"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Çocuğun beyanı neden yetmiyor?

27 Mart 2017

Hangi çocuk babasını yok yere böyle bir şeyle suçlar? Eksiktir, fazladır ama bir çocuk böyle bir şey söylüyorsa bu gerçektir.

Bu adam da tutuklandı, ‘zincirleme şekilde çocuğun cinsel istismarı’ suçundan 18 yıla kadar hapsi istendi.

Ama hepi topu 25 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

*

DHA’dan Felat Bozarslan’ın haberinden öğrendik ki, cumhuriyet savcısı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile mağdur avukatının Diyarbakır’da 16 yaşındaki kızını istismar eden babanın tutuklanması yönünde talepleri mahkemece reddedildi.

Baba, kızının kız kardeşi ve annesiyle birlikte yaşadığı eve yaklaşamıyor, uzaklaştırma kararı var. Ama bu çocuklar dışarı çıkıyor, okula gidiyor.

Nitekim, baba da tahliye olur olmaz soluğu küçük kızının okulunda aldı ve hem kızı hem de arkadaşlarını darp etti.

Böyle bir adamı serbest bırakıyor mahkeme.

Hem de duruşmada, tanık olarak dinlenen mağdur çocuğun 15 yaşındaki kız kardeşinin de aynen ablası gibi babasının cinsel istismarına uğradığını itiraf etmesine rağmen.

Mahkeme babayı serbest bıraktığı gibi, küçük kız kardeşin itirafıyla ilgili de suç duyurusunda bulunmadı, işlem yapmadı.

Bu bir istismar suçudur. Mahkeme belli ki bu suçun işlenip işlenmediği konusunda bir kanaate varmış. Ya da belli ki bunu ‘basit bir taciz’ diye geçiştiriyor. Oysa bu, taciz diye değerlendirilebilecek bir suç değil. Sürekli devam eden bir suç, bir istismar.

Her halükârda, mahkeme çocuğa inanmayıp aslında böyle bir olayın olmadığını düşünüyor.

Çocuklar istismara uğradıklarını beyan ettiklerinde neye göre karar vereceğiz o zaman? “Sadece çocuğun beyanı var, yeterli delil yok” mu diyecek mahkemeler bundan sonra? Peki o zaman biz bu çocukları nasıl koruyacağız?

Temel dayanak, çocuğun beyanı olmalı.

Klasik ceza mantığıyla bakıp “Sadece beyana dayanarak ceza verilmez” diyen mahkemeler çocuğun üstün yararını nasıl gözetebilirler?

İki çocuk birden babasının cinsel istismarına uğradığını açıklıyorsa, mahkeme daha ne delil arıyor ki? Çocuklar yetişkinler gibi iftira atamaz bu konularda; bu kadar çocuklara uzak yargı.

Küçük kız kardeşin itirafı üzerine avukatlar mahkemeye işlem yapıp yapmayacağını sorduğunda ne cevap aldılar beğenirsiniz: “Savcılık orada, gidin ne yaparsanız yapın.”

Oysa mahkeme huzurunda bir itiraf yapılıyor, mahkemenin bunu bildirme zorunluluğu var. Ama bu duyarlılık mahkemede yok.

*

Şurada kaçtır çocuklarla ilgili davaları yazıyorum. Görmek zor değil, çocuklarla ilgili yargılamalarda hâkimlerle ilgili ciddi sorun var. Hâkimlerin çocuğu anlama, algılama gibi bir çabaları yok. Yaptıkları, klasik ceza yargılaması, “Ben bir tanığın veya müştekinin beyanına göre bu adama ceza veremem” kafası.

Oysa işin içine çocuk girdiğinde meseleye böyle bakamazsınız. Cinsel tacize uğradığını söyleyen 15 ve 16 yaşlarında iki kız çocuğu!

Hadi çocuğa uzaklar...

İyi de, hiç mi çocuk olmadılar?

Yazının devamı...

Çöpümüzü evde ayrıştırsak cari açığın yüzde 10’u kapanır

25 Mart 2017

Çözüm tek: Geridönüşüm.

Almanya, çöplerini ayrıştırıp değerlendirmede yüzde 65’lik oranla dünya birincisi. Türkiye’de ise çöplerin yüzde 99’u depolama sahalarına gömülüyor. Hanelerden ambalaj atığı toplanması yasal bir zorunluluk ama herhangi bir yaptırıma tabi olmadığı için evlerde ayrıştırılarak toplanan atık miktarı çok düşük. Kaynağından karışık toplanan çöpler maliyet yüzünden sonradan da ayrıştırılmıyor.

Yani mevzubahis çöp olduğunda epey ilkeliz.

*

Doğal kaynakları ve çevreyi korumak istiyorsak, bu ancak her birimizin çöpleri evde ayrıştırmasıyla mümkün.

Belediyelerin bu konuda çok hevesli olduğunu söylemek zor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ‘Türkiye Çöpünü Dönüştürüyor’ projesi kapsamında belediyelerin çöpleri nasıl toplayıp bertaraf ettiğini araştırmıştı. Geridönüşüme gönderilen atıkların tüm katı atıklara oranının yüzde 20’yi geçmediği anlaşılmıştı.

*

Çöplerimizi evde ayrıştırmayı alışkanlık haline getirmek zorundayız. Durduk yere alışkanlıklarımızı değiştirmediğimiz için de zekice teşviklere ihtiyacımız var.

Antalya Muratpaşa Belediyesi’nin ‘Çevreci Komşu Kart’ projesi şahane bir teşvik mesela.

Belediye, Çevreci Komşu Kart uygulamasını ilçe nüfusunun yarısından fazla olan kadınlardan başlattı. Kadın olmayan hanelerde yaşayan erkeklere de bir kart ulaştırıldı. Çocuklar da ‘çevreci kahramanlar’ olarak projeye dahil edildi.

Pilot olarak iki mahallede başlatılan uygulama 56 mahalleye yayıldı.

Evlerde ayrıştırılan ambalaj atıkları her hanede Çevreci Komşu Kart’ta puana dönüşüyor. Yüklenen puanlarla anlaşmalı marketlerden alışveriş yapılabiliyor, sinemalardan bilet alınabiliyor ve üniversite öğrencilerine burs verilebiliyor. Yani kadınlar atıkları ayrıştırarak aile bütçesine ve ülke ekonomisine kazandırıyor.

10 ayda 60 bin 31 kart sahiplerine teslim edildi. 8103 kart aktif kullanılıyor.

Proje öncesinde Memurevleri Mahallesi’nde aylık sadece 400 kilogram ambalaj atığı toplanırken, Çevreci Komşu Kart’tan sonra ekim ayında sırf hanelerden 15 ton ambalaj atığı toplandı.

Bir yılda 8103 aktif kullanıcıyla toplanan ambalaj atığı miktarı ise 678 bin 246 kilogram.

Kart sahipleri evlerinde biriktirdikleri ambalaj atıklarını sokağa gelen belediye görevlilerine veya atık toplama noktasına teslim ediyor. Atıklar tartılıyor ve karşılığı puan kartlara yükleniyor.

Bir yılda ‘Çevreci Komşu Kart’lara 157 bin 210 TL’lik puan yüklendi, bunun 92 bin TL’si anlaşmalı 15 market ve bir sinemada harcandı.

*

Bu projeyle sadece doğa ve doğal kaynaklar korunmuyor, aynı zamanda çöp toplama ve ayrıştırma maliyetinde düşüş, işgücü, zaman ve yakıt tasarrufu sağlanıyor; sayıları 6 bini bulan sokak toplayıcılarının istihdam edilmesiyle sisteme entegre olmalarının yolu açılıyor.

Belediye sokak toplayıcılarının üye oldukları derneklerle görüşmeler yaptı, bütün toplayıcıların hisseli ortak lisans toplama şirketi kurmaları ve sürece dahil olmaları için önerilerde bulundu.

Çevreci Komşu Kart, kadınların öncülüğünde toplumda çevre bilinci oluşmasına katkı sağlıyor. Atıklar küçük ve elektrikli araçlarla toplandığı için gürültü yok, karbon salınımı yok. Daha az alan ve enerji kamusal fayda demek.

*

Bir yılda sadece bir ilçede ufacık bir teşvik sayesinde...

5.553 ağacın kesilmesi, 29 bin metrekarelik ormanın yok olması engellendi. 2 buçuk milyon litre su, 3 milyon khw elektrik, 1 milyon litre akaryakıt; 49 bin kilogram demir, 33 bin kilogram kömür ve 2876 kilogram kireçtaşı rezervinden tasarruf edildi.

Türkiye’deki 81 ilde Çevreci Komşu Kart projesi uygulansa, insanlar çöplerini ayrıştırsa, ithal ettiğimiz kâğıt, cam, metal ve plastikten tasarruf ederek ülkemize yılda 3.5 milyar dolar kazanç sağlanabilir. Cari açığın yüzde 10’u bu şekilde kapatılabilir.

Zor değil, vizyona bakar.

Yazının devamı...

Su israfını derhal kesmeliyiz

24 Mart 2017


Yeni Zelanda’da yerli halk Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri “canlı varlık” olarak tanındı ve nehre hukuki statü verildi. Nehrin hakları, Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek. Nehir için 80 milyon dolar tazminat ve nehrin temizlenmesi için de 30 milyon dolar fon verilecek.
Yeni Zelandalı bakan Chris Finlayson dedi ki: “İnsanlar ilk anda doğal bir kaynağa hukuki şahsiyet kazandırmayı garipseyeceklerdir. Ama bu, şirketlerden veya anonim topluluklardan daha garip değil.”
Geçtiğimiz hafta sonu Atlas dergisi ve WILO Pompa Sistemleri, su kaynaklarının önemine dikkat çekmek için bir etkinlik düzenledi. Durusu (Terkos) Gölü kıyılarında “su için yürüdük”.
Bu doğa yürüyüşü sırasında, uçsuz bucaksız yeşilliği izlerken bunu düşündüm.
Her şeyimizi muhtaç olduğumuz doğa hiçbir zaman kendini savunamıyor, dili yok ki konuşsun. Hele de neoliberal politikalarla iyice canına okunan şu günlerde, bir doğal varlığa hukuki statü vermek takdire şayan.
Hele de konumuz su ise.
Doğa yürüyüşünde su kaynaklarının her geçen gün biraz daha azaldığını ve suya ulaşmanın giderek zorlaştığını konuştuk durduk.
Henüz nehirlere veya göllere hukuki statü verecek çağdaşlık seviyesinden epey uzak olduğumuzdan, suya dair bazı alışkanlıklarımızı değiştirmekten başka çare yok.
Hem bireysel hem de kitlesel anlamda.
WWF Türkiye, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nde sulak alanların kaybının sadece canlıların yaşamını tehlikeye atmadığını, aynı zamanda doğal afetlere de davetiye çıkardığını vurgulamıştı.
Dünya genelinde taşkın ve kuraklık gibi doğal afetlerin gerçekleşme sıklığının son 35 yılda iki misli arttığını ve doğal afetlerin yüzde 90’ının su ile ilişkili olduğunu hatırlatmıştı.
WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Sedat Kalem, “Sulak alanlar, yağışın aşırı olduğu dönemlerde fazla suyu sünger gibi depolayarak taşkınların etkisini azaltıyor, yağışın az olduğu mevsimlerde ise depoladıkları suyu salarak kuraklık ve su kıtlığına çözüm olabiliyor” demişti.
Yani sulak alanlar, bulundukları bölgede doğal afetlere karşı önleyici bir görev üstleniyor.
Bölgenin daha nemli olmasını sağlayarak yerel iklime olumlu katkı veriyor; iç bölgelere deniz suyunun girmesini ve toprağın tuzlanmasını önlüyor.
Özellikle sel ve kuraklık gibi doğal afetlere hazırlıklı olmak ve bunların etkilerini azaltmak için sulak alanların korunması ve yönetilmesi şart.
Ama bakıyoruz, ülkemizde suyun yüzde 73’ü tarımda kullanılıyor; tarımsal sulamanın büyük kısmı geleneksel yöntemlerle yapılıyor ve aşırı miktarda su israf ediliyor.
Sürdürülebilir olmayan altyapı çalışmaları, kirlilik, yasak balıkçılık da cabası.
Bu böyle gitmez.
Su tasarrufuna yönelik projelerin hazırlanması ve hayata geçirilmesi gerek.
Hem de hiç vakit kaybetmeden.

Yazının devamı...

İki çocuğa yargılı infaz

20 Mart 2017

Hürriyet’in konuştuğu anne, evden kaçan 16 yaşındaki kızını bir masaj salonunda bulmuştu.

Anne kızını teslim aldıktan sonra, onu fuhşa ve uyuşturucuya sürükledikleri gerekçesiyle, kızının iki kız arkadaşını suçladı. “Biri kızımı aldı o salona götürdü, diğeri de kızıma uyuşturucu verdi” dedi.

Buraya kadarını çıkan haberlerden biliyoruz. Ben size devamını anlatayım.

*

Annenin şikâyeti üzerine, bu iki kız çocuğu tanık oldukları söylenerek Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Tüm gün küçük bir tostla idare ettiler. Gece koridorda uyudular. Ertesi gün emniyet müdürlüğü gözaltı sürelerinin uzatılmasını istedi. Meğer gözaltındalarmış, söyleyen yok!

Emniyetteki ikinci günlerinin akşamında çocuk şubeye götürüldüler. Şubedekiler “Sizi niye bu kadar tutmuşlar ki?” diyerek onları ailelerine teslim etti.

İki kız çocuğu ertesi gün gidip savcılıkta ifade verdi. Savcı çocukları tutuklama talebiyle sulh ceza hâkimine gönderdi. Hâkim çocukları serbest bıraktı ama birini adli kontrolle; haftada 3 gün emniyete gidip imza vermesi şartıyla.

Bu iki kız çocuğu şu anda, fuhuş yaptırmak amacıyla insan ticaretinden yargılanıyor.

Bu süreç fahiş hatalarla dolu.

*

HATA 1: Çocuk Koruma Kanunu’na ve çocuk şube müdürlüklerine ilişkin yönetmeliğe göre, çocukla ilgili işlemleri bizzat çocuk savcısı ve çocuk polisi yürütür ki, usul çocuğa özgü olsun, çocuk yetişkinlerle karşı karşıya getirilmesin, çocuğun baskılanmayacağı bir ortam yaratılsın ve muhatap olduğu kişiler çocuk haklarına duyarlı profesyoneller olsun. İşte bu yüzden, çocukla ilgili işlemler ‘çocuk şube’ tarafından yürütülür. Çocuk Koruma Kanunu’nun 4. maddesi gereğince bu tür işlemler ivedi yapılır.

Gelin görün ki polis, bu iki kız çocuğunu ilk günden çocuk şubeye götürmek yerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne götürüyor. Tüm yetişkinlerin işlemleri bitince en son çocukların işlemleri yapılıyor ve yetişmedi diye gözaltı süresinin uzatılması isteniyor. İster mağdur, ister tanık, isterse de suça sürüklenen çocuk olsun, mutlaka aileye haber verilmesi gerekir. Bu iki kız çocuğunun ailesine haber verilmedi. Bu, görevi kötüye kullanmadır.

HATA 2: Şüpheli hakları CMK’da güvence altına alınmıştır. Emniyette derhal hakları anlatılır ve avukat çağrılır. Bu zorunludur. Bu çocukların durumunda bunlar yapılmadığı gibi, çocuklara gece bir de teşhis işlemi yaptırdılar.

HATA 3: Savcı, çocukların Ankara Emniyeti’nde yaşadıklarını, tutulma koşullarını görmezden gelmiş. Oysa hemen talimat verip “Ne işleri var o çocukların orada? Çocuk şubeye götürün” demesi gerekirdi. Ama Savcılık olan bitende hiç beis görmediği gibi, üstüne bir de emniyet müdürlüğünün gözaltı süresini uzatma talebine itiraz etmeyip uzattı, yine “Çocuk şubeye götürün” demedi.

HATA 4: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı mağdurenin yanında davaya müdahil oldu; dolayısıyla suça sürüklenen bu iki kız çocuğunun karşısında. Oysa Aile Bakanlığı böyle dosyalarda müdahil olmamalı çünkü her iki tarafın da bakanlığı. Çünkü her iki taraf da çocuk. O hem suça sürüklenen çocuğun hem de mağdur çocuğun bakanlığı. Her ikisini de koruması gerekiyor. Ama bakanlık şu durumda “Bu iki kız çocuğu cezalandırılsın” demiş oluyor. Oysa, suça sürüklenen bu çocukların da rehabilitasyona, desteğe, savunulmaya ihtiyacı var.

*

EN VAHİM HATA: Bu davada suça sürüklenenler de çocuk ve bu süreç içerisinde onlar da mağdur. Belli bir yaştan itibaren kandırılmışlar. İnsan tacirlerinin yöntemlerinden biri, duygusal ilişki kurarak istediklerini yaptırmaktır. Masaj salonu işletmecisi kızlardan birini sevgili olduklarına inandırmış ama bir yandan da kızı müşterilerine ‘pazarlamış’.

Ve fakat, inanamayacaksınız ama...

Şu anda masaj salonunun işletmecisi ve yardımcısı insan ticaretinden yargılanmıyor; onlara sadece cinsel istismardan dava açıldı. Ama çocuklar insan taciri muamelesi görüyor.

Çocuğu hem kendisi istismar eden hem de başkalarına pazarlayan adam dururken, fuhşa zorlanan çocuk mu insan taciri?

Pes!

Yazının devamı...

İnsanın arkadaşı ölünce kendinden bir parça da ölürmüş

19 Mart 2017

Ya kalanlara?

*

Çok sevdiğim bir arkadaşım öldü benim.

Yaşamayı en çok seven, en karanlık günde bile gülebilen, her şeye rağmen yaşama sarılan, baktığı her yerde aşkı gören, her yerde aşka yer açan arkadaşım öldü benim.

O belki o bir bardak soğuk suyu içer gibiydi giderken...

Ben ise...

Sibirya buzullarında başımdan aşağı kovalarca buzlu su boşalmış gibiyim daha çok.

*

“Servet (Kavasoğlu) kimdi, neydi?” diye sorduğumda kendime...

“Tutkuydu” diyorum bir an bile düşünmeden.

Yürekten konuşur, yürekten sarılır, uyduruk bir şarkıda dans edecekken bile yüreğini koyardı piste. Belki de o yüzden, en güzel dans edenimiz de oydu.

Öyle kalbiyle yaşardı ki, tanıdığım en büyük hayalperest, en azılı romantikti.

Sabah 09.00’da, daha gözünüzdeki çapaklar erimeden aşk hakkında konuşabilirdiniz onunla. Yanında içki veya çerez olmadan. Demlenmeden, daha kafalar güzelleşmeden. Öyle kahve yanında poğaçayla.

Aşkın muhabbetine bile âşıktı Servet. Sabah-akşam-öğlen fark etmezdi, hayatı aşkla yaşayan biriyle günün her saati aşktan söz edebilirdiniz.

Şimdi kim anlatacak bana aşkı?

*

“Şahane!” diye bir seslenişi vardı ki...

Yer gök inlerdi.

Öyle vurguyla, öyle içten, öyle coşkuyla...

Bir cehennemde bile yaşıyor olsam, bir anlığına gerçekten de şahane bir dünyada yaşadığımı sanırdım.

İşte öyle anlık da olsa koparabilirdi Servet insanı gerçekliğinden. Hayal de olsa, rüya da, her şeyin mükemmel, tam da olması gerektiği gibi olduğunu düşünürdü insan.

*

Umutluydu Servet. Her zaman ve her şeye rağmen umutluydu. Yanında bomba da patlasa ‘hayat güzel’di onun için.

Vurdumduymazlığından değil, öyle de kadirşinastı hayata karşı. Onun güzelliklerini son damlasına kadar içer, felaketlerine çoğumuz gibi nankörlüğe varan raddede sitem etmezdi.

Kızardı elbette o da. Kızgınlığı da kalptendi. Ağzını doldura doldura öfke de saçardı ama hıncı bir sonraki kadeh tokuşturmaya dek sürerdi. Sonra konu değişir, yine aşka, sevgiye, tutkuya gelirdi.

*

38 yaşına geldim. Değiştim, büyüdüm, yaşlanmaya başladım.

Becerebildiğim, beceremediğim pek çok şey var.

Beceremediklerimin başında ölümü kabullenmek geliyor. İsyan etmemeyi beceremiyorum.

Diyorum ki, Servet gibi olabilsem...

Hayatta mana aramayı bıraksam...

Hayatın manasızlığına rağmen güzelliğini fark edebilsem.

İyilere ömrün sadaka gibi dağıtılmasını, kötülerinse neredeyse ölümsüz olmasını, evrendeki adaletsizliği bir yana bıraksam...

Üzülmesem, çocuk gibi gözlerim şişene kadar ağlamasam...

Servet’le -onun isteyeceği gibi- neşeyle, gülerek, hayata daha da sıkı sarılarak vedalaşsam.

Ama insanın bir arkadaşı ölünce kendinden bir parça da ölürmüş.

Yaşlanmanın en kötü yanı bu galiba...

Parça parça, biraz biraz ölüyoruz her kayıpla.

Yazının devamı...

Şiddeti lanetleyen bir öğretmen terör destekçisi olabilir mi?

16 Mart 2017

Onunla beraber, 2011’den beri Çaycuma Nebioğlu Ortaokulu’nda görev yapan Gökhan Taner Günsan da ihraç edildi.
Peki sebep ne?
Akyol, Eğitim Sen Zonguldak Şube Sekreteri. Günsan ise Eğitim Sen Çaycuma temsilcisi.
Akyol, “İhraç edilmemizi Çaycuma’da yapılan, yapılmak istenen, birçoğu da özellikle bir yılda Türkiye gündemine oturan uygulamalardan ve tüm bunlara Eğitim Sen’in itiraz etmiş olmasından ayrı düşünmüyoruz” diyor.
Suçları neydi dersiniz?
Örneğin, Zonguldak’ta sayıları 30’a yaklaşan sıbyan mekteplerine karşı okul öncesi eğitimi savunmuşlar.
4-6 yaş grubu çocukların alanında mezun olmuş okul öncesi öğretmenlerinin görev yaptığı okul öncesi eğitim kurumlarına ve ana sınıflarına gönderilmesi gerektiğini savundular.
Okul öncesi eğitimin zorunlu olmasına yönelik imza kampanyaları yaptılar, billboard ilanları verdiler, afiş ve broşürler bastırdılar. Okul öncesi eğitimin zorunlu olmasına yönelik imza kampanyasında bir haftada 10 bin imza topladılar ve bu imzaları Milli Eğitim Bakanlığı’na yolladılar.
Ne gibi bir amaçları olabilirdi?
Bu ülkedeki yurttaşların küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim almasını istemenin ne gibi bir kötülüğü olabilirdi?
Sonuçta bu iki öğretmen Çaycuma’da birilerinin hedefi oldu.
Sıbyan mektebi gerçeğini ülke ve TBMM gündemine taşıdıkları için hedef oldu.
Çaycuma Milli Eğitim Müdürü’nün yılbaşı kutlamalarının Hıristiyan Batı kültürünün bir geleneği olduğunu öne sürerek okullara “yılbaşı yasağı” getirmesine itiraz ettikleri için hedef oldu.
Çaycuma Milli Eğitim Müdürü’nün tüm okul müdürlerini “emir”le camiye hatim indirmeye çağıran resmi yazısının Anayasa’ya aykırı olduğunu belirttikleri için hedef oldu.
Çocukların eline silah veren Çaycuma Milli Eğitim Müdürü’nün haberini gazetelerde okuyup “Öğretmen çocuğa silah verir mi?” dediler diye hedef oldu.
Şimdi ise terör örgütleriyle bağı olduğu düşünülen kişilerin ihracını hükmeden bir kararnameyle mesleklerinden uzaklaştırıldılar.
Akyol, öğrencilerinin pazardan aldığı oyuncak tabancaları kırıp paralarını cebinden karşılamış bir öğretmen. Ölümün, şiddetin simgesi silahı çocuklardan uzak tutan bir eğitimci nasıl terör destekçisi olabilir! Öğretmenlik hayatı boyunca öğrencilerine hiçbir canlıyı öldürmemek gerektiğini, barışı, sevgiyi anlatmaya çalışan, ölmeye, öldürmeye, teröre karşı olan ve hiçbir canlıya zarar vermemiş bir öğretmen nasıl terör destekçisi olabilir!
“Biz neden ihraç edildik?” diye soruyorlar: “Somut deliller varsa ortaya koyun madde madde. Gönderin müfettişleri, verin bizi mahkemeye. Eğitim Sen olarak açıklayamayacağımız, tek bir eylemimiz yok.”
Laik ve bilimsel eğitimi savunmanın bedeli bu olmamalı.
Kurunun yanında yaş da yanmamalı.

Yazının devamı...

Herkes için adalet mi? Keşke!

13 Mart 2017

G.K., dereceyle girdiği hukuk fakültesinde 1’inci sınıf öğrencisi. Tecavüze uğruyor; tehdit edildiği ve psikolojisi bozulduğu için ancak 2 yıl sonra şikâyetçi olmaya cesaret edebiliyor.

G.K.’nin davası 2015’te sonuçlandı. İstanbul Çapa Adli Tıp ile İnönü Üniversitesi Adli Tıp’tan aldığı her iki rapor da G.K.’nin ‘ruh sağlığının cinsel saldırıya bağlı olarak kalıcı surette bozulduğunu’ belirtiyordu. Savcının mütalaası da sanığın cezalandırılması yönündeydi.

Buna rağmen, sanık beraat etti.

Dosya şu anda Yargıtay’da.

*

Lehine iki adli tıp raporu olmasına rağmen mahkeme G.K.’yi Adli Tıp Kurumu’na göndermişti. Bu kurumun raporuna göre, tecavüze uğradığından beri 3 yıldır psikiyatrik tedavi gören ve birden fazla ilaç kullanan G.K.’nin ruh sağlığı bozulmamıştı, sadece etkilenmişti ve bu tecavüz değil, başka sebeplerden kaynaklanabilirdi (!)

“Bu raporun anlamı şuydu benim için” diyor G.K.; “3 yıldır ilaç kullanmam, geceleri kâbuslar görmem, sinir krizlerim, mahkemeye çıktığımda titremem ve nefes alamamam, hepsi önemsizdi. Sanki 3 yıldır yaşadığım kâbus gerçek değildi.”

Beraat kararı G.K. için büyük yıkım oldu. Dava devam ederken, hukuk fakültesini bitirdi ve avukat oldu. Bugün 26 yaşında ve 1.5 yıldır avukat. Tam da mahkeme beraat kararını verdikten kısa süre sonra ruhsatını aldı. Ama hâlâ avukatlık yapamıyor. Çünkü beraat kararıyla içinde bir şeyler öldü... En çok da adalet.

Dava sürecinde sanık avukatının hakaretlerine, hâkimlerin buna izin vermesine, mahkeme başkanının annesini ve onu aşağılamasına, avukatlarının azarlanmasına, kuzeni dahil tüm tanıkların yalan söylemesine sırf adaletin yerine geldiğini görmek için katlandığını söylüyor.

*

O dönem Adli Tıp Kurumu’nun 6. İhtisas Kurulu Başkanı olan ve G.K.’yi muayene eden Hamdi Tutkun şu anda FETÖ üyesi olmaktan ve Ahmet Zeki Üçok hakkında ‘hipnozla işkence’ sahte raporunu vermekten tutuklu.

G.K.’nin Adli Tıp raporunda imzası olan doktorlardan Lütfi İlhan Yargıç FETÖ’nün üniversitelerdeki yapılanmasının parçası olduğu gerekçesiyle tutuklandı.

Raporu imzalayan bir diğer doktor Salih Zoroğlu hakkında ise iddianame düzenlendi.

Bunları öğrenen G.K. ona rapor veren bu doktorlar hakkında ‘gerçeğe aykırı rapor vermekten ve görevi kötüye kullanmaktan’ şikâyetçi oldu.

Ancak, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı G.K.’nin veya şüphelilerin ifadesini almadan ve hiçbir araştırma yapmadan takipsizlik kararı verdi. G.K.’nin bu karara itirazı ise hâkim tarafından itirazın ulaştığı gün jet hızıyla reddedildi.

*

Bir genç kadın hukuk öğrenmek için girdiği fakültede okurken, teoriyle pratiğin örtüşmediğini çok zor bir yoldan öğreniyor. Haksızlığa uğrayarak avukat yetişen bir insan hangi adalete inanarak başkalarının hakkını savunabilir?

Şimdi bu genç kadın “Devletimiz FETÖ ile mücadeleyi çok ciddiye alıyor ancak konu cinsel saldırı olunca FETÖ üyesi olmaktan yargılanan doktorlar hakkında araştırma dahi yapmadılar. Adli Tıp Kurumu’nun adının lekelenmemesi için benim mağduriyetimi örtbas edebiliyorlar” diyor diye kimse kızabilir mi?

Olsun, o yine de mücadeleden vazgeçmiyor. Artık vazgeçmek onun deyimiyle ‘ölmekten farksız’.

Yeterince iyileştiğinde avukatlığa başlamayı, kadın ve çocuk mağdurlara yardım etmeyi hayal ediyor. 

“Ben adalet aradıkça haksızlıkların gizli kapılar ardında örtbas edilmesini izledim. Daha fazla dayanamıyorum. Benim içi adalet sağlanmasa bile, yaptıkları duyulsun” diyor.

Yazının devamı...

Kadınlar susmayın!

11 Mart 2017

Aynı anket, cinsiyetçi saldırıya maruz kalan ya da iftiraya uğrayan kadın siyasetçilere verilen “Saldırıları görmezden gel” tavsiyesinin de yanlış olduğunu ortaya koydu.

Kadın siyasetçiler saldırıları görmezden gelmek yerine, hiç vakit kaybetmeden iftiraları geri püskürtürse kazanıyor.

*

Ankete katılanlara, biri erkek, biri kadın iki siyasetçinin anlatıldığı bir kayıt dinletildi. Katılımcıların yarısı, kadın siyasetçinin politikalarının yanı sıra “aptal kız”, “buzlar kraliçesi”, “fahişe” diye anlatıldığı kaydı dinledi. Tarif edilen siyasetçi hayali olsa da bu sözler gerçek hayattan alıntıydı.  

Katılımcıların diğer yarısına ise cinsiyetçi ifadeler olmadan, sadece kadın siyasetçinin politikalarını anlatan kayıt dinletildi.

Ve ortaya şöyle bir sonuç çıktı...

Kadın siyasetçiye halk desteği en başta yüzde 43 idi.

Politikaları eleştirildiğinde destek yüzde 33’e indi...

Kadın siyasetçi cinsiyetçi ifadelerin hedefi olduğunda ise halkın ancak yüzde 21’inden destek alabildi.

Seçmen, cinsiyetçi saldırıya, iftiraya uğrayan kadın siyasetçiyi ‘güvenilmez’, ‘empati yoksunu’ ve ‘etkisiz’ diye niteledi.

Ama iyi bir haber vardı!

Eğer kadın siyasetçi saldırılara hemen karşılık vererek bunların ‘cinsiyetçi’ veya ‘uygunsuz’ ifadeler olduğunu söylerse yeniden destekleniyordu. Farklı gruplar onun adına tepki verirse halk desteği yine artıyordu. 

*

Türkiye’de yakın dönemden bir kadın siyasetçiye yönelik cinsiyetçi saldırı, iftira dediğimizde akla ilk gelenlerden biri Meral Akşener. 2015’te bir köşe yazarı Akşener’le ilgili olarak “Bir kadına yakışmayacak kasetleri var” demişti. Epeyce tepki alsa da Akşener’e saldırılar bitmek bilmemişti. Kimi gruplar işi sosyal medyada Akşener’in torununun gayrimeşru olduğu iftirasını atmaya kadar götürmüşlerdi. Akşener susmamış, hem bu iftiraları geri püskürtmüş hem de siyaseten tam zıddı kadın gruplarından, örneğin HDP’li kadınlardan destek görmüştü.

Geçtiğimiz hafta, Meral Akşener’in kadın gazetecilerle yaptığı toplantıda bu konu yeniden açıldı. “O güne kadar siyasette de hayatın başka bir alanında da bu tarz bir iftiraya uğramadım. Bu ilkti” dedi.

‘İffetsiz’ bir hayat sürdüğü imasıyla sarf edilen sözleri duyduğu ilk anda ne hissettiğini sordum Akşener’e. Önümüzdeki büyük mermer masaya dokunarak dedi ki: “‘Bu masanın altına gireyim, üzerime de kat kat örtü örtülsün ve çıkmayayım’ istedim. Yorgunluk, kırgınlık, ‘Ben bununla ne yapacağım’ hissi. Sonra birden gözümün önünde kırmızı ve sarı sinekler uçuşmaya başladı ve ardından elime kim geçerse, ‘Acaba kuşbaşı mı yapsam, yoksa kıyma mı?’ Öyle bir deli öfke!”

Oğlu ve eşi “Sen niye üzülüyorsun? Sen niye öfkeleniyorsun? Kavganı sürdür” demişler. “Bağıra bağıra kamuoyuna ilan ettim. Ben ses çıkarınca inanamayacağınız kadınlar beni arayıp ‘N’olur bunu sürdür’ dediler. Çok sert bir mücadeleydi” diyor.

Devlet Bahçeli’yle sorun yaşamaya da ilk o zaman başlamış:

“Devlet Bey bana bir genel başkan yardımcısı gönderdi. ‘Üzülmesin, kafasına takmasın. Biz kasetlerle ilgili bedel ödedik. Bundan sonra bir arkadaşımızı feda etmeyeceğiz’ demiş. O sözden sonra bir daha görüşmedik zaten.”

Sonra fark etmiş ki...

O ‘dövüşmeye’ başladıkça...

(Evet, kelime buydu: “Dövüşmek” diyor.)

“Kadın hikâyeleri yağmaya başladı ve bu kadınların ortak kavgası oldu. Kavgamın sebebi de şuydu” diyor, “Erkekler bir daha böyle ağızlarını burunlarını çarpıtıp kadınlar hakkında konuşamasınlar.”

*

Siyasi parti, ideoloji, sınıf, kimlik, yaşam biçimi fark etmeksizin, cinsiyetçi saldırılar
ve iftiralar karşısında sesini çıkaran kadınlar kazanıyor.

Bir kere, arkalarında kimse olmasa kadınlar oluyor.

Siz siz olun kadınlar, susmayın.

Gözünüz kapalı kendinizi bırakacağınız kız kardeşleriniz var.

Geçmiş 8 Mart’ınız kutlu olsun!

Yazının devamı...