"İsmet Berkan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İsmet Berkan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

İsmet Berkan

Kürt sorunu diye bir sorunumuz yok mu?

22 Kasım 2016

Şöyle bir adım geriye çekilip baktığımızda, gelecekten endişe duymak için pek çok sebebimiz var.

Birincisi, PKK terörü yeniden hortlamış durumda; üstelik ne hortlama.

İkincisi, güneydeki komşumuz iki ülkede birden savaş var ve biz bu iki savaşın ikisine birden bir biçimde müdahiliz.

Üçüncüsü, ülkemizin ihracatı ve turizm gelirlerinde ciddi miktarda gerileme var; bu gerileme ve diğer pek çok faktör yüzünden döviz kurları büyük bir hızla yükseliyor, bizler de döviz cinsinden hesapladığımızda ciddi biçimde fakirleşiyoruz.

Dördüncüsü, ülkemizde bir darbe girişimi oldu; bu darbe girişimini gerçekleştiren örgüt olan FETÖ ile ciddi bir polisiye mücadele devam ediyor, her geçen gün bu örgütün devlet hayatından sivil hayata kadar her alana nasıl nüfuz ettiğiyle ilgili yeni bilgiler ediniyoruz.

Beşincisi, ülkede siyasi kavga ve kutuplaşma ortamı her geçen gün daha da sertleşiyor, kavgasız gürültüsüz günümüz yok gibi.

Altıncısı, Avrupa ve ABD ile her gün yeni yeni atışmalar yaşıyoruz, ülkenin düne kadar sahip olduğu Batılı ülke kimliği içeride ve dışarıda sorgulanıyor.

Yedincisi, sanki bu sorunların hiçbiri yeterli değilmiş gibi durduk yerde hükümet yasalara göre henüz çocuk olan kızlarla evlenen erkekleri affetme bahanesiyle çocuk tacizini cezasız bırakan bir yasa değişikliğine kalkışıyor.

Daha da sayarım ama burada kesiyorum bizi gelecek endişesine sevk eden sorunları. Ancak sanıyorum bunlar içinde ilk sıraya yazdığım PKK terörü meselesi tek başına bizi geleceğe ilişkin ümitsiz yapan en önemli sorun.


BARIŞ OLMAZSA ÜMİT DE OLMAZ
Türkiye’nin Kürt sorununu ve PKK terörü/şiddeti meselesini çözmeden başka herhangi bir sorununu çözebilmesi, geleceğe ilişkin ümit biriktirebilmesi pek mümkün değil.

O bakımdan, Kürt meselesine, daha doğrusu PKK meselesine daha yakından bakmamız lazım.

Düne kadar PKK konusunda toplumda bir çözüm ufku vardı. Daha doğrusu, uzun yıllar sonra ilk kez tünelin ucunda bir ışık göründüğüne, bu sorunu artık silahsız bir biçimde çözme yoluna sokabileceğimize dair bir beklenti vardı.Bu beklenti ülkede her şeyin de iyiye doğru gitmesine yardımcı oluyordu; ekonomi gelişiyor, turizm artıyor, ihracat tarihi zirveleri zorluyordu. Yabancı yatırımcılar, barışın gelmekte olduğu ülkeye bir an önce girebilmek için yarışıyor, KOBİ’ler dahil pek çok şirket yabancı ortaklarla ya birleşiyor ya da satın alınıyordu. Ancak bu beklentiler bir anda terse döndü. Terör ve terörle mücadele birdenbire uzun zamandır görmediğimiz bir yoğunluk seviyesine ulaştı. İlk günlerde “Sonunda yine çözüm sürecine dönülür” deniyordu ama bugün geldiğimiz noktada ‘çözüm’ün ç’si bile yok ortada.


GİDEREK AĞIRLAŞIYOR
“Biz PKK ile değil Kürtlerle, vatandaşlarımızla yapacağız çözümü” deniyor ama bu lafın geçerliliği ne kadar, belli değil. Bir kez daha kazananı olmayacak bir savaşın/mücadelenin içinde bulduk kendimizi. Üstelik durum ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Son olarak Kürt siyasi hareketinin en makul, en tecrübeli ismi olan Ahmet Türk’ün hapse atılmasıyla yeni bir zirveye ulaştı bu ağırlaşma hali.

Kürt sorununun çözüm veya savaş yönüne evrilmesi ülkedeki siyasi denge ve ittifaklar dahil pek çok şeyi aynı anda değiştiriyor. Dünün çözüm partisi AK Parti bugün en milliyetçi politika ve söylemlerin sahibi. İdam dahil. Düne kadar AK Parti’nin çözüm ortağı HDP’nin ise genel başkanları dahil pek çok ismi hapiste.

Düne kadar AK Parti liderliğinin kafatasçılıkla suçladığı MHP bugün aynı AK Parti’nin en yakın müttefiki. Düne kadar AK Parti’yi ‘gayrimilli’ olmakla suçlayan ultra Kemalist ve ulusalcı kesimler bugün AK Parti’yi yere göğe sığdıramıyor.

Türkiye başka bir gezegene taşınamayacağına, bırakın gezegen değiştirmeyi dünya üzerindeki coğrafi konumumuzu bile değiştiremeyeceğimize göre, bize PKK ile girilen şiddet sarmalından nasıl çıkacağımıza dair bir ufuk, bir hedef, bir ümit gerekiyor. Kötümser olmak için, gelecekten endişeli olmak için çok sebebimiz var; bu sebeplerin başında da Kürt meselesi geliyor. Barış ihtimalini görene kadar da endişeli kalacağız.

Yazının devamı...

Genetiği değiştirilmiş insan kanseri yenecek mi?

18 Kasım 2016


Bu denemenin ilk Amerika’da yapılmasını bekleniyordu ama Amerikalı araştırmacılar gecikti, bu arada Çin’in Çengdu şehrindeki Sişuan Üniversitesi’nden onkolog Lu You, akciğer kanserli bir hasta üzerinde ilk denemesini gerçekleştirmeye başladı.

 

Lu’nun denemesi kendi hastanesinin Etik Kurulu’ndan haziran ayında onay aldı ve aslında ağustosta başlayacaktı ama türlü çeşitli sebeplerle gecikmeler yaşandı, deneme bugünlere kaldı.

 

Lu’nun denemesi şu: Akciğer kanserli hastadan kan alınıyor, bu kanın içindeki vücudun savunma sistemine ait hücreler ayırılıyor. Bu hücreler üzerinde CRISPR-Cas yöntemiyle bir gen düzeltmesi yapılıp hücrelerin PD-1 adı verilen proteini işlevsiz hale getiriliyor. Sonra genetiği değiştirilmiş/düzeltilmiş hücreler çoğaltılıp hastaya geri veriliyor.

 

Umulan, genetiği değiştirilmiş/düzeltilmiş savunma hücrelerinin kanserli hücreleri yok etmesi. Sonucu hep birlikte göreceğiz.

 

Tabii Lu’nun denemesi yalnız da kalmayacak; 2017 başında Amerika’da yine çeşitli kanserlere çare bulması umuduyla insanlar üzerinde gen değiştirme tekniği kullanılan denemeler yapılacak. Ayrıca Pekin Üniversitesi’nde de yine 2017’de üç farklı kanser için ayrı ayrı aynı CRISPR tekniğine dayalı gen değiştirme tedavileri denenecek.

 

Anlaşılan Çinli ve Amerikalı moleküler biyolog ve genetik mühendisleri arasında müthiş bir yarış başladı. Bu yarıştan sonunda biz insanlar faydalanacağız; belki de bu yolla bazı kanserleri tamamen ortadan kaldıracağız.

 

Ancak meraklısına burada biraz bilgi vermem, hem gen değiştirme tekniğini ve getirdiği imkânları hem de kanser başta pek çok hastalığın tedavisinde kritik rol oynaması söz konusu olan PD-1’i, yani tedavinin mekaniğini biraz anlatmam lazım.

 

GENETİKTE DEVRİMİ GETİREN TEKNİK: CRISPR

 

CRISPR, İngilizce “clustered regularly interspaced palindromic repeats”in kısaltması. Bu konuların meraklılarının mutlaka izlemesi gereken www.evrimagaci.com adlı sitenin yazarlarından Onur Özer’in önerdiği Türkçe çeviri “Düzenli aralıklarla bölünmüş palindromik tekrar kümeleri”.

 

Aslında taa 80’lerde bakterilerden başlayarak hücre DNA’sında böyle tekrarlayan bölümler olduğu biliniyor. Yazı içinde aynı cümlenin birkaç cümle arayla tekrar etmesi gibi bir şey.

 

Sonra 2005’te bu tekrarlayan cümlelerin (CRISPR) hücrenin ve vücudun savunma sistemiyle ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Ve derken 2012 yılında Dr. Jennifer Doudna ve ekibi bir dizi makaleyle, bu tekrarlayan cümlelerin bazı teknik imkânlar sunduğunu ve bu imkânlarla da genler üzerinde değişiklik yapılabileceğini ortaya koyuyor.

 

İşte o zamandan beri dünyada bir CRISPR fırtınası esiyor; Türkiye’de de CRISPR tekniğiyle kansere çare arayan çeşitli bilim grupları var.

 

Toparlayıp bitireyim: CRISPR genlerimizin özsavunma mekanizmasıyla ilgili ve CRISPR tekniği ile bu özsavunmayı değiştirebileceğiz, değiştirmeye başladık bile. Bu teknikle ilk olarak temelde bir özsavunma sistemi hastalığı olan HIV/AIDS’e karşı bazı denemeler yapıldı, daha da yapılıyor.

 

CRISPR bir teknik. Peki Çinli doktor Lu tam olarak ne yapıyor bu teknikle? Gelin onu konuşalım.

 

‘PROGRAMLANMIŞ ÖLÜM’ PROTEİNİ YAŞAM MI GETİRECEK?

 

ÇİNLİ doktor Lu, akciğer kanserli hastadan aldığı kandan önce savunma hücrelerini ayırıyor, sonra bunların genlerini CRISPR tekniği ile değiştiriyor ve o genlerdeki PD-1 adlı proteini etkisiz hale getiriyor.

 

Peki ne bu PD-1?

 

İngilizce ismi ‘Programmed cell death protein 1’, yani ‘Programlanmış hücre ölümü proteini 1’.

 

Kanserli hücre, temelde ölüme direnen, ölmesi gerekirken bir genetik mutasyonla ölmemeyi başaran ve bu mutasyonla çoğalan hücre demek. Kanser, kanserli hücrenin savunma sistemimizin önemli bölümünü oluşturan T Hücrelerini kandırmasıyla başlıyor.

 

İşte doktor Lu’nun iddiası, T Hücrelerini uyandırma prensibine dayalı. Bu hücrelerdeki PD-1 geni etkisizleştirilince T Hücrelerinin kansere saldırması ve onu öldürmesi bekleniyor.

 

Hep birlikte doktor Lu You’nun başarılı olmasını bekliyoruz.

 

Yazının devamı...

Mafyaların hortlaması riski...

17 Kasım 2016

Türkiye’de yargı mekanizması durma noktasında. Bir arkadaşım, “Apartmanımızdaki bir sorun için savcılığa gidecek olduk, ‘Çok işimiz var sizin şikâyetinizle ilgilenemeyiz, haberiniz olsun’ cevabı aldık” dedi. Bir başka tanıdığım, 1985 doğumluların hâkim kürsüsüne oturduğunu anlattı; 30’lu yaşlarında insanların koca şehirlere başsavcı olarak atandığı biliniyor.

 

İcra-iflas mahkemelerinin, daha doğrusu heyetle karar veren mahkemelerin hepsinde heyetlerin eksik olduğu, idari yargıda ciddi duraklama yaşandığı, Yargıtay’da ise tetkik hâkimi bile bulunmadığı avukatların gündelik sohbet konuları.

 

YARGININ YARISI GİTTİ

 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye doğal olarak ciddi bir FETÖ’cü temizliği yapıyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, kendi üyelerinden birkaç tanesi de dahil olmak üzere, ülkedeki hâkim ve savcıların yarıdan biraz fazlasını ya meslekten çıkardı ya açığa aldı. Operasyonların devam edeceği, hâkim ve savcı sayısının daha da azalacağı biliniyor.

 

Türkiye elbette FETÖ’den emir ve talimat alan, ona bilgi ulaştıran, daha önemlisi FETÖ ile ilişkisi artık açıkça bilinen insanları işten atacaktı. Burada bir tereddüt yok. Ama hâkim ve savcılarımızın yarısını haklı olarak da olsa işten çıkardığımız zaman ortaya çıkacak iş yükünü de görmeliyiz.

 

YILDA 3.5 MİLYON DAVA, 3.2 MİLYON SORUŞTURMA

 

Yargı, normal şartlar altında ve tam kadroyla çalışırken bile iş yükünün altında eziliyordu.

 

Birkaç rakam vereyim, yargının iş yükünü daha iyi anlayın:

 

Türkiye’nin bütün ceza mahkemelerinde her yıl 1.5 milyona yakın yeni dava açılıyor; bu günde 4 bin dava demek. Aynı ceza mahkemelerinin yılda 1.3 milyondan fazla karar verdiğini, yani günde 3 bin 600 davanın sonuçlandığını da söylemeliyim.

 

Türkiye’nin hukuk mahkemelerinin iş yükü ise daha fazla. Yılda 2 milyona yakın dava açılıyor, yani günde kabaca 5 bin 200 dava. Aynı hukuk mahkemeleri yılda 1.6 milyon karar veriyor; yani günde kabaca 4 bin 400 karar.

 

İdari yargının durumu da zor. Yılda 423 bin 533, günde 1.200 dava açılıyor; her yıl 295 bin 882, günde 810 karar veriliyor.

 

Savcılıklarda ise durum iyice vahim. Yılda 3.2 milyona yakın dosya açılıyor. Yani günde 8 bin 700 dosya. Bunlardan 2.8 milyonu şu veya bu biçimde bir karara bağlanıyor her yıl. Yani günde 7 bin 600 soruşturma.

 

BANKALAR MASAYA OTURUYOR

 

Bu denli büyük bir iş yükü bugün eskinin yarısı kadar insanla götürülmeye çalışılıyor ve elbette işler aksıyor, yavaşlıyor, hatta yer yer durma noktasına geliyor.

 

Ama yargının ister istemez ilgilendiği bazı hayat alanları var ki, oralarda işlerin durması hiç de hoş olmayan sonuçlar üretebiliyor. Özellikle de ekonomi alanında.

 

Örneğin, özellikle şirketler kesimi bankalara olan borçlarını ödememenin bugünlerde fazla bir yaptırımı olmadığının farkında. Eğer bankaya olan borç yeterince büyükse zaten banka geliyor kapınıza, mahkemeye gitmek yerine size yeni bir ödeme planı öneriyor.

 

TAHSİLAT MAFYASI GERİ GELİYOR

 

Ama kişiler arasındaki alacak verecek işlerinde veya şirketlerle kişiler, şirketlerle şirketler arasındaki borç alacak ilişkilerinde bir eski alışkanlığın yeniden depreşmekte olduğuna dair kuvvetli söylentiler var. Tahsilat işi yapan mafyalar yeniden kafalarını kaldırmaya başlamış; devletin sağlayamadığı adaleti onlar bilek gücüyle uygulama peşinde. Benzer şekilde, adı da bilinen iki mafyanın kayyum atanma tehlikesindeki şirketlere gidip “Hisselerin yarısını bize devredin, sorunlarınız çözülsün” tarzı şeyler söylemeye başladığı, tehdit ve yıldırmanın yaygınlaşmaya başladığı avukatlar ve iş dünyasında çok konuşulan konular.

 

FETÖ’nün ülkeye yaptığı en büyük kötülük de bu zaten. İçine yuvalandığı kurumlar bugün ciddi bir çöküş içinde. Kurumsal çöküşten çıkmak sanıldığı kadar kolay olmayacak.

Yazının devamı...

Küreselleşmenin intikamını sol değil sağ mı alacak?

15 Kasım 2016


Sonra Çek Cumhuriyeti’ndeki bir başka toplantıda yeniden ortaya çıktıklarında çok daha iyi örgütlenmişlerdi.

 

Derken Brezilya’nın Porto Allegre kentinde, bu kentin adıyla anılan bir forumla neredeyse kurumsallaştılar.

 

Artık ne zaman ve nerede DTÖ veya G-7/G-20 zirvesi yapılsa, IMF-Dünya Bankası yıllık toplantısı yapılsa küreselleşme karşıtlarını da eylemde, sokakta görüyoruz.

 

Ben sosyoekonomik olayları ve siyaseti sağ-sol terimleri üzerinden analiz etmeyi pek seven biri değilim ama yine de sormalıyım: Peki küreselleşme karşıtı hareket sol bir hareket miydi, sağ bir hareket mi?

 

SERMAYE DOLAŞTI,  EMEK DEĞİL

 

Katılımcılarına bakarsanız sol hareketti. Zaten gerek eylemlere ve gerekse eylemcilerin söylemlerine damgasını vuran şey, güçlü bir neo-Marksizmdi.

 

Peki ama nihayetinde ne istiyordu küreselleşme karşıtları? Gümrük duvarlarının yükseltilmesiyle ‘daha adil bir dünya’ nasıl kurulacaktı? Sermayenin serbest dolaşımı olmadan, Türkiyeli, Pakistanlı, Endonezyalı, Çinli veya Afrikalının işini kaybetmiş Detroitli otomobil işçisinin hayat standardına yaklaşması mümkün müydü?

 

Evet, dünya küreselleşme denen olguyu esas olarak sermayenin serbestçe dolaşması olarak yaşadı son 30 yıl boyunca. Amerika’da fabrika kapandı Meksika’da açıldı, çünkü Meksikalı daha ucuza çalışıyordu. Almanya’da kapandı, Türkiye’de açıldı. Dünyanın dört bir yanında kapandı, en ucuz köle işçiyi sağlayan Çin’de açıldı.

 

Sermaye daha ucuz işçiyi (ve görece siyasi/ekonomik istikrarı) bulabilse, ucuz köle işçilik sırası Afrika’ya, Bangladeş’e, Pakistan’a da geliyordu.

 

BATILI ORTA SINIF KAYBETTİ

 

Küreselleşmenin Batı yarımküre açısından bilançosu son derece net: Orta ve alt sınıfların refahı geriler, hayat şartları bozulurken bu ülkelerde zengin üst sınıflar daha da zenginleşti, gelir eşitsizlikleri keskinleşti. Buna karşılık Çin başta olmak üzere Asya-Pasifik bölgesinin fakir ülkelerinde (hayat tarzıyla birlikte) birer orta sınıf oluştu. Yani, Batı’dan Doğu’ya bir servet ve gelir transferi oldu.

 

Şimdi bu yılların intikamı alınıyor, alınacak. Daha doğrusu bu intikamı almayı vaat eden siyasi programların popülaritesi artıyor, Amerika’da Trump seçimi kazandı, Britanya AB’den çıkmaya karar verdi, Orta ve Batı Avrupa’nın her ülkesinde izolasyonist politikaları savunanlar ya iktidarda ya da güçlü bir siyasi alternatif halinde. Yunanistan ve İspanya’daki yeni sol hareketler de aslında aynı ekonomik söylemi dile getiriyor, daha fazla korumacılık istiyorlar.

 

Küreselleşme karşıtı hareketin kendisi değil ama fikirleri iktidara geliyor anlayacağınız.

 

TRUMP NE YAPACAK?

 

Şimdi hep birlikte Trump’ın programını nasıl uygulamayı tercih edeceğini göreceğiz.

 

Acaba NAFTA’yı vaat ettiği gibi iptal edip Meksika ve Kanada ile serbest ticareti sonlandıracak mı? Dünya Ticaret Örgütü ile ilişkileri ne yapacak, gümrük duvarlarını Çin’e (ve herkese) karşı yükseltecek mi? Yoksa, gümrük duvarlarıyla uğraşmak yerine doların faizini yükseltip Amerikan ekonomisini korurken dünyayı daha derin bir durgunluğun içine mi sokacak? Yoksa bunların hiçbiri yapmadan günlerini geçirecek mi?

 

SOLUN SÖYLEYECEK  SÖZÜ OLMALI

 

Dünyanın ve Amerika’nın ticaret yapmaktan vazgeçmesini, sermaye hareketlerine kısıtlama getirmesini kimse beklemiyor elbette. O zaman nasıl olacak da Batı yarımkürenin küreselleşme mağduru orta sınıflarının durumu düzelecek?

 

Böyle bir mucizevi çözüm yok ve sadece bazı politikalar değişti diye o orta sınıfların durumu durduk yerde düzelemez.

 

Karamsar (ama gerçekçi de görünen) öngörü, Batı yarımkürenin orta sınıfı ile Doğu yarımkürenin orta sınıfının refahı eşitlenene kadar bugün yaşadığımız siyasi karmaşanın ve milliyetçilik dalgasının devam edeceğini söylüyor.

 

Neoliberalizme ve kapitalizme ilişkin çoğu da hayli ikna edici bolca eleştiri var da ortada bir kurucu yeni fikir yok hâlâ.

 

Meseleler küresel değil de yerel düzeyde ele alınmaya devam ettikçe, Amerika gibi bazı yerel oyuncular siyasi ve askeri bakımdan bu kadar dediğim dedik ve güçlü oldukça, küreselleşmenin sorunlarına adil bir çözüm bulunması da pek mümkün gözükmüyor.

 

Eşitlikçi solun dünyaya söyleyeceği bir şeyler olmalı...

 

Yazının devamı...

Çatlaktan içeri sızan ışık...

11 Kasım 2016


Kolayca tahmin edilebileceği gibi sosyal medya dün Leonard Cohen’in sözleri, şarkıları, görüntüleri ile doldu taştı.

 

Şaşılacak bir şey yok, kim bilir kaç kuşağa dokundu onun şarkıları.

 

Taa benim doğduğum yıl Yunanistan’ın Hdyra Adası’nda serserilik yaparken tanıştığı ve yıllarca sevgili olduğu Marrianne’a veda için yazdığı şarkıyı veya ‘Aşkın sonuna kadar dans et benimle’ dediği şarkıyı bilmeyen var mı?

 

‘Böyle doğmuşum, başka seçeneğim yok’ sözlerinden güzel mazeret üretebilenimiz var mı?

 

*

 

Yıllar önce kendini bir Budist manastırına kapattığında ne kadar üzülmüştüm, başka şarkı yapmayacak, başka konser vermeyecek diye.

 

Sonra bir gün yeniden ortaya çıktı; menajeri onu dolandırmış, bütün birikmiş parasını yemişti.

 

70’inden sonra yeniden sahnelere dönmek zorunda kalmıştı, üç kuruş para biriktirebilmek, hayatta kalabilmek için.

 

Yeniden müzik yapmasına, konser vermesine sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilememiştim; ama konserine İstanbul’a kadar geldiği halde gitmedim, Cohen’i o halde görmek istemedim.

 

Sonra bir video kaydını gördüm, bir sahnede oturuyor, salondan gelen (bazıları da fena halde kişisel) soruları sabırla ve bilgelikle cevaplıyordu. Zekâsına, kelimeleri kullanmasına, kendini ifade edişteki gücüne hayran kalmamak elde değildi ama cümle kurarken bile nefes nefese kalıyordu.

 

*

 

Bütün o külliyattan tek bir şarkı seç deseler, bir an bile düşünmeden ‘Famous Blue Raincoat’ı seçerim.

 

Cohen bize bir tutam saçını bıraktı, dertlerimizin bir bölümünü de aldı ve gitti. 

 

ARKADAŞLARIMIZ İÇİN GÜN SAYARKEN...

 

NECMİYE Alpay ve Aslı Erdoğan tam 85 gündür tutuklu. Şahin Alpay üç ayı geçti, hapiste.

 

Ahmet ve Mehmet Altan da epeydir içeride. Şimdi onlara Murat Sabuncu, Musa Kart, Turan Günay da eklendi.

 

Onlar kimisi çocukluğumdan beri, kimisi 30 yılı aşkın süredir ama en yenisi 25 yıldır tanıdığım insanlar, büyüklerim ve arkadaşlarım.

 

Üzülmekten, azap çekmekten başka bir şey gelmiyor insanın elinden. Bir büyük haksızlık makinesinin ölçüsüzce cezalandırdığı insanlar. 

 

MERAKLISINA TAVSİYE KİTAP

 

YAZ başında Birleşik Krallık’ta yayınlandı, ben yeni edindim ve okumaya başladım, okudukça da ilgim arttı.

 

Dünyada ve ülkemizde ne olmakta olduğuna dair daha geniş bir pencereden bakmak, geleceğe ilişkin öngörüler yapabilmek istiyorsanız, Paul Mason’ın ‘Postcapitalismini tavsiye ederim.

 

Mason, hâkim ekonomik (ve sosyal) düzenimiz olan kapitalizmin ağır ağır sahneyi terk etmekte olduğunu, yerine gelecek düzenin ise henüz kurulmadığını söylüyor, bunu da ikna edici argümanlarla yapıyor.

 

Bir örnek: Çok da uzak olmayan bir gelecekte enerjinin (elektrik) fiyatı 0 kuruşa düşecek. Peki enerji fiyatı 0’a düştüğünde kim onu neden üretsin ve dağıtsın?

 

Veya bilgi. Ya o da tamamen bedava olursa? Kim neden üretsin bilgiyi?

 

Kapitalizm içinde düşününce bu soruları sormak doğal ama ya dışına çıkabilirsek kapitalizmin, ötesine geçebilirsek? Ve kapitalizmin ötesine geçebildiğimizde ya bu sorulara anlamlı cevaplar bulabilirsek?

 

‘Postcapitalism’ işte bunları tartışıyor.

 

Umarım bir an önce Türkçeye de çevrilir.

 

 

Yazının devamı...

Elitizmin ve yerleşik düzenciliğin sonu...

10 Kasım 2016

Rusya’da neden Putin iktidarda? Slovakya, Macaristan ve Polonya’da neredeyse ırkçılığa varan söylemleri olan, açıkça izolasyonist ve milliyetçi politikalar uygulayan partiler nasıl iktidar oldu? Birleşik Krallık’tan neden Brexit’e evet oyu çıktı? Avusturya, Hollanda, Almanya ve Fransa’da aşırı sağ neden yükseliyor? Amerika’da Trump neden seçildi?

 

Yukarıda saydığım lider ve siyasi partilerin fikir, politika ve uygulamaları arasında benzerlikler olduğu kadar benzemezlikler de var. Sonuçta her biri kendi yerel şartlarının sonucu olarak ve o yerel şartların gerektirdiği politikaları savunarak iktidara gelmiş veya iktidar adayı olmuş durumda; birbirlerine benzememeleri doğal ve normal.

 

Ama yine de, bütün bu isimleri iktidara taşıyan temel dinamik (yerel şartlar ve farklılıklar ne olursa olsun) aynı.

 

Bu lider ve partilerin tamamı, ülkelerindeki yerleşik düzene öfke duyan, o düzenin değişmesini isteyenleri temsil ederek, yerleşik siyasi anlayışları reddederek bugün bulundukları noktaya eriştiler. Yani memnuniyetsizlerin oyuyla.

 

Burada bir veya iki ülkede yaşanan sıra dışı bir durumdan değil; neredeyse bütün Batı yerküreyi kapsayan küresel bir eğilimden söz ediyoruz.

 

Düzen dediğimiz şey, her ülkenin kendi şartları içinde elbette, nihayetinde bir ‘yönetici sınıf’ ve ‘elit sınıf’ yaratıyor; feodalizm nasıl aristokratlara ihtiyaç duyuyorduysa, modern zamanlar da bu ‘seçkin’lerle bir ‘kurulu düzen’ yaratabiliyor.

 

Ve şimdi o ‘kurulu düzen’ler tehdit altında; o düzeni ayakta tutan kendi ‘elit’leriyle birlikte.

 

KURULU DÜZENİN DİRENİŞİ NAFİLE Mİ?

 

Rusya’da, Slovakya’da, Macaristan’da ve Polonya’da o ‘elit’ ve ‘kurulu düzen’ çok çabuk teslim oldu ve değişime zorlandı. Bu ülkelerin ‘sınıfsız toplum’dan geliyor, kapitalizm tecrübelerinin bulunmuyor olması tasfiyeyi kolaylaştırdı.

 

Ama Türkiye’de mesela kurulu düzen direnmeye devam ediyor, eskinin elitleri, güçlerinden çok şey kaybetmiş olsalar da hâlâ elit. Düzenin dezavantajlılarının partisi AK Parti evet hâlâ iktidarda ve o dezavantajlılara giderek daha azalarak da olsa imkân aktarmaya devam ediyor. Ama esas önemlisi, o elitlerin ve eski kurulu düzenin siyasi mekanizmaları neredeyse tamamen güçten düşmüş durumda; eğer koalisyonları imkânsız kılacak bir başkanlık sistemi devreye girerse eski düzenin siyasi umudu tamamen ortadan kalkacak.

 

Almanya, Fransa gibi ülkelerde ise geleneksel kurulu düzenin siyasi partileri hâlâ güçlerini koruyor; dezavantajlılardan gelen tehdidi kendilerince nötralize etmeye çalışıyorlar. Ama mesela Britanya’da aynı tehdidin bir siyasi manevrayla, AB’den çıkış referandumuyla bertaraf edilebileceği düşüncesi duvara çarpıverdi; eski siyasi düzen de bu duvarın altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya şimdi.

 

Amerika’da ise bu ülkenin siyasi imkânları sayesinde, dezavantajlıları savunma ve kurulu düzeni değiştirme iddiasındaki aday tam da kurulu düzenin partisinin içinden çıkıverdi; kendi partisini de şaşırtarak seçilmeyi de başardı.

 

Hiç kuşkunuz olmasın en kuvvetli direnişi Amerikan eliti ve Amerikan kurulu düzeni sergileyecektir ama şikâyetlere ve dolayısıyla Trump depremine yol açan düzen kökünden değişmedikçe bu direniş de nafile olacaktır. (Türkiye örneği Amerika’ya nafile direniş konusunda yol gösterici olabilir.)

 

CEVAPSIZ SORULAR...

 

Küreselleşmenin kazançlı çıkan tarafının Asya-Pasifik’teki otoriter rejimler, kaybedeninin ise Batı yarıküredeki liberal demokratik rejimler olması tesadüf müdür?

 

‘Refahımızdan daha fazla kaybetmeyelim’ diyen dezavantajlı veya öfkeli kalabalıkların derdinin çaresi yeniden gümrük duvarlarını yükseltip ülkeleri içine kapatmak mıdır?

 

Mısır ve Suriye’de açlık halk ayaklanmalarına yol açtı; Suriye’de 5 yıldır iç savaş devam ediyor, Mısır’da askeri yönetim şimdilik duruma hâkim. Orta ve Batı Avrupa’da orta sınıf ve özellikle de yaşlı kesimler refahlarını kaybedince aşırı sağ güçlenmeye başladı. Rusya’da 1997, Türkiye’de 2001 ekonomik krizi sonrası yerleşik siyaset altüst oldu. Amerikan orta sınıfı fakirleşmeye başlayınca Trump seçildi.

 

Dünya eski düzenden yepyeni bir düzene doğru yol alıyor; eskisi tamamen yıkılıp yenisi kurulana kadar, belki on yıllar boyunca çok ama çok çalkantı yaşayacağız.

Yazının devamı...

Devlette FETÖ karadeliğini açan sınav, 2010 KPSS

8 Kasım 2016

Ama yine de, örgütün 2010 ve onu izleyen birkaç yıl boyunca devlete ve askeri okullara eleman sokma konusunda çok fütursuzlaştığı ve bunun sonucunda da bugün yürütülen darbe soruşturmalarında karşımıza çıkan ‘kritik kütle’ye ulaştığı anlaşılıyor.

 

O yüzden, hileli olduğu ve sorularının çalındığı konusunda artık kimsenin kuşkusu kalmayan, binlere varan şüphelinin soruşturulduğu veya kovuşturulmaya başlandığı KPSS davaları son derece önemli ve yol gösterici.

 

ÖNCE ÖSYM ELE GEÇTİ

 

Türkiye, 90’lı yılların sonlarında devlete eleman alımlarını bir merkezi sınavla yapmaya başladı. Bu sınavın adı KPSS. Ve sınavı da merkezi sınav yapma konusunda Türkiye’nin uzman kurumu olan ÖSYM düzenledi. Bu sınav devlette kadrolaşmanın anahtarı haline gelince FETÖ’nün sınavı düzenleyen ÖSYM’de kadrolaşmaya, buraya daha fazla yerleşmeye daha çok önem verdiği anlaşılıyor.

 

Hatırlayalım, 10-11 Temmuz 2010 tarihlerinde yapılan KPSS’nin sonuçları aynı yılın ağustos ayında açıklanır açıklanmaz kopya çekildiği ve sınav sonuçlarının hesaplanmasında yanlışlar yapıldığı iddialarıyla tartışma konusu oldu. Tartışmaların sonunda yapılan incelemede KPSS’nin Eğitim Bilimleri Sınavı’ndaki 120 sorunun tümünün 350 aday tarafından doğru olarak cevaplandırıldığı; 100 ve üzeri net yapan 1148 adayın akraba, 896 adayın ise karı-koca olduğu anlaşıldı ve sınavın bu bölümü dönemin Milli Eğitim Bakanı Nimet Baş’ın girişimleriyle iptal edildi ve aynı yılın ekim ayında yeniden yapıldı; öğretmen adayı olmayan diğer kişiler açısından ise sınavın sonuçları geçerli sayıldı, o kişiler devlette görevlere atandılar. (2010 KPSS sonuçlarına dayanılarak sadece 2010’da 30 bine yakın kişi devlette işe girdi.)

 

SAVCI SUMEN ALTI ETTİ, KİMSE DE SORMADI

 

Bu arada söz konusu incelemenin sonuçları medyada yayınlanınca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Ağustos 2010’da KPSS ile ilgili bir soruşturma başlattı ve dosya o zaman Ankara’da memur suçlarına bakan savcı olan Şadan Sakınana verildi.

 

Savcı Sakınan’ın dosyayı elinde tuttuğu yaklaşık dört yıl boyunca soruşturmada hiçbir ilerleme sağlanamadı; çünkü dosya bir nevi sumen altı edildi. Oysa soruşturmanın başlangıç günlerinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hem MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a hem de dönemin Emniyet Genel Müdürü’ne “Sonuna kadar soruşturun” diye talimat verdiği öne sürülmüştü.

 

Ancak soruşturma yürümediği gibi FETÖ’nün ÖSYM’ye sızması da daha arttı. Örneğin, 2010 KPSS’si ile devlette işe giren üç kişinin ataması ÖSYM’ye yapıldı ve bugün bu kişiler açılan davalarda sanık konumunda.

 

17-25 Aralık 2013 sonrası FETÖ ile mücadele başlayınca yapılan ilk hareketlerden biri bu dosyaya bakan savcı Sakınan’ın görevden uzaklaştırılması oldu. Ve o andan itibaren de birdenbire dosya ilerlemeye, üst üste operasyonlar yapılmaya başlandı. (Bugün Şadan Sakınan FETÖ’cü olduğu iddiasıyla soruşturuluyor ve meslekten de çıkarıldı.)

 

DÖRT YIL SONRA ŞIP DİYE ÇÖZÜLDÜ

 

Şaibeli sınavın üzerinden dört yıl geçtikten sonra soruşturmanın ansızın hızlanması ve bugün sayıları binlere varan insanın bu soruşturmalar sonunda sanık durumunda olması, bu arada sınav sorularının çalınması ve adaylara iletilmesinde kritik görevler gördüğünden şüphelenilen kimi kişilerin kaçak durumda olması, aslında ilk günden itibaren bilmesi gereken herkesin sınavda hile yapıldığını bildiğini ortaya koyan bir karine.

 

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan incelemelerde 2009-2010 yıllarından itibaren yapılan merkezi sınavlarda hep derin şüpheler olduğunu görüyoruz. Askeri liseler sınavlarından tutun da KPSS’lere ve hatta üniversite sınavlarına ve yüksek lisansa geçiş sınavlarına kadar bütün sınavlar şaibeli; çünkü ÖSYM içeriden fethedilmiş durumda.

 

Ama bizim bunu keşfetmemiz için ülkemizde bir darbe girişimi olması gerekmiyordu; 2010’un sanıklarının 2014’te şıp diye ortaya çıkarılmasıyla görüyoruz ki, bu kişileri taa 2010’da saptayabilir, hatta devlette işe girenleri taa o zaman işten çıkarabilir ve adaleti o günden sağlayabilirdik.

 

Devletteki FETÖ karadeliği 2010’da oluşuyor; bugün bakınca bu net gözüküyor.

Yazının devamı...

Mona Lisa yüzündeki gölgenin sırrını fizikçiler çözdü

5 Kasım 2016

 


O kadar isteklidir ki anlatmaya, parçacık fiziğinde son gelişmeleri sizin ona sormanıza fırsat bile vermeden anlatmaya başlar. Derdi hep Türkiye’dir aslında, yılmadan yorulmadan Türkiye’de bir hızlandırıcı kurulması için uğraşır.

 

İşte o Ercan Alp ile birkaç yıl önce sohbet ederken ondan öğrenmiştim, Paris’teki ünlü Louvre Müzesi’nde yaşanmakta olanları.

 

Müze, biliyorsunuz 9.5 milyona varan ziyaretçi sayısıyla dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci müzesi. (Birinci sırada Çin’deki İmparatorluk Sarayı var.)

 

Nitekim Paris’e yolu düşenler bilir, Louvre’un önünde bilet kuyruğunun olmadığı bir zamana denk gelmek meseledir.

 

YA MONA LİSA SOLARSA?

 

Bunca insan müzenin kasasına milyarlarca Euro bırakarak müzeye girer ve onların ezici bir çoğunluğunun hedefi müzedeki en ünlü eserdir; Vincili Leonardo’nun Mona Lisa’sı.

 

Müze yönetimi bu en değerli eserini korumak için elinden geleni yapıyor; elinden gelmeyenler için de dışarıdan yardım istiyor.

 

Ercan Alp’ten birkaç yıl önce duyduğuma göre Mona Lisa’nın zaman içinde renklerinin solmasından endişe ediyor müze yönetimi ve bunun için parçacık fizikçilerinden yardım istiyor.

 

Resmin renklerinin solmaması için önce o renklerin nasıl oluştuğunu, büyük ressam Leonardo’nun nasıl bir boya karışımı hazırladığını bilmek gerek. Hangi atomlar, hangi moleküller var o renklerin içinde ve bunların ışıkta yansıttığı renklerin değişmesinin nasıl önüne geçilebilir?

 

MÜZEYE KURULAN HIZLANDIRICI

 

Resmi yerinden indirip bir hızlandırıcı merkezine götürmek, orada bir laser kaynağı ile resmin boyasını tahlil etmek söz konusu olamayacağına göre ne yapılacak?

 

Genç kuşak Fransız fizikçi Philippe Walter öncülüğünde kalabalık bir ekip Louvre’nun bodrumunda kurdukları bir hızlandırıcı ile epey bir zamandan beri Mona Lisa’nın sırlarını çözmeye çalışıyorlar. Walter ve arkadaşları, ‘X-Ray Aydınlatma’ adı verilen bir teknikle Mona Lisa’nın her milimetrekaresini incelediler.

 

Şimdi onların incelemeleri ‘Angewandte Chemie International Edition’ adlı dergide bir makale olarak yayımlandı.

 

MONA LİSA’NIN YÜZÜNÜN GÖLGELERİ

 

Araştırmacılar sadece Leonardo’nun Mona Lisa’yı yaparken kullandığı boyaların bileşimini ortaya çıkarmakla kalmadı; bu ünlü tablonun yüzyıllardır insanları büyüleyen bazı özelliklerinin nereden geldiği konusunda da ciddi bir fikir oluşturdular.

 

Mona Lisa, evet resimdeki kadının gülümsemesiyle meşhurdur ve daha çok da bu tartışılır ama resmin başka detayları da var. Mesela Mona Lisa’nın yüzünde gördüğümüz gölgelerin kaynağı. Bilen biliyor, resmin üzerinde herhangi bir fırça darbesini belli eden bir şey yok ama işte kadının yüzünde yine de gölgeler var.

 

Walter ve arkadaşları, kullandıkları X-Ray kaynağı sayesinde bu sırrı çözmüş olabilirler. Anlaşılan Leonardo boyamayı tamamladıktan sonra bir çeşit cila da sürmüş bazı bölgelere. İşte o gölge hissini veren şey de o cilanın etkisi.

 

Dr. Walter ve ekibi, ressamın önce Mona Lisa’nın yüzünü ten renginde boyadığını saptamış. Ardından Leonardo, tam 30 kez çok ince bir cilalama işlemi yapmış. Bu işlemlerden bazıları yarım milimetre kalınlığında. Yani ressam biz o gölgeleri hissedebilelim diye çok ama çok ince çalışmış, Mona Lisa’nın yüzündeki ifade ve o ifadeyi dramatikleştiren gölge hissi tesadüfen ortaya çıkmış bir şey değilmiş.

 

Bu yazıdaki bilgileri The Economist’in taa haziran ayında yayımladığı bir haberden aldım; Prof. Dr. Ercan Alp ile yaptığım sohbetle de birleştirdim. Maalesef The Economist, Dr. Walter ve arkadaşlarının Louvre’un bodrumundaki o laboratuvarda çalışmasının esas sebebi olan Mona Lisa’nın korunması konusunda ne gibi bilgiler edindiğini yazmamıştı.

Ama Mona Lisa’nın yüzündeki gölgenin sırrını çözenler, herhalde resmin solmamasının yolunu da bulmuşlardır.

Yazının devamı...