boyut daha ekleyebilmenizdir. Öncelikle maaş bordrosunun ötesinde düşünmeniz ve yaratıcılık yetinizi esnetmeniz gerekiyor. Kendi hedeflerinizin şirketin başarısıyla örtüştüğü kapsama kümesini keşfetmeniz gerekiyor ve tabii liderlik potansiyelinizi serbest bırakmanız. Kurumiçi girişimcilik, kendi start-up şirketinizi kurmaktan daha az risk içerir. Sizi finansal kaynaklarla destekleyen ve size zaman veren bir şirkette çalışıyorsanız, kaybınız da çok büyük olmayacaktır. Bu nedenle daha cesur adımlar atabilir, özgüveninizi öne çıkarabilirsiniz.

Bir hafta önceki yazımda yeni neslin girişimcilik ruhu konusunda önceki jenerasyonlara göre daha ileri olduğunu yazmıştım. Bu potansiyelin karşılıklı olarak, şirketler ve çalışanlar tarafından iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Yeni nesil işe başladıkları şirketleri “başlangıç” olarak görüyor. Bu da kurumiçi girişimcilik için iyi bir haber! Kendi iş tanımlarını verili bir başlangıç olarak gören gençler, mutlaka üzerine bir şeyler eklemek için hevesli olacaklardır. Türkiye’de en büyük şirketlerde dahi henüz kurumiçi girişimcilik kültürünün yerleşmediğini gözlemliyorum, fakat pek çok uluslararası şirketin Türkiye pazarında faaliyet gösterdiği düşünülürse bu kültürün göçü de halihazırdaki çalışma alışkanlıklarını çok yakında dönüştürecektir.

Yazının devamı...

Z kuşağı hayatta kalmak değil, kazanmak istiyor

2 Eylül 2018

1990’lı yılların ortasında doğan nesil Z kuşağı olarak isimlendiriliyor. Bu nesil artık 20’li yaşlara geldiği ve iş hayatına giriş yaptığı için Z kuşağı hakkında yapılan araştırmalar son dönemde revaçta. Yeni nesli anlamak, onların beklentileri hakkında fikir sahibi olmak şirketler için büyük önem taşıyor. Bunun ilk sebebi iş gücü olarak önceki nesillere göre daha eğitimli ve zor beğeniyor olmaları. Z kuşağına mensup gençler girdikleri işte bir yılı zor tamamlıyor. Araştırmalar ve istatistikler de bu neslin iş değiştirme oranının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye’de son birkaç yıldır yapılan Universum İdeal İşveren Araştırması’nın 2017 verilerine göre; çalışana yapılan yatırım ve bu yatırımın sürdürülebilir olması üniversiteli gençlerin bir şirketi ideal çalışma ortamı olarak görmesinin en belirleyici unsurunu oluşturuyor. Aynı araştırmada, gençlerin kariyer hedefinde girişimciliğini ve yaratıcılığını kullanabileceği bir iş hayatı istedikleri ortaya çıkıyor. PricewaterhouseCoopers'ın (PwC), gerçekleştirdiği "İşte Milenyum Nesli"  araştırmasına göre de yine, Z kuşağı gençlerinin iş hayatından en büyük beklentisinin "öğrenme ve gelişim" olduğu görülüyor. Bu oldukça değerli bir sonuç.

Peki Z kuşağı girişimcilik ekosistemini güçlendirmede nasıl bir potansiyel taşıyor? Öncelikle küçük işletme modelleri modern ekonominin belkemiğini oluşturuyor ve bugünün en genç kuşağı bunun farkında. Büyük şirketlere girip iyi bir maaşa ve iş güvenliğine sahip olabilecekken kendi işlerini kurmak istemeleri ya da gelecek için başarı vaadeden bir start-up’a girmeyi heyecanlı bulmaları da bu nedenle. Bunun yanı sıra, Z kuşağının aileleri de önemli bir destekleyici unsur olarak karşımıza çıkıyor. Ebeveynler girişimcilik için önemli olan yetenek gelişimini teşvik ediyorlar. Daha lise çağlarında, çocuklarının profesyonel bir deneyim kazanmasını istiyorlar. Erken yaşta iş dünyası deneyimi, bu çocuklara ilerleyen yıllarda kendi işlerini kurma konusunda yol gösterici oluyor.

Girişimcilik kolay bir yol değil. Kimi üst kuşaklar gençlerin “start-up” kurma düşüncelerini hayal ya da heves olarak nitelendiriyor. Hatta belki de bu kuşağın girişimciliği kolay yoldan zengin olma metodu zannettiğini düşünüyor olabilirler. Mutlaka tüm gençler, girişimciliğin zorluklarını tam anlamıyla bilmiyor fakat kendilerini geliştirmek zorunda olduklarını iyi kavramış durumdalar. İletişim, finans yönetimi, strateji geliştirme ve ilişki kurma becerileri gibi pek çok beceri ve niteliği geliştirmek için eğitim programlarına katılıyorlar. Z kuşağını bir bakıma şanslı kılan özellik burada yatıyor. Kendini geliştirmek daha önce hiç bu kadar kolay olmamıştı.  Özel program ve kaynaklar, network oluşturabilme fırsatları ve tabii ki internet ve sosyal medyanın gücü bu kuşağa güçlü bir girişim ruhu aşılıyor. İnternet üzerinden girişimcilik hakkında profesyonelce hazırlanmış pek çok programa ulaşmak mümkün. Örneğin Google for Entrepreneurs sitesinden farklı sektörlerdeki uzmanların videolarına ulaşabilirler.

Girişimciliğin ülke ekonomisi için taşıdığı değeri daha önce pek çok kez vurguladım. Yurt dışında özellikle de Amerika’da start-up’ların ülke ekonomisindeki büyük payı girişimciliğin potansiyelini gözler önüne seriyor. Türkiye’de ise önemli adımlar atılıyor olsa da daha atılması gereken çok fazla adım var. Üstelik Türkiye’nin genç nüfusu girişim potansiyelini çok daha güçlü bir pozisyona taşıyor. Bunu değerlendirmenin yolları mutlaka bulunmalı.

Yazının devamı...