Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Siyaset önemli ama hayatı da hafife almayın

YA algıda seçicilikten ya da benimle ilgili özel bir durumdan kaynaklansa gerek, etrafımdaki insanlar siyasetle fazlasıyla ilgili.

Elbette hepsinin kendi hayatı var, ailesi var, işi var gücü var ama sohbet ettiğinizde nedense hemen siyaset ön plana çıkıyor, bütün sıradan konuşmaların ucu bir biçimde siyasete varıyor.
Başkalarını bilmem ama bu durum beni çok rahatsız ediyor; hayattan, edebiyattan, müzikten, sinemadan, bilimden konuşacağımıza ya da ne bileyim düpedüz geyik muhabbeti yapacağımıza artık ezberlediğimiz siyasi pozisyonlarımızı anlatıyoruz birbirimize.
Son birkaç haftadır ne zaman böyle sıradan bir sohbet siyaset tartışmasına dönüşse aynı örnekleri veriyorum; bugün yeni yılın bu ilk yazısında size de onları anlatmak istiyorum.


‘Üç çocuk yapın’ deniyor, doğurganlık düşüyor


Birinci örneğim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın epey bir zamandan beri durup durup gündeme getirdiği bu ‘En az üç çocuk’ meselesi. Hatta Cumhurbaşkanı son sefer buna zam yaptı, beş çocuk istemeye başladı, evlenirlerken şahitlik yaptığı çiftlerden.
İsteyen istediği kadar çocuk yapar tabii ama pek çok kişi bu tutumu nedeniyle Cumhurbaşkanı’na kızıyor, ‘Sana ne’ diyor, ‘Bir de çocuğumuza karışma’ diyor.
Cumhurbaşkanı bu kampanyasına daha Başbakan’ken başlamıştı ve o zaman kadın başına doğurganlık oranı ülkemizde 2.3 civarındaydı. Bugün bütün bu kampanyaya, siyasi söyleme rağmen kadın başına doğurganlık, yükselmek bir yana 2’nin altına düşme eğiliminde.
Demek siyasilerin söylemi ne olursa olsun, hayat kendi bildiğini yapıyor; çünkü onun arkasındaki dinamik siyasetten ibaret değil, çok daha karmaşık.


Nüfus planlaması döneminde nüfus patladı


Yine buna bağlı bir örneğim daha var. Cumhurbaşkanı Erdoğan son olarak Türkiye’de uzun yıllardır yapılan doğum kontrol kampanyalarını da eleştirdi, hatta bunları ‘Vatana ihanet’le bir tuttu.
Bu kampanyalar 60’lı yıllarda başladı, 80’lerin sonuna kadar devam etti. Turgut Özal da Erdoğan gibi düşünenlerdendi, 80’lerin ikinci yarısında kampanyanın devlet eliyle yürütülen bölümünü sessiz sedasız durdurdu.
O durdurdu ama kampanyanın sürdüğü 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda nüfus artış hızımız hiç de yabana atılır cinsten değildi.
Yani siyasilerin yürüttüğü kampanyaların gündelik hayatın arkasında karmaşık dinamikler olan bu gerçeklerini etkilemesi çok ama çok zor.


Kadınlar sokağa çıkıyor, iş arıyor


Üçüncü ve son örneğimi Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın medyamızda yeterince ilgi görmeyen bir açıklamasından aldım.
Türkiye’de önemli meselelerimizden biri cinsiyet eşitsizliği. Kadınla erkek arasındaki bu eşitsizliğin dışa vurduğu önemli alanlardan biri de istihdam. Maalesef ülkemizde kadınların istihdama katılım oranı sadece yüzde 28.
Başka bir ifadeyle, 10 kadından sadece 3’ü iş arıyor veya çalışıyor; 7’si iş aramaya kalkışmıyor bile, o evde ücretsiz işçi.
Biliyorsunuz geçenlerde bir ultra-muhafazakâr çıktı, ‘Kadının çalışması iyi değildir’ dedi, çalışan kadının aileyi tehdit ettiğini, çünkü kolayca boşandığını söyledi vs.
Bu kişinin dile getirdiği görüşlerin toplumun erkek muhafazakâr kesiminde ciddi bir yansıması olduğunu ve çok kişi tarafından paylaşıldığını tahmin etmek zor değil.
Bu görüşü dile getiren kişinin kendi kızı önemli bir şirketimizin üst düzey önemli profesyonellerinden biri. Yani hayat ona kendi evinde zaten cevap vermiş.
Ama bir de Ali Babacan’ın söyledikleri var. 25-34 yaş kuşağı kadınlarda, yani genç kadınlarda istihdama katılma oranı yüzde 46 olmuş. Yani genelde yüzde 28 olan rakam gençlerde yüzde 46.
Siz siyaseten ne kadar evin içinde tutmaya çalışırsanız çalışın, kendi muhafazakâr görüşlerinizi topluma dayatmaya ne kadar çalışırsanız çalışın bakın kadınlar sokağa çıkıyor, iş arıyor...

*

Başa döneyim: Evet siyaset elbette önemli ama sakın ola ki hayatı siyasetten ibaret sanmayın, hayatın kendisi siyasetten çok daha büyük ve güçlü bir motor.
Modernist Cumhuriyet’in toplum mühendisliği işe yaramış olsaydı, ülkeyi 1950’den beri Demokrat Parti çizgisi yönetmezdi. Bugünkü iktidarın söylemindeki muhafazakâr toplum mühendisliği eğilimi de işe yaramayacak, hayat kendi bildiği yönde ilerleyecek.
Hiç enseyi karartmayın. İyi seneler.

X