"Serhan Asker" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serhan Asker" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Serhan Asker

Serhan Asker

Boşver Ranieri.. Sonu yoktur güzel şarkıların

1 Mart 2017

Nasıl olmasınlar ki? Onlar dünyanın en çok izlenen liginde deve dişi gibi rakiplerini geride bırakıp şampiyon olmuştu.. Hem de 2. olan takıma 10 puan fark atarak.. 
Ranieri'nin geçen yıl Ada'da yazdığı zafer şarkısı beni Hemigway'in Yaşlı Adam ve Deniz'ine götürmüştü..

RANİERİ HEMİNGWAY'İN SANTİAGO'SUDUR..
Hemingway'in kitabında Santiago, yaşlı ve yalnız bir adamdır. Hayatını devam ettirmek için geçimini sağlamak zorundadır.. Bildiği tek iş ise balıkçılık. Ancak talihsiz bir avcı.. 84 gün boyunca denizden eli boş dönüyor.. Büyük balığı yakalamak artık onun için bir hesaplaşmaya dönüşür.. İnadı inat.. 85. günde Santiago, sonunda büyük bir kılıçbalığı yakalar. Balık direnir.. Balıkla giriştiği savaşı kazanan yaşlı adam, zıpkını ile balığı teknesine bağlar ve çekmeye başlar. Ancak balığın yarasından akan kanlar denize karıştığı için açık denizde yüzmekte olan köpekbalıkları kanın kokusunu alır ve kılıçbalığına saldırarak balığı yer. Sonuçta Santiago’nun elinde, kılıçbalığının sadece iskeleti kalır. Ama o iskelet bile olsa hedefine ulaşmıştır.. Bu onun açık sulardaki zaferidir.. 

BERNARD SHAW SENİ YAZARDI
Hemingway, 85 yaşındaki Santiago'nun hayatıyla insanı insan yapan olgunun, azim ve umut olduğu gerçeğini destanlaştırıyor.. 
Tıpkı 65 yaşındaki Ranieri'nin futbolun beşiği İngiltere'yi sallayan geçen yılki destanı gibi.. 
Sevgili Ranieri.. 
Bernard Shaw'u bilirsin.. Aykırı İrlandalı.. Büyük bir oyun yazarı.. Bir gün Pygmalion oyununun galası icin Başbakan Winston Churchill'e bir davetiye gönderir.. İrlandalı alaycılığı ile şu notu da ekler:"Davetiye iki kişiliktir. Bir dostunuzu da getirin, eğer varsa."Churchill bunun üzerine yıldızının hiç barışmadığı ama görüşmekten de kendini alıkoyamadığı Bernard Shaw'a şu notu gönderir:"Galaya değil ama ikinci oyuna gelirim, tabii sahnelenirse." Büyük edebiyatçıların büyük öykülerin merkezidir Ada.. Şu naif ama bir o kadar büyük kavga da oradan..  
Şayet yaşasaydı Berbard Shaw şu pırıltılı şampiyonluğunun temsilini yazardı.. Oyuna İngiltere Başbakan'ını çağırır mıydı bilinmez ama döktürürdü  senin çılgınlığına dair..
Edebiyat tarihinin en çok satan kitabı İki Şehrin Hikayesi'ni yazan Charles Dickens da senin sıradışı başarın için mutlaka kafa yorardı..

SEN NAPOLYON'UN TEZİNİ ÇÜRÜTTÜN
Sen Leicester City gibi eti budu belli bir takımı şampiyon yaptın.. İnter, Valencia, Athletico Madrid, Fiorentina, Parma, Juventus, Roma, Chelsea. Hepsini çalıştırdın..Hiç görmedin şampiyonluk.. Üstelik hepsinden de kovuldun..
Sen, Kasper Schmeichel, Wes Morgan, Robert Huth, Simpson-Fuchs, Kante, Drinkwater-Albrington, Mahrez, Okazaki, Vardy gibi adsız kahramanlarla dünyayı kendine hayran bıraktın.. 
Sen futbol endüstrisinin bütün düzenini yerle bir ettin.. "Napolyon'un 'para para para' lafı sökmez artık yeşil arenada" dedin.. Şu Katarlı varil milyarderlerinin futbolu bir oyuncak gibi yönetmesine verilmiş büyük bir meydan okumadır senin yaptığın.. 

SEN TİLKİNİN ORMANDAKİ KRALLIĞINI YAZDIN 
Leicester City'in Türkiye'deki Facebook hesabında bir paylaşım vardı geçen yıl.. "Bazen sıradan bir tilki ormanın kralı olabiliyor". İşte tam da bunu yaptın sen Britanya Ada'sında..
Hani dedim ya futbol endüstrisinin bildik kurallarını tarihe gömdün.. İşte o endüstri şampiyonluğundan 7-8 ay sonra seni gözüne kestirdi.. "Ne demek yani para olmadan da şampiyonluk geliyor. Biz o zaman bu paraları niye harcıyoruz" diyen endüstri senin buram buram  "romantizm" kokan manifestonu yok etmekte gecikmedi.. ilk sendelediğin anda biletini kesti.. Kovdular seni..
"Leicester City'de uzun yıllar kalmak istiyordum. Hayallerim öldü" demişsin.. Yapma Sinyor! Vurdun bu sözlerinle şampiyonluğuna çılgınlar gibi sevinen tüm dünyayı.. Şarkını yarım bıraktıkları için üzülme.. Bak bizim Edip Cansever der ki.."Bir şarkı ne zaman güzel değildirSonu olduğu zamanSonu yoktur çünkü güzel şarkıların..."

Yazının devamı...

Başkentin Osmanlı’sına bak

14 Aralık 2016

Sonra, 

“Böyle sessiz ayrılıklarda
Her şey önceden belli olur
En güzel zamanında, aşkın ve hayatın
İnsan deli olur…” diyen Turgut Uyar..
Ardından “Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın” dizelerinin sahibi Ahmet Erhan..
Sadece ‘Fikrimin İnce Gülü’ ile değil birçok eseriyle bizleri büyüleyen Adalet Ağaoğlu.. Son romanı, ‘Kuşlar Yasına Gider’le suskunluğunu bozan Hasan Ali Topbaş..

İDİL BİRET’İN, EFE AYDAN’IN ANKARA’SI

Minik elleriyle tuşların üzerinde at koşturan, dünyaca ünlü piyanistimiz İdil Biret.. Çocukluğumuzun dev oyuncusu Kartal Tibet.. “Beni artık kimseler aramasın, aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın…” dizesiyle, bize aşkın şiddetini anlatan Ahmet Telli.. Tıp alanında dünyada tanınmış Prof. Dr. Münci Kalaycıoğlu.. Evinin önünde uğradığı suikastle öldürülen Tarihçi Necip Hablemitoğlu.. Basketbolu ilk sevdiğimiz dönemlerde, parkedeki kahramanımız Efe Aydan.. Paralimpik Oyunlarında, okçuluk dalında şampiyonluğu bulunan Gizem Girişmen.. Başkentin nesi meşhurdur deseler, ilk çırpıda aklıma bunlar gelir.. Anıtkabir ve bu özel şahsiyetler..
Futbolda yeri geldi Gençlerbirliği, yeri geldi Ankaragücü ile mutlu olduk..

ANKARA’NIN SOĞUĞUNDA YANAN ATEŞ

İşte şimdilerde bir takım var ki tam başkentin ayazında içimizi ısıtıyor.. Mustafa Reşit Akçay’ın önderliğindeki Osmanlıspor..
İlk kez katıldığı Avrupa Kupalarında, neler yapıyor neler.. Villarreal, Steaua Bükreş ve Zürih’in yer aldığı gruptan lider olarak bir üst tura çıktı.. Şahane bir başarı..
Geçtiğimiz günlerde Mustafa Reşit Akçay hocayı yazmıştım..

PROJENİ BİRAZ GECİKTİR HOCAM

Menotti, örneğinden yola çıkarak..
1978’de Arjantin’i Dünya şampiyonu yapan Menotti ile bundan 7 yıl önce Buenos Aires’te buluşmuştum. Altı çizilecek notlar aktarmıştı. ‘Futbol halktan çalındı. Artık her şey para olmuş’ demişti. İşte Osmanlıspor’un hocası Mustafa Reşit Akçay da endüstriyel futboldan yakınıyor. Öğrendiğim bilgiye göre Akçay, Osmanlıspor’u bıraktıktan sonra herhangi bir kulüp takımı çalıştırmayacakmış. Kendi futbol okulunu kurup sokaktaki gençlere futbol öğretecekmiş.
Ne diyelim hocam yolun açık olsun da bence bu projeyi biraz daha geciktir.. Biz senin o sempati ve felsefe saçan gözlerinde Osmanlıspor’a daha vereceğin çok şeyin olduğunu görüyoruz..
İstanbul kaynaklı başarı hikayelerinin yanına Anadolu’dan yeni bir devrimin ayak sesleri var sanki.. Zaten aslın Trabzonlu.. Doğduğun coğrafyanın takımı Trabzonspor o devrimi çoktan yaptı, biliyorum.. Bursaspor da bir başkaldırı gerçekleştirdi.. Senin takımın da Süper Ligde iyi gidiyor, ancak sen devrimi Avrupa arenasında gerçekleştiriyorsun emin adımlarla.. Çok güzel hareketler bunlar, hocam..
Bak ne diyeceğim.. Sen bu yolda böyle ilerlersen yukarıda adını saydığım ünlü bir çok isim sana ve takımına ait özel eserler üretebilir.. Yaşayanlar oturup yazar, hayatta olmayanlar ise ruhlarıyla eyleme geçer..
“Başkentin Osmanlı’sına Bak” diye..

Yazının devamı...

Son model bir “Zorba”.. Obradoviç

11 Aralık 2016

Roman, Osmanlı döneminde geçer. Sırp kökenli, 22 yaşında Avusturya ordusundaki genç bir teğmenin, Mihaylo Latas’ın sonunda Ömer Lütfü Paşa olup Türk ordusunun başkomutanlığına yükselmesini anlatır..

 

Dillere destan bir Kırım Savaşı komutanlığı vardır..

 

Friedrich Engels: “Sayıca ve silahça Rus ordusu Türk ordusundan kat kat üstün... Türklerin ise başlıca üstünlüğü komutanları Ömer Paşa’dır. Muharebenin sonucunu Ömer Paşa’nın bireysel yetenekleri, sabır, dayanıklılık ve uzgörüsü belirleyecektir.”

 

O, ÜNİFORMASIZ ÖMER LÜTFÜ PAŞA

 

ENGELS, cephede imkansızı taktiksel dehasıyla başaran bir komutanı böyle betimliyor..

 

Ömer Paşa’nın bu özelliklerinin yanına astığı astık, kestiği kestik tarafını da eklersek aklıma son model bir Balkan kahramanı geliyor..

 

Zeljko Obradoviç..

 

Sahiden de İvo Andric yaşasaydı bu derinlikli kahramanı yazmak için gece gündüz en güzel cümleleri kurmak için kafa yorardı..

 

Parkede oynattığı basketbol kadar onun bench’teki çılgın performansı da tribündeki seyirciler için şahane bir gösteri. Salonda sanki cephede kahramanca savaşan Ömer Lütfü Paşa’nın üniformasız halini görüyoruz, Obradoviç’in ateş saçan gözlerinde..

 

OBRADOVİÇ ÜNİVERSİTESİ’YLE 3 YIL DAHA

 

BAKIN, İbrahim Kutluay onun hırs ve öfke dolu konsantrasyonu için ne diyor:

 

“Sahada oynayan oyuncu bir hata yaptığı zaman öfkesini yanında oturan onun yedeğinden çıkarır. Bundandır ki yedek oyuncular oynamak için can atar.”

 

Seversiniz, sevmezsiniz Aziz Yıldırım’ı.. Obradoviç gibi bir dünya markasını Türkiye’ye getirmek Yıldırım’ın en büyük projelerindendir..

 

Bu ülkenin en büyük başarı öykülerinden birini (Basketbol’un Şampiyonlar Ligi THY Euroleague Kupası) yazması için artık önünde 3 yıl daha var..  Yıldırım, dev projenin süresini uzattı.. Bu bana göre Fenerbahçe Üniversitesi açılmadan önce varolan Obradoviç Üniversitesi’nin süresine 3 yıl daha eklemektir..

 

Teşekkürler Aziz Yıldırım.. Türkiye 3 yıl daha bir şövalyeden dersler alacak..

 

ROTASI ZORBA’NIN ÜLKESİ

 

OBRADOVİÇ belki de bu 3 yılı tamamladıktan sonra salonlara veda edecek.. İşte onun veda sonrası planı hararetle gelmek istediğim yer... Şundan:

 

“Hayalim, emekli olunca Yunanistan’a yerleşmek. Orada Cafe işletmek istiyorum” diyordu bir röportajında.. Bu hayal hemen beni Kazancakis’in **Zorba’sına götürüyor.. Hani Girit’e yerleşip, linyit yatağı işletmeye karar veren ‘patronun’ yanına aldığı Zorba var ya.. Ona.. Gerçi Obra için keyifle okuduğum Sokrates dergisi bir röportajda ‘Patron’ başlığı atmıştı.. Bana göre Zeljko bu ‘patrondan’ öte kitaptaki bilge adam Zorba’nın karşılığı..

 

HA ZORBA’NIN DANSI HA OBRA’NIN

 

ZORBA, gerçek bir kişilik. Makedon asıllı ve Girit’e yerleşmiş felsefi derinliği olan biri.. Yaşadığı yenilgilerden fışkıran bir tecrübeyle yaşamın sorgulanmasını patronuna haykırıyor.. Çalışkan, linyit ocağında çalışan işçileri sömürüyor ama bunu mertçe yapıyor.. Çok okuyan patronuna ‘kağıt faresi’ diyor ve ona hayat dersleri veriyor:

 

“Her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır”..

 

Kitabın önsözünde Kazancakis kendisini etkileyen tarihin önemli isimleri olarak Homeros, Buda, Nietzsche, Bergson’la birlikte Zorba’yı da gösteriyor..

 

Obra’da, Zorba’daki akıl dolu deliliği de görüyorum, ezber bozan tecrübeyi de, mistik duruşu da, işçilerini sömüren mertliği de.. Ama en çok da onun duygularını söze dökmekte zorlandığı anlarda tek başına dans edişini.. Haksızlığa, üzüntüye ve sevince karşı santuruyla, dansıyla karşılık veren Zorba’yı düşündükçe bench’teki Obra’yı yakalıyorum hafızamda.. Neler yapmıyor ki bu çılgın.. Onunki şahane bir dans resitali..

 

3 yıl daha bu dansla başbaşa kalmak bize iyi gelecek..

Yazının devamı...

Katalunya'da iki yiğit: Arda ve Robert Jordan

10 Kasım 2016

 

BİRİSİ sarışın; diğeri esmer; birisi mağarada bile olsa her gün tıraş olmayı ihmal etmiyor, öbürü ise kapkara sakallarıyla Robinson Crusoe andırıyor.. İkisi de İspanya’da birer yabancı.. Birisi İngiliz asıllı Amerikalı.. Diğeri Türk, Bayrampaşalı.. Diğeri Amerikalı dinamit ustası; İspanya iç savaşında faşistlere karşı savaşıyor; görevi köprü uçurmak..

Türk ise futbol topuyla bir usta, yurdunu yabancılara tanıtıyor yeteneğiyle, köprü yıkmıyor, ülkesiyle dünya arasında bir köprü kuruyor.. Cephede olanını Ernest Hemingway’in sayesinde dünya okudu; yeşil sahadakini televizyon başındaki milyonlar izliyor.. Asker kökenli olan Segovia dağlarında savaşıyor, futbolcu olan Barcelona’nın Camp Nou’sunda döktürüyor.. Dağdakinin takım arkadaşları Anselmo, Pablo, Sordo, Pilar; Nou Camp’takinin ise Iniesta, Messi, Neymar, Pique.. Birisi dağda mağaranın kıyısında uyku tulumunun içinde sevgilisi Maria ile gece yıldızların altında aşk yaşıyor, diğeri ise sevgilisi Aslıhan (Doğan) ile Barcelona-İstanbul hattında sevdadan dem vuruyor..

 

Birisi Robert Jordan.. Öbürü Arda Turan..

 

Biri Çanlar Kimin Çalıyor romanın kahramanı, diğeri kendi yazdığı başarı öyküsünün kahramanı..

 

ÖYKÜLERi YETENEK/MACERA/AŞK/DEVRiM KOKUYOR

 

BENZER yanları da çok bu iki insanın.. İkisi de dikine oynayarak kazanıyor.. ikisinin de gözü pek.. İkisi de sıradanlığa başkaldırıyor.. Jordan, İspanya iç savaşının en çetin döneminde coğrafi şartlar bakımından en zor yerdeki köprüyü havaya uçuruyor; Arda ise, futbolumuzun dip yaptığı dönemde parlayarak Barcelona gibi dünya devi tarafından satın alınıyor.. Diyorum ya ikisi de en zor şartlarda meydan okuyor hayata. İkisinin de düzenle meselesi var..

 

İkisinin de öyküsünde buram buram yetenek/macera/aşk/devrim var.. 

 

Evet sevgili Arda.. Hani son zamanlarda topsuz oyunda da kendini göstermeye başladın ya.. Bu köşede çok yazdım Almanların futbol efsanesi Paul Breitner, “Haftada iki kitap okumazsam kendimi antrenmansız hissederdim” demişti bana.. 

 

Sende de böylesine sarsıcı eğilimler görmeye başladık artık.. Portekizli efsane Eusebio, “Yıldız futbolcular saha dışındaki halleriyle kitleleri çok etkiler. Onu elinde kitapla gören kitap okumaya yönelir” demişti.. Kamplarda elinde görülen kitaplar, Türkiye’den verdiğin 12 kitap siparişi Eusebio’nun dikkat çektiği örneklerden.. 

 

Seçtiğin kitapların çoğu tarih ve İlber Ortaylı imzalı.. Şahane kitaplar hepsi de.. 

 

ADA DEĞiLDiR iNSAN ANAKARADA BiR PARÇADIR

 

ROBERT Jordan üzerinden anlattığım Ernest Hemingway’in eserini de okumadıysan, mutlaka oku.. Kitabın adı, bir katedraldeki baş rahibin vaazlarından birinden alıntı..

 

Rahip sonradan şair olan John Donne’dur.

 

Diyor ki Donne: “Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.”

 

Evet Jordan köprüyü uçurmak görevini General Golz’dan aldığında çanların kendisi için çaldığını hissetmişti..

 

Acaba deliler gibi aşık olduğu Maria’ya rastlayacağını bilseydi bu işi kabul eder miydi? Ederdi.

 

Bir yerde diyor ki: “Öleceklerini bile bile bu görev kabul edilir, çünkü iyi insanlar böyle yapar.”

 

ROBERT KÖPRÜ UÇURDU SEN KÖPRÜ KURDUN

 

ROBERT Jordan, köprüyü uçurdu ama savaşın kaçınılmaz sonu olarak hayallerini de aşkını da havaya uçurdu..

 

Öldü..

 

Sevgili Arda..

 

Sen Bayrampaşa’nın bir kenar mahallesinde başladığın serüveni futbolun belki de dünyadaki zirvesi sayılan Barcelona’ya taşıdın.. Robert Jordan, İspanya’da ‘köprü’ uçurdu; cumhuriyetçilerin gönlüne taht kurdu.. Sen ise aynı devlette, ülkenin dünyayla buluşmasını sağlayan ‘köprüyü’ kurdun..

 

O, ‘savaşın zalimliğine’ kurban gitti, sen ise ‘güzel oyunun’ büyülü atmosferinde Allah vergisi yeteneklerini dantel gibi süsleyerek yüreğimizi kabartıyorsun. Messi’nin Neymar’ın, Iniesta’nın yanında her maça çıktığında..

 

 

 

Yazının devamı...

Cavcav'ın değirmeni

10 Kasım 2016
Böyle başlar Sabahaddin Ali'nin Değirmen öyküsü.. Eşsiz bir aşk vardır hikayede.. Öyle bir aşk ki, onu anlatmaya bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur..
 
"Atmaca" adında muazzam klarnet çalan bir çingene gittiği her köyde kızları kendine hayran bırakır. Ama o kimseyle ilgilenmez. Ta ki son gittiği köyde rastladığı değirmencinin kızına kadar. Kız çok güzel ama küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmış. 
 
Çingene deli gibi aşık olur bu sakat kıza. Kız da ona aşıktır ama, kendisini bu yakışıklı çingeneye layık bulmuyor. "Kaçalım buralardan" diyen Atmaca'ya "Ağam, ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun" diye içli yanıtlar veriyor.. 
 
Atmaca ne etse kızı bu fikrinden caydıramıyor..
 
Yakışıklı çingene bir akşam bütün köyü değirmene toplar. Klarnet çalacağını söyler. 
Herkes gelir.. Çalar. Sonra klarneti bir köşeye fırlatır, değirmenin çarklarına gider. Bile isteye sağ kolunu değirmene kaptırır. Böylece sevdiği kızla eşitlenmiş olur.
 
Öyküyü şöyle bitirir Sabahaddin Ali:
"sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir." 
 
DEDEMİN DEĞİRMEN ANILARI
 
Dedem anlatırdı.  "Buğdayı atlara yükler köye 15 kilometre uzaklıktaki değirmene giderdik. Yörenin tek değirmeni olduğu için  civar köylerden herkes hasattan sonra buraya hücum ederdi. Sıra beklerdik günlerce.. Değirmenin sahibi Allahı var bizi iyi ağırlardı.. Adil adamdı. Hiçkimsenin hakkını yemezdi. Büyük bir odada 7-8 kişi 10-15 gün kaldığımız olurdu. Ne dostluklar kurulurdu orada anlatamam." derdi. 
 
Çocukluğu değirmenlerde geçmiş dedemin. Değirmen sözcüğü belleğimde Lise yıllarıma kadar birlikte yaşam sürdüğüm dedemin bu anılarıyla yer tuttu.. 
 
DON KİŞOT'UN BAŞ DÜŞMANI! 
 
Değirmen dendiği zaman bir de hayallerinin peşinden oradan oraya savrulan Don Kişot'un yel değirmenini anımsarım.. Hani sevgilisi Dulsinya için saldırdığı yel değirmeni var ya, o işte.. Don Kişot yel değirmenlerine karşı hiçbir zaman  zafer kazanamadı ama onların korkulu rüyası olmayı başardı! 
 
Dedemin anılarındaki, Sabahaddin Ali'nin Değirmen öyküsündeki ve de Cervantes'in Don Kişot'undaki değirmenleri anlamakta hiçbir sıkıntı çekmedim. 
 
VE GADDAR DEĞİRMENCİ.. 
 
Ancak Gençlerbirliği'nin efsanevi başkanı İlhan Cavcav'ın değirmenini anlamadım gitti. Bilmeyenlere yazıyorum bunu Cavcav'ın un fabrikaları var Ankara'da. Başkent'in ekmek sektörüne önemli katkısı olmuştur. Yıllardır Ankara'da yaşayan biri olarak Cavcav'ın unundan yapılan ekmeklerden ben de yemişimdir. 
Anlamadığım değirmen bu da değil. 
Anlaşılmayan değirmen Teknik adam kıyımıyla ilgili.. En son takımı iyi bir noktaya getiren İbrahim Üzülmez'i öğüttü.. 
 
Cavcav, 38 yılda 62 teknik direktörle çalışmış.. Düşünebiliyor musunuz, 2015'te 11 ayda (1 yıl bile değil) takımın başına 6 teknik adam getirmiş. 
 
Sevgili Başkan alt-yapı, tesisleşme, borçsuz kulüp, Afrika'dan bulup getirdiğin Kona-Moshoue-Khuse efsaneleri.. Hepsi tamam da senin değirmenin hikayeleri yukarıdaki değirmen hikayeleriyle çok zıt.. Onlar da adalet var onlarda aşk var onlarda hırs var.. Seninkilerde ise gaddarlık var..




Yazının devamı...

Cavcav’ın değirmeni

10 Kasım 2016

Atmaca adında muazzam klarnet çalan bir çingene, gittiği her köyde kızları kendine hayran bırakır. Ama o kimseyle ilgilenmez. Ta ki son gittiği köyde rastladığı değirmencinin kızına kadar. Kız çok güzel ama küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmış. 

Çingene deli gibi aşık olur bu sakat kıza. Kız da ona aşıktır ama, kendisini bu yakışıklı çingeneye layık bulmuyor.
Atmaca ne etse kızı bu fikrinden caydıramıyor..
Yakışıklı çingene bir akşam bütün köyü değirmene toplar. Klarnet çalacağını söyleyerek.
Herkes gelir.. Atmaca klarneti bir köşeye fırlatır, değirmenin çarklarına gider. Bile isteye sağ kolunu değirmene kaptırır. Böylece sevdiği kızla eşitlenmiş olur.
Öyküyü şöyle bitirir Sabahattin Ali:
“Sevgili, bir vücutta bulunmayan bir şeyi, kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”

DEDEMİN DEĞİRMEN ANILARI

Dedem anlatırdı. “Buğdayı atlara yükler, köye 15 kilometre uzaklıktaki değirmene giderdik. Yörenin tek değirmeni olduğu için civar köylerden herkes hasattan sonra buraya hücum ederdi. Sıra beklerdik günlerce.. Değirmenin sahibi Allahı var bizi iyi ağırlardı.. Adil adamdı. Hiçkimsenin hakkını yemezdi. Büyük bir odada 7-8 kişi, 10-15 gün kaldığımız olurdu. Ne dostluklar kurulurdu orada anlatamam” derdi.
Çocukluğu değirmenlerde geçmiş dedemin. Değirmen sözcüğü, belleğime, lise yıllarıma kadar birlikte yaşam sürdüğüm dedemin bu anlattıklarıyla girdi..

DON KİŞOT’UN BAŞ DÜŞMANI!

Değirmen dendiği zaman bir de hayallerinin peşinden oradan oraya savrulan Don Kişot’un yel değirmenini anımsarım.. Hani sevgilisi Dulsinya için saldırdığı yel değirmeni var ya, o işte.. Don Kişot yel değirmenlerine karşı hiçbir zaman zafer kazanamadı ama onların korkulu rüyası olmayı başardı!
Dedemin anılarındaki, Sabahattin Ali’nin Değirmen öyküsündeki ve de Cervantes’in Don Kişot’undaki değirmenleri anlamakta hiçbir sıkıntı çekmedim.

VE GADDAR DEĞİRMENCİ...

Ancak Gençlerbirliği’nin efsanevi Başkanı İlhan Cavcav’ın değirmenini anlamadım gitti. Bilmeyenlere yazıyorum bunu, Cavcav’ın un fabrikaları var Ankara’da. Başkent’in ekmek sektörüne önemli katkısı olmuştur. Yıllardır Ankara’da yaşayan biri olarak Cavcav’ın unundan yapılan ekmeklerden ben de yemişimdir.
Anlamadığım değirmen bu da değil.
Anlaşılmayan değirmen Teknik adam kıyımıyla ilgili.. En son takımı iyi bir noktaya getiren İbrahim Üzülmez’i öğüttü..
Cavcav, 38 yılda 62 teknik direktörle çalışmış.. Düşünebiliyor musunuz, 2015’te 11 ayda (1 yıl bile değil) takımın başına 6 teknik adam getirmiş.
Sevgili Başkan alt-yapı, tesisleşme, borçsuz kulüp, Afrika’dan bulup getirdiğin Kona, Mosehou, Kushe efsaneleri.. Hepsi tamam da senin değirmenin hikayeleri yukarıdaki değirmen hikayeleriyle çok zıt.. Onlar da adalet var, onlarda aşk var, onlarda hırs var.. Seninkilerde ise sanki biraz gaddarlık var.

Yazının devamı...

Başkent’in Klopp’u

3 Kasım 2016

Ama öncesinde Tavşanlı Linyitspor’u da çalıştırdı. Her maçtan sonra veciz olduğu kadar, ayağı yere basan sözlerden dem vuruyordu. Okuyan, sorgulayan bir karakter olduğunu haykırıyordu her sözüyle.. Biraz araştırınca öğrendim ki her gece uyumadan önce mutlaka kitap okurmuş. Son zamanlardaki konuşmalarına bakılırsa Mevlana’dan sıkça besleniyor. Sanırım Tavşanlı Linyitspor’un berabere biten bir maçından sonra şöyle demişti: ‘Ele gelmiyorsa sevdiğiniz elinizdeki ile yetinmelisiniz.’ Alınamayan 3 puana, böyle hayıflanıyordu Mustafa Reşit Akçay. Trabzonspor’u çalıştırırken, yabancı futbolcuları daha iyi anlayabilmek için İncil’e kafa yorduğunu açıkladı. ‘Oyuncularımın kafa yapısını çözüp, neye gönül verdiklerini irdeliyorum’ dedi. İlginç tercihleri var. Mesela totem yapıyor.. Takım 3-4 maç kötü gidince, mutlaka bir toteme başvuruyor. Söz gelimi, ya sakalını ya da saçını kısaltıyor ya da uzatıyor. Yeri geliyor, serçe parmağındaki tırnağı uzatıyor. Nedenini soranlara ‘Yunan mitolojisinden bereketi çağrıştırır’ yanıtını veriyormuş. 

“FUTBOL HALKTAN ÇALINMIŞ”
Tam bir yüzük meraklısı. 60 yakın büyük taşlı yüzüğü var. Boş zamanlarını değerlendirmek için değişik uğraşların içine giriyor. Resim kursuna gitmiş.. Serbest çalışıyor. Gölgeli resimleriyle dikkat çekiyormuş. Hani merak etmiyor da değilim bu çalışmalarını..
Aslında bir alt-yapı ustası.. Fatih Tekke ve Gökdeniz Karadeniz gibi isimlerin yetişmesinde katkısı var.

Dedim ya hoca çok farklı bir tarz. Kendisini geliştirmek için yurt dışına çıkmak istiyor. Ancak o zamanki kulübü bu işe yanaşmıyor. O da arabasını satıp Hollanda’ya gidiyor. Ajax’ın alt yapısında yeni futbol düzeni üzerine kafa yoruyor.
1978’de Arjantin’i Dünya Şampiyonu yapan Menotti ile bundan 7 yıl önce Buenos Aires’te buluşmuştum. Altı çizilecek notlar aktarmıştı. ‘Futbol halktan çalındı. Artık her şey para olmuş’ demişti. İşte Osmanlıspor’un Hocası Mustafa Reşit Akçay da endüstriyel futboldan yakınıyor. Öğrendiğim bilgiye göre Akçay, Osmanlıspor’u bıraktıktan sonra, herhangi bir kulüp takımı çalıştırmayacakmış. Kendi futbol okulunu kurup, sokaktaki gençlere futbol öğretecekmiş.

Ne diyelim Hocam yolun açık olsun.. Senden okuyan ve irdeleyen yetenekli çocuklar bekliyoruz demeyeceğim. Sen zaten bu yola baş koymuşsun..

Son not... Sahi Mustafa Hoca özellikle de sakallı haliyle Liverpool’un Teknik Adamı Jurgen Klopp’u andırmıyor mu?

Yazının devamı...

Abdül aşkına bastır Ankaragücü

25 Ekim 2016

Yaşından büyük olgun davranışlarıyla gruba anında benimsetti kendisini. Bursaspor’un bırakın bir maçını, antrenmanlarını bile kaçırmazdı. Derslerini de ihmal etmezdi bu arada. Üniversiteyi kazandı. Ankara Hacettepe Üniversitesi’nin yolunu tuttu. Zor oldu Bursaspor’undan Teksaslı yoldaşlarından ayrılmak. O, Ankara’da da hafta sonları için bir mesken buldu kendisine. Bir zamanların TeksaslısıGecekonducularla kaynaştı Ankaragücü tribünlerinde. Başkentliler de onu çok sevdi. Huyu kurusun çabuk sevdiriyordu kendisini Abdulkerim Bayraktar.. Nam-ı diğer Abdül...
Abdül, artık Bursaspor sevgisinin yanına Ankaragücü sevgisini de eklemişti.. Üniversiteyi bitiren Abdül vatan borcu için Mardin’e asker oldu. Yurt savunmasında şehit düştü. Haber tüm Türkiye’yi yasa boğdu. Bursaspor taraftarları stadyumda onun için cenaze töreni düzenledi. Tören sırasında sarı-lacivertli renklerle yüzlerce genç, sahanın ortasına gelerek ellerindeki pankartı açtı:
‘Abdül ölmedi kalbimizde yaşıyor.. Gecekondu’
Daha önce de yazılmıştır bu duygu dolu öykü..
İşte böyle başladı Ankargücü-Bursaspor kardeşliği.. Zaten futbol, böyle hikayelerden beslenen güzel oyun değil midir ki..
Uzun zamandır bu öyküden yola çıkarak bir Ankaragücü yazmak istiyordum. Demek ki zamanı geldi dedim ve oturdum yazdım. 

SÜPER LİGE 31 YIL DAMGA VURDULAR

Onlar, doğrudur, 1. Lige özel bir yasayla çıktılar. Kenan Evren döneminde. 2. Lig’de oynarken Türkiye Kupasını kazanmışlardı. Evren ‘Birinci Lig’de mutlaka Ankara takımı da olmalı’ dedi ve onlar için yasa çıkartıldı.
‘Alt liglerde bir takım Türkiye Kupasını kazanırsa otomatik olarak 1. Lige çıkar’
İşte Ankaragücü bu talep ve kanunla 1. Lige çıktı, sene 1981’de.. Evren döneminden sonra demokrasi günlerinde de bileklerinin hakkıyla Süper Lige renk kattılar.. Ve tam 31 yıl tutundular sonradan adı ‘Süper’ olarak değişen 1. Ligimizde.

ONLAR GECEKONDULARIN İFTİHARI

Ligde çok etkili olan taraftar grubunun adı Gecekondu. Çoğu Ankara’nın Çin Çin semtinden gelen bıçkın delikanlılardan oluşuyor. Bazen düşünmüyor değilim gecekonduların bıçkın olduğu kadar bir o kadar da saf duygularıyla beslenen insan grubunun ruhuna futbol nasıl hükmediyor. Bana göre tam bir sosyoloji tezi çıkar oradan..
TRT’den mesai arkadaşım Alper Bakırcıgil koyu bir Ankaragücü taraftarı. O anlattı: ‘Abi 2. Ligdeki maçlarımızı bile en az 10 bin taraftar izliyor iç saha maçlarımızda’
Gecekondu taraftar topluluğu her maçtan önce Ankara’nın simge yerlerinden olan Gençlik Parkı’nın ‘çukur’ diye tabir tanımlanan yerinde toplanıp oradan 19 Mayıs Stadyu’munun kale arkasına doğru yol alıyor. Coşkuyla.. ‘Guruluyuz..Güçlüyüz.. Ankaragüçlüyüz..’ tezahüratıyla..

URFALI BABİ’DEN ANKARAGÜCÜ’NE GÜZELLEME

Asıl tezahüratları bu ama onlar için yazılmış şahane bir marş var. Sözleri bir zamanların kült filmi Salako’nun müziklerini yapan Urfalı Babi’ye ait.. Asıl adı Yılmaz Kayral. Urfalı Babi deyip geçmeyin. Erkin Koray’ın seslendirdiği Senden Ayrı ve Gönül Salıncağı parçalarının sahibidir. Ayrıca ‘Canan’ Batı müziği formatında çıkardığı 45’liğidir. Bakın ne yazmış Babi, Başkentin futboldaki markası için..
Bir şişe su liraya, maaş yetmez kiraya,
Kasaptaki sıraya bastır Ankaragücü
Vergi geldi her kula, fakire, yetime, dula
Altımızdaki çula bastır Ankaragücü
Beş yıllık planına bastır Ankaragücü
Kalkınma planına bastır Ankaragücü
Bastır Ankaragücü..
Ankaragücü 1910 yılında kurulmuş. Cumhuriyet değerleriyle büyüyen bir kulüp.. Onlara ait son bir not..
Sene 1929.. Ankara takımları arasında yapılan kupa finalinde Sarı-lacivertliler, Gençlerbirliği’ni 3-1 mağlup eder ve kupayı kazanır. Tribünlerden şu laf atılır:
Elleri kirli, amele takımına Atatürk’ün kurduğu Hakimiyet-i Milliye kupası verilir mi?
Takım kaptanı Natık As cevap verir:
-‘Ellerimiz kirli olabilir ama alnımız aktır’
Bastır Ankaragücü.. En kısa sürede seni Süper Lig’de görmek istiyoruz..

Yazının devamı...