"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Bu ülkede farklı olanlar da yaşayabilmeli!

16 Ocak 2017

Kaçıp Türkiye’ye geliyor ama işler umduğu gibi gitmiyor. O yaşta ne bilsin, baskının sadece ailesinde olabileceğini düşünüyor. Ama burada, evdeki baskının iki katını görmeye başlıyor. Kendince çözüm arıyor ve özgürleşmek için cinsiyet ameliyatı geçiriyor. Yine her şeyin daha farklı olacağını, hayatının yoluna gireceğini düşünüyor. Ama yine hayal kırıklığı... Uzun süre iş arıyor; cinsel yönelimi yüzünden kimse iş vermeyince, mecburen parayla cinsel ilişkiye zorlanan insanlardan biri oluyor.

Çocukken doktor veya hemşire olmak istermiş; trans bir birey olarak Türkiye’de bu pek mümkün olmasa da şansını deniyor, sağlık personeli sertifikası alıp sağlık sektöründe iş arıyor, bulamıyor. KOSGEB’in girişimcilik eğitimine katılıyor ama yine zorluklar onu bekliyor.

Ece 2014’te trafik kazası geçirince yüzde 70’in üzerinde engelli oluyor. 2014’e kadar hayatı zaten zor; kaza geçirdikten sonra yürüyemeyince, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndaki arkadaşları ona tekerlekli sandalye alıyor ve Ece bu sandalyeyle seyyar satıcılık yapmaya başlıyor. Hayatı biraz daha kolaylaşsa da hâlâ çok zorlu bir mücadelenin içinde.

Şu anda seyyar satıcılık yaparak hayatını kazanıyor ama daha rahat çalışacağı bir dükkânı olsun istiyor.

Feriköy’de tek başına yaşıyor. Ayakta kalmaya çalışıyor. Kirasını ödemekte zorlanıyor. Evinden de taşınamıyor çünkü 30-35 yıldır oturduğu, alışık olduğu yer orası. Engelli olarak her eve girip çıkmak da zor; şu anda oturduğu eve girip çıkması rahat.

Feminist aktivist ve yazar Dilara Gürcü, Ece için Indiegogo üzerinden bir destek kampanyası başlattı. Amaç, Ece’nin bir yıllık kirasını toplamak. 25 günde 100’e yakın kişinin desteğiyle bu rakama ulaşmaya az kaldı. 

Ece her ne kadar kimseden fazla destek almadan hayatını kazanabilmeyi, kirasını ödeyebilmeyi, ayakta kalabilmeyi istese de Türkiye’nin koşulları buna pek izin vermiyor.

*

Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin (SPOD) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği “Trans Kadınların ‘Alternatif’ İş Deneyimleri” araştırma projesi, trans kadınların adalete ve sağlık hakkına erişmekte, eğitimde ve çalışma hayatında birçok sorunla yüz yüze geldiğini ortaya koyuyor.  

Ekonomik haklara erişmekte yaşadıkları sorunlar, aynen Ece’nin durumunda olduğu gibi, trans kadınları seks işçiliği yapmaya itebiliyor. İş bulmaları çok zor, bulsalar bile trans kimlikleri nedeniyle olumsuz tutumlara maruz kalıyorlar. Türkiye koşullarında kimlikleri, hayatta yapmak istedikleri şeylerin önünde engel; kanunlar onları korumuyor. SPOD’un araştırmasında trans kadınlardan birinin söylediği gibi, “Bu ülkede sıradan kadınların iş bulması çok zorken, trans bir kadının 3-0 veya 4-0 geriden başladığı bir hayatta iş bulmak daha zor.”

Kimi sermaye biriktirip kendi küçük işini kurmak, kimi de başını sokacak bir evi bile olmadığı için seks işçiliği yapıyor.

İş bulacak kadar şanslı olanlar çalıştıkları yerlerde, kendi tabirleriyle ‘cüzamlı’ muamelesi görebiliyor.

Aslında gözden ırak olmaları isteniyor.

Bir trans kadın örneğin, bir mağazada önce reyonda, sonra çocuk reyonunda çalıştırıldığını, oradan kasaya geçirildiğini anlatıyor: “Kasadan da çıkardılar, tekrar kadın reyonuna aldılar. Oradan depoya geçirmek istediler; iki ayın sonunda ‘Artık yeter’ dedim. Mağazada bir engelli çocuk vardı, o da depoda çalışıyordu. Firmalar hani sözde engelli çalıştırıyorlar ya? Gözden uzak çalıştırıyorlar akıllarınca.”

*

Çoğunluk kabul etse de etmese de bu toplumda trans bireyler var. Yaşamak, çalışmak, hayata katılmak her insan gibi onların da hakkı. Onları yok saymak, ayrımcılık yapmak veya nefret söyleminde bulunmak açıkça insan hakları ihlali.

“Bugüne kadar hiç yılmadım, yılmayacağım. Çünkü bu ülkede farklı olanlar da yaşayabilir” diyor Ece.

Ve çok haklı.

Yazının devamı...

‘Köpek’ diye sövenlerde merhamet, iyilik, sevgi olmaz

14 Ocak 2017

Manisa’nın Yunusemre ilçesindeki Güzelyurt Mahallesi’nde bir köpek ağaca asılarak öldürülmüş halde bulundu. Köpek öldürülmeden önce tecavüze uğramıştı.

29 Kasım...

İzmit’te bir sıpa kafasına tüfekle ateş edilerek vuruldu. Ağır yaralan hayvan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Sokak Hayvanları Bakımevi’nde tedavi altına alınsa da tüm çabaya rağmen kurtarılamadı.

Aynı gün...

Yine Manisa’nın Güzelyurt Mahallesi’nde bu kez tecavüze uğramış bir kedi bulundu. Tedavi edilse de şimdi sahibi elini uzattığında bile korkuyor, artık insanlardan kaçıyor. 

23 Aralık...

Hakkâri-Çukurca karayolu üzerindeki şehir çöplüğünde bir yandan araçların çarparak öldürdüğü, diğer yandan zehirlenmiş onlarca köpek bulundu.

10 Ocak 2017...

Üsküdar’da sokağa kedilerin soğukta sığınabilmesi için kedi evi bırakan gençlere mahallede yaşayan bir grup saldırı girişiminde bulundu. Üsküdar Belediyesi sağ olsun, sonradan olayın yaşandığı yere kedi evi getirdi.

*

Milan Kundera, ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde bir hayvanı öldürme hakkının –en kanlı savaşlar sırasında bile- insanoğlunun üzerinde görüş birliğine vardığı tek şey olduğunu yazar. Bu hakkı verili saymamızın nedeni hiyerarşinin en tepesinde yer alıyor oluşumuzdur. Ama hele oyuna, kendisine Tanrı tarafından ‘bütün öteki yıldızlardaki yaratıklar üzerinde egemenlik kuracaksın’ denen başka gezegenden bir yaratık girsin...

İşte o zaman, bir Marslının arabasına koşulan ya da Samanyolu sakinleri tarafından şişte kızartılan bir insanoğlu belki tabağındaki dana pirzolasını hatırlayacak da inekten özür dileyecektir.

*

Descartes insanı doğanın efendisi ve sahibi ilan ederek hayvanların ruhu olduğunu reddetmiş, onları hareket eden makinelerden saymıştı.

Zaman içinde hayvanlar insanların öylesine nefretinin hedefine oturdu ki, saldırgan ya da kötü insanları tanımlamak için hayvanlar kullanıldı.

Evvelsi gün TBMM’deki Anayasa görüşmeleri sırasında iki kadın vekilin açtığı ‘Köpek Giremez’ yazılı pankartı düşünün...

Sovyet yazar ve gazeteci İlya Ehrenburg bir insanın “Köpoğlu” ya da “Faşist itleri, faşist köpekler!” diye söverken, sadece kendi fantezisinin yoksunluğunu, kibrini gösterdiğini yazmıştı. Zira hiçbir zaman, hiçbir köpek –hatta faşistlerin terbiye ettikleri bile- Hitlercilerin canavarlıkta vardıkları yere varamamışlardı: “Köpekler konuşabilselerdi, aralarında konuşurken kendi cinslerinin kötülerini cellatlık eden insanlarla bir tutar, yani böylelerine ‘İnsanoğlu insan!’ derlerdi.”

*

Bana göre, bir hayvana tecavüz edenle insana tecavüz eden, bir hayvana işkence yapanla insana işkence yapan, bir hayvanı öldürenle insanı öldüren arasında fark yok.

Ama yine de söyleyelim; bilimsel araştırmalar suçluların yüzde 80’inin çocukluklarında hayvanlara eziyet edenler arasından çıktığını ortaya koyar.

Her hayvanseverin insanı sevdiğini söyleyemeyiz. Kimileri insanları vefasız bulduğundan hayvanlara düşkündür. Ama şurası kesin ki, insan sevgisinin yolu hayvan sevgisinden geçer.

Bir toplumda hayvan sevgisi yoksa, o toplumda merhamet, iyilik ve sevgi de yoktur.

Bu anlamda biz bu ülkede çok kötü bir sınav veriyoruz.

Ve yine Kundera’nın dediğine geliyoruz:

“Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş, gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”

Yazının devamı...

Başka bir eğitim mümkün

12 Ocak 2017

Sönmez, 8 yıla yakın süredir, kurulduğu günden bu yana Okan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi. Aynı zamanda, yetişkinlerden oluşan gruplara ve bazı kurumların çalışanlarına özel çağdaş sanat ve koleksiyonerlik dersleri veriyor.

Bunlara ek olarak, Belçika’daki HISK sanat okulunda öğretmenlik geçmişi var. HISK, yüksek lisans ve doktora seviyesindeki sanat öğrencilerinin kendi öğretmenlerini seçebildiği bir okul. Bu yapıda, öğretmenler belirli zamanlarda öğrenciyi atölyesinde ziyaret edip işleri üzerine konuşuyorlar.

Sönmez, bu tecrübenin de etkisiyle ideal, özgür bir sanat eğitimi düşlüyordu. Yani, anti akademik bir yapı. Bir nevi, sanat tarihindeki, Atıf Yılmaz ve Ömer Uluç gibi sanatçıların çıktığı Tavanarası oluşumu gibi.  

14 Ocak’ta hayatına başlayacak olan Sanatatak Eğitim bu düşüncelerle doğdu. Amaç, eğitimlerinden bağımsız ve iyi sanatçılar çıkması. Sosyal bilimlerde okuyan bir öğrenciye de, güzel sanatlardaki bir öğrenciye de, plazada çalışan felsefeye, sanata, edebiyata ilgi duyan beyaz yakalılara da hitap edecek bir eğitim programı tasarlandı.

Bu eğitim modelinde profesör, yardımcı doçent gibi unvanlar yok, tutkuyla ders anlatan eğitmenler ve o derse isteyerek, seçerek katılanlar var. Sanatatak Eğitim özetle “Başka bir eğitim mümkün” diyor ve Sönmez’in okul hayaline ufak bir adım niteliği taşıyor.

Çok farklı disiplinlerden çok farklı bir müfredat yapmaya gayret etmişler. Bazı eğitmenler yaptıkları çağrıya kulak verenlerin arasından çıkmış. “Bu çok heyacanlıydı” diyor Sönmez, “Bazen Sanatatak.com’da okurlar yazar olabiliyor. Bu ihtimali çok seviyoruz. Sanatatak Eğitim için de bir çağrı yaptık. Dedik ‘Eğitime başlıyoruz, eğitim vermek isteyenler, haydi, önerilerinizi bekliyoruz”...

İşte o okurlardan harika öneriler gelmiş. Elemek günler sürmüş. Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu’dan profesyonel eğitimci Deniz Erben’in de yardımıyla bu önerileri değerlendirdiklerini anlatıyor Sönmez:

“Mesela Modern Yunanca dersimizi Melike Karaosmanoğlu verecek. Mimar Mustafa Kemal Yurttaş’ın vereceği, Calvino’nın Görünmez Kentleri dersi... Esra Ertan’ın dersi, Dede Korkut’tan Shire’a ve Westeros’a bir medeniyet okuması... Boğaçhanlı, Frodo’lu bir ders... Bu müthiş bir şey... Vivet Kanetti çok sevdiği Scott Fitzgerald’ı anlatacak bir gün bize.”

Sanatatak Eğitim’de internet gazeteciliği, 3D teknikleri, sosyal medya uzmanlığı, yaratıcı eleştirmenlik gibi dersler de var. İnternet gazeteciliği ve sosyal medya uzmanlığı dersini Sanatatak.com editörü Ali Murat Ergül verecek.

Müzisyen Efe Demiral eşliğinde kritik bir biçimde müzik dinleyecekler. Erotizm ve Politika dersinde günümüzden 19. yüzyıl sonuna kadın/erkek bedeninin iktidar ve güç ile ilişkisine bakacaklar.

Mimar Volkan Taşkın’ın Turgut Cansever dersi ve Suna Dirikan’ın Divan edebiyatında arzu dersi, müfredatın nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Buna, Ayşe Zeynep Hatipoğlu’nun Tanburi Cemil Bey dersini de eklemeliyiz.

Sanatatak Eğitim’i 15 Haziran’da bitirip, Datça Palamutbükü’nde alternatif bir kampla eğitimlere devam etmeyi planlıyorlar.

Sanatatak.com 5’inci yılında yazarlarını böylesi bir okul hayalinin ilk adımlarıyla şımarttı.

Ve bu karanlığın içine bir ışık gibi doğdu.

 

 

Yazının devamı...

Ne yani, birinin lafıyla mı memleket sevgimiz bitecek?

7 Ocak 2017

Ama sahiden gerek yok...

Soru çok basit...

Nasıl bir ruh hali insanı haldır huldur aprona dalıp birini ‘parçalamaya’ sürükler?

Nasıl ilkel bir dürtü?

Ya da ‘nasıl suni bir öfke’ mi demeliyim?

Fanatizminin dışında tutunacak hiçbir dalı olmayan insanlar bunlar belki de.

O zaman durup düşünmeli; bu insanların neden tutunacak başka şeyi yok?

Ya da tutunacak hiçbir şeyi olmayan her insan böyle mi davranır?

Elbette hayır.

*

Bu hiç şüphesiz, sağlıklı bir ruh hali değil.

Sözleri ne kadar incitici, üslubu ne kadar aşağılayıcı olursa olsun...

Bu, hiç kimseye bir diğerinin üzerine saldırma, hele de toplu halde saldırma hakkını vermez.

Bu aslında ilkokulda falan da değil, daha kreşte veya ailede çocuklara öğretilmesi gereken bir şey.

Can çekişen eğitim sistemimiz ne yazık ki memleketteki her yurttaşın bu farkındalıkla yetişmesine imkân sağlamıyor.

Üstüne, sadece bu dönemde değil, geçmişte de bize öğretilenler sonucu, homojen bir ulusta tek tip insanlar olduğumuz sanrısına kapılıyorduk, kapılıyoruz.

Sonra biz büyüyoruz ve bize benzemeyenden aslında pek de hoşlanmayan, ona karşı önyargılı veya ona karşı hep bir koruma kalkanı inşa eden insanlara dönüşüyoruz.

Bilinç seviyemiz daha düşükse, komşusunu ihbar eden, sokakta gözüne kestirdiğini döven, karısını ezen, apronda lince koşan insanlar oluyoruz.

*

Geçen yıl bu köşede ‘ifade özgürlüğüne dair hak ihlallerini’ yazarken ve bunların düzelmesini umut ederken, bir yılda nasıl bir yalpalamadır ki bu, gözaltından lince ışınladık ve lincin ne kadar kötü bir şey olduğunu konuşuyoruz?

Burada “Barbaros Şansal’ın lafları da kabul edilemez” gibi cümleler kurmak istemiyorum. Çünkü konumuz bu değil. Eğer o cümleyi kurarsam, ne kadar “Ama” dersem diyeyim, linci meşrulaştırmış olurum.

*

Sadece şunu söyleyeyim...

Ne yani, ben birinin sözüyle mi ülkemi sevmekten vazgeçeceğim? Bu ülkedeki diğer yurttaşlar, Barbaros Şansal’ın sözüyle mi gaza gelecek, birbirlerine düşmanlık, ülkelerine nefret besleyecek?

Ülkesini sevmeyen sevmiyordur zaten; seven de başkalarının lafıyla ülkesini sevmekten vazgeçmez. Memleket sevgisi öyle bir şey değil.

Başka birisinin sözleriyle diğer yurttaşlar üzerinde böyle bir etki bırakabileceğini düşünmek yurttaşların memleket sevgisini hafife almak olmuyor mu bir anlamda?

*

Barbaros Şansal’ın sözlerini ve tavrını ayrıca tartışabiliriz.

Ama burada konumuz linç ise, onun veya başka birinin ne dediği bizi ilgilendirmemeli. Çünkü hiçbir sözün karşılığı linç olamaz.

Şansal’ı linç sosyal medyada başladı; birileri hedef gösterdi, sonra bundan kendine vazife çıkaran bir grup da havalimanına lince koştu.

Ha, tepki göstermek isteyen yine gösterir. Gider havaalanının kapısında pankart açar, basın açıklaması yapar vs. Malum, demokrasilerde çare tükenmez.

Ama her koşulda, söze sözle karşılık verilir...

Vahşi doğadaki canlılar gibi davranarak değil.

Kaldı ki, o ‘vahşi’ dediğimiz canlılar bile, birbirini hayatta kalmak için parçalar; zevkten veya nefretten değil.

Yazının devamı...

Kendimizi unuttuk

4 Ocak 2017

Dön dolaş...
Vardığımız yer kocaman bir klişe.
Hepimiz, kainat güzeline döndük.
“2017’den ne bekliyorsunuz?” diye soruyorlar...
“Dünya barışı” diye yanıtlıyoruz. “Yurtta barış, cihanda barış.”
Gerçi, klişeler boşuna klişe olmuyor, şairin dediği gibi, “klişeler iletişimin alet çantasındaki çekiç ve tornavidalar”.
Galiba takvim olalı beri, insan barış diliyor. Görünen o ki böyle de sürecek.
Her şey tezatıyla var.
Bir yandan gezegene karanlık çöker, çakallar borusunu öttürürken...
Diğer yandan naif sesler karanlığı aydınlatıyor.
Rus büyükelçinin suikastında, olayın tanığı ‘sağdaki adam’a o sırada aklından geçenin ne olduğu sorulduğunda “İnanın bu olayı bir an önce unutmak istiyorum. Ama şunu söyleyebilirim, hiç korkmadım. O ifademde korku yok. ‘Güzel şeyler olacakken kötü şeyler neden olur? Bunu neden yaparlar’ diye düşünüyorumdur. Zaten her zaman düşündüğüm ve hiç çözemediğim bir şeydir. Sevgi ve barış ile yaşamak varken neden hayatı cehenneme çevirirler?”
Çocuksu ama bir o kadar doğru.
Neyse, bırakın dünyadaki savaşları falan da, kendi dünyamızda herkesle ve her şeyle ne kadar barışığız?
İnternetten sokağa durmadan kavga halindeyiz.
Giderek kabusa dönen bir iklimde yaşamak zor, bir yandan da haklıyız.
Yılbaşı öncesinde birkaç arkadaş sohbet ederken adettendir, birimiz “2017’den ne bekliyorsunuz?” diye sordu.
Herkes memlekete dair iyi dileklerini sıralarken aklına kendi için bir şey dilemek gelmedi. Ya da belki bunun bencilce olduğunu düşündük.
Zira, ülke bu haldeyken, her ay insanlar 10’ar 10’ar ölürken kendimiz için bir şey istemenin suçlu hissettirdiği bir dönemde yaşıyoruz.
Artık bireysel isteklerimiz rafa kalktı; memleketin hali ahvali ilk sıraya oturdu. Kendimizi unuttuk.
O nedenle, yine kabus gibi başlayan 2017’den benim dileğim kendimizi hatırlamamız.

Yazının devamı...

Türkiye ‘makbul yurttaş’larla ilerleyemez!

31 Aralık 2016

Kendi fikrimin tam tersini savunmakta ilk başta çok zorlandığımı hatırlıyorum. Bunu yapabilmek için kendi fikrime eleştirel bakmam gerekiyordu.

Neticede bu egzersiz, biz çocuklara hem eleştirel düşünmeyi hem de her fikrin savunulabileceğini ve özeleştiriyi öğretti.

Bizim okulda öğrenci öğretmene “Bu bilgi ne işime yarayacak?” diye sorabilir, özgürce fikrini söyleyebilir, onunla görüş ayrılığına düşebilir, tartışabilirdi.

Okulda belki de derslerden daha önemlisi komiteler ve kurullardı. Okul yönetimine öğrencilerin katılımı teşvik edilirdi.

Ben İzmir Amerikan Koleji’nde okudum. Ama sanmayın ki bu tarz bir eğitim sadece kolejlerde vardı. O dönem, müfredat çok özgürlükçü olmasa da devlet okullarına giden öğrenciler de benzer tutumlarla donatılırdı. 90’larda devlet okullarındaki eğitim de bugünle kıyaslandığında çok daha iyiydi. Hem koleji hem Anadolu lisesini kazandıysa bir çocuk, aile maddi imkânları el verse dahi, hangisine yollayacağı konusunda uzun uzun düşünürdü.

*

Gelelim bugüne...

Eğitimin hali ortada. PISA sonuçları her yıl daha kötü geliyor, en altlarda bile aşağı kayıyoruz. Eğitmenlerin ve yöneticilerin hali içler acısı. Kafayı ya kızların etek boyuna ya karma sınıflara takmış vaziyetteler. İdareciler okullarda yılbaşı kutlanmasını dert edinmişler.

En büyük odak alanı imam hatipler.

Bu ortamda eleştirel düşünme kendine alan bulabilir mi sizce?

*

Eleştirel düşünmeyi bilmeyen bilimle uğraşamaz.

Eleştirel düşünmeyi bilmeyen problem çözemez.

Eleştirel düşünmeyi bilmeyen sorgulayamaz.

Eleştirel düşünmeyi bilmeyen toplumsal barışı sağlayamaz. Eleştirel düşünen bireyler önyargıları, varsayımları ve bilgiyi sınar, sonuçlarını tartışır, tuzağa düşmez.

Eleştirel düşünen bireyler esnektir, sabırlıdır, değişime açıktır.

Eleştirel düşünce bireyleşme, yurttaşlaşma, siyasal ve hukuksal okuryazarlık, etik anlayış, dili çözümleyebilme ve kullanabilme, uzlaşma, barış kültürü, karar vermek ve verilen kararlara uymak için şarttır. 

Din derslerinin zorunlu olduğu, eğitimin içeriğinin milliyetçi, dinci bir anlayışla belirlendiği bir yerde eleştirel düşünceden söz edemeyiz.

Mevcut eğitim sistemi hak temelli değil, ödev temelli ‘makbul yurttaş’lar yetiştiriyor. Aktif değil, pasif yurttaşlar.

Bir çocuğa ülkesini ve insanlarını sevdirmek başka bir şey, onu tehdit ve tehlikelerle çevrili bir ülkede, homojen bir ulusun bireyi olarak yaşadığına inandırmak başka şey. İkincisinde, eleştirel düşünmeye yer yok. İtaatkâr toplum tasarımı var.

*

Milli Eğitim Bakanlığı işbirliğiyle eleştirel düşünme eğitimlerinin verilmesini sağlayan, öğretmenlere eleştirel düşünme eğitimleri veren Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Milli Eğitim Bakanlığı’nı kızdırdı. Müsteşar yardımcısı, ERG’yi PISA sonuçlarını eleştirdiği için milletin devletine olan güven ve itibarını aşındırmakla, öğretmen, öğrenci ve velilerde karamsarlık oluşturmaya yönelik bir niyet yüklenmekle suçladı.

Eleştirel düşünmenin önemini anlatmaya, Türkiye’deki eğitim sisteminin iyileşmesine kendini adamış bir kuruluşu, kendilerini eleştirdi diye art niyetli olmakla suçlamak büyük haksızlık.

Eleştirmeyi öğreten bir kuruluş eleştirdi diye eleştiriliyor.

Cümle bile komik.

Esas, eğitim alanında çalışan bir kuruluş bu iflas etmiş sistemi eleştirmiyorsa sorun vardır.

Sorumluluk sahibi idareciler, bu eleştirilere kızıp, “Bundan sonra ERG’nin davetlerine icabet etmeyin” çağrısı yapmak yerine ERG’nin eleştirilerine kulak verse her şey daha güzel olacak.

Eğer üniversite mezunumuzun seviyesi lise terk Japon’dan düşükse, burada devlete güveni aşındıran bunu eleştirenler değil, devletin ta kendisidir.

Yazının devamı...

Kütüphane güzeli

29 Aralık 2016

İkincisi Can Almanak 2016 piyasaya çıktı.

Almanak hazırlamak zor iştir. Yılın olaylarını eksiksiz toparlamak, onları bir kitap haline getirmek uzun saatler ve yoğun çalışma ister.

Konumuz, kültür sanat olaylarını önümüze seren bir almanak ise bu iş daha da zor. Neden derseniz...

Çünkü kültür sanat sayfalarının ve kültür sanat haberciliğinin giderek yok olduğu bir dönemde olup biteni izlemek için fazladan çaba sarf etmek gerekiyor.

Ama tam da bu yüzden önemli. O nabzı tutan birileri de olmalı.

Bu nedenle, Can Almanak’ı hazırlayan ekibi (Yekta Kopan, Zeynep Miraç, Sibel Oral, Ali Granit, Sırma Köksal, Can Öz, Muhsin Akgün, Murat Kaspar, Begüm Bakırcı, Mustafa Çevikdoğan, Aylin Samancı, Mert Tokur) ayrıca tebrik etmek gerekiyor.

“Yahu internetten bütün bilgilere ulaşırım, ne gerek var almanağa, ne için alayım?” diyenlere Yekta Kopan’ın cevabı hazır:

“İnternet ortamında bütün o bilgilere bir zaman sıralaması içinde, seçilmiş ve özünü anlatacak şekilde hazırlanmış olarak ulaşamayacağınız için. Can Almanak 2016, kültür sanat dünyasındaki gelişmelerle, Türkiye’deki ve dünyadaki siyaseti paralel bir şekilde okumanızı sağlayacağı için. Hafıza kaydı tutabilmeniz için. Ve kitapseverlerin gayet iyi anlayacağı bir özelliği daha var; bir nesne olarak tam bir ‘kütüphane güzeli’ olduğu için.”

Can Almanak 2016 kültür sanatla da sınırlı değil aslında. Sayfalarda kültür sanat hadiseleri boylu boyunca işlenirken, sayfaların alt kısmındaki ince banttan yıl içinde Türkiye ve dünyaya damgasını vuran siyasi gelişmeleri, hak ihlallerini takip edebiliyorsunuz.

Almanak sergileri, konserleri, festivalleri, kitapları, oyunları vs. ele alırken, sadece hatırlatmak amaçlı da olsa Cerattepe davası, mülteci anlaşması, sınır dışı edilen akademisyenler, MHP kongre krizi, bombalı saldırılar ve darbe girişimi gibi tüm yıl boyunca hayatımıza etki eden olaylara da gözünü kapamıyor.

Yani evet, bu bir kültür sanat almanağı ama 2016’da olup biten her şeyi içeriyor.

Kültür sanat haberleri de sadece konser, sergi, film vs. değil, kenti de kapsıyor. Örneğin ben, kent hafızasının bir parçası olan ve bu yıl “soylulaştırılan” Narmanlı Han’ı yazdım.

Benim gibi ufacık da olsa katkıda bulunan başkaları da var.

Rutkay Aziz dostu Tarık Akan’ı, Deniz Türkali babası Vedat Türkali’yi, Fazıl Say hocası İlhan Baran’ı, Murat Meriç Ergüder Yoldaş’ı, Yaprak Özdemiroğlu babası Attila Özdemiroğlu’nu, Cem Sorguç Venedik Mimarlık Bienali’ni, Metin Solmaz Bob Dylan’ı, Etem Öztürk Leonard Cohen’i yazmış.

Meltem Cumbul’un gösteri sanatlarının emekçilerine dair açıklaması, Pelin Opçin’in Joan Baez’e mektubu, Barış Bıçakçı’nın gözaltına alınan yazar ve öğretmen Murat Özyaşar’a dair yazısı da sayfalarda yer bulmuş.

Geçtiğimiz yıl yazdığımı yine yazıyorum; unutmamak için, unuttuğunuzda
dönüp bakmak için mutlaka alın bir tane.

Yazının devamı...

‘Yüzün yanmış, sana 30 bin TL yeter!’

26 Aralık 2016

Hemen yakınlardaki bir hastaneye, oradan da GATA’ya götürüldü. 20 güne yakın yoğun bakımda kaldı. Vücudunun yüzde 10’luk kısmı birinci derece yanıktı. Bir yıl süren tedavi sürecinde güneşe çıkamadı, haftada bir pansuman yaptırmak için hastaneye gitti. Ameliyatlar geçirdi. Fakat tam manasıyla şifa bulamadı ve yüzü de dahil olmak üzere vücudunun yüzde 8’inde yanık izleri ve hasar kaldı. 

Üsteğmenin avukatı 2003’te “Bu insanı mağdur ettiniz, yargı sürecinde sürünmeden bu işi el sıkışarak çözebilir miyiz?” diye TEDAŞ’a başvuru yaptı; cevap bile gelmedi.

Bunun üzerine Ümraniye Asliye Hukuk Mahkemesi’nde TEDAŞ’a manevi tazminat davası açtılar. TEDAŞ, “Belli aralıklarla bakım yapıyorum. Benden kaynaklanan bir ihmal yok” dedi ama ortada bir vaka var. Kusursuz bile olsa, TEDAŞ sorumlu. Misal size, bir İETT otobüsünün yolda giderken lastiğinden bir taş birine çarpsa, burada kusursuz sorumluluk vardır. O taşla biri yaralansa buradaki doğal zarar o araçtan kaynaklandığı için illiyet bağı kurulur, bu zararı söz konusu kurum karşılamakla yükümlüdür.

Neticede, 7 yıllık bir dava sürecinin sonunda, 2010’da mahkeme karar verdi, 75 bin TL manevi tazminata hükmetti.

*

TEDAŞ temyize gitti. 2012’de 4. Hukuk Dairesi 75 bin TL’yi yüksek bularak mahkemenin kararını bozdu. 2013’te rakam düşürüldü ve 65 bin TL tazminata hükmedildi.

Yeniden temyize gidildi, 2014’te Yargıtay “Manevi tazminat zenginleşme aracı olarak kullanılamaz. Değer yüksek, 65 bin TL de çok” diyerek yine kararı bozdu.

Bunun üzerine yeniden yargılama oldu ve hâkim “Ben de yoruldum, ne karar versek bozuyorlar” diyerek 30 bin TL tazminata hükmetti. Yani rakam 75 bin TL’den 30 bin TL’ye düşürülmüş oldu.  

Sonra her iki taraf da kararı temyiz etti. TEDAŞ rakamı daha da düşürmek istiyordu.

2015’te Yargıtay “30 bin TL tazminat makuldür. Zenginleşme kabul edilemez noktaya geldi” diyerek bu kararı onadı.

Üsteğmenin avukatı ise “Hak yerini bulmadı. Yargılamadan kasıt adaletin tesisidir. İnsanların vicdanının rahatlamasıdır” diyerek, karar düzeltme için yine Yargıtay’a gitti.

2 ay önce Yargıtay “Kararımızda bir yanlışlık yoktur” diyerek onu da reddetti. Bunun üzerine üsteğmen iç hukukta son durak olan Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yaptı.

*

Normalde AYM’deki süreç bir yıl alırdı. Ancak şu anda AYM’ye FETÖ ilintili onbinlerce başvuru olduğunu düşünürsek, bu tip davalara ne zaman bakarlar, kestirmek güç. En iyi ihtimalle 2 yıl alır. Ama AYM’deki benzer davalara bakıp ne karar çıkacağını az çok tahmin edebiliriz. İhtimal o ki, “Uzun süreli yargılamadan dolayı bireysel hak ihlali var” diyerek 5-10 bin TL para verdirecek, o kadar. Görünen o ki süreç de AİHM’ye taşınacak.

Gerçekçi bir bakışla da AİHM’den de 5-6 yıldan önce karar çıkmaz.

Yani sizin anlayacağınız, bu üsteğmenin hak arayışı en az 24 yıl sürmüş olacak.

*

Üsteğmen ile avukatının hukuki süreci inatla sürdürmesinin nedeni ortadaki büyük haksızlık, hukuka aykırılık ve vicdani adaletin gerçekleşmemesi.

Türkiye’deki tazminat hukuku söz konusu olduğunda, yeterince kamuoyu baskısı olmadığı için mahkemeler en aza hükmediyor, devletten ve kurumlardan yana karar veriyor.

Yani bu ülkede hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku söz konusu. Mahkemeler kişiler yerine kurumları merkeze alarak adaleti öteliyor.

Yüzünü, kariyerini kaybetmiş, vücudunun bir kısmı hasarlı bir asker yıllarca bu süreci zenginleşmek için sürdürmüş olabilir mi?

Genelkurmay bu üsteğmenle ilgili şöyle yazmıştı: “Üsteğmen X’in geçirmiş olduğu kaza nedeniyle fiziki yapısında oluşan bozukluk temsil yeteneğini olumsuz etkilediğinden, bu durum yurtdışı sürekli ve geçici görevlere seçilmesine engel teşkil edecektir. Personelin bu nedenle maddi bir kayba uğramasının söz konusu olabileceği değerlendirilmektedir.”

Bırakın yurtdışında temsili falan...

Bu üsteğmen şu anda idari bir görevde.

Bu kaza olmasaydı, mahkemelerde harcadığı süre içinde şu anda binbaşı olabilirdi.

Bir elektrik teli geleceğini çaldı ve bunun karşılığı 30 bin TL mi?

Ve buna adalet diyorlar, öyle mi?

Yazının devamı...