Mirasımız ve geleceğimiz olan sağlık personelimize sahip çıkalım 

Türkiye bugün tıpta Nobel düzeyine gelmiştir. Batı ülkelerinde insanlar avlayacak kitle arıyor. Türkiye’de ise birtakım kitleler büyük başarılar göstermiş bu insanları hâlâ dövmekte hiçbir mahsur görmüyor. Peki, ne yapılmalı? Kediye yüklenecek zamlarla kimseyi ikna edemezsiniz. Ama asıl önemlisi çalışan doktorun haysiyetinin ve onurunun korunmasıdır. Saldırgan edepsizlerin tabi tutulacağı ilk muamele ruhiyat kliniği olmalıdır. Avrupa’daki bu mevzuat alınıp tatbik edilmelidir. Bizdeki mevzuat da iyi bir bakış ve hakkaniyetle uygulanmalıdır.

Haberin Devamı

İtalya’nın 1920’lerin başında Mussolini’nin Roma’ya yürüyüşüyle faşist rejime adım atışının önemli nedenlerinden birisi de göç sorunuydu. O dönemde Avustralya’ya, Kanada’ya, Güney Amerika’ya ve Birleşik Amerika’ya yönelen göçlerin dönüşü olmadığı malum. Kıtalararası gezmeler ve ziyaretler bugünkü kadar ucuz ve kolay değildi.

İtalyanlar, gözleri yaşlı insanlardan oluşan, mektup ve fotoğraf bekleyen bir millete dönüşmüştü. İtalya’nın güya birleştiği 1860’larda “Risorgimento” hareketi ortaya büyük bir devlet çıkarmakla birlikte Güney ve Kuzey arasındaki fark, nüfusun artan fakirliği, bilhassa Güney ve Orta İtalya’dan, Sardinya’dan, Sicilya’dan göçleri artırmıştı. Roma Risorgimento Müzesi’ndeki kayıtlardan da anlaşılıyor ki ülke, 1860’lar ve 1920’ler arasındaki 60 yılda 30 milyon erkek nüfusunu yurtdışına yollamıştı. Bu kitlelerin gittikleri yerde kendi aralarında bir kültürel diaspora yaratmalarının ötesinde hiçbir parlak sonuç yoktu. İtalyan Devleti’nin bunlarla uğraşma kabiliyeti ve enerjisi de yoktu. Güney Amerika ve ABD doğu sahillerindeki metropollerde bir İtalya yaratıldı; kültürü ve mafyası ile.

Haberin Devamı

Mirasımız ve geleceğimiz olan sağlık personelimize sahip çıkalım

ÇİFTE PASAPORT OYUNU

Gençlerin eğitimi kilisenin elinde kalmıştı. Laik bir eğitim ve propaganda da ancak 1920’lerden sonra faşist dış ilişkiler için kurulan ofis tarafından yürütülüyordu. Bizzat Türkiye bile bu tarihler arasında önemli bir İtalyan nüfus barındırmıştır. Ressamından, müzisyeninden tutunuz da hekimine, duvarcısına, liman işçisine kadar birçok İtalyan burada geçinmiştir. Zamanla daha parlak gördükleri başka ülkelere göç ettiler. Padişah Abdülmecid Han bile çok sıkıntı çekenlerin Amerika’ya göçüne yardım etmiştir. Buradakiler de yavaş yavaş Ortodoks Rum nüfusun içinde eridiler ama anavatan İtalya’ya dönen muhacir İtalyan pek azdı. Türkiye’den göç eden bizim milyonların da buraya geleceğini pek sanıyorum. Bütün bu rey verme gösterileri, siyasi miting numaraları geçicidir. Çifte pasaport gibi bir oyuna Türkiye’nin girmesi bürokrasinin tembelliği kadar elden kaymakta olan dıştaki Türk nüfusun kazanılma ümidini ifade eder; çaresiz ve boştur.

Haberin Devamı

Biz burada çok objektif olarak düşünürsek, bizi ilgilendiren, kalifiye nüfusu kaybetmemizdir. İkinci Dünya Savaşı sonundan itibaren ABD ve Kanada’ya başlayan doktor hücumunu döndürmek kolay değildi hatta ilk anda mümkün olmadı. Tek istisna, Türkiye bürokratlarının ve akademisyenlerinin içinde pratik zekâsı ve maharetiyle ortaya çıkan rahmetli Profesör İhsan Doğramacı’nın Hacettepe Üniversitesi’ni kurması, teşkil ettiği vakıflarla maaşlara yetenekleri kadar zam vererek birtakım kıymetli talebelerini ve meslektaşlarını yeniden Türkiye’ye kazandırmasıdır. O yüzdendir ki Türkiye tababeti o tarihte 100 yıldır sahip olduğu yüksek kaliteyi hayata geçirebildi. Durum düzeliyordu.

Haberin Devamı

Bu uygulamayı bir ölçekte başarılı hastaneler takip ettiler. Profesör Mehmet Haberal’ın Başkent Hastane ve Üniversitesi bu fasıldandır. Ama üçüncü bir dalga geldi. ‘Biz rey alırız’ diye halk dalkavukluğu yapan, işini yapmadığını iddia ettiği hekimlere, hemşirelere veya kendine saygısızlık (!?) yaptığını iddia ettiği güvenlikçilere saldıran deliler. Bu deliler, Anadolu’nun yanlış erkek çocuk terbiyesinden ileri gelmekle kalmıyor; bir ritüel haline dönüştü. Bazı bölgelerden gelen insanlar 80 yaşındaki dedeleri öldüğü vakit duasını okur gibi öldüğü hastanenin hademelerine, hemşirelerine, doktorlarına saldırmayı, kapanan kapıların camlarını kırmayı âdet hâline getirdiler. Bu garip ritüel gün geçtikçe arttı. Adamın birinin kafası atıyor, doktora saldırıyor, yaralıyor, öldürüyor, sakat bırakıyor.

Haberin Devamı

İşin kızgınlığın ötesinde bir organizasyon olduğu anlaşılıyor. Bir cani, ambulansın içine saklanarak hastanenin içine giriyor. Hemşireleri rehin alıyor ve birtakım tehditlerde bulunuyor. Hakimler ve savcılar bu davalara bakmaktan bezdi. Deliller toplanıyor ve toplanmıyor. Yorgun adliye teşkilatının ifade vermeye çağırdığı doktorlar da artık bıktılar çünkü sonuç almayan davaya gidip gelmektense işlerini yapmayı tercih ettiler.

Anadolu’da ise propaganda mekanizması gelişti. Üç gün için kurulan birtakım YouTube tipli televizyon kanallarında hüdekayı memleketten iki tip çıkıyor, kendilerine has bozuk aksanla “doktorların kendilerini bir şey zannetmelerinden, bir arkadaşın karısına yanlış teşhis koymasından falan bahsediyorlar”. Gerçekten üzülen, isyan eden bir adamın hali yok. Daha çok malını müşteriye satmaya çalışan bir üçkâğıtçı kumaşçının edasıyla hareket ediyorlar. Belli ki bu işten geçiniyorlar, kişiliklerini kazanıyorlar, para kazanıyorlar.

Haberin Devamı

İşin utanmazlığı o dereceye vardı ki Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı camilere hutbeyi yazıp göndermesine rağmen gelen hutbenin içine kaçak veya korsan bir bölüm yerleştiriyorlar. İmam hatibin biri doktorlardan bahsediyor. Nihayet vatandaşın birisi çıkıyor, “Eskiden doktorlar bize hakaret ederdi, sıraya gir, derdi. Şimdi biz onları dövüyoruz” diyor. Zavallının bu dövülen doktorlar dolayısıyla başına geleceklerden haberi yok. Çoluk çocuğu hangi memlekette yaşayacak, bir ağır hastalık halinde yurtdışına gitme ihtimali var mı? Hayır, olmayacak. Bazı insanların parmağı kanasa yan memlekete gidebilirler. Birtakım Arap şeyhleri memnu olmasına rağmen İsrail’in hastanelerinde soluk alıp tedavi ediliyorlardı. Ama kitlenin büyük çoğunluğu için böyle bir şey olmayacak.

Ekte bir resim var. Medyada Alman sağlık kuruluşlarının verdiği ilanlar. “Almanya’ya geliniz. Almanya’da kalifiye elemanlar için çok iyi maaşlar var.” En başta hekimler ve sağlık personeli. Bu davranış ve mekanizmayla baş etmemiz mümkün değil. Çok yakın bir gelecekte Hollanda, Almanya, Avusturya’nın binlerce sağlık personeli açığı olacak. Bunu kapatabilecekleri üç ülke var. Ama en başta Türkiye sonra İran ve Pakistan. Galiba Türkiye en çok tercih edileni oluyor. Çünkü tıbbımız onlarla tarihi bir birliğe sahip, nüfuslarının bir kısmını oluşturan yerli personelle çalışmaları kolay. Ama her şeye rağmen şunu unutmayın; Almanlar iş hayatında nazik bir millet değildir. Üstelik daha da fazlasıyla kıskançtırlar. Orada onurlu iş görenleriniz olabilir ama sukutuhayale uğrayanlarınız da olabilir ve dönüş o zaman çok da kolay olmaz. Bir de ne olursa olsun Hollandaca dediğimiz Flamancayı öğrenmek gibi boşuna işle uğraşmayın. Başka daha tatlı ve yaygın diller var.

PEKİ NE YAPILMALI

Maaşların arttırılması gibi miktarlara çocuklar güler. Kediye yüklenecek zamlarla kimseyi ikna edemezsiniz. Ama asıl önemlisi, çalışan doktorun, mühendisin, hocanın haysiyetinin ve onurunun korunmasıdır. Ta 18. asırdan itibaren beri mühendislik ve tıbbiye alanında yenilik yapıyoruz. Çok methettikleri Sultan II. Abdülhamid zamanında da buna devam edildi. Tabii o dönemde hiçbir doktorun dövülmesine müsaade edilmezdi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce gelen ünlü Alman hekimler burada kendilerine rakip bir Fransız ekolü buldular. Öyle bir çöl ülkesine gelmemişlerdi. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yetişip dönen hocalar daha da etkili oldular. Türkiye bugün tıpta Nobel düzeyine gelmiştir. Verilen Nobel’in çok daha ötesinde ödüller alabilecek durumdadır. Böyle bir kaynağı kimse kaçırmaz. Batı ülkelerinde insanlar avlayacak kitle arıyor. Tembelleşen kitleler böyle ağır mesleklerde çalışmak istemiyorlar. Bunun bir faraziye değil, bir gerçek olduğunu pandemi faciasında gördünüz. Hekimlerimizin canla başla tedavi ettiği bu ülkenin aksine, birçok Avrupa ülkesinde insanlar hastanelerde koridorlara yığıldılar, her geleni gerekli gereksiz entübe ettiler. ABD’de de çaresiz kaldılar. Bunlar artık gazetelere kadar düşmüş gerçekler.

Mirasımız ve geleceğimiz olan sağlık personelimize sahip çıkalım

Türkiye’de ise birtakım kitleler büyük başarılar göstermiş bu insanları hâlâ dövmekte ve maariften bîbehre (cahil) adamları üstlerine kışkırtmakta hiçbir mahsur görülmüyor. Gelecek nesiller bundan dolayı sizi adamakıllı suçlu tutacaklar. Çünkü Türkiye, bir anda çıktığı yüksek mevkiden hak etmediği yere düşen bir ülke olacak.

Probleminiz varsa bu ülkeden siz gidip başka bir ülkede yaşayınız. Ama burada yaşamak isteyen insanların haklarını ve huzurunu gölge altına almayınız. Doktora, hemşireye, sağlık personeline saldıran çılgının, edepsizin tabi tutulacağı ilk muamele ruhiyat kliniğinde muayene edilmektir. Müşahedenin uzunluğuna göre cezai ehliyeti olduğu anlaşılırsa savcının önüne gider. Yoksa savcının önüne manyak ve delileri çıkarmamalıyız. Buna dikkat edilmiyor. Derhal Avrupa’daki bu mevzuatın alınıp tatbik edilmesi gerekir. Bizdeki mevzuat da iyi bir bakış ve hakkaniyetle uygulanırsa bir meselenin olmaması gerekir. Bazı iktidar partisinin uzmanları, “Biz kanun metnini değiştiriyoruz ama hukukçular karşı çıkıyor” demektedir. Bunların görüşlerine karşı bigâne adamların mevkileri ne olursa olsun karşı çıkmaları mümkün değildir. Bu kendinize göre bir mazerettir. Bu milletin ve memleketin şahane tarih ve mirasını harcama hakkını kimse kendinde görmesin. En kötü şey de masum insanlar tarafından Allah’a havale edilmektir.

Yazarın Tüm Yazıları