"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Tekstil sektörünün imajından daha önemli sorunlarımız var

23 Şubat 2017


Bu haberin ardından meslek birliklerinin yöneticileri yaptıkları açıklamalarda -neredeyse sadece- bu haberlerin yarattığı algı yüzünden Türkiye’nin bozulan imajından ve bunların da işleri bozma ihtimalinden söz etmişler.
Tekstil, merdivenaltı atölyeler yüzünden zan altında kalıyor, tekstilciler yurtdışında çalıştıkları firmalarla bu nedenle sıkıntı yaşıyorlarmış.
Beyler, asıl derdimiz, “Bu görüntülerin ihracatçı firmalara zarar vermesi” midir?
Hayır efendim.
Asıl derdimiz, çocukların işçi olarak sağlıksız ortamlarda çalıştırılması olmalıdır.
Meslek birliklerinin yöneticileri “Devlet bu çalışma koşullarını denetlemeli. Tedbir almalı” demişler.
Peki, çocuk işçi sorunu denetimle çözülebilir mi?
Hayır.
Çünkü çocuk işçilik de aynen erken evlilik gibi, toplumda doğal karşılanan bir hadise.
İş Cinayetleri Almanağı 2016’da avukat Seda Akço, toplumda kabul gören ama aslında çok yanlış olan bir önyargıya değiniyor:
“Çalışma hayatına erken atılan çocuğun yaşıtlarına göre daha olgun olduğunu düşünüyor, çalışma yaşamını feleğin çemberi olarak görüyoruz.
Halbuki, koşulları itibarıyla olgunlaştırmanın tam tersi bir amaca hizmet ediyor.”
Sorunun işyerlerinin denetimiyle giderilebileceğini düşünmeyen Akço’ya göre çocuğun okula devamını takip edecek ve destekleyecek bir sistem kurulmalı:
“Türkiye’de doğan çocukların biraz şanssız olduğunu düşünüyorum.
Çünkü henüz kendisine karşı sorumluluğunu tam olarak idrak edememiş bir toplumda dünyaya geliyorlar.”
Çocuk işçi dediğimizde, denetimsizlikten daha büyük ve temel bir sorunla karşı karşıyayız: Yoksulluk.
Bu ülkede 1 milyona yakın çocuk istihdam ediliyor, 7 milyondan fazla çocuk ev işlerinde çalıştırılıyor.
Çünkü yüzde 21,9’umuz yoksul. Maddi yoksunluk oranı yüzde 30,3.
Bunların içerisinde yemek masraflarını karşılayamayanların oranı yüzde 35,8.
Akço’nun dediği gibi; “Çocuk işçiliği, yasaklayan yasalar ile önlenemez.
Yasalar gereklidir ama önlemeye yetmez.
Çocuğun çalışmasını gerektiren koşulları değiştirmeye yarayacak yasaların yeterliliğine bakmak gerekir.”
Aileye çocuk için sağlanacak temel gelir güvencesi veya çocuk desteği, asgari ücretin belirlenmesine ilişkin esasları düzenleyen mevzuat ve önleyicilik özelliği gibi şeylerden söz ediyor.
Yani, dillerinden “yasak”, “kanun, “denetim” sözcüklerini düşürmeyen tekstilciler, meseleyi eksik tartışıyor.
Dünyanın merkezinde kendileri varmış gibi davranmayı bırakırlarsa, en azından doğru nedenden devlete kızarlar.
Devlet, ailelere çocuk bakımında destek olmalıdır.
Zira, yoksulluk sınırında yaşayan insanlar çocuk emeğini kullanmaktan başka çıkış bulamıyor.
Bu ülkenin tekstil sektörünün imajından daha acil çözüm bekleyen sorunları var.
Çalışmak zorunda kalan veya zorla çalıştırılan, daha büyümeden yaşlanan çocuklar gibi.

Yazının devamı...

Yetti artık İstanbul’un trafiği!

20 Şubat 2017

Kayıtlı araba sayısı 3.75 milyon; her gün 1017 araba kaydoluyor.

Bu kentte yılda 125 saatimiz trafikte geçiyor.

İstanbul aynı zamanda, Avrupa’nın havası en kirli metropolü. Ve bu hava kirliliğinin nedenlerinden biri, yollardaki araçlar.

Zira, havayı kirleten karbondioksit emisyonlarının yüzde 23-25’i ulaşımdan, bunun da yüzde 75’i motorlu araçlardan kaynaklanıyor.

Yani trafik sadece zamanımızdan ve enerjimizden çalıp bizi sinir hastası etmiyor, aynı zamanda iklim değişikliğine neden olup kirlettiği havayla da bizi zehirliyor.

Otobanlara yakın veya trafiği bol yerlerde yaşayanlarda misal, çok ciddi solunum yolu hastalıklarının yanı sıra demans hastalığı görülme riski artıyor.

Bizim artık yeni yollar yaparak kısa vadeli ‘çözüm’lere başvurmak yerine, trafikten kurtulmak için gerçekten etkili çözümler peşinde koşmamızın vakti geldi. Yeni yollar kısa vadede trafik sıkışıklığı sorununu çözerken, araba kullanımını teşvik ettiği için uzun vadede yeniden trafik sıkışıklığına neden oluyor.

Bunun dünyanın birçok kentinde test edilip onaylanmış çözüm yolu, trafiğin fiyatlandırılması.

*

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ayşe Uyduranoğlu, İstanbul Politikalar Merkezi’ndeki panelde yaptığı sunumda, aslında yıllardır İstanbul için konuşulan, kentte trafiğin yoğun olduğu yerleri araçlara ücretli-girişli hale getirme uygulamasının esaslı bir çözüm olabileceğini belirtti.

Nobel ödüllü William Vickrey tarafından 1960’larda önerilen trafik fiyatlandırması ilk olarak 1975’te Singapur’da hayata geçirildi. Başta trafiğin yoğun olduğu sabah ve akşam saatlerinde uygulansa da başarılı sonuçlar aldıktan sonra gün boyu bir uygulamayı kapsayacak şekilde genişletildi.  

Trafik fiyatlandırması daha sonra Londra, Stockholm ve Milano’da hayata geçirildi. Trafikte Londra ve Stockholm’de yüzde 18, Milano’da yüzde 14’lük bir azalma gözlendi.

Hava kirliliği açısından bakarsak, karbondioksit emisyonları Londra ve Stockholm’de yüzde 16, Milano’da yüzde 14 oranında azaldı. Havadaki nitrojen oksit ise Londra’da yüzde 8, Stockholm’de yüzde 8.5, Milano’da yüzde 17 azaldı. Sağlık ve hava kirliliğine etkisini bir yana bırakırsak, kentlerdeki tarihi yapılara da ciddi zarar veren partiküllerde ise Londra’da yüzde 6, Stockholm’de yüzde 10-14, Milano’da ise yüzde 18 oranında azalma oldu.

*

Uyduranoğlu, bunun bir cezalandırma yöntemi olmadığının altını çiziyor: “Ulaşım herkesin en doğal hakkı olduğu için biz onların ulaşımını kısarak cezalandırmak yerine bu ulaşım ihtiyaçlarını daha sürdürülebilir modellerle nasıl gerçekleştirebilirler, onu konuşmalıyız.”

Trafik ücretlendirilmesi kentlerde hayata geçmeden evvel kamuoyunun tepkisiyle karşılaşıyor. Daha önce ücretlendirilmeyen bir alan ücretlendirildiğinde doğal olarak halk tepki gösteriyor. Herkes, belediyenin ya da devletin bu uygulamayı trafikle mücadele etmek için değil, fazladan bir gelir elde etmek için başlattığından şüpheleniyor.

Ama eğer bu gelir toplu taşımacılığı iyileştirilmek için kullanılırsa kabul görebiliyor. “Zaten sürdürülebilir ulaşımı tartışmaya başladığımızda da doğal olarak toplu taşımacılığı teşvik etmemiz gerekiyor” diyor Uyduranoğlu.

Eşitsizliğe neden olacağı kaygısı ise uygulamaya bir diğer itiraz nedeni. Uyduranoğlu, özellikle düşük gelirlilerin bu tür bir uygulamadan olumsuz etkileneceğinin düşünüldüğünü, halbuki elde edilen gelir toplu taşımacılığa aktarıldığında bu fiyatlandırmanın düşük gelirliler üzerinde olumlu etkisinin gözlendiğini söylüyor. Sadece düşük gelirliler değil, kadınlar ve yaşlılar da olumlu etkileniyor.

Uyduranoğlu’nun 3 yıl evvel 900 kişiyle yaptığı kamuoyu araştırmasında, İstanbulluların çoğunun trafik fiyatlandırmasının yoğun saatlerde uygulanmasını ve elde edilen gelirin toplu taşımacılıkta kullanılmasını tercih ettiği sonucu çıktı.

Bu uygulamayı hayata geçirmek için hâlâ neyi bekliyoruz?

Yazının devamı...

Klasik müzik ‘yeni pop’ olur mu?

18 Şubat 2017

Teknoloji, ücretsiz müzik dinleme fırsatı ve sınırsız arşiv, müziğe erişimi kolaylaştırdı. Bugün artık müziğin yüzde 75’i internet üzerinden dinleniyor.

Ama teknoloji aynı zamanda, gerçek deneyimlerin yerini aldı.

Giderek daha az sayıda insan klasik müzik dinlemek için konser salonlarına gidiyor.

Klasik müzik dinleyicisi, dijital teknoloji sayesinde artık pijamayla evinde uzanırken çok daha ucuza, dünyanın önde gelen orkestralarının konserlerini canlı izleyebiliyor. 

Bugün insanlar aylar öncesinden bilet almakla, şık şıkırdım giyinip şehir trafiğinde konsere yetişmekle, iki saat bir koltukta oturup öksürmemeye çalışmakla uğraşmıyor. Artık örneğin, Berlin Filarmoni’nin konserlerini ayda 18 Euro’ya evinde canlı izleyebiliyor, ekranda müzisyenin parmağının ucuna kadar görebiliyor. 

Müziğe ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir ortamda, klasik müzik seyircisi de yaşlanıyor ve azalıyor.

Hollanda’da son 10 yılda klasik müzik konserlerinin izleyicisi yüzde 10 azaldı. ABD’de biletli klasik müzik seyircisinin 2018’e dek yüzde 22 oranında azalması bekleniyor.

Klasik müzik seyircisi yaşlandıkça yerine yenisi gelmiyor. Çünkü canlı performanslara erişim bu kadar kolaylaşmışken, gençler konsere gitmek zahmetine girmiyor.

*

İKSV Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak, “Dijital dünyanın nimetlerine alışmış yeni ve genç izleyici kitlesini festivallere ve konser salonlarına çekmeyi başaramazsak 20 yıl sonra klasik müzik konserlerini müzede dinlemek zorunda kalacağız” diyor.

Dijital çağda seyirci çekmek için klasik müziği dinleyicilere daha heyecan verici bir biçimde sunmak, ezber bozmak gerektiğinden bahsediyor: “Konser deneyimine yeni bir format atmak zorundayız.”

*

Mesela Berlin Filarmoni, bazen gece geç saatte kısa konserler veriyor. Yine Berlin’deki Radialsystem’de yoga matları üzerinde uzanarak konser izlenebiliyor.

New York’ta gece kulübü Poisson Rouge’da 1 saatlik klasik müzik konserleri var. İnsanlar içkilerini içerken bir yandan da Mozart dinliyorlar.

Klasik müziğin en prestijli markası Deutche Grammaphon, yeni sanatçılarını gece kulübünde tanıtıyor. Piyano ortada, yastıkların üzerinde oturan seyirciler etrafında...

Hollanda’da bazı barlarda 5 dakikalık operalar var; 3 kişi bir bara giriyor, 2 enstrüman, 2 arya derken 5 dakikalık operalarını oynayıp çıkıyorlar.

Fethiye Hillside’da her yaz düzenlenen, orkestranın denizin ortasında çaldığı, seyircilerin sahilden izlediği Salda Müzik etkinliği de, geçtiğimiz yıl D Marin Klasik Müzik Festivali’nde yeme içmeyi müzikle birleştiren proje de bizden iki örnek.

*

‘Sıradışı’ teması etrafında kurgulanan 45. İstanbul Müzik Festivali’nde klasik müziğin yeni diliyle konuşan pek çok konser var.

Kandinsky ve Chagall’ın resimlerinin video adaptasyonları piyanoyla buluşacak.

Video enstalasyonlarının müzikle ilişkilendirildiği La Stravaganza projesi seyirciyi İtalya’yı bir uçtan bir uca kat eden bir müzik ve görüntü yolculuğuna çıkaracak.

Mozart’tan Ellington’a başlıklı konserde, müzikal sınırları keşfetme aşkıyla bir araya gelen iki solist baroktan caza türler arasında köprüler kuracak.

‘Yeni pop: Barok!’ sloganıyla yola çıkan Musica Sequenza Bomontiada’daki ücretsiz konserde Handel ve Bach’ın müziklerini yeni elektronik tınılarla süsleyip ışık gösterisi eşliğinde sunacak...

Festivalin en çılgın konseri, sirk topluluğu Circa Ensemble’ın yaylı çalgılar dörtlüsü Debussy Quartet’le buluşması. Oda müziği, klasik müzikte en az seyircisi olan tür. Çok konsantre bir müzik türü olduğu için ağır bulunur. Ama bu konserde, akrobatlar hoplayıp zıplarken seyirci üç tane quartet dinleyecek. 

*

Yani, klasik müzik dünyası artık konser salonundan çıkıp ulaşmak istediği izleyicinin ayağına gitmeye, maceracı bir ruha bürünmeye ve gençlerin dilini konuşmaya başladı.

Çünkü değişen dünyaya ayak uydurmaktan başka çaresi yok.

Yazının devamı...

Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir*

13 Şubat 2017

Gişe rakamları yüksek filmler de malumunuz Recep İvedik ve türevleri.

Gençlerin yüzde 93.9’u boş vakitlerinde televizyon izliyor. (TÜİK) Okullarda nitelikli kültür-sanat dersleri olmayınca, kültür-sanatla ilgili hobisi gelişen pek olmuyor.

‘İyi Ülkeler Endeksi’nde Türkiye kültürde 58’inci sırada.

*

Hepsi aynı yere işaret ediyor: Toplum kültürel faaliyetlere katılmak için kılını kıpırdatmıyor.

Bu ancak kamudan sivil topluma, kurumlardan bireylere herkesin rol aldığı bir seferberlikle aşılır.  

Ama bakıyoruz, Türkiye kültür hayatına damga vurmuş isimlerin geçtiği Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) KHK ile fiilen kapanma noktasına geliyor.

“Siyasi ve ekonomik buhranların ortasında her şeye rağmen nasıl ümitli, dirençli ve hevesli olabiliriz” diye merak edenleriniz varsa...

İşte bunun en kestirme yolu, kültür ve sanat.

Kültür ve sanatın olmadığı yerde hayat da olmaz.

*

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) bugün yayımlanan Kültür-Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar 2017 raporuna göre, artık anahtar sözcük ‘pazarlama’ değil, ‘katılımcılık’. Bugün kültür-sanat izleyicisi sanat kurumları için ‘tüketici’ değil, ‘ortak’.

Sayı değil, nitelik ön planda.

Yine de daha çok insanın çok daha çeşitli kültür-sanat faaliyetine, daha sık ve kolayca katılması için neler yapılabilir?

İstanbul’da en az 670 bin engelli yaşıyor ama kültür-sanat dünyası bu insanlara ulaşmıyor. Oysa ellerini uzatsalar, bu insanlar orada.

3. İstanbul Tasarım Bienali’nde işitme engelli bir rehber, işitme engellilere düzenlenen turda rehberlik yaptı. Belki küçücük bir adım ama bu sayede bir grup engelli belki de hayatında ilk kez bir bienal gezdi.

Arnavutköy Belediyesi bienale bir hafta boyunca bir otobüs dolusu insan yolladı.

Kurumlar, sivil toplum ve kamu işbirliği yaparsa küçücük gruplar birkaç yılda gerçek bir kitleye dönüşebilir.

*

Göçlerle demografisi değişen ve durmadan büyüyen kentlerimiz var. Türkiye’deki milyonlarca göçmenin ciddi bir kısmı bu kentlerde yaşıyor. Ama biz onları gittiğimiz bir konserde veya sergide görmüyoruz.

Damon Albarn’ın Suriyeli müzisyenleri bir araya getirdiği İstanbul Caz Festivali konserinde 300 Suriyeli izleyici misafir etmek iyi fikirdi. Kültür kurumları bu tarz projelerle etki yaratabilir.

*

Belediyelerin mekân sunması gerekiyor. Yerel halkın sahipleneceği, kolay ulaşılan ve içinde her daim etkinlik olan mekânlar...

İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece kütüphanelerin potansiyelinin çok yüksek olduğunu çünkü her ilçede iyi kötü bir kütüphane bulunduğunu söylüyor: “Atatürk Kitaplığı sabaha kadar açık; gece 3’te bile kitaplığın önünde gençler kuyruk oluyor. Ders çalışmak için geliyorlar ama olsun, yine de bir adım. Sonuçta kütüphanede vakit geçiriyorlar.”

‘Komşu Günü’ düzenleyerek Emirgan halkına kapılarını ücretsiz açan Sabancı Müzesi, belki de normalde kültür-sanat etkinliklerine katılmayan insanlara köprü oluyor.

*

Artık günümüz dünyasında kültür kurumlarının “Daha çok bilet nasıl satarım?” diye bakma lüksü yok; izleyiciye ulaşmak ve onu dönüştürmek gibi bir görevi var.

Bir konserin içinden, Suriyeli göçmenlerin de dahil olacağı bir proje çıkarmak gibi...

Siyasi ve ekonomik bunalımdan çıkış yolunda kültür-sanatın iyileştirici etkisinin, güven duygusu ve aidiyeti pekiştirme gücünün farkına varılmalı.

Artık kültür-sanat alanına, toplumun her kesiminin katılabileceği bir gelecek tahayyülü üzerinden bakmanın, “Herkes için kültür” demenin zamanı geldi, geçiyor.

Kültür-sanat toplumsal dönüşüme aracılık edebilecek muhteşem bir araç...

Tabii kullanmayı bilene.

* Mustafa Kemal Atatürk

Yazının devamı...

Kitapların buzdolabı kadar değeri yok mu?

11 Şubat 2017

Kitaplar üzerindeki KDV ise yerli yerinde duruyor. Oysa sosyal devletler kitaplar üzerindeki vergiyi en alt düzeyde tutarlar çünkü bilirler ki, kitaplara erişim zor olursa ülkeleri kültürel anlamda gelişemez. Kitaplar gibi, müzikte de vergi kolaylığı yok. Bir müzisyeni sahneye çıkardığınızda eğlence vergisi ödemek zorundasınız. Konserlerin ekonomik veya güvenlik sebebiyle art arda iptal edildiği ve müzisyenlerin çok zor günlerden geçtiği günlerde bir de üzerine eğlence vergisi binince, bu sektörün emekçileri ekmek parasını bile kazanamaz hale geldi.

*

Sinema ve televizyon Türkiye’de ciro bakımından en büyük kültür sektörü. Yani büyük çoğunluk için kültür sanat evdeki televizyondan ibaret.

Sinemaya talep ise sanatsal bir kaygı taşımıyor. Neden, yine televizyona olan talep. Her yıl vizyona 100’den fazla yerli film giriyor. Ama toplam gişe hasılatının yüzde 70-85’ini başrollerinde televizyon yıldızlarının olduğu, TV dizilerine benzer ilk 10 film paylaşıyor.

Anadolu’da sinema salonu eksikliği de hâlâ giderilmiş değil; en çok salona sahip 9 ildeki salonların toplamı, İstanbul’daki salon sayısı kadar etmiyor. Tiyatroda da tablo benzer; İstanbul’da 178 tiyatro salonu var; 5’ten az tiyatro salonuna sahip 49 ildeki toplam salon sayısı 112.

Kültür ekonomisi içinde ciro bakımından büyüklükte sinema ve televizyonun ardından kitap yayımı geliyor. Ülkemizde kitap okuma oranları gayet düşük ama ciro yüksek çünkü yayıncılık sektöründeki cironun büyük bölümünü ders kitapları oluşturuyor.

*

Kültür ekonomisti Funda Lena’nın ‘Türkiye’de Kültürel Sektörlerin Ülke Ekonomisine Katkısı’ adlı araştırma kitabı bu veriler dışında, Türkiye’de insanların kültür ve sanata çok az para ayırdığını da ortaya koyuyor.

Devletin kültüre verdiği yüzde 0.3-0.4’lük bütçe payı düşünülürse, bireylerin sanata ilgi alakası da ancak bu kadar oluyor.

Kültür harcamaları bakımından sadece gelişmiş ülkelerin değil, Romanya gibi daha az gelişmiş Avrupa ülkelerinin ve hatta Tayland, Meksika, Kolombiya gibilerinin de gerisindeyiz. Bu, parayla olduğu kadar, eğitimle de ilgili. Eğitim sistemimiz gençlerin kültür ve sanata ilgisini arttıracak nitelikte değil.

Yani şöyle bir uzaktan bakınca...

Mütemadiyen televizyon izleyen, neredeyse hiç okumayan, kültür sanat faaliyetlerine pek katılmayan bir toplumuz.

*

Kültür ekonomisini oluşturan sektörlerin büyümeleri için desteklenmeleri şart.

Bizde devlet sinemayı destekliyor ama güncel sanat ve müzik gibi daha küçük hacimli alanların da teşviğe ihtiyacı var. Kurumların sadece bilet satışıyla ayakta kalması mümkün değil. Özel sektör desteği bugün var, yarın yok. Pek çok kültür kurumunun arkasındaki büyük holdingler bu yatırımlarından vazgeçmeye kalksalar kültür sektörü çöker. O yüzden kamu desteği çok önemli. Sosyal gelişmişlik için kültür sanatın en temel araç olduğunu düşünürsek, devletin bu alana yatırım yapması beklenir. 

Bizde mevzuat zayıf. Şirketlerin vergiden düşmelerini sağlayan, zamanında spor sponsorlukları için çıkarılmış bir yasa var. Bu yasanın kapsamı çok dar, güncel ihtiyaçlara göre yasa yeniden düzenlenmeli. Mevzuattaki eksiklik nedeniyle mesela, küçük tiyatroların çoğu şirket olarak kuruluyor ve bu yüzden ciddi vergiler ödüyor.

Kültür kurumlarının zaten hayatlarını zor idame ettirdikleri bir ortamda devlet desteği çok önemli. Kültürel faaliyetler, kitap, konser vs ya vergiden muaf tutulmalı ya da sembolik bir vergi olmalı.

Elekrik faturasındaki TRT payı neden tek bir kuruma gider de sektördeki diğer kurumlara paylaştırılmaz mesela?

Kaynak, istenirse yaratılır.

Dev projeleri finanse etmek için kurulduğu söylenen Varlık Fonu’na aktarılan bütçenin yüzde 1’i bile kültür sanata ayrılsa Türkiye seviye atlar!

Ne yani, buzdolabı ihtiyaç da kitap değil mi?

Yazının devamı...

Sanata su gibi ihtiyacımız var

9 Şubat 2017

Ben kendimi bildim bileli resim yaparım. Hayatta her şeyden fazla –okuyup yazmaktan bile- daha çok neyi yapmayı sevdiğimi sorsalar, “Çizmek” derim. Bunu sanatla uğraşmayan birine anlatmak zor ama o üretim süreci aslında bir arınma süreci.
Spor yaptığınızda nasıl toksinlerden arınıyorsanız, sanatsal üretimde de ruhunuzu temizliyorsunuz. Ben şahsen, hayatta beni sıkıştıran ne varsa unutuyor, sakinleşiyor, hatta sorunlara daha kolay çözüm üretebiliyorum.
Ama herkes sanatsal bir üretim yapmak zorunda değil; sanat aynı zamanda izlemek, deneyimlemek, keyfini sürmek için var. Sadece bu da değil; sanat toplumsal barışı sağlayacak kadar güçlü bir araç.
Farklılıkların zenginlik olarak yansıdığı, toplulukları kaynaştırma kapasitesine sahip, ifadenin olabildiğine özgür olması gereken bir yer sanat. Gücü bilindiğinden, çokça otoriter yönetimler tarafından baskılanmasına, sansürün en çok görüldüğü konulardan biri olmasına da şaşırmamak gerek.
Oysa sanat yıkıcı değil, iyileştiricidir.
Sanat, hayal ürünü gibi görünse de aslında gerçeğin ta kendisidir.
Şiddetin her türlüsüne boğulduğumuz, yaşamdan çok ölümle haşır neşir olduğumuz, ekonominin sarpa sardığı şu dönemde tam da ihtiyacımız olan şey sanat. Bizi iyileştirecek olan şey.
Ama çoğumuzun gündeminde çok alt sıralarda.
Ayda kaç sergiye gidiyorsunuz, kaç konser izliyorsunuz, kaç tiyatro oyunu veya film görüyorsunuz?
Bunları yapmanın size ne kadar iyi geleceğini bile biliyor musunuz?
Burada çuvaldızı kendimize batırıp medyanın sanata ne kadar veya nasıl yer verdiğine de bakmak gerek.
Gazetelerde sanat sayfalarının yok olduğu, ilanlarla çiğnendiği, magazin figürlerinin ‘sanatçı’ diye lanse edildiği bir ülkede insanların sanata ve kültüre uzak kalmasında medya da sorumludur.
Tam da böyle bir zamanda Hürriyet harika bir iş yapıp ‘Hürriyet Kitap & Sanat’ ekini çıkarmaya başladı.
Radikal Kitap 15’inci yılını devirirken dönüştü, büyüdü ve kapsama alanını genişletti. Nitelikli kitap tanıtımı ve eleştiri yazılarıyla bilinen Radikal Kitap, 3 Şubat’ta ‘sanatı’ da içine alarak ‘Hürriyet Kitap & Sanat’ ekine dönüştü.
Radikal Kitap ve Keyif ekleri Türkiye’de sadece 3 büyük kentte merkezde dağıtılırken Hürriyet Kitap & Sanat cuma günleri tüm Türkiye’de dağıtılıyor.
Hürriyet bu noktada toplumu daha çok kültür ve sanatla buluşturmak için elini taşın altına koydu. Zira bu işin ciddi bir maliyeti var. İlk sayıdaki ilanlara bakınca, büyük kurumların da aynı hisleri paylaştığı ve ilanlarıyla destek verdiği anlaşılıyor.
Hürriyet Kitap & Sanat, kitaba dair her şeyin yetkin imzalar eşliğinde sunulduğu bir kitap eki olmayı sürdürüyor. Ama bununla da kalmıyor ve okurları haftanın kültür sanat olaylarına dair yazılar ve söyleşilerle de buluşturuyor. Caz, klasik müzik, plastik sanatlar, mimari, sinema, tiyatro, hepsi var bu ekte.
Ne iş yaptığını bile bilmediğimiz ya da gerçekten hiçbir iş yapmayanların, topluma hiçbir faydası olmayan insanların meşhur olduğu, aylarca kapanıp üreten bir ressamın sergisini duyuracak mecra bile bulamadığı günlerde ilaç gibi geldi bu ek.

Yazının devamı...

Ne güzel mozaiktin sen Anadolu!

6 Şubat 2017

Bizans’ın kurallarına uyarak yeni bir patrik seçilmesini istedi ve seçilen patriğe “Haleflerinize tanınan tüm haklardan ve ayrıcalıklardan yararlanabilirsiniz” dedi. Patriğe kimsenin baskıda bulunmaması için bir de ferman çıkardı; Rumların kiliseleri camiye dönüştürülemezdi, gelenekleri Yunan kilisesinin âdetlerine göre aynı şekilde sürecekti.

Fatih, Yahudileri de İstanbul’da yaşamaya davet etti. “Aranızda İstanbul’a gelip yerleşmek ve incir ağacıyla üzüm asmasının gölgesinde rahatça yaşamak, ticaret yapmak ve mal edinmek isteyen var mı?” diye sordu. Venedik’e elçi olarak bir Yahudi’yi gönderdi.

II. Bayezid İspanya’dan kovulan 200 bin Yahudi’ye ülkenin kapılarını açtı.

III. Murad zamanında Türkiye-İspanya arasındaki anlaşmayı padişah adına imzalayan bir Yahudi’ydi.

20’nci yüzyılın başlarında yabancıların nüfusun bütün diğer unsurlarıyla gündelik ilişkilerini nasıl sürdürdüğünü ‘Yüzyılın Başında İstanbul’ kitabında şöyle anlatır Willy Sperco: “Türk-Müslüman Ali Ağa, Türk-Yahudi simsar Bay Cohen’in aracılığı ile İngiliz ihracatçısı Mister Whitemoore’a çavdar, bakla veya üzüm satardı; mallar Maltalı Sior Mifsud tarafından, İtalyan acentesi Sperco’nun aracılık ettiği Hollanda gemilerine yüklenirdi. Sigortacı Ermeni, krediyi açan banker ise Rum’du.”

Önceleri hilafetin merkezi ve Ortodoks Kilisesi’nin Roma’sı olan İstanbul’da olduğu kadar hiçbir yerde bu kadar çeşitli dinsel giysi ve başlığa rastlamanın mümkün olmadığını da sözlerine ekler Sperco.

*

Böyle bir çeşitlilik ve çok kültürlülükten gelelim bugüne...

Kilise önlerinde tehditler savuran gruplar, kiliselerin kapılarını tekmeleyenler, camlarını kıranlar...

Tehditler sonucu güvenlik önlemlerinin artırılmasıyla ibadet yerlerine bile çok sıkı aranarak girebilen gayrimüslimler, dini önderlere verilen yakın polis korumaları...

Kiliseleri ve Hıristiyanları karalayıcı, aşağılayıcı ve toplumu kışkırtan tarzda yapılan yayınlar, yazılan yazılar ve sosyal medya paylaşımları...

Hıristiyanların kutsal kitabı İncil’in örgütsel bir materyal gibi sergilenmesi, resmi açıklamalara konu edilmesi, bunun basında yer bulması...

Noel ve yılbaşı karşıtı kampanyalar; Noel Baba’nın başına silah dayama, sünnet etme, nefret söylemi içeren afişler, broşürler; bu kampanyalara adli makamların ve kamu otoritelerinin tepkisizliği...

*

Protestan Kiliseler Derneği 2016 Hak İhlalleri İzleme Raporu’nda eksiği yok, fazlası var.

Raporda Hıristiyanların ibadet yeri başvuruları reddedilmesine veya bürokratik süreç içerisinde sonuçsuzluğa terk edilmesine yer veriliyor. Örneğin, yaklaşık 1000 Hıristiyan’ın yaşadığı Yalova’da resmi bir kilise binası yok.

Amacı dışında kullanılan tarihi kilise binalarının çoğundan pazar günleri veya bayram günlerinde bile Hıristiyan toplulukların yararlanması engelleniyor. 250 Hıristiyan’ın yaşadığı Ordu’da tarihi Taşbaşı Kilisesi’nin haftada bir ibadete açılması için başvuruldu ama kilisenin arkeoloji müzesi olacağı gerekçesiyle talep reddedildi.

Diyarbakır Protestan Kilisesi, Sur’daki diğer kiliseler 2016’da kamulaştırıldı.

İnanç yeri sıkıntısının yanında, okullarda din dersinden muafiyet hakkının kullanımının zorlaştırılması sorunu devam ediyor. Bir okulda vaftiz belgesi istendiği bile oldu.

5. ve 6. sınıf Hıristiyan öğrencilerin kendi inançlarını öğrenebileceği seçmeli dersin müfredatı ve kitabının hazırlanması çalışmaları 2014’te tamamlanıp MEB’e sunulmasına rağmen bu konuda herhangi bir gelişme olmadı.

2016’da ayrıca, bazı yabancı uyruklu kilise önderleri sınır dışı edildi, ülkeye girişlerine izin verilmedi veya oturum izinleri yenilenmedi.

Yaşanan bu olaylar yüzünden bazı kişiler kendi istekleriyle Türkiye’den ayrılmaya başladı.

*

Dilimizde hep bir ‘mozaik’ lafı var; “Türkiye şahane bir mozaik”. Ve fakat, biz giderek bu özelliğimizi kaybediyoruz.  

ABD’de Trump’ın Müslüman ülke vatandaşlarına getirdiği vize yasağı üzerine, farklı inançlara sahip binlerce insan kol kola sokaklara akın ettiğinde, kıskanmadım desem yalan olur.

Yazının devamı...

Başarısız öğretmenlerin yetiştirdiği nesille Türkiye nasıl kalkınacak?

4 Şubat 2017

Lise matematik öğretmenleri kendilerine sorulan 50 sorudan ortalama 9’unu ancak doğru cevaplayabildi.

*

Biz bu ülkede hâlâ farklı öğretmen yetiştirme modellerini tartışıyoruz. Oysa gelişmiş ülkeler bu tartışmaları çoktan bitirdi, harekete geçti. Oralarda artık öğretmenlerin niteliklerine yönelik tartışmalar yerini öğretmenleri eğiten kişilerin yeterliliklerine dair tartışmalara bıraktı.

OECD 2012 verileri ülkemizde hizmet içindeki öğretmenlere yönelik çalışmaların yetersizliğini ortaya koyuyor. Bu verilere göre Türkiye’deki öğretmenlerin sadece % 18.4’ü son 3 ayda hizmet içi eğitim almıştı. Eğitim alan öğretmenlerin oranı sosyoekonomik açıdan dezavantajlı okullarda % 8.3’e kadar düşmüştü.

*

Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) 2015-2016 Eğitim İzleme Raporu’nda yer alan ‘bölgeler bazında atanan öğretmen oranlarına’ bakıldığında, tecrübesi düşük öğretmenlerin, öğretmen açığının en yoğun olduğu bölgelere yönlendirildikleri görülüyor. Tecrübesiz öğretmenler en çok Güneydoğu Anadolu, sonra Ortadoğu Anadolu bölgelerine atanırken, tecrübeli olanlar ise Ege, Akdeniz ve İstanbul’u tercih ediyor.

Bir okuldaki eğitimin niteliğini yükselten başat etmenlerden birinin öğretmenler olduğu ve bu meslekte niteliğin artmasında tecrübenin etkisi düşünüldüğünde eğitimdeki eşitsizlik de görülüyor.

*

Eğitimin niteliği ile ekonomik büyüme arasındaki doğrudan bağlantı pek çok araştırmayla kanıtlandı. Bulgulara göre, eğitimin niteliği ekonomik büyüme için yaşamsal önemde. Nitelikli öğretmen, öğrenme sürecinde katma değer yaratan öğretmendir. Öğretmen niteliği sadece öğrenci başarısıyla değil, o öğrencilerin uzun vadede üretkenlikleri ve gelirleriyle de ilişkili. Nitelikli öğretmenlerin eğittiği çocuklar ileride daha yüksek gelir elde ediyor.

Eğitimdeki tablo bu iken, 2023 hedeflerini gerçekleştirmemiz mümkün mü sizce?

*

2010 tarihli ‘Geleceğin Öğretmenleri Kimler?’ başlıklı çalışmaya göre (Aksu, Engin Demir, Daloğlu, Yıldırım ve Kiraz), Türkiye’de öğretmen adayları çoğunlukla alt-orta sosyoekonomik statüde bulunan ailelerden geliyor. Adayların önemli bölümü, seküler-akılcı değerlerden çok, geleneksel değerlere sahip. Eğitim fakültesi öğrencilerinin sadece yüzde 56’sı kendini demokrat olarak nitelerken, yüzde 54’ü dinin bireyin ahlaki sorunlarını çözmesi için yeterli yanıtları sunduğunu düşünüyor. Yüzde 29’u aile sorunlarının, yüzde 22’si sosyal ve ekonomik sorunların dine danışılarak çözülebileceğini savunuyor. Eğitim fakültesi öğrencilerinin yüzde 39’u bireye öncelikli olarak dini değerleri kazandırması gerektiğine inanıyor. Eğitim sisteminin öncelikleri arasında bilimsel düşünmeyi öğretmek gerektiğine inananların oranı yüzde 38 iken, demokratik değerlere öncelik verilmesini savunanların oranı ise sadece yüzde 23.

Akılcı değerleri öncelik saymayan bir eğitim sermayesiyle hiçbir yere varılamaz.

*

ERG’nin tavsiye ettiği gibi, eğitim fakültelerinde öğretmen yeterlilikleri temelinde kendi öğretim programlarını oluşturmaları için gerekli altyapının sağlanması, hizmet öncesi öğretmen yetiştirme programları için akreditasyon sistemi oluşturulması ve bu programlarda uygulamalı eğitimin niteliğinin ve niceliğinin yükseltilmesine olan gereksinim aciliyetini koruyor.

*

Öğretmen niteliğinin yükseltilmesine dair somut adımlar hayata geçirilmezse, Türkiye’nin orta ve uzun vadede gerçekleştirmeyi öngördüğü kalkınma hedeflerine ulaşması hayalden öteye geçemez.

Yazının devamı...