"Sina Afra" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sina Afra" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sina Afra

Sina Afra

Hayalleri güçlü olanlar geleceği belirleyecek

13 Mayıs 2018

Geleceği hayal edin çünkü hayaller geleceğe açılan kapılardır. Hayal etmekten ve yaratıcı fikirler ortaya koymaktan ve bu kapılardan geçmekten hiç çekinmeyin. Gelecek, hayal kurmak ve onları gerçekleştirmek üzere harekete geçenlerle şekilleniyor.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul’da Leonardo Da Vinci’nin oldukça geniş çaplı bir sergisi vardı. Brüj’deki prömiyerinin ardından dünya turuna ilk olarak İstanbul’dan başlayan sergi oldukça ilgi gördü. Hatta yoğun ilgiden sergi süresi bile uzatıldı. Bu oldukça sevindirici bir durum. Sergide Da Vinci’nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla birlikte orijinal el yazması, tablo ve çizimlerinin de dâhil olduğu 200’e yakın eseri yer alıyordu.

Da Vinci olağanüstü bir ressam olmasının yanı sıra geleceği öngörme konusunda oldukça başarılı isimlerden biriydi. Örneğin; 1483 yılında piramit şeklinde tasarladığı paraşüt eskizinde, eğer birisine alt kenarları ve yüksekliği 11 metre uzunluğunda piramit şeklinde zamklı keten kumaş tedarik edilirse, o kişinin herhangi bir yükseklikten yara almadan iniş yapabileceğini yazmıştı. 2000 yılında Adrian Nicholas, Da Vinci’nin öngördüğü tasarımla hazırlanan paraşütle atlayan ilk kişi oldu. Tam beş asır sonra Da Vinci’nin düşüncesinin haklılığı ortaya çıkmış oldu.

Tüp kullanımı dışında neredeyse her ayrıntıyı düşündüğü ve tasarladığı dalgıç kıyafetinden helikoptere ve hatta ilk insansız taşıta kadar hayatımızda olan pek çok şeyin eskizini çizdi Da Vinci. Elektroniğin bile keşfedilmediği bir dönemde insanlar gibi hareket eden robotlar hayal etti. 2002 yılında NASA’nın bir projesi için uzayda çalışacak robotların bu modellerden esinlenerek yapılmaya çalışıldığı yazıldı çeşitli haber sitelerinde.

Yazının devamı...

Uzaydaki girişimciler

6 Mayıs 2018

Yılın henüz ikinci ayının başlarıydı. 2018’e yepyeni umutlarla girmiş, insanlık tarihinin bir başka sayfasını açmanın verdiği heyecan henüz çok tazeydi. Türkiye’de akşam saatleriydi ve hem televizyon kanallarında hem de sosyal ağlarda daha önce pek görmeye alışık olmadığımız türden bir haberin VTR’leri dönüyordu.

Görüntüde vişne renginde bir elektrikli otomobil vardı. Bu otomobil alıştığımız gibi asfalt bir yolda değil, uzay boşluğunda süzülüyordu. Sürücü koltuğunda astronot kıyafetleri giydirilmiş bir kukla oturuyor, görüntünün arka planında ise David Bowie’nin Space Oddity parçası çalıyordu. Aracın rotası Mars gezegeniydi.

Bu büyüleyici görüntünün kaynağını artık hemen herkes biliyor. Elon Musk’ın kurucusu olduğu SpaceX şirketinin tasarladığı, dünyanın en güçlü roketi Falcon Heavy, yine Elon Musk’ın kurduğu Tesla şirketinin elektrikli otomobilini Mars’a göndermişti. Bu büyük olayın daha da büyük bir yansımasıysa Falcon Heavy’i ateşleyen üç itici roketin ikisinin dünyaya sağ salim dönüş yapması ve yeniden kullanılabilecek olmasıydı.

1969 yılında Neil Armstrong’un Ay yüzeyindeki o meşhur yürüyüşünü seyredenler gibi biz de bu tarihi olaya tanıklık ettik. Fakat önemli bir fark vardı. 1960’lardaki uzay yarışının baş aktörleri devletlerdi. Soğuk Savaş’ın o gergin atmosferinde dünyanın iki bloğu, bu yarışta önde gelebilmek için ardı ardına teknolojik yeniliklerle çıkıyorlardı dünya sahnesine.

Yazının devamı...

Büyük şirket mi, startup mı?

22 Nisan 2018

 Üniversiteyi bitiriyorsunuz, tüm hayatınız önünüzde. Ufuklarda baş edemeyeceğiniz bir sorun yok. Türkiye’de ve yurtdışında ilk işiniz için başvurabileceğiniz sayısız muhteşem şirket var.

Bir de kimsenin ismini duymadığı startup şirketleri var. Büyük hayalleri olan şirketler…

Ne yapardınız?

– Babanıza sorarsanız, birkaç hafta içinde büyük şirkette başlarsınız.

– Büyükbabanız iki alternatifi de beğenmeyip, devletten daha iyisi yoktur diyebilir.

Yazının devamı...

Kimsenin umurunda değilsiniz!

15 Nisan 2018

Sert bir başlık, değil mi? Ama doğru. Aslında kimsenin umurunda değilsiniz. Ne zaman tanımadığınız insanlar sizi umursamaya başlıyor? Başarılı olduğunuz zaman… O zaman başarılı olmak gerekiyor dediğinizi duyuyorum.

Ama bu başarıyı sadece para ve makam üzerinden tanımlamadan başarılı olmamız gerekiyor.

Öncelikle ne yapıyorsanız, bu işi çok iyi yaptığınıza emin olun. Yapamıyorsanız, belki başka bir iş aramanız gerekebilir. Ama bir işi en iyi şekilde yapmak, şüphesiz başarıya giden ana yol. Ve yaptığınız iş ne olursa olsun- portakal yetiştiriyor ya da bir yatırım bankasında çalışıyor olabilirsiniz- en iyi şekilde yaparsanız, bunun müthiş bir geri dönüşü oluyor, beraberinde muazzam bir değer getiriyor. Ancak dünyada “en iyi” olmak tabi ki kolay değil.

Başarılı olmak için kısa yollara başvurmayın. Bu çok önemli – bu sizin kendiniz için inşa ettiğiniz temeli oluşturuyor. Kısa yollara girmemek nasıl oluyor? Öncelikle size anlatılanlara hemen inanmayın. Araştırın, sorgulayın. Karşınızda sizden iki kuşak büyük biri de olsa, sadece onun dediğiyle sınırlı kalmayın. Onun dediklerini de araştırın, sorgulayın. Bu sürecin size katacağı gücü uygulamaya başladığınızda anlıyorsunuz. İkinci önemli unsur ise “az bilgi ile fikir sahibi” olmayın. Emin olun, “az bilgi ile fikir sahibi” olduğunuz zamanlar, mutlaka ama mutlaka bunu diğer insanlar anlıyor. Tabii kimse bunu sizin yüzünüze vurmuyor. Etrafınızda oluşan sessizlikten anlamanız gerekiyor. Ama bilgiye dayanarak konuştuğunuzda, insanlar size saygı duymaya başlıyor. Etrafınızı bir filarmoni konserinin çeşitliliği şeklinde bir müzik kaplıyor. Bilginin sizi alçakgönüllü yaptığını, cehaletin ise kibirli ve gururlu yaptığını hep hatırlayın.

Yazının devamı...

Sahi ya, hayat dersi veren bir tenis koçum vardı

1 Nisan 2018

Lise yıllarım tenis oynayarak geçti. Haftada dört beş kere üyesi olduğum tenis kulübünde antrenman veya başka kulüplerle maç karşılaşmaları derken, zaman akıp gidiyordu. Doğal olarak sosyal çevremin ciddi bir bölümü tenis oynuyordu. Tenis dışında da zamanımın bir bölümünü bu insanlarla geçiriyordum. Bunların arasında bir kişi bıraktığı etki ile diğerlerinin önüne geçiyordu: tenis koçumuz. Kulüpteki tüm takımları çalıştırıyordu. Yaşı 50’ye dayanmıştı. Sanırım tenis dışında hiçbir meslek eğitimi yoktu ve hatırladığım kadarıyla hayatı boyunca tenis koçu olarak çalışmıştı. Akşamları maçlar veya antrenman bittikten sonra gençlerle vakit geçirirdi. Sohbeti gayet keyifliydi, çok sevilirdi.

Tenis koçu dediğime bakmayın. Görünürde tenis koçuydu ama aslında bir filozoftu. Yorumları, anlattıkları, hikayeleri etki bırakıyordu. İnsanları etkilemek istiyor muydu, ondan bile emin değilim ama etki bırakıyordu. Her türlü olaya mutlaka bir yorumu oluyordu.

Ondan öğrendiğim ve bugüne kadar uyguladığım iki davranışım var. Alışkanlık haline getirdiğim bu davranışları neden yaptığımı sorguladığımda tenis koçumdan etkilenmiş olduğumu fark ettim.

Aldığım birinci ders hayatın büyük ve önemli noktaları üzerineydi: Malum, tenis oynarken Anglosakson sisteminden kaynaklı biraz garip bir puan toplama sistemi vardır. İlk puanı alan 15-0 öne geçer, ikinci puanı alırsanız 30-0 olur. Üçüncü puan ise 40-0 düzeyine getirir. 40 puana ulaştıktan sonra aldığınız puan size oyunu kazandırır (bir set almak için 6 oyun kazanmanız gerekir). Koç bize hep oyunu aldığınız puanın “büyük puan” olduğunu anlatırdı. Yani 15-0 öndeyken, bir puan daha alırsan 30-0 olur veya alamazsan 15-15 olur ve hayatın değişmez derdi. Asıl 40 puana ulaştıktan sonra oyunu kazananın büyük puana ulaştığını söylerdi. Hayatınızda küçük puanları kazanabilirsiniz veya kaybedebilirsiniz. Bu durum çok büyük farklar yaratmaz. Öte yandan, büyük puanları kazananlar şampiyonluklara oynar veya daha genel söylemek gerekirse, hayatlarının akışlarını değiştirirler. Onun için hep büyük puanlara odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Benim ana odak noktam bu. Tenis koçumun ben farkında olmadan bana öğrettiği oyun felsefesi sayesinde ekibimi ve kendimi bu büyük puanlara odaklayabiliyorum.

İkinci ders mücadele etmek ile ilgili. Her sporda olduğu gibi teknik yeteneğinizin olması gerekiyor. Örneğin futbolda top sürme kabiliyetiniz, basketbolda potaya şut çekme yeteneğiniz veya teniste vuruşlarınız. Bir diğer özellik ise mücadele etme yeteneğiniz. Son topu yakalayana kadar koşma, azim, hırs hepsi bu mücadele yeteneğinizi yansıtıyor. O zamanlar Boris Becker’in en parlak zamanlarıydı ve yetişemediği topları yakalamak için kendini nasıl yere attığına herkes gibi bende hayrandım. Filozof tenis koçumun öğretisi çok net ve basitti: Teknik yetenekler çok önemli ama çok mücadele eden biri her zaman teknik yetenekleri daha üstün birini yenebilir derdi. Bunun aksi çok ender olur. Mücadele olmadan teknik yeteneğiniz olsa bile, kazanmaktan uzak oluyorsunuz. Bu çok doğru bir tespit – onun için hep, çok çalışmanın ve mücadele etmenin önemine inanmışımdır. Bir işi bir defa iyi yapmanız bu işin uzmanı olduğunuz anlamına gelmez. Her gün yeniden mücadele etmek gerekiyor.

Bu iki dersin sentezi ise “çok çalışıp, büyük puanlara” odaklanmak oluyor. Benim derinden inandığım bir düşünce yapısı. Genç yaşlarda spor yapmanın, özellikle takım sporu yapmanın ve bunu rekabetin olduğu bir ortamda yapmanın faydaları diye düşünüyorum. Bir de koçunuzun ruh hali filozofluksa, hakikaten hayat için önemli şeyler öğrenebiliyorsunuz.

Yazının devamı...

İnsan evrende hayalleri kadar yer kaplar

25 Mart 2018

Yeni fikirler, yeni ekipler, yeni hayaller her zaman heyecan vericidir. Bir startup, bu üç heyecan kaynağını kendi merkezinde barındırmasıyla daha ilk aşamadan itibaren heyecan yüklüdür.

Ben de bugün bir süredir üzerine odaklandığım girişimcilik ve liderlik gibi somut konuların biraz dışına çıkıp, beni heyecanlandıran startup’lardan bahsetmek istedim.

Orwell’ci bir bakış açısıyla, tüm start-uplar heyecan veriyor ama bazıları daha çok heyecan veriyor. Özellikle de üç tanesi, insana keşke bunlardan biri benim startup’ım olsa dedirtiyor. O halde bu üç startup’a yakından bakalım ve heyecan verici yönlerini birlikte keşfedelim.

Nihayet “geleceğe dönüş”: Lilium
Uçan araba üretmek için yola çıkan, Alman girişimi Lilium ile tanışın. Saatte 300 km hızla, 300 km menzili olan bir uçan araba üretiyorlar. Bu araba elektrikle çalışıyor ve düşük düzeyde ses çıkartıyor. www.lilium.com adresinde test videolarını izleyebilirsiniz. Video, Luc Besson’un meşhur filmi Beşinci Element’ten sahneleri andırıyor. İlk uçuşunu başarıyla gerçekleştiren bu araç hava taksisi olarak kullanıldığında New York City JFK Havalimanından Manhattan’a gitmek yalnızca beş dakika sürüyor. Ücret olarak da 36 dolar ödüyorsunuz. Karadan giden bir taksiyle aynı yolu 55 dakikada alıyor ve 56 dolar ödüyorsunuz. Girişimin seri üretime geçiş tarihi henüz net değil. Tabii uçan araba trafiğinin kuralları konusunda da aynı belirsizlik var. Ancak belirsizliklerin hiçbiri heyecanlanmaya engel değil. Gerek aldığı yatırım gerekse uyandırdığı ilhamla Tesla’dan bile daha fazla nefes kesebilecek bir projeyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

İmkansız gıda: Impossible Foods
Son zamanlarda bana en çok heyecan veren ikinci startup, gıda sektörünü değiştirmek için yola çıkan Impossible Foods. Görünümü ve tadıyla normal ete çok benzeyen, orta kıvamında dediğinizde hafif kanlı gelen, vejetaryen bir hamburger üretiyorlar. Görünümü, kokusu normal hamburgerden ayırt edilemeyecek kadar otantik. Bir Silikon Vadisi girişimi olan Impossible Foods, gün geçtikçe daha çok restorana ve yemekhaneye girmeyi başarıyor. Bugüne kadar 257 milyon Amerikan Doları sermayeyi bünyelerine katmışlar. Dünyada yükselen bir trend olan vejetaryen beslenmeye sürdürebilir şekilde hizmet ediyorlar. Kaliforniya’daki fabrikalarında ayda 5,6 milyon adet hamburger üretebiliyorlar. İleride neler yapabileceklerini tahmin etmek bile heyecan veriyor. Negatif kalorili içeceklerden tutun (bir bardak içtiğinizde 400 kcal kaybediyorsunuz) kalorisiz çikolataya kadar sınırsız bir hayal dünyasına kapılar açılıyor.

Etik elmas: Diamond Foundry

Yazının devamı...

Ülkeyi startup’lar kurtaracak

4 Mart 2018

Startup’ların yaşamsal alışkanlıklarımızı değiştirmenin yanında, çok önemli bir ortak özellikleri var: Katma değerli istihdam yaratıyorlar. Bu ortak özellik, sıklıkla dayanak olarak kullandığım “Ülkeyi startup’lar kurtaracak” söylemimin kaynağı olmanın yanı sıra dördüncü sanayi devrimini yakalamamız ve 10 bin dolar kapanından çıkmamız için gerekli olan katma değerli işler ve istihdamın da anahtarı niteliğinde.

Startup’ların ülkeyi kurtarması güzel bir öngörü fakat bu öngörünün gerçekleşmesi için hepimizin yapması gereken şeyler var.

Türkiye’de senede 7.800 kadar bilgisayar mühendisi mezun ediyoruz. Bu sayı, 80 milyonluk bir ülke ölçeğinde az ve yılda 50 bine yükselmeli.

193 tane üniversite daha açacak halimiz olmadığından, bazı yeni yolları zorlamamamız gerekiyor. Bilgisayar mühendisleri de zamanla uzmanlaşıyor. Son denelerde birbirinden farklı şirketlerde 100’den fazla bilgisayar mühendisiyle çalışan biri olarak bu uzmanlaşmayı doğrulayabilirim. Dolayısıyla daha kısa programlardan, belki sadece bir konuya odaklanmış ve bu konunun eğitimini almış mezunlar vermemiz gerekiyor. Android ya da IOS kodlama, sadece UX/UI ya da sadece sistem uzmanları gibi mesleklerle.

Yazının devamı...

Girişimci ve başarı

25 Şubat 2018

Başarı, bir sporcu için performans artışını, bir şirket için yükselen kâr ve büyümeyi, bir öğrenci için düşük not ortalamasını ifade edebilir. Bir sanatçı ya da bir düşünür içinse başarıyı ifade etmek bir hayli zordur çünkü bu kimliklerin odağında ağırlıklı olarak maddi değil, manevi tatminler bulunur.

Peki girişimci için başarı nedir? Bir girişimci ne zaman başarılı olarak değerlendirebilir? Bu soruları 10 farklı girişimciye sorarsanız, alacağınız 10 farklı yanıt olacaktır. Büyümek, kâr etmek, yüksek performans göstermek, başkalarının övgüsünü almak, istihdam yaratmak, entelektüel gelişim göstermek, dünyayı değiştirmek akla gelebilecek yanıtların bazıları ya da tamamıdır. Hepsi de doğru olabilir.

Yanıtların bu kadar farklı olmasının sebebi girişimcilerin ortak bir noktaya sahip olmasıdır: özgürlük. Girişimciliği hem ülkemizde hem de dünyada cazip kılan ana nedenlerden biri de budur.

Başarı her ne kadar değişik tanımlansa da başarıya giden yolda tüm girişimcilerin ortak noktaları olduğunu düşünüyorum:

Başarıya odaklanmak en büyük ortak nokta ve bu işin olmazsa olmazıdır. Aynı anda beş değişik konuyla uğraşabilirsiniz ama odak noktanızın başarı olması gerekiyor. Unutmayın, başarının ne olduğuna siz karar veriyorsunuz. Başarıya odaklanmak bir adaleyi geliştirmek gibidir – sürekli olarak güçlendirmeniz gerekir.

İkinci bir etken de kiminle zaman geçirdiğinizdir. Aileniz ve arkadaşlarınızı kast etmiyorum. Onlar genelde hayatınızın sabit birer parçasıdır. Fakat genel olarak kimlerle zaman geçirdiğiniz çok önemli. Başarılı girişimciler kendilerine ilham veren insanlarla zaman geçirir, yeni dünyalar tanır ve asla doymayan bir merak duygusuna sahip olur. Biri çağırdı diye yanına gitmez, kiminle zaman geçireceğine kendisi karar verir.

Tarafınızı seçin. Kutuplaşmaktan çekinmeyin. Siz bir girişimcisiniz, siyasetçi değil. Tartışmadan, soru sormaktan asla vazgeçmeyin. Fikirlerinizin arkasında durun ve asla bulunduğunuz ortama göre fikrinizi esnetmeyin. Bir sektörü değiştirmek için yola çıktıysanız, bir işi rakiplerden daha iyi yaptığınızı düşünüyorsanız, bunu inanıyorsanız, bunu dile getirmekten de korkmayın.

Kendi ruh sağlınıza hakim olun. İyiye inanın, nefret etmeyin, kin tutmayın, mümkünse kıskanmayın. Kıskançlığın etkisi altında attığınız adımlar size hem zaman hem de dostluk kaybettirir. Biri size kötü davranırsa, sizi dolandırırsa yapmanız gereken intikam peşinde koşmak değil, o insanı yaşamınızdan çıkarmaktır. Zira bir girişimcinin intikama ayıracak bir dakikası bile yoktur.

Yazının devamı...