"Sina Afra" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sina Afra" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sina Afra

Sina Afra

Gerçekleri görmezden gelebiliriz

14 Ekim 2018

Titanik 1912’de denize açıldığında, dünyanın en büyük, en güvenli gemisi olarak tanıtılmıştı. Bunun ana nedeni geminin beş bağımsız bölümden oluşmasıydı. Gemiyi inşa eden mühendisler Titanik’in batması için bu beş bağımsız bölümün dördünün suyla dolması gerektiğini ifade ediyorlardı.

15 Nisan 1912’de Titanik battı ve 1513 kadın, erkek ve çocuk yaşamını yitirdi. Genel hakim görüş, Titanik’in bir buz dağına çarpması sonucunda beş bölümün de parçalanıp, suyla dolduktan sonra batmasıydı. 1985’te Titanik’in battığı yer tespit edilince, çekilen ilk resimler nefes kesen bir gerçeği ortaya çıkarıyordu: Beş bağımsız bölümün sadece bir tanesi zarar görmüştü, diğerlerinde bir çizik bile yoktu. Büyük, batmaz gemi Titanik, sadece bir bağımsız bölümünün su alması yüzünden batmıştı.

Aynı hatayı biz de yapıyoruz. Hayatımızı değişik bölümlere ayırıyoruz ve bir bölümde yaptıklarımızın diğer bölümleri etkilemediğini düşünüyoruz. Hayatımızın farklı bölümlerinin ne kadar birbirini etkilediğini göz ardı ediyoruz. Buna “integrity” ya da Türkçesiyle “bütünlük” deniliyor. Bütünlük, uzun vadeli güven kazanmanın tek yolu. Güven önemli bir konu. Örneğin tüm dünyanın tanıdığı Elon Musk… Nefes kesen bir girişimci, sanırım herkesin sahip olmak istediği bir hikâyeye ve şirketlere sahip. Benim için girişimcilik tarafında en güzel projelere imza atmış kişi. Ama bir şekilde hayatının başka bölümlerinde kendisini zora soktu. Belki bana göre çok önemli olaylar değiller, ama büyük bir kitle için gayet önemli konular olduğu dünya çapında çıkan tartışmadan aşikâr. Bu tartışma çok kısa bir sürede bir güven sorunu haddine geldi. Tam bir Titanik örneği! Muazzam bir gemi, batması imkânsız ama bir kompartımanın su alması batmak için yeterli olabiliyor. Gerçekleri görmezden gelebiliriz. Ama gerçekleri görmezden gelmenin yarattığı sonuçlardan kaçamayız.

Bütünlük her şeyin ötesinde tutarlılık anlamına gelir ve tutarlılık iş dünyasında güvenin inşası için gerekli olan sağlam temeldir. Sözünüz, davranışlarınız, düşünceleriniz, plan ve hedeflerinizle tutarlı olursanız güveni de sağlayabilirsiniz. Bir alanda yarattığınız harikalar hayatınızın geri kalanıyla çelişiyor ve örtüşmüyorsa orada olumsuz anlamda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Hayatın matematiği olduğunu buradan da anlayabiliyoruz. Bir teoremi kanıtlamak için teorinizi oluşturan tüm öğelerin geçerliliğini kanıtlamanız gerekir. Öte yandan teoremin yanlış olduğunu göstermek isterseniz, tek bir öğeyi çürütmeniz yeterlidir.

Yazının devamı...

Yapay zekânın dönüştürücü etkisini kavrayan girişimciler kazanacak

30 Eylül 2018

Günümüzün üzerinde en çok konuşulan ve en çok tartışılan konularından biri, belki de gündemde en çok yer tutan konusu, hiç kuşkusuz yapay zekâ. Bugünlerde dilden dile yayılarak yarattığı deyim yerindeyse “sarsıcı” etki alanı genişlese de esasen yapay zekâ “dün” keşfedilmiş değil, onlarca yıldır pek çok kurum ve şirket tarafından kullanılmaya başlandı ve o günlerden bugünlere üzerinde önemli çalışmalar yapılarak geliştiriliyor.

Peki, ne oldu da yapay zekâ son yıllarda tüm dünyada son derece dikkat çekici bir etki yarattı? Teknolojinin hızla gelişimiyle birlikte dijital dönüşüm çağında iş hayatındaki teamüller yeniden şekillenmeye başladı; bulut bilişim, büyük veri, blockchain ve veri analitiği gibi önemli teknolojiler çarpıcı bir hızla ilerledi. Sonuç olarak yapay zekâ da hem tüm bu teknolojileri besleyerek hem de onlardan beslenerek otonom araçlar, sürekli öğrenen chatbot’lar ve karar verme yetisine sahip robotlar gibi birkaç on yıl öncesine kadar ancak hayallerimizde canlandırabileceğimiz tüm bu heyecan uyandıran gelişmelerin birer birer gerçeğe dönüşmesini sağladı.

Yapay zekânın bu baş döndürücü etkisi hemen hemen tüm sektörlerde büyük bir pazar potansiyelini de açığa çıkarıyor. Öyle ki, Piyasa Araştırmaları Enstitüsü Gartner’a göre, bulut teknolojilerine yapılan yatırımların yıllık bileşik büyüme oranı 2020’ye kadar tahmini olarak ortalama yüzde 18 ile 383,5 milyar dolara ulaşacak.

Bu noktada şu iki önemli soru ortaya çıkıyor: Günümüzün girişimcileri ve start-up’ları böylesine büyük bir potansiyel barındıran yapay zekâdan nasıl faydalanabilir, yarattıkları ürün ve hizmete yapay zekâyı neden entegre etmelidir? Bu soruları nitelikli bir biçimde yanıtlamak için öncelikle içinde bulunduğumuz çağın artık bir “deneyim ekonomisi” çağı olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Deneyim ekonomisinde kurumlar sürekli olarak “inovasyon” peşinde koşuyor, hedef kitlelerine yalnızca bir ürün veya hizmet sunmakla kalmıyor; kişiye özel deneyim tasarımı yaratmak için teknolojiden de etkili bir biçimde yararlanıyor. Yani bir girişimin diğerlerinin arasından sıyrılması ve zamanla bir “marka” haline gelmesi, piyasadaki rekabetin çetin koşullarında hedef kitlesiyle “fark yaratan” bir ilişki geliştirebilmesinden geçiyor. O farkı yaratan ve kişiye özel deneyimleri mümkün kılan en önemli unsurlar yapay zekâ, veri analitiği ve algoritma olarak öne çıkıyor.

Yazının devamı...

Kurumiçi girişimcilik: Bir “win-win” hikayesi

16 Eylül 2018

Bugün iş dünyasında büyük başarılara imza atmış şirketler kurumiçi girişimciliğin önemini kavramış durumda. Google, 3M ve Intel gibi devler, çalışanlarının kendi zamanlarının bir bölümünü gündelik rutinlerinin ötesinde, yenilikçi fikirler üretebilmeleri için harcamalarına olanak tanıyor. Son on yıldır ev eğlencesine damgasını vuran Playstation, Sony’nin kurumiçi girişimiyle hayat buldu, sürekli iletişimde olmamızı sağlayan Gmail’in de benzer bir hikayesi var. Hatta yoğun programa sahip herkesin en büyük yardımcısı küçük not kağıtları Post-It’ler basit ama çok yararlı bir 3M girişimi.

Peki büyük şirketler kurumlarındaki girişimcilik ruhunu sürdürülebilir kılmak için neler yapmalı? Eğer inovasyon yaratan büyük bir şirket olmak istiyorsanız, öncelikle kurum içerisinde girişimcilik kültürünü yaratmanız gerekiyor. Çalışanlarınızın günlük rutinin dışına çıkmanın iyi bir şey olduğunu bilmelerini sağlayın. Tabii ki her farklı fikir başarılı olacak diye bir durum söz konusu değil! İşler planlandığı gibi gitmediğinde başarısızlığın cezalandırılmayacağını çalışanların bilmesi gerekiyor. Belki de en önemlisi; girişimcilik DNA’sı taşıyan çalışanları işe alın. Kendi kararlarını almaktan çekinmeyen, risk almaktan korkmayan lider ruhlu çalışanlar, şirketleri her zaman ileriye götürecektir. Tüm bunları planlarken, önünüzdeki çeyrek kârlarına odaklanmayı bırakın ve on yıllık gelir artışına odaklanın.

Bugün herkesin hayatına giren Gmail, Drone, Post-It gibi yenilikçi ürünlerin ortak noktası neydi? İnovatif ve kârlı olmalarının dışında, en azından başlangıçta çalışanlar tarafından tasarlandılar. Buradaki kilit nokta ise; bu dev kurumların çalışanlarını teşvik etmesi, gerekli personel ve finansman desteğini sağlamalarıydı.

Meselenin çalışan kısmına bakarsak; kurumiçi girişimci olmakla bağımsız bir girişimci olmanın farkını açıklamak gerekir. En önemli fark; ortada hali hazırda bir iş tanımı varken sizin o tanımın dışına çıkmadan yeni bir boyut daha ekleyebilmenizdir. Öncelikle maaş bordrosunun ötesinde düşünmeniz ve yaratıcılık yetinizi esnetmeniz gerekiyor. Kendi hedeflerinizin şirketin başarısıyla örtüştüğü kapsama kümesini keşfetmeniz gerekiyor ve tabii liderlik potansiyelinizi serbest bırakmanız. Kurumiçi girişimcilik, kendi start-up şirketinizi kurmaktan daha az risk içerir. Sizi finansal kaynaklarla destekleyen ve size zaman veren bir şirkette çalışıyorsanız, kaybınız da çok büyük olmayacaktır. Bu nedenle daha cesur adımlar atabilir, özgüveninizi öne çıkarabilirsiniz.

Bir hafta önceki yazımda yeni neslin girişimcilik ruhu konusunda önceki jenerasyonlara göre daha ileri olduğunu yazmıştım. Bu potansiyelin karşılıklı olarak, şirketler ve çalışanlar tarafından iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Yeni nesil işe başladıkları şirketleri “başlangıç” olarak görüyor. Bu da kurumiçi girişimcilik için iyi bir haber! Kendi iş tanımlarını verili bir başlangıç olarak gören gençler, mutlaka üzerine bir şeyler eklemek için hevesli olacaklardır. Türkiye’de en büyük şirketlerde dahi henüz kurumiçi girişimcilik kültürünün yerleşmediğini gözlemliyorum, fakat pek çok uluslararası şirketin Türkiye pazarında faaliyet gösterdiği düşünülürse bu kültürün göçü de halihazırdaki çalışma alışkanlıklarını çok yakında dönüştürecektir.

Yazının devamı...

Z kuşağı hayatta kalmak değil, kazanmak istiyor

2 Eylül 2018

1990’lı yılların ortasında doğan nesil Z kuşağı olarak isimlendiriliyor. Bu nesil artık 20’li yaşlara geldiği ve iş hayatına giriş yaptığı için Z kuşağı hakkında yapılan araştırmalar son dönemde revaçta. Yeni nesli anlamak, onların beklentileri hakkında fikir sahibi olmak şirketler için büyük önem taşıyor. Bunun ilk sebebi iş gücü olarak önceki nesillere göre daha eğitimli ve zor beğeniyor olmaları. Z kuşağına mensup gençler girdikleri işte bir yılı zor tamamlıyor. Araştırmalar ve istatistikler de bu neslin iş değiştirme oranının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye’de son birkaç yıldır yapılan Universum İdeal İşveren Araştırması’nın 2017 verilerine göre; çalışana yapılan yatırım ve bu yatırımın sürdürülebilir olması üniversiteli gençlerin bir şirketi ideal çalışma ortamı olarak görmesinin en belirleyici unsurunu oluşturuyor. Aynı araştırmada, gençlerin kariyer hedefinde girişimciliğini ve yaratıcılığını kullanabileceği bir iş hayatı istedikleri ortaya çıkıyor. PricewaterhouseCoopers'ın (PwC), gerçekleştirdiği "İşte Milenyum Nesli"  araştırmasına göre de yine, Z kuşağı gençlerinin iş hayatından en büyük beklentisinin "öğrenme ve gelişim" olduğu görülüyor. Bu oldukça değerli bir sonuç.

Peki Z kuşağı girişimcilik ekosistemini güçlendirmede nasıl bir potansiyel taşıyor? Öncelikle küçük işletme modelleri modern ekonominin belkemiğini oluşturuyor ve bugünün en genç kuşağı bunun farkında. Büyük şirketlere girip iyi bir maaşa ve iş güvenliğine sahip olabilecekken kendi işlerini kurmak istemeleri ya da gelecek için başarı vaadeden bir start-up’a girmeyi heyecanlı bulmaları da bu nedenle. Bunun yanı sıra, Z kuşağının aileleri de önemli bir destekleyici unsur olarak karşımıza çıkıyor. Ebeveynler girişimcilik için önemli olan yetenek gelişimini teşvik ediyorlar. Daha lise çağlarında, çocuklarının profesyonel bir deneyim kazanmasını istiyorlar. Erken yaşta iş dünyası deneyimi, bu çocuklara ilerleyen yıllarda kendi işlerini kurma konusunda yol gösterici oluyor.

Girişimcilik kolay bir yol değil. Kimi üst kuşaklar gençlerin “start-up” kurma düşüncelerini hayal ya da heves olarak nitelendiriyor. Hatta belki de bu kuşağın girişimciliği kolay yoldan zengin olma metodu zannettiğini düşünüyor olabilirler. Mutlaka tüm gençler, girişimciliğin zorluklarını tam anlamıyla bilmiyor fakat kendilerini geliştirmek zorunda olduklarını iyi kavramış durumdalar. İletişim, finans yönetimi, strateji geliştirme ve ilişki kurma becerileri gibi pek çok beceri ve niteliği geliştirmek için eğitim programlarına katılıyorlar. Z kuşağını bir bakıma şanslı kılan özellik burada yatıyor. Kendini geliştirmek daha önce hiç bu kadar kolay olmamıştı.  Özel program ve kaynaklar, network oluşturabilme fırsatları ve tabii ki internet ve sosyal medyanın gücü bu kuşağa güçlü bir girişim ruhu aşılıyor. İnternet üzerinden girişimcilik hakkında profesyonelce hazırlanmış pek çok programa ulaşmak mümkün. Örneğin Google for Entrepreneurs sitesinden farklı sektörlerdeki uzmanların videolarına ulaşabilirler.

Girişimciliğin ülke ekonomisi için taşıdığı değeri daha önce pek çok kez vurguladım. Yurt dışında özellikle de Amerika’da start-up’ların ülke ekonomisindeki büyük payı girişimciliğin potansiyelini gözler önüne seriyor. Türkiye’de ise önemli adımlar atılıyor olsa da daha atılması gereken çok fazla adım var. Üstelik Türkiye’nin genç nüfusu girişim potansiyelini çok daha güçlü bir pozisyona taşıyor. Bunu değerlendirmenin yolları mutlaka bulunmalı.

Yazının devamı...

Teknolojik aksaklıklar büyük buluşlar ortaya çıkarır

19 Ağustos 2018

Birkaç ay önce, Uber’in sürücüsüz aracının yaptığı ölümcül kaza, tüm dünya gündemine oturmuştu. Uber ve sürücüsüz araç denemeleri yapan pek çok dev teknoloji şirketi, bu olay üzerine devam etmekte olan çalışmaları askıya aldıklarını açıkladılar. Kamuoyunu endişelendiren bu trajik olay üzerine, alınan kararın doğru olduğu söylenebilir. Fakat teknoloji geliştirirken, bu tür kazalar, araştırmanın askıya alınması şöyle dursun, tam aksine çok daha iyi araştırmaların, pek çok koldan sürdürülmesi gerektiğinin kanıtı. Bu noktada devreye start-up’lar giriyor.

Sürücüsüz araç teknolojisini uzun zamandır konuşuyoruz. Teknolojinin çok hızlı ilerliyor olması, bu alandaki çalışmaların tıkanmış olduğu algısını yaratıyor. Aslında sürücüsüz araç konusu çok katmanlı bir mesele; şehir planlamadan haritacılığa, özel sensör sistemlerinden simülasyon teknolojilerine pek çok alanda çalışmalar hız kesmeden devam ediyor.

Google, Uber, Toyota gibi şirketler bu alana milyon dolarlar değerinde yatırımlar gerçekleştiriyor olabilir ama bu pazarda yer kapmak için dev teknoloji şirketlerinden biri olmak şart değil. Bazı start-up’lar kendi sürücüsüz araçlarını geliştirmeye başladı bile! Bu küçük ölçekli şirketler, farklı bir strateji uyguluyorlar: ürünü daha düşük maliyetlerle daha hızlı bir şekilde pazara dahil etmek.

Kimi start-up’lar Google ürünü olan Waymo gibi tamamen otonom bir aracı tüketiciye ulaştırma gibi bir amaç taşımıyor. Düşük hız özelliklerine sahip, ulaştırma alanı olarak daha kısıtlı hareket edebilen servis stili araçları geliştirmeye yöneliyorlar. Düşük hız aynı zamanda güvenlik konusunu da büyük ölçüde karşılamış oluyor. Sınırlı bir alanda hareket eden bu araçlar, örneğin bir üniversite kampüsü, genellikle işbirlikleri yoluyla geliştirilen projelerin parçası oluyor. Yerel idari birimlerin ve devletin desteği bu start-up’ların maliyet sorununu bir ölçüde rahatlatıyor. Ayrıca sürücüsüz araçlarda en yüksek maliyet nedenlerinden biri olan özel yüksek çözünürlüklü haritalar da sınırlı bir alanda hareket eden araçlar için sorun olmaktan çıkıyor. Şimdilik mütevazı görünen bu girişimler, gelecekte çok büyük buluşların temelini oluşturacaklar.

Yazının devamı...

Kalkınma planımız yeni nesil sağlık girişimlerini teşvik etmeli

5 Ağustos 2018

Türkiye’de düzenlenen girişimcilik programları ve yarışmacıları, yeni nesil girişimci adaylarının eğildikleri alanları analiz etme açısından önemli veriler sunuyor. TÜSİAD’ın 2011 yılından bu yana Türkiye’deki üniversite öğrencilerine yönelik olarak düzenlediği ve her yıl bir önceki yılın katılım rekorunun kırıldığı TÜSİAD Bu Gençlikte İş VAR! yarışmasının son iki döneminde odağına insan sağlığına ilişkin teknoloji çözümleri sunmayı alan girişimler büyük ödüllerin sahibi oldu.

Yarışmada 2017 döneminin birincisi, fizik tedavi hastaları ve hareket ihtiyacı olan insanlara, tedavi egzersizlerini istedikleri yerde, istedikleri zaman yapma ve takip etme imkânı sunan bir fizik tedavi platformu tasarlayan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri olurken, 2018 birincisiyse cinsel hastalıkların erken tanısında kaliteyi iyileştirmeyi ve doğru tedaviye hızla ulaşılmasını amaçlayan çözümleriyle “Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi öğrencileri oldu.

Girişimcilik Vakfı’nın Fellow Programı’nda da gözlemlediğimiz bu eğilim esasında şaşırtıcı değil. Yepyeni bir nesil iş yaşamlarımızı ve sosyal atmosferimizi günden güne yeniliyor, tazeliyor. Bu neslin en çok önemsediği kavramların başında ise tasarladıkları girişimlerin mutlaka sosyal bir boyutu olması geliyor. Sağlık gibi yaş, millet, sınıf, sosyal statü ayırt etmeksizin evrensel nitelikteki bir ihtiyaca yeni ekonominin fırsatlarıyla çözümler bulmak, çağımızda genç insanların yaşamla ve özellikle de çalışma hayatıyla bağlantısını güçlendiren bir eylem olarak öne çıkıyor.

Ülkemizin bu alana fikir yatırımı yapan gençlerini besleyecek çok önemli konjonktürel fırsatlar var. Dünyada sağlık alanında yaşanan teknolojik dönüşüm, diğer birçok sektörü geride bırakacak boyutlara ulaştı bile. Bu alandaki teknoloji girişimleri, gen bilimi, ilaç, yönetim, klinik operasyonlar ve sigorta gibi sağlık hizmetlerini besleyen alanlardaki dönüşüme odaklanıyor. Yalnızca Amerika birleşik Devletleri’nde yılın ilk çeyreğinde dijital sağlık alanına yapılan yatırımlar 1,6 milyar dolara ulaştı.

Yazının devamı...

Yemeğiniz 2 no’lu yazıcıda hazır!

22 Temmuz 2018

Tarihin en başarılı liderlerinden, dünyaca ünlü imparator Napolyon Bonapart’ın aslında çok bilinmeyen bir özelliği daha var: Gıda sektöründeki etkisi bugün hala süren bir buluşa aracılık etmiş olması. Napolyon 1795 yılında, yüzyıllardır çözülemeyen “gıdayı uzun süre saklayabilme” sorununa çözüm bulacak ve böylece ordusunun düşmanları karşısındaki gücünü artıracak kişiye 12.000 frank ödül vereceğini duyurdu.

Bu sorunun çözümünü yaklaşık 10 yıl sonra, Fransız şekerlemeci Nicolas Appert buldu. Appert’ın Gıda maddelerini hava almayan kavanozların içine koyarak ısıtmak, kaynatmak ve yine hava almayacak şekilde saklamak üzerine kurulu sistemi bugün, gıdaları taze tutmamızı sağlayan konserve teknolojisinin atası oldu. Halen Appert’in anısına, bu işleme “apertizasyon” dendiği de oluyor.

Appert’in bu basit yöntemi hızla yaygınlaştı ve ilk patenti İngiliz tüccar Peter Durand tarafından teneke kutuda uygulanmış haliyle alındı ancak halen seri üretimde kullanılamıyordu çünkü kutuların açılması çok zordu. Burada devreye başka bir girişimci, İngiliz Robert Yeates girdi ve konserve açacağını icat ederek bu sorunu çözdü.

Gıda sektörü tarih boyunca, tüketici ihtiyaçlarına yanıt vererek ve onların sorunlarına yenilikçi çözümler üreterek ilerledi. Örneğin en başta askerlerin gıda ihtiyaçlarını kolay ve hızlı bir şekilde karşılamak için üretilen hazır gıdalar, sonrasında herkes için üretilmeye başladı. Hızlı, ucuz ve zahmetsiz gıdanın önemini kavrayarak en başarılı girişime imza atanlardan biri, McDonald’s’ı kuran Richard ve Maurice kardeşler oldu.

Yazının devamı...

Spor startup’ları yeşil sahayı aratmayacak

10 Haziran 2018

24 Haziran’da yapılacak genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de ülkemizde alıştığımız coşkulu hava hâkim. Seçmenlere yönelik vaatler, sözler, projeler birbirini kovalıyor. Bu yıl farklı ve son derece olumlu olansa, önceki seçimlere kıyasla girişimciliğin, dijital dönüşümün ve eğitimin çok daha fazla gündeme gelmesi, vaatler arasında öncelikli bir yer tutması. Tüm adaylar, ardı ardına gelen vaatlerin tetiklemesiyle girişimciliği ve teknolojiyi ayrıcalıklı bir konuma oturtmuş gibi görünüyorlar. Bu oldukça sevindirici bir gelişme. Girişimcilik ruhunun ülkemizde büyümesi ve yaygınlaşması açısından uzun vadede daha da fazla fayda yaratacak bir süreç yaşıyoruz.

Son aylarda seçim takvimleri yoğun olan spor kulüplerinin de uzun vadeli hedeflerini gerçekleştirmek için girişimcilik ve teknoloji kültüründen önemli ölçüde faydalanılacağı anlaşılıyor. Büyümek, uluslararası ölçekte rekabet etmek ve lider olmak isteyen kulüplerin teknoloji ve spor girişimciliğinden daha fazla pay almak için en az yeşil sahalardaki kadar sert bir rekabetin içerisinde.

Deloitte’un yaptığı bir çalışma, spor sektöründe 2018’in en önemli 6 trendini sıralıyor:

- Taraftar güvenliği

- Yenilikçi taraftar ve bilet paketleri

- Yeni nesil taraftarlara ulaşabilmek için dijital ve sosyal kanallara daha fazla yatırım

Yazının devamı...