"Necati Yalçın" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Necati Yalçın" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Necati Yalçın

Necati Yalçın

‘Çoban Mektebi’nden teknolojik merkeze

21 Mart 2017

“Uzakta Kalaba’nın toprak damları yamyassı yassılmış, uçmasınlar diye toprağa yapışmışlar. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Binası, tipinin toz beyazı tozutması içinde, muazzam ve muattal, bir ejderha gibi görünüyor, simsiyah; pencereleri ışıksız sadece, karargâh nöbetçi zabitinin ve telgrafhanenin lambaları yanıktır; bir de üst katta, Büyük Oda’nınkiler; ‘Reis Paşa’, Meclis’den akşam ezanı gelmişti, bak hala gitmemiş...”
Sami Pașazade Suphi Paşa, tarihte kimseye nasip olmayacak bir özelliğe sahiptir! Tespit bana ait ama eminim siz de hak vereceksiniz: Paşa, Osmanlının ilk Eğitim Bakanı’nın oğlu, cumhuriyetin ilk Milli Eğitim Bakanı’nın babasıdır. Hak verdiğinizden emin, yaptığı 15 evliliğe hiç değinmeden, devam ediyorum!
Paşa, II. Abdülhamit döneminde eğitim bakanlığının yanında evkaf, maliye ve ticaret bakanlıkları da yapmış. Eğitim Bakanlığı sırasında Ticaret Lisesi ve Sanay-i Nefise Mekteplerinin kurulmasına öncülük etmiş. II. Abdülhamit’in yaptığı eğitim hamlesiyle okul sayıları ciddi bir biçimde artmıştır. Cumhuriyet kurulduğu zaman memleketin eğitim durumun ne derece düşük olduğunu düşününce II. Abdülhamit’in hamlesi ayrıca değer kazanıyor. İşte o günlerde bizim Sami Paşa bakandır ve kızlar için de okul açılması konusunda tereddüt yaşamaktadır. II. Abdülhamit:
“Sen mektebi aç, ben arkandayım.” der ve kızlar için ilk okulun açılması önünde engel kalmaz.
Buraya kadar andığımız eğitim hamlesi sürecinde sadece memleket için değil, aynı zamanda dünya tarihi açısından da önemli bir okul açılacaktır: Çoban Mektebi.

HAYIFLANMADIM DERSEM YALAN OLUR

Kaynaklar, bu mektebin açılmasından önce bu isimde bir okulun ABD’de açıldığını yazıyor: Shepherd University (Türkçesi Çoban Üniversitesi) 1871’de açılmış. “Bizim okuldan eski!” diye hayıflanmadım dersem yalan olur! Derken okulun açıklamaları durumu kurtaracak nitelikteydi. Okul, bizim Çoban Mektebi’nin ününü gölgeleyemiyor çünkü adını çobanlardan değil, Shepherdstown’dan gelenlerden almış. Okulda verilen dersler de zaten dil, sanat ve fen bilimleriyle ilgiliymiş.
Bizim okul, modern tarım yöntemlerinin çiftçiye yerinde göstermek için “Numune Tarlaları” projesi kapsamında, 1900’lü yıllara varmadan hemen önce açılmış. Bu amaçla çeşitli illerde okullar açılmış ama Ankara’daki okulun bir farkı var; okullar sadece ziraat mektepleriyken, burada bir de çoban mektebi var.

TEK BAŞINA ‘BAKANLIKLAR SEMTİ’

Yapıyla ilgili söyleceklerimiz bitmedi!
1919 yılının son günlerinde Ankara’da büyük bina sayısı oldukça azdır. Çatısı olmasa da bir büyük yapı ve onun küçüğü bir başkası işgal askerlerinin kullanımındadır. Biraz şehir dışında olmasından işgal askerlerince tercih edilmediğini düşündüğüm bu yapı boştur. Zaten sıkıntılı olan öğrencisi sayısını I. Dünya Savaşı nedeniyle sıfırlamıştır. Artık okulun önünde “eski” ibaresi vardır (Eski Ziraat Mektebi). İşte o günlerde, gelişiyle Ankara’ya kızılca günü yaşatan Mustafa Kemal ve arkadaşları için bina, ev ve çalışma yeri olacaktır.
Meclis açılıp, bakanlar tespit edilince, bina adata tek başına “Bakanlıklar” semtini temsil eder. Bugün semte de sığmayan Eskişehir yolunu nereye kadar alacağını bilmediğimiz bakanlıkların çoğunun bu yapıda olduğunu, bazen bir odada birden fazla bakanın çalıştığını hayal edebiliyor musunuz?

ANADOLU AJANSI’NI DA MİSAFİR ETTİ

Anadolu’daki mücadelenin yurda ve dışına iyi anlatılması gerekmektedir. Anadolu Ajansı’nın kurulmasına karar verilir. Kurulur da. Kurulma amacına uygun olarak önemli işler yapmıştır. İnanmayacaksınız ama o günlerde Anadolu Ajansı da bu binanın bir odasındadır. Halide Edip burada çalışır.
Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları, tüm bakanlar ve Anadolu Ajansı birer, ikişer yeni yerlerine taşınırlarken, Mareşal Fevzi Çakmak ve çalışma arkadaşları on yıldan fazla burada kalmaya devam edecektir. Bu sürede yapı Genelkurmay Başkanlığı binasıdır.

O BİNA ŞİMDİ METEOROLOJİ İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Günümüzde bina, bir kat daha yükselmiş haliyle, Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü olarak topluma hizmetini sürdürüyor. Mahallenin adı ilk karargâhın burada olduğunu unutturmamak için olsa gerek Karargâhtepe Mahallesi.
Dünya Meteoroloji Günü bu haftada kutlanıyor. Meteorolojinin memleketimizdeki gelişim sürecini izleyebileceğiniz bir müze var burada. Gidin oraya. Memleketin hava durumundaki tahminin geldiği son noktayı gözlerinizle görün. Kaynağındasınız, “Önümüzdeki günlerde hava nasıl olacak” diye sorun! Burasının çobanları eğitmek için yapıldığını düşünün. II. Abdülhamit’in tüm yurt çapında başlattığı eğitim hamlesi içinden çok özel bir yere sahip olan Çoban eğitimde ilk ve tek olması veya Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’daki ilk evi ve karargâhı olması gibi yapıya ait ilkleri hatırlayın. Bu sürenin 4 ay kadar olduğunu vurgulayalım.
Kapısında; “Atatürk, Büyük İstiklal Savaşı’nda bu odada çalışmış ve harekât planlarını burada hazırlamıştı” yazan ve ikinci kattaki odada; masa, sandalye ve sobanın arasında yürüyün. Oda küçük, sizi yormayan bir tur olacak. Koridorlarda yürürken koca bakanlıklar semtinin (hatta Eskişehir Yolu’nun) buraya sığdığını düşünüp gülümseyin. Sami Pașazade Suphi Paşa, II. Abdülhamit, Halide Edip Adıvar, Mareşal Fevzi Çakmak ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anın.

Randevu telefonu: Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Meteoroloji Müzesi 302 24 19
Detaylı bilgi için: Bir kitap; Özkan Keskin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Modern Ziraat Eğitiminin Yaygınlaşması: Ankara Numune Tarlası ve Çoban Mektebi. Bir söyleşi; Gazetemizden sevgili Eray Görgülü ile yaptığımız söyleşi; “Hürriyet Ankara – Ankara açık hava müzesi ama bilmiyoruz.”

Yazının devamı...

Ankara Çiğdemiyle sohbet edin!

19 Mart 2017

Antik çağlarda, binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan Hititler de bu bölgede yaşayan Ankara Çiğdeminin kıymetini bilmişler. Adıyla anılan ve 38 gün süren bayram da yapmışlar, dünyada benzeri yok. Antik devir bu, gün olmuş bayram savaşlara denk gelmiş. İnanmazsınız, Kral savaşa gitmemiş! En güvendiği komutanını göndermiş, kendisi çiçeğin törenlerine katılmış. Hititlerin büyük olasılıkla bu bayramlarda da kullandığı müzik aleti, tören kapları (Akatca bibru) veya tören tasvirlerini çiğdemleri anarak Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde görebilirsiniz. 

ŞİİR YAZMIŞ, TÜRKÜSÜNÜ SÖYLEMİŞ

Binlerce yıl sonra, Türkçeyi bugün çok kişinin kullandığından daha düzgün kullanan, Yedi Ulu Ozan’dan biri olan ve ajan olduğu şüphesiyle astığımız ozanımız Pir Sultan Abdal; bu çiçeğe şiir yazmış, türküsünü söylemiş:
Sordum sarıçiğdeme
Sen nerede kışlarsın
Ne sorarsın hey derviş
Yer altında kışlarım...
Dünyada sadece Anadolu’da iç bölgelerde yetişiyor. Avrupa’da çoğaltılsa da endemik, yani belli yöreye özgüdür. Biz de pilavını yapmış; soğanını çiğ yemiş; mani, bilmece, şiir (Gülten Akın; Uzak bir kıyıda) yazmış; posta puluna, posta kartına basmışız. Çok şükür henüz soyu tehlikede değil ve biz Anadolu’da ipe dizip veya 10-15’ini bağlayıp baharı kutlamaya devam ediyoruz. Ankara’da bolca bulunduğu tepeye apartmanlar dikmiş, adıyla mahalle kurmuşuz. Mahalleli kurduğu derneğin adında anmış, resmini sembol yapmış. Yazı için görüştüğümüz Dernek Başkanı Fatih Aksoy, bu konudaki duyarlılığı arttırmak için önceki yıllarda pilav, fotoğraf ve yürüyüş gibi etkinlikler düzenlediklerini, yenilerini düşündüklerini belirtti.

KAYNAKLAR KISITLI

Ankara’da kültürümüzü yaşatmada önemli yeri olan Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi, Çiğdem Şenliği’ni duyurdu. Çok sevindim. Pilavı korkarak sordum, sorumlusu Çiğdem Hanım, pilavın sembolik olduğunu, en fazla 30 çiğdem topladıklarını, Anadolu’nun çiğdem geleneğini bu etkinliklerde yaşattıklarını belirtti. Bu yazının çıkmasında Sevgili Timur Özkan önemli rol oynadı. Yazıya en önemli kaynak da kendisinin kitabı oldu zaten. Kitabı basan Ankara Kulübü, yazının fotoğrafına da katkı sağladı; çift çiğdem çiçeğini, ferfenenin düzenlendiği Abidinpaşa Köşkü bahçesinde çektim! Özkan’ın bu kitabını da saysak, Ankara Çiğdemi adının anıldığı kaynaklar ne yazık ki iki elin parmakları kadar var, yok. İlginç bir ayrıntı olarak adını ananların yarısının profesör olduğunu not düşelim.
Birkaç yıl önce kaybettiğimiz şair, yazar, diplomat Talat Halman gazetesinin Ankara ekinde beş hafta arayla iki kez köşesinde Ankara Çiğdemini konu eder ve ilkinde “Ankara için bir çiçek seçemez miyiz, başkenti bu çiçekle bezeyemez miyiz?” diye şiir gibi bir soru sorar. İkinci yazısından anlıyoruz ki; tek yanıt veren kişi şair, halkbilimci ve öğretmen Oğuz Tansel’in kızı Prof. Dr. Aysıt Tansel’dir.

‘BABAM TOPLAMAYA İZİN VERMEZDİ’

Çiğdemi, gazetesinin Ankara ekinde son ele alan olarak Aysıt Hoca ile görüşmemek olmazdı, görüştük. Daha ilk cümlesinden Halman’a tek yanıt verenin neden kendisi olduğu anlaşılıyordu. Babasının bu konuda çok duyarlı olduğunu, çiğdemlerle dolu tepeye bakıp Çiğdem Tepe dediklerini, babasının toplamalarına izin vermediğini, tepeye çıkıp çiğdemleri seyrettiklerini, sonra buraya kurulan mahallenin adının Çiğdem Mahallesi olduğunu bir çırpıda anlatıverdi. Babasının, ablasına Çiğdem adını verdiğinde bu ismin o günlerde bir ilk ekledi sözlerine. Babasının ve ablasının artık aramızda olmadıklarını söylediğindeyse bir süre konuşamadık, yutkunduk... Dilerdim ki dedi; adına bir grup oluşsun, Ankara’nın çiçeği olsun, Ankaralı soğanıyla gurur duysun. Dileklerine katılmamak elde mi?

KENTİN RESMİ ÇİÇEĞİ OLSUN

Üniversiteler, sivil toplum örgütleri, belediyelere tüm ilgililere giderse sesimiz; Başkent örnek olsun ve bir kentin resmi çiçeği olsun. Adına festivaller düzenlensin, parkı yapılsın, yetiştirilsin, görmek veya fotoğrafını çekmek için yürüyüşler yapılsın, anlatıldığı kürsüsü olsun. Bir anıtı, anıtının altına bilim dünyasındaki Latince (Crocus Ancyrensis) ve Türkçe adı yazılsın. Zaman kaybetmeyin, atlayın gidin; görün, fotoğraflayın onları. Toplamak isterseniz en az 10 tane gördüğünüzde bir tanesini sökün, Hikmet Birand’ın yaptığı gibi onlarla sohbet edin. Söktüklerinizden bazılarını dikin, yok oldu derken gelecek sene bu zamanlar çıktığını görmek sizi çok mutlu edecek. Dikkat, adımıza tescilleyenler yetiştiriyor, bize memnuniyetle satacaklardır, bu toprakların öz malı lale gibi...

BULABİLECEĞİNİZ YERLER

Şubat-Nisan aylarında Ankara’da Ankara Çiğdem’inin peşine düşebileceğiniz yerler: İncek ve civarı, Kızılcahamam Sey Hamamı Vadisi, Işık Dağı Bölgesi, Beypazarı Karagöl ve Elmadağ. Bulacaksınız onları. Gördüğünüz anda size dokunacaklar. Bu toprakların zenginliğini fark ettiren, antik çağlarda kraliyet rengi olan altın sarısı çiçeğine bayılacaksınız. Serinlik olsa da gelen baharı iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Yüreğiniz sevgiyle, içiniz umutla dolacak. Bakalım yıllar sonra bir Ankara ekinde yayınlanan bu yazı kaç yanıt alacak?

Kaynak: Timur Özkan, Ankara Çiğdemi, Ankara: Ankara Kulübü (2011) ve Prof.Dr. Hikmet Birand, Anadolu Manzaraları, Ankara: TÜBİTAK (1957).

Çiğdem Mahallesi’nde faaliyet gösteren Çiğdem Derneği, logosunda Çiğdem Çiçeğini kullanıyor. 

Yazının devamı...

Tıp tarihi bu müzede

14 Mart 2017

Oldu!
Gülhane Tıp Müzesi.
Müze’yi Hürriyet Ankara okuyucuları için kuruluşunda emek veren Prof.Dr. Adnan Ataç’la gezdik. Ataç, bir süredir emekli ama emek vermeye devam devam ediyor. Ankara’nın kuşlarını belgeliyor. Örneğin sadece Gölbaşı’nda flamingo, kaşıkgaga, telli turna, suna, kocagöz, elmabaş putka, kartal, gökdoğan, çamurcun ve alakargaları fotoğraflamış ama müzesini de görmeden duramıyor.
Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi, Sabuncuoğlu Tıp Ve Cerrahi Tarihi Müzesi ve Florence Nightingale Müzesi, bu alanın diğer kentlerdeki müzeleridir. Müze’nin diğerlerinden en önemli farkının, Cumhuriyet’in tıp fakültelerinin temelinin atıldığı Gülhane Hastanesi içinde yer almasıdır. Müze, herkesin bir şekilde uzak kalamadığı tıpla ilgili ilk kaynaktan başlayan bir görsel şölen sunuyor.
Tıp tarihini, memleketin ilk yüksekokullarından Tıphane’den veya Tıphaneyi Amire’den önce, dünya tarihi açısından örneklerle bilgilendiriyor, ziyaretçilerini milat öncesine götürüyor. Bir tabak içinde savaştaki yaralıya ilk tıbbi müdahalenin resmi var. Tabak bugün Berlin Müzesi’nde sergileniyor ama olayın mekânı bizim topraklar; Truva. Yanında, ilk Türkçe tıp metni örneği var.
Müze gezisinde ilerledikçe sergilenen eserler sizi günümüze doğru getiriyor.

2. WILHELM’IN HEDİYESİ

Gülhane’nin kurulmasında ve sonrasında emeği geçen Alman doktorlar Reider veya Deyke’nin yanında Cemil Topuzlu veya Tevfik Sağlam gibi Türk askeri doktorlar da müzede anılıyorlar. Müzenin girişinde Alman İmparatoru II. Wilhelm’in hediyesi Dental Set orijinal dolabı içinde sergileniyor. Alman hekimlerden asker olmayanlar burada asker yapılırken, Türk hekimlerin tamamı asker kökenlidir. Ameliyat sırasında fotoğrafını göreceğiniz Cemil Topuzlu, Türkiye’de modern cerrahinin kurucusu sayılıyor. İstanbul’da belediye başkanlığı da yaptığından sanırım Harbiye’de konserler verilen açıkhava konser alanında adı yaşatılıyor. Türkiye Verem Derneği ve Türkiye’deki ilk akciğer hastalıkları kürsüsünün kurucusu olan Tevfik Sağlam’ın adı, Müze’nin de içinde bulunduğu Gülhane Hastanesi’nin önündeki caddeye verilmiş.
Memleketimizin ilk ambulans taşıma treni olarak adlandırılabilecek bir vagon ve at arabası model alınarak yapılan çekme aracı, şifa bekleyenleri olumsuz hava koşullarından korumak için brandalarla kaplanmış taşınabilir sedye aracının (Kapalı Tip Sedye) orijinali, Osmanlı dönemine ait kıyafetlerle giydirilmiş mankenler Müze’deki ilginç görsellerden. Bu vagonların yaralıları taşıdığı Polatlı’daki Malıköy Tren İstasyonu Müzesi ve Ankara Garı’ndaki Direksiyon Binası geliyor insanın aklına.



‘FENERLİ KADIN’I HATIRLATIYOR

Aydınlatma için oynar başlıklı lamba takılabilen düzeneğe sahip muayene koltuğu fenerlerin önünde. Ziyaretçiler ne düşünürler bilmiyorum ama ben, modern hemşireliğin kurucusu sayılan ve Kırım Savaşı’nda Türkiye’de de görev yapan Florence Nightingale’i hatırladım. Geceleri elde fener hastaların durumu kontrol edermiş. Hastaların mutlaka çok hoşuna gidiyordur bu durum. Efsane hemşirenin adı “Fenerli Kadın”a çıkmış. Geçmiş günlerin kıyafetlerini giymiş mankenle desteklenen hemşireler bölümde bir binanın penceresinden bakan 4 hemşire görünüyor; onlar, ülkemizin ilk Alman hemşireleridir, görmeden geçmeyin. Müzeyi Ankara’daki bazı tıp fakülteleri öğrencileri derslerinin bir parçası olarak geziyorlarmış. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbba Merhaba Programı dâhilinde Sağlık Uygulamaları dersi gezisi için kitapçık hazırlamışlar. “Asepsi-Antisepsi-Sterilizasyon-Dezenfeksiyon Uygulamalarının Tarihsel Gelişimi” kitapçığı müzeye verilmiş. Sterilizasyonla ilgili olarak bir bölümde küçük aletler ve ilgili resimler, vitrin dışında ve bahçede orijinal aletler var.



TIP BAYRAMI KUTLU OLSUN

Müze tanındıkça eminim artan sayıda ziyaretçiye kavuşacak. Müze hakkında görüştüğümüz Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Mustafa Gerek, yönetim olarak konuya son derece ilgili olduklarını belirterek, şöyle diyor: “120 yıllık kurum. Abdülhamit’in emriyle Gülhane’nin bahçesinde kurulmuş. Rektörümüzle birlikte Türkiye’deki tıp tarihini gösteren ve turistik bir mekân olarak ziyaret edilen bir müze olmasını istiyoruz. Yeni bir alana taşıdık. Müzeyi daha da geliştireceğiz.” Dr. Eray Yurdakul (bebekleri oldu-gözü aydın olsun), Nuray Güneş (doktorasında başarılar) ve Nurdan Taşdelen güler yüzlü çalışanları. Dünya tıp tarihi hakkında bilgi sahibi olmak, tıbbın nereden nereye geldiğini görmek için gidin bu müzeye. Tarihte bugün, bu müzede belgelerini bulacağınız Tıphane-i Amire ile Cerrahhane-i Amire kurulmuş. Orhan Baran’ın tıbbiyeli babası İstanbul işgal altındayken, tarihte yine bugün, işgali protesto etmek için arkadaşlarını toplamış. Büyük destek almış. O gün artık Tıp Bayramı, başta sağlık alanında çalışanlar olmak üzere kutlu olsun.

Yazının devamı...

Mehmet Akif’i Ankara’da analım

12 Mart 2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğrudan Meclis’e gider. Daha kapısında Mustafa Kemal’e görüşür. Gelişinden önce Balıkesir’de, sonrasında Hacı Bayram Camisi’nde, Kastamonu ve Çankırı’da vaazlar verir. Halkı Milli Mücadele’ye desteğe çağıran, heyecanlı, heyecanlandıran, gazetelerde duyurulan, yayınlanan, basılıp orduya dağıtılan, coşturan ve ağlatan vaazlardır bunlar.

 Ankara Mehmet Akif’i anmak için en ideal kenttir. Yaşadığı ve İstiklal Marşı’nı yazdığı Ev (Mehmet Akif Kültür Evi) ile başlayalım turumuza. Eski dönem eşyaları yerleştirilmiş eve. Alt ve üstte iki odada mankenlerle canlandırmalar yapılmış. Ev’e bir arkadaşınızı götürecek olursanız, üstteki odada Mehmet Akif de canlandırılmış. Salona girmek için dönmeden önce, ünlü bir şiirden alıntıyla;

“Dönünce, Mehmet Akif’i karşında göreceksin, sakın şaşırma!” diyebilirsiniz!

Park’ta 3 cami var ama Ev’in yanındaki Tacettin Camisi konumuzla ilgili; Ev, Tacettin Dergâhı’na aitmiş.

Park’ta kamelyaların isimleri var: Mehmet Akif’in Hayatı, İstiklal Marşı, Çanakkale Geçilmez, Koca Karı ile Ömer, Bülbül, Seyfi Baba, Hasta ve Küfe. Anlaşılacağı gibi ilkinin dışında hepsi şiirleridir. Bir algılayıcı, iki hoparlör var; kamelyaya adım attığınızda, önce müzik sonra tok bir ses konuşmaya başlıyor. Çok hoş, değil mi? Çalışmazsa, girişin sağ veya sol yanında düğme var, basın. Çalışacaktır. Henüz denedim!

Kütüphane, ülkemizdeki edebiyat-müzeciliğin ilk örneğidir. Altındağ Belediyesi’nin dökülen eskilerini yıkıp, eski Ankara evleri örnek alınarak yaptığı evlerden bir tanesinde konuşlanmış. Mehmet Akif ile ilgili kitaplar, ödüllü kitaplar gibi başlıklarda koleksiyonları var. Kitapların bazıları, bir zamanlar Şahin Koçak Hocam ile yaptığımız gibi şeffaf kapla kaplanmış. Kütüphane’de Emine Ercan, Canan Esmer, Ertan Özomak, İrfan Şahin ile Fatoş Çelik vardı ve gezime keyif kattılar. Üst katta iki okuyucu vardı. Sordum, ortamı sevdikleri söylediler. Bence ortama, ismini saydığım güzel insanların katkısı yüksek.

 İstiklal Marşı yarışmasına 724 şiir katıldı. Para ödülü var diye, Akif katılmadı. Dedesi ve babası Osmanlı’da, kendisi Cumhuriyet döneminde Eğitim Bakanı olan Hamdullah Suphi Tanrıöver, aileden gelen deneyimin mutlaka katkısı vardı, Mehmet Akif’i İstiklal Marşı yazmaya ikna etti. Şair, gece-gündüz yazdı. Gece yarısı kalktı, kâğıt bulamadı, duvara yazdı. Duvardaki şiirini bugün görebilseydik keşke.

 Ev’e gelenler arasında Neyzen Tevfik ve Udi Rıfat Bey gibi müzisyen dostları da vardı. Neyzen’e her içki içişinde küstü, tövbesiyle barıştı. Udi Rıfat Bey’in bestelediği şiirleri arasında – sıkı durun – İstiklal Marşı da vardı. 1939 yılına dek o çalınmıştı, sonradan Osman Zeki Üngör besteleyip, Edgar Manas düzenleyene dek.

 48 yaşında, tarihte bugün, İstiklal Marşı Şairi oldu. 51 yaşında Mısır’a gitti. 63 yaşında yurda döndü. Hastaydı. Doğum gününden 7 gün sonra, Mısır’a kendisini davet eden Halim Paşa’nın Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’ndaki evinde, hayata gözlerini yumdu.

Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi’nde etkinlikler oluyor, birini yakalayın. Bahar geldi, pırıl pırıl eski Ankara evleri örnekleri arasında dolaşın. Sanat Sokağı’na gidin. Yazın giderken aramayın diye açıkhava sinemasının yerini öğrenin. Tarihi camilerden en azından birine girin. Park’ta bir yürüyüş yapın. Bir çardak seçin. Oturup arkanıza yaslanın. Müzikle başlayan şiirleri dinlemenin tadına varın. Ses gelmezse ne yapacağınızı biliyorsunuz!

Yöreye adını veren hamamın karşısındaki minik meydanda Milli Şairimizin heykeli var. Güvercinleriyle güzel görüntüler yakalayabilirsiniz. Fotoğraf merakınız yoksa da kaçırmayın.

Alın bir sevdiğinizi yanınıza, Ev’ine gidin. İkinci kata çıktığınızda misafirinize, “Dönünce, Mehmet Akif’i karşında göreceksin, sakın şaşırma” demeyi unutmayın! O odada yerde oturan kişi de Mithat Cemal Kuntay’dır. Buradan sonra ziyarete gittiğim Cebeci Şehitliği’nin girişinde aynı isimleri, solda onun, sağda Mehmet Akif’in birer sözünü görünce irkildim. Çarpıcı bir tesadüftü. 9 yıl önce “Bayrak inmesin, marşımız dinmesin” diye sonsuzluğa uğurladığımız üç şehidimiz geldi aklıma: Zafer Kılıç, Tekin Işık ve Gürcan Ulucan. Şehit Ulucan İzmir’de yatıyor. İki şehidimizse Ankara’da, burada; tıpkı şairlerin bu şehitlikteki yazıları ve Ev’deki balmumu heykelleri gibi, yan yana…

Park’ta veya Şehitlik’te; “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.” cümlesini kurun, dua edin. Ersoy’a, Kuntay’a, Şehit ve Gazilerimize, Ailelerine minnetle ve sevgiyle ulaşsın.

Yazının devamı...

Başarı ve lezzet aynı potada

7 Mart 2017

Bir tanesi İsmet Paşa Kız Enstitüsü adıyla kurulan okul(Bugün; Zübeyde Hanım Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ismini almış). 

Diğeri; Ankara Olgunlaşma Enstitüsü. Bir yöneticisinin tanımıyla “Geleneğimizi geleceğe taşıyan kurumlardan” bir tanesidir. Ziyaretçileri arasında dünyaca ünlü yabancı artistler, kraliçeler ve yerli-yabancı cumhurbaşkanı eşleri bulunuyor.
Olgunlaşma’nın bir müzesi var. Herkesin farklı, ilginç bir eser bulabileceği müzede, bine yakın etnografik eser var. Biz bir tanesini seçtik; yanakdöven. Bir başlıkla takılıyor. Hareket ettikçe pullar yanaklara çarpıyor. Bu da yanaklara hem masaj yapıyor hem de pembelik veriyor!
Son ve geniş ele alacağımız okul en eskisi; Ankara Kız Lisesi(bugün Ankara Lisesi).



* * *
Okulun marşının bestesi İstiklâl Marşımızın bestecisi Zeki Üngör’e, güftesi Faruk Nafiz Çamlıbel’e aittir. Dostlarımız Güner Sipahi ve Münevver Köymen’in de aralarında bulunduğu mezunlarından bazılarını sayalım: İlk kadın büyükelçi Filiz Dinçmen, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker, olimpiyatlara katılan ilk kadın atlet Üner Teoman, Türkiye’nin ilk uluslararası okçuluk hakemi Macide Erdener, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Tansel Çölaşan, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in kızı Canan Yücel Eronat, A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Kurucu Dekanı Prof.Dr. Hamide Topçuoğlu, Türk Tabipler Birliği Başkanı Dr. Füsun Sayek, Sosyoloji Derneği Başkanı Prof.Dr. Birsen Gökçe. Yazar, sunucu veya sanatçılar: Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Gülten Akın, Nezihe Araz, Canan Tan, İlknur Güntürkün Kalıpçı, Ülkü Giray, Jülide Gülizar, Beyhan Hürol Saran, Buket Uzuner, Tomris Çetinel.
* * *
Biri de Astrofizikçi Prof. Dr. Dilhan Eryurt...
Kız Lisesi’nde okuduğu sıralarda ablasını matematik çalıştırdı. Üniversiteyi kazandığında “Ay’da arsa alacağım!” dedi. Astronomiye ilgisi nedeniyle Ankara Üniversitesi’nde Prof. Dr. Tevfik Okyar Kabakçıoğlu’nun yanında kadrosuz ve maaşsız iki sene çalıştı.
Bu arada iki günde bir rasathaneye gidip, oradaki saati kurdu. Hocası laborant kadrosuna alarak, en azından yol parasının çıkmasını sağladı. İlerleyen yıllarda, erken yaşta profesörlük kadrosu verdiler. Geri çevirdi. Astro fizik araştırmalarını sürdürebilmek için bilgisayar gerekiyordu. O yıllarda Türkiye’de bilgisayarın ne olduğunu bile bilen yok. Kanada Atomik Enerji Labaratuarı’nda bilgisayar vardı. Oraya iki yıllık bursla gitti. 7 yıl burs aldı. Yıldız modellerinde çalışan ilk kişilerden oldu. Birlikte çalıştığı Prof. Alastair G. W. Cameron, seçtiği konu için “en zor konu” dedi. Bu konuda problemi çözmek için program yoktu. Programlama dilini öğrendi. Kendi yaptı. Program, hesap makinasıyla bir haftada yapılabilen problemi bir saniyede çözüyordu.
Güneşin tarihini yazdı. Güneş’in yavaş yavaş parladığı düşünülürken, tersini, soğuduğunu ispat etti. İnsanlığı rahatlattı. Ay’a ayak basılmasına önemli katkı sağladı. Aynı yıl NASA Apollo Başarı Ödülü’ne layık görüldü. Eryurt, ABD’de kalma teklifini kabul etmedi, yurda döndü.
Türkiye’de de başarılı işlere imza atar, Ahlatlıbel’deki rasathaneyi yapar, ödüller alır. Hep güzel giyindiğini, iş ve özel eşyaları için işe iki çantayla gidip-geldiğini notlarımıza ekleyelim. İngilizce ve Türkçe anılarını, belgeselini bugün internette bulabilirsiniz. Elimden geldiğince hepsini okumaya, izlemeye çalıştım. Hepsinde başarılarının yanında ortak bir nokta daha vardı; yaprak dolması!
* * *
Bir gün Prof. Cameron kapısını çalmış. Annesini getirdiğini ve soruları olduğunu söylemiş. Eryurt çok şaşırmış.
“Onları evimde bir gün yemeğe davet etmiştim ve yaprak dolması yapmıştım. Çok beğenmişler, ben de tarifini vermiştim ama annesinin tarifte anlayamadığı iki yer varmış. Annesi, yaprağın parlak tarafının dışa gelecek biçimde sarılmasıyla, tencerenin ateşe konduğunda, dolmaların üzerine ayrıca bir küçük kapak konulmasını anlamamış.” Hepsini anlatmış, sorun çözülmüş.
Ankara’da yaprak sarmasının ünlü olduğu yer Beypazarı. Gittik. İşletmesini Uluslararası İlişkiler mezunu gencecik bir kızımızın, Bilge Şahin’in üstlendiği konakta sarmanın tadına baktık. Sarmanın lezzetinden sanırım, sarma veya pişirme biçimini sorgulamak aklımıza gelmedi!
Bankacı, öğretmen, diplomat, dekan, atlet, hakem, hukukçu, hekim, yazar, sunucu, sanatçı, işte çalışan veya evde çalışan hanımlarımız, analarımız, eşlerimiz, kızlarımız, bacılarımız, akrabalarımız, sevdiklerimiz, dostlarımız veya iş arkadaşlarımız olan kadınlarımız. Yanakdöverli, allıklı veya allıksız, çift veya tek çantalı, Ay’da veya Beypazarı’nda, mutlaka başarıya imza atıyorlar ama tenceredeki yemeği de unutmuyorlar. Onlar için ne söylense az. Minnettarız.
Bugünden Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun.

Yazının devamı...

Az çekmedi bu periler!

28 Şubat 2017

1934 - Güven Anıtı ve havuzları gelir. Yolculuk başlamıştır; yeni yeri Gençler Parkı olur.
1936 - Gençler Parkı, büyük bir kent parkına dönüştürülür, Gençlik Parkı olur. Periler Hacettepe’ye taşınır. Üst kısmındaki fıskiyelerini kaybetmiştir.
1960’lar - Hacettepe istimlak edilir. Periler depoya yollanırlar. 1960’ların sonunda gazeteci Halil Soyluer “Periler nerede?” diye sorar. Tandoğan Meydanı’nda suyla buluşurlar.
1992 - Metrosuna kavuşan Ankara, perilerini bir kez daha kaybeder.

PERİLER NEREDE DİYE SORAR

2000’ler - Yine bir gazeteci, Ateş Yalazan “Periler nerede?” diye sorar!
2010 - Değerli Heykeltıraş Metin Yurdanur, Büyükşehir Belediyesi’nin maddi desteğiyle, yılların ve taşınmaların etkisinden arındırır. Periler, Cer Modern’in otopark girişine konulur. İyimser bir bakışla, kadim dostlar buluşmuştur. Perilerin bugün çekeceğiniz fotoğrafında CSO’nun şimdiki ve inşaat halindeki binası görülebiliyor.
2016 - 90. yıl. Araştırmacı Levent Civelekoğlu blog sayfasında araştırmasını yayınlar. Heykellerin Fransa’daki ünlü bir sanat döküm atölyesinden geldiğini ortaya koyar. Adının da Anıtsal Su Perileri veya Dionisos Çeşmesi olması gerektiğini açıklar. Dionisos yabancı değildir; Polatlılı Kral Midas’ın, tuttuğunu altın yapmasını sağlayandır.
Biz de heykeldeki havuza su fışkırtan çocuklara değinelim. Bizim çocuklarla, Brüksel’deki ünlü ‘Çiş Yapan Erkek Çocuk’ (Manneken Pis) büyük benzerlik gösteriyor.
İlk karşılaştırma: Brüksel’deki için, açıkta yapılması ayıp sayılan bir hareketin algı yönetimiyle takdirle karşılanması durumu söz konusudur. Bizimki için ayıplık bir gezi günlüğü varken, bu küçük heykele düzülmüş efsaneler vardır. Yerim dar(!), bir tanesini paylaşalım: “Düşman kaleyi kuşatır. Büyük hasar verecek bombanın fitilini ateşler. Bizim çocuk kaleden, bu fitilin üzerine çiş yapar. Fitil söner, kale kurtulur!”
İkisi de tombiş ve sevimli: Biri, 61 santimlik boyuyla kentin simgesi olmuş ve tam 400 yıldır yerinden kıpırdamamış. Hırsızlar çalmış. Yenisi yapılmış. Orijinali özenle saklanıyor. Bizimki onun 5-6 katı büyüklüğünde ve asırlık güncesi yukarıdadır.
İkisi de su fışkırtıyor: Biri çok doğal ama biraz edepsizce, bizimki mahcup ama yaratıcı; bu iş için deniz salyangozu kullanıyor.

TURİST DE BİLMİYOR ANKARALI DA

İki kent de ilişkili heykellere sahip: Birine ilgiyi fark eden başkent; önce sanat, sonra sanırım turizm demiş, terbiye-ahlak takıntısı yapmamış, yıllar önce aynı ellerden çıkanı da bulamamış, benzerini 30 yıl önce ‘Çiş Yapan Kız Çocuk’ (Jeanneke Pis) adıyla yapmış. Yetmemiş 10 yıl önce de ‘Çiş Yapan Köpek’ (Het Zinneke) heykelini yapmış. Kızı, vandallardan korumak için (demek ki her yerdeler) demir parmaklıklar arkasında sergiliyorlar. Köpek kaldırımda. Bir gün araba çarpmış, hemen onarmışlar. Biz, aynı tarihi sanat dökümhanesinden (Mathurin Moreau) çıkma, tarihi iki heykeli (Galatea ve Acis) önce Marmara, sonra Gençlik Parkı havuzunun kenarı derken bugün aynı parktaki bir binanın önüne taşımışız. Bırakın turistleri, bence Ankaralılar bile onlardan bihaber.

1928’DEN BİR HABER

Hâkimiyet-i Milliye 1928 yılında Perileri haber yapmış: “Yenişehir’de güzel bir park halini alan meydanda akşamları Riyaseti Cumhur Mızıkası çalıyor.” Bildiğiniz CSO! Ankaralı hanımlar konser bekliyorlar. Fotoğrafı var. Çiftlik’teki Marmara Havuzu, Gençlik Parkı ve o günkü Meclisin nilüferli bahçesinde de Ankaralılara konserler verilmiş. Ankaralıların 1918-1928 arası şahit olduklarını düşünebiliyor musunuz? Konserler bitmemiş. Örneğin ünlü Şostakoviç, Atatürk’ün davetiyle geldiği Ankara’da konser vermiş. CSO, konserlerine devam ediyor. Bu ay içinde Şostakoviç seslendiriliyor.

ZEKİ ÜNGÖR’Ü ANALIM

Osman Zeki Üngör ulusal marşımızın bestecisidir. CSO’yu ve Osmanlı Saray Orkestrasını yönetmiştir. Yurtdışında ilk konser veren Türk, Ankara’daki ilk senfonik konseri verendir. Cumhuriyetin ilk müzik okulunun ilk müdürüdür. Cenaze töreninde İstiklâl Marşı çalınan (ilki Mehmet Akif Ersoy) ikinci kişidir. Haberdeki konserleri yöneten kişidir. Tarihte bugün (1958) kaybettik. Üngör’ü unutmayalım, analım. Sanatın, sanatçının kıymetini bilelim.

BİR DAHA KAYBOLMASINLAR

Su Perileri deyip geçmeyelim, Civelekoğlu’na selamla Anıtsal Su Perileri Heykeli diyelim. Dileyelim bir daha kaybolmasınlar, güncelerinin başlığı “diriliş” olsun. Küçülen Ankara meydanlarında ve parklarında güzel heykeller görelim; gözümüz, gönlümüz açılsın. Havuzbaşı, Gençlik Parkı veya Marmara Havuzu’nda olduğu gibi, güzel heykellerin yanlarında, CSO’da konserler dinleyelim; kulaklarımızın pası silinsin. Çok önceden olduğu gibi...
Kaynaklar: Levent Civelekoğlu, Ankara’nın Şu Perişan Su Perileri ve Mehtap Türkyılmaz, “Ankara’da Havuzbaşları: 1923-1950”.

Yazının devamı...

İzlerini kaybetmeden Hasanoğlan’a gidin

21 Şubat 2017

Orhan Veli, yukarıdaki şiirini Arifiye Köy Enstitüsü için yazmış. Başka bir şiirinde bir genç kızdan söz eder; “Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften.” Kızın adı Bella’dır. Onunla aşağıdaki satırlarda tekrar buluşacağız...
Durum acildi; nüfusun yüzde 80’i 40 bin köyde yaşıyordu. 35 bininde okul yoktu. Eğitimde yapılabilecekler için uzmanlar davet edildi. ‘Çağının Aristosu’ olarak tanımlanan Amerikalı Dewey dahil Alman, Belçikalı, İsviçreli uzmanlar raporlar hazırladılar. Türkiye’ye özgü bir program çıktı.
Derken müthiş bir serüven yaşandı. Serüven tüm memleketi aydınlattı. Enstitülerin iki önemli isminden biri, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel;
“Köye köyden olanı, köy hayat koşulları içinde yetiştirip verilmesi” dedi. Diğer önemli isim İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç; “Köy Enstitüleri birer yaşam ve iş okullarıdır” dedi. O dönemde; kızlara “okursan yanarsın”, köyün erkek çocuklarının okumak için yola düşmesine “delilik bu” deniyordu.

ORDİNARYÜS DE DERS VERDİ

Ankara’nın yanı başında, Hasanoğlan’da, Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek için Yüksek Köy Enstitüsü kuruldu. Öğrenci kaynağı Köy Enstitüleri mezunlarıydı. Öğrencilerin elleriyle yaptığı 80 bina arasında ahır, kümes ile sinema, müzik salonu, hatta açıkhava tiyatrosu vardı. Suyunu İdris Dağı’ndan öğrencileri getirdi. Kapatılana dek 2071 mezun verdi. Yabancı hocalardan başka ordinaryüs profesör de ders verdi. Halk müziği ustalarından Ruhi Su ve Âşık Veysel, ünlü edebiyatçı Sabahattin Eyüboğlu gibi efsane isimler usta öğretici veya öğretmen oldular. Unutmadan – Kütüphaneci kadrosunda, altı dil bilip jimnastik dersleri veren öğretmenin adı da Bella’dır. Yazının başlarında andığımız Orhan Veli’nin “Sere serpe” şiirinde sözünü ettiği kızdır Bella.
Köy Enstitüleri öğrencileri arasından Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Dursun Akçam ve Hazım Zeyrek gibi şair ve yazarlar çıktı.

MOLİERE’DEN OYUN OYNADILAR

Güne sabah sporu olarak kızlı-erkekli oynanan halk oyunlarıyla başladılar.
Yılda en az 25 klasik okudular. Âşık Veysel’e mandolinle “Ağlayalım Atatürk’e” çaldılar, ondan “Aferin!” aldılar. Yatakhane binasında çalışıp, 12 lira kazandılar, 4 lirasıyla kitap aldılar. Futbol sahasında 1350 kızlı-erkekli Bengi Zeybeği oynadılar, Cumhurbaşkanı İnönü dayanamadı, aralarına girdi, onlarla oynadı. Türküler söyleyip, Mozart’tan parçalarla keman konseri verdiler.
Halk oyunu da, Moliere’den oyun da oynadılar.
Yağmur duasına öğrencilerini göndermediler, eleştirildiler. Sonra dediklerine gelindi, çayın kıyısı su çeken motorlarla doldu.
Atandıkları yerde “Köy Enstitüsü mezunu musun, yoksa hakiki öğretmen misin?” hakaretine maruz kaldılar. Özür dilendiler. Aleyhlerine sözler söylendi.
Okulları açan, sayılarını arttıralım diyen, Bengi Zeybeği oynarken aralarına girenler, baskılara dayanamayıp okulları kapattı.

Kaynaklar: Haluk Oral, M.Şeref Özsoy, Erol’un Ke(n)disi; Canan Yücel Eronat, Köy Enstitüleri Dünyasından Hasan Ali Yücel’e Mektuplar ve Mustafa Gazalcı, Köy Enstitüleri Sistemi.

O ÖĞRETMENLERİ ÇILGINCA ALKIŞLAYIN

Şair Can Yücel’in
“Geldi mi de gidici – hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.” diyerek şiir yazdığı babası, Köy Enstitülerinin en önemli isimlerinden, Efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i, tarihte bu hafta kaybettik.
Enstitü’nün izlerini tam kaybetmeden Hasanoğlan’a gidin.
Tozlu, kırık camlardan sınıflara bakın ama Müslim Pekgöz, Şakir Yıldırım (Ladik), Lütfi Özmen (Akçadağ), Halise Apaydın, Satılmış Adışanlı, Hüseyin Atmaca, Sabri Kurt, Mustafa Aydoğan, Muharrem Tekin, Ömer Ekşioğlu, Mehmet Doğan, Sait Bozkurt, Aşır Ergin, Nafi Doğan, Hayriye Aykan, Tabur Aydın, Nevber Tarcan, Ali Doğan, Halil Kaya, İbrahim Ayaşlıoğlu, İsmail Yılmaz dersteler – sessiz olun!
Diktikleri ağaçların altında, yaptıkları binaların ve büstlerin arasında dolaşın; onarıp, şadırvana döndürdükleri çeşmeden su için. 11 Müzik odasından piyano, keman sesleri geliyor – dinleyin. Belki de dünyada öğrencilerin yaptığı ilk Açıkhava Tiyatrosu’nda Orhan Veli’nin Bella’sının sahneye konmasına katkıda bulunduğu Shakespeare’den Bir Yaz Gecesi oyunu oynanıyor – çılgınca alkışlayın.
Köyde okumayan kızımız, oğlumuz, yetimimiz, öksüzümüz kalmasın diye,
“Geceleri bir el üstümüzü örterdi” diye anılacak öğretmenler, çocuklarını okutsunlar; Hacer Demircan, Vedat Özmen ve Bilge Pekgöz gibi değerli öğretmenler, hakimeler yetiştirsinler diye, sanat, bilim, elbette kitap okuma memleketin her köşesine yayılsın diye, hatta ne bileyim; isterseniz “Burası açıkhava müzesi olsun, her yer ziyaretçilerle dolsun” diye tezahürat yapın!
Ellerinde nasır, yüzlerinde nur, yarına ümitle yürüyenlere, bir selam da siz uçurun!

Kar, ayaz demeden, Hasanoğlan’ı değerli anılarla gezdiren Ali Kınacı Hocam ve her detayı titizlikle fotoğraflayan Kent Kâşifi Ahmet Soyak – teşekkürler güzel dostlar.

Yazının devamı...

Ankara Palas’ta sevdiğinizle dans edin

14 Şubat 2017

Mucize gibi dört yıl geçer. Bu kısa süre sonunda meclis binası yetersiz kalır. Yeni meclise geçilir. Büyük olasılıkla öncekinin karşısındaki otel yetersiz kaldığından, yenisinin karşına yeterlisi yapılmak istenir. Önceki meclisin karşısındaki o otel keşke yıkılmasa, bugünlere kalsaydı.(Sosyal Medya’daki Taşhan Akademisi grubuna selam olsun!)

TALİHSİZLİK SERİSİ

Meclis taşınır ama otel yapımı biraz uzar. Memleketin en önde gelen mimarlarından ve karşıdaki meclisi de yapan Mimar Vedat Bey inşaata başlar. Yaptıran Vakıflar İdaresi, mimarın parasını ödemeyince işi bırakır. Vedat Bey’in planları da alıp gittiği söylenir. Memleketin diğer önemli mimarı Kemalettin Bey işi üstlenir. Talihsizlik bu ya, o da şantiyede vefat eder. Aksilikler saymakla bitmez; tamamlandı dendiğinde, merdivenleri unutulmuştur!
Yapımındaki tüm olumsuzluklara rağmen tamamlanan Ankara Palas, Ankara’nın sosyal hayatına bomba gibi düşecektir. Tüm odalarında kalorifer, sıcak su ve ayrıca geyik boynuzlu telefonları vardır. Zamanın Ankara’sı için dev salonunda veya yazları bahçesinde eksik olmayan müzik sesiyle yabancı konukların bile “eksiksiz” tanımlayacakları bir mekân ortaya çıkmıştır. Yapının tarihine bakıldığında caz konserlerinin verildiği, dünyaca ünlü revü yıldızlarının sahne aldığı görülecektir.

COŞKULU BALOLAR

Baloları ünlüydü. En önemlileri cumhuriyet veya çocuk balolarıydı. 29 Ekim’lerde yurdun her yerinde olduğu gibi başkent de bu bayramı, en büyüğü burada yapılan balolarla coşkuyla kutluyordu. Balolara katılacaklar, hazırlıklara aylar önceden başlardı. Beyoğlu’nun ünlü mağazaları siparişleri yetiştiremez, Avrupa’dan yeni ürünler istenirdi.
Kim cetvelle çizmiştir bilmem ama isteyen kontrol edebilir; Ankara Palas’ın kapısı, karşıdaki binanın kapısı tam denk gelecek şekilde yapılmıştır. (Sevgili Prof. Dr. Mehmet Tunçer Hocam’ın desteğiyle yazdım bu cümleyi. Teşekkür ederim.) Genç cumhuriyet, her konuda olduğu gibi konuklarını ağırlamak konusunda da çok hassastır. Onları mecliste konuk edeceği oturumdan, yemek yiyeceği veya yatacağı oteline götürürken, iki yapının kapıları arasına dümdüz sereceği kırmızı halı üzerinde götürmeyi planlamış. Yine bir “Vay canına!” durumu yani.

TARİHİ FOTOĞRAFLAR

Düne kadar eskisinin karşısındaki otelin alt katında atlar tepişirken, yeni meclisin karşısındaki bu yapıda artık Avrupa gazetelerine tam sayfa kapak olacak balolar düzenlenmektedir. Ankara Palas, düğünler için de en önemli mekân olmuştur. Bu düğünlerden bir tanesi Atatürk’ün manevi kızlarından Nebile ile Viyana Türk Büyükelçiliği kâtibi Raşit’in düğünüdür. Türkiye’de olan güzel gelişmelerin dünyanın ilgisini yabancı yayınların kapaklarından da anlayabiliyoruz. Örneğin bu düğünden bir fotoğraf, The Illustrated London News gazetesinde tarihte bu ay yayınlanmıştır. Genç Cumhuriyet dünya basınında hep gelişme, yenilik veya barış gibi kavramlarla yer bulacaktır.
Savaştığı Venizelos’un kolunda manevi kızı Afet İnan ve eşi Atatürk’ün kolunda – inanılmaz değil mi? – gibi yabancı devlet büyüklerine ait eşsiz anılar Palas’ın duvarlarındadır. Memleketimizin ve dünyanın huzura çok ihtiyacı olduğu bugünlerde, fotoğraflara bakarken gözleriniz dolabilir. Bu memleketin hak ettiği terörsüz günlerin, o zor günlerde masal gibi yaşandığını düşünüp, yine güzel ve anaların güldüğü günlerin geleceğine inancımızı yineleyelim.
Yapı bugün Devlet Konukevi’dir. Pek çok okul düzenli olarak yılsonu balolarını, çiftler nişan ve düğünlerini, kurumlar yemeklerini burada yapıyorlar. Siz, sadece gezi için gidebilirsiniz. Bir programa denk gelmemek için önceden telefonla arayın derim. Sayın Hilmi Aktürk ve Sevgili Arzu Gazyağcı Kocaoğlu ile tüm ekibi gülen yüzleriyle hep ordalar.



Atatürk’ün, Ankara Palas’taki düğünde manevi kızı Nebile ile yaptığı dansın fotoğrafı, The Illustrated London News gazetesinin kapağını süsledi.

ORİJİNALİ GİBİ BOYDAN OLSUN


Bugün Sevgililer Günü! Alın yanınıza sevdiğinizi – eş, çocuk veya çıktığınızı – Ankara Palas’a gidin! Giderken gazetenin o özel kapak sayfası elinizde (veya aklınızda) olsun. Geniş mermer merdivenlerinin sonunda, iki dev camlı ahşap kapının arasındaki on metrelik yolun ardından o büyük salona çıkın.
İlk gidişiniz bile olsa, emin olun size yabancı gelmeyecek bu salon.
Yürüyün ortasına dek. Varsın müzik olmasın, sevdiğinizle dans edin. Bir de fotoğraf çektirin. Orijinali gibi boydan olsun! Bizimki yukarıda! Bastırın o fotoğrafı. Bu yazıda verdiğimiz The Illustrated London News kapağıyla, salonunuzda yan yana koyun. Bu da sizin kapağınız olsun. Torunlarınıza kalsın.
Gezi için Konukevi yönetiminin izni gerekiyor.
Adres: Cumhuriyet Bulvarı, Cumhuriyet Müzesi karşısı, Ulus
Telefon: 505 42 43
Kaynak: Tarihi gazete için, Araştırmacı-Yazar Ahmet Gürel Ağabeyime ve Sevgili Levent Civelekoğlu’na, bizim fotoğraf için Sevgili Doğahan Giritoğlu’na çok teşekkür ediyoruz.
///////////////////////////////////
Düzeltme: Geçen hafta “Abidin Dino ile ressam-şair Arif Dino İstanbul doğumlu çocuklarıdır.” yazmıştım. Doğrusu, anılan isimler “çocukları” değil “torunlarıdır”. Yanlışlık için tüm okuyucularımdan özür diliyorum.

Yazının devamı...