Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Beyrut’ta Türkler ‘Persona Non Grata’ mı ilan edildi

Seyahat yazıları yazmaktan da, kaleme alanlar kusuruma bakmasın ama çoğunu okumaktan da hiç hazzetmem.

Saffet Emre Tonguç ya da Murat Belge’nin yazdıkları gibi bildiğimiz yerler hakkında yepyeni şeyler anlatılmadığı sürece, bana sorarsanız kimse “Bunu yedim”, “Şuraya gittim” diye ‘ergen kızın hatıra defteri’ misali notlarını kaleme almasa da olur. Hatta daha iyi olur...
Ne de olsa artık bilgi çağındayız, arama motorları ya da benim gibi eski kafalılara kitapçıdan alınmış iyi bir rehber, gidilen şehirde ‘aylak turist’ olmamanız için yetiyor da artıyor bile. Hariçten gazele, lüzumsuz ahkama hiç gerek yok...
Ancak insan ilişkilerinin, deneyimlerin, birebir yaşanılanların kelimelere döküldüğü seyahat yazılarına da canım feda. Galiba ben her şeyin ‘kişiye özel’ olanını seviyorum... Dedim ya eski kafalıyım, yediğin içtiğin senin olsun, gezip-gördüklerini anlat kardeşim...
“İzzet yine ne saydırıyorsun, kimlere sallıyorsun?” diyenleri duyar gibiyim...

Beyrut’ta Türkler ‘Persona Non Grata’ mı ilan edildi

BU YAZI ASLA BİR GEZİ REHBERİ NİTELİĞİNDE DEĞİLDİR

Efendim geçenlerde çok sevdiğim, hayatımın üç senesini geçirdiğim Beyrut’a gittim. Bu seyahat sırasında başıma gelen bazı şeyleri sizlerle paylaşmak istedim, fakat yukarıda da söylediğim gibi yazacaklarım asla ve kat’a bir ‘gezi rehberi’ niteliğinde değildir...
Maceramız, havaalanında başladı. Daha iki sene öncesine kadar Beyrut’a indiğinizde gümrük görevlileri Türk pasaportu görünce şakalaşır, gülümseyerek karşılar, adeta insanın içini ısıtan bir ‘hoşgeldin seremonisi’ düzenlerlerdi.
Ancak ne olduysa, bu defa ben ve arkadaşlarım “Kaç gün kalacaksınız?”, “Niye geldiniz?”, “Ne zaman dönüyorsunuz?”, “Yanınızda kimler var?” gibi sorulara maruz kaldık. İçimden “Ulan Türkler Beyrut’ta ‘persona non grata’ ilan edildi de biz mi bilmiyoruz acaba?” diye geçirmeden edemedim...
Havaalanından çıkıp “Haydi hayırlısı” diyerek taksiye bindiğimde yine o eski sıcaklığı bekledim ama nafile... Daha önce “Türk’üz” deyince torpidodan İbrahim Tatlıses veya Kibariye kasetleri çıkarıp çalan taksi şoförleri, şimdi sadece Suriye ve IŞİD muhabbeti yapıp kafamızı ütülemek istermişçesine ‘techno’ çalar olmuş. Ne değişti bilmem ama o eski dostluk çoktan unutulmuş...
Şoför amcamız arabadan inerken “We are the world, we are the children” tarzı mesaj veren bir cümle kurmuş olsa da, sanki gözleri “Bunlar kenti memleketlerinde kalsa çok daha iyi olurdu” diyordu.

FİLM, LÜBNAN’DA GÖSTERİMDE AMA CEM YILMAZ VE YILMAZ ERDOĞAN’IN ADI YOK

Beyrut’ta Türkler ‘Persona Non Grata’ mı ilan edildi

Otele yerleştikten hemen sonra ilk işim Achrafieh bölgesine gitmek oldu. Bir sinemanın önünden geçerken Russell Crowe’u ‘Türkiye barış elçisi’ haline getiren “The Water Diviner” (Son Umut) filminin dev afişi gözüme çarptı. Fakat o da ne? Bizdeki afişlerin aksine oradaki afişlerde Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz’ın isimlerinden eser yoktu. Acaba sebep Lübnanlılar’ın Türkler’e karşı oluşan ‘sürpriz’ antipatisi miydi, yoksa filmi dağıtan şirketin uluslararası politikası mı?
Bir an Araplar sadece Kıvanç Tatlıtuğ ve Burak Özçivit gibi yakışıklılara mı hayranlık duyuyor diye düşündüm. Çünkü iş televizyona gelince, bizimkiler ekranları işgal etmiş durumda.
Lübnan’ın en ünlü kanallarından biri olan ET, 2015 için hazırladığı tanıtım filminde Kıvanç’ı o kadar çok kullanmış ki, gören çocuğu kanalın yüzü zanneder.
Aynı tanıtım filminde “Glee”, “Grey’s Anatomy” gibi dizilerin yıldızlarının yanında Özcan Deniz ve Meryem Uzerli’nin de görüntülerini döndüre döndüre, defalarca kullanmışlar.
Haaa bu arada, “Kurt Seyit ve Şura”nın fragmanı neredeyse her reklam kuşağında karşıma çıktı. Biz pek beğenemedik, reytinge kurban ettik ama kim bilir belki de Lübnan’da tutar dizi.
Aslında o da başka bir sorun, çünkü dizi pat diye bitince Lübnanlı Kıvanç hayranları ne yapar bilemiyorum. Nasıl olsa aynı hüsranı onlar da yaşayacak.

Beyrut’ta Türkler ‘Persona Non Grata’ mı ilan edildi

ERMENİ BABA-KIZ, VAN’DAN LÜBNAN’A KADAR YÜRÜYECEK
Bütün kaosuna, sokaklarının pisliğine, karmaşasına rağmen Beyrut hâlâ güzel ve hayat dolu bir şehir. Tabii Ermeniler’in çoğunlukta olduğu ve duvarlarında “Türkiye, Ermeni soykırımının sorumlusudur” yazan sokaklarda Türkçe konuşmadan dolaştığınız sürece...
Bu arada Muşlu bir Ermeni olan İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası Şefi Vartan Melkonian’ın kızıyla birlikte şubat ayında atalarının anısına Van’dan Beyrut’a kadar yapacağı 1000 km’lik “Walking for Armenia” (Ermenistan İçin Yürüyüş) adlı proje, Lübnan Ermenileri tarafından büyük destek görüyor.
Özellikle IŞİD tehdidi ve Suriye’deki iç savaşa karşı baba-kızın kararlarından dönmemeleri, onları ülkedeki Ermeniler için bir kahraman haline getirmiş.
Yürüyüşün son durağı olan, aynı zamanda da Melkonian’ın büyüdüğü Beyrut’taki Birds’ Nest yetimhanesinde bir karşılama töreninin hazırlıklarına başlamışlar bile.
Burası, bir yandan da tezatlar şehri. Aynı sokakta 60’lardan kalma külüstür bir arabanın yanında, son model Ferrari’yi park etmiş görmek mümkün.
90’lara kadar pek çok kez savaşlarla yıkılıp tekrar inşa edilen şehirde muhteşem tarihi binalar da mevcut. Fakat Arap yatırımcılar harabe haline gelmiş bu yapıların restorasyonu yerine gökdelenlere para akıtmayı tercih ediyor. Kalan az sayıdaki tarihi binanın onarımını ise Paris Belediyesi üstlenmiş...
Şehir merkezine gittiğinizde “Aaa ne kadar güzel, dünyanın en ünlü markaları burada” gibi ‘sığ’ yorumlar yapanlarla karşılaşmanız mümkün.
Hâlâ küllerinden yeniden doğmaya çalışan Beyrut’ta nereye baksanız bir inşaat çıkıyor karşınıza. Ne yazık ki bu yeniden yapılanma sırasında, şehrin eski ruhu tekrar tekrar ‘kurşuna diziliyor’.
Zenginlerin bir yatırım merkezinden ibaret olarak gördükleri ‘plastik downtown’la ilgili vaziyeti Arap bir aktivist arkadaşımız şöyle anlattı:
“Burası eskiden ruhu olan, ‘kanlı canlı’ bir yerdi. Şimdi kültürden yoksun hayalet bir şehir haline geldi.”
Beyrut’un gelişeyim derken kendi ayağına kurşun sıktığına dair en güzel örnek ise eski opera binasının bir müzik markete dönüştürülmesi olsa gerek.
Dikkatimi çeken bir başka konu da Lübnanlı hatunların gün geçtikçe birbirlerine daha çok benzemesiydi. Bunun cevabını da yanımdaki ‘kokoş’ bir arkadaşım verdi. Meğer Lübnan, bankadan estetik yaptırmak için kredi alınabilen nadir ülkelerden biriymiş.
Tekrar söylüyorum eksisiyle artısıyla Beyrut, imkan varsa mutlaka görülmesi gereken bir yer. Bir Türk olarak kendinizi bu Ortadoğu başkentine hem çok yakın hem de bir o kadar uzak hissediyorsunuz. Bu duruma Ebru’nun “Araftayım” şarkısı uygun olsa da ben yazıyı yine de Ezgi’nin Günlüğü’nün Beyrut’u anlatan dizeleriyle bitiriyorum.
“Bu yol bir şehre giderdi
Güneşin tutuştuğu denize batmış güle
Mavi ıslak gecelerde ne sevgiler açardı
Dünya menekşe bahçesinde alev alev
Ey şehir sen yoksun...”

Beyrut’ta Türkler ‘Persona Non Grata’ mı ilan edildi

DİPNOT: Bu arada 2005’te Türk Telekom’un yüzde 55’ini satın alan Suudi Oger şirketinin Yönetim Kurulu Üyesi Mohammed Hariri’nin babasının Lübnan’da iki dönem başbakanlık yaptığını düşününce, cep telefonlarının hiçbir yerde doğru dürüst çekmemesine akıl sır erdirmek mümkün değil...

X