"Hazım Kılıç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hazım Kılıç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hazım Kılıç

Adana Demirspor

26 Nisan 2015

SPORLA, hele futbolla pek ilgili olduğum söylenemez. Ancak, milli maçlarımızı ve kulüplerimizin Avrupa’daki kupa maçlarını izlemekten keyif alırım. Beni pek çok açıdan keyiflendiren bir takım ise, Adana Demirspor’dur.

Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Erdem Çanak’ın “Devlet Demir Yolları’nda Sportif Faaliyetler ve Adana Demirspor Kulübü” başlıklı araştırma yazısını okuduktan sonra, Demirspor’a olan sempatim daha da arttı. Erdem Çanak’ın yazısında, Adana Demirspor’un kuruluşu, gelişimi, yöneticileri, başarıları sıralanırken, 1940 yılından bugüne Adana’daki diğer kulüpler ve sportif olayların da fotoğrafı çekiliyor.

Bir kere Demirspor’da hoşuma giden en önemli unsur, taraftarı. 90 dakika bıkmadan, usanmadan tezahürat yapan, diri, ateşli ve yaratıcı taraftarının profilinin de, Demirspor’un ‘emekçilerin kurduğu kulüp’ imajına uygun düştüğünü tahmin ediyorum.

Söz konusu incelemede okuduğum, Necmettin Tardu’nun bir kitabından yapılan alıntıda, Demirspor’un kuruluş amacı anlatılırken sarf edilen “İşletme fabrikaları işçilerinin spor ihtiyacını karşılamak ve sporu amele arasında muntazam riayet edilen bir vazife haline koymak emeliyle teşekkül etmiş…” ifadesi, benim için önemli. Kimilerinin “Amele takımı” diyerek küçümsemek istediği kulübün, “Emekçilerin spor yapmasını sağlamak için” kurulmuş olmasını ancak takdir edebilirim. Bu arada, Demirspor’un Livorno ile yaptığı maçın fotoğraflarını hâlâ sakladığımı da belirteyim…

Demirspor'dan bir isteğim, futbolun yanı sıra, eskiden olduğu gibi yüzme ve sutopu gibi farklı branşlarda da faaliyet gösterilmesi. Daha çok gencin farklı alanlarda spor yapmasına olanak sağlanması...

Umarım, tarihi başarılarla dolu olan Demirspor bu sezon Süper Lig’e yükselir, Adanalının hasreti sona erer.

Yazının devamı...

Kendi gözünüzdeki merteği görün

25 Nisan 2015

ADANALI araştırmacı-yazar Orhan Ürgenç, 2009 yılında basılan “Bitmeyen Sorun: 2015” adlı kitabının önsözünde, şunları söylüyor:

“...2015’e, olayların 100. yıldönümüne, dünyanın önemli meclislerine soykırım tasarılarını kabul ettirmiş olarak girmek istemekteler. Bununla ne elde ederler, şimdiden kestiremem. Ancak Avrupa Birliği’ne ortak bir karar aldırabilirler, bu kararla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilirler. Bunun dışında olayı Birleşmiş Milletlere taşıyabilirler...”

Al işte sana, geldi o günler. Bu günlerde yaşadığımız, tanık olduğumuz gelişmeler, Orhan Ürgenç’in ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Hadi bu sorunu muktedirlerimizin çözeceğine en halisane duygularla hâlâ inanalım. Ancak derdim odur ki, bin yıldır bu topraklar üzerinde kardeş kardeş yaşayan insanlar, neden düşman oldu?

Çünkü birileri öyle istedi. Türkiye’de şu anda da on binlerce Ermeni vatandaşımız yaşıyor. Aramızda eğer bir sorun varsa, kendi aramızda çözeriz. 10 cephede emperyalistlerle savaşan Osmanlı’ya bir cephe de Doğu’dan açan Ruslarla yapılan işbirliğinden, Türk ve Kürt köylerindeki katliamlardan şimdi bahsetmemizin ne anlamı var? 100 yıl öncesini geçelim, Azerbaycan’da 1988’de Kukark, 1990’da Kara Yanvar, 1992’de Ağdaban ve Hocalı katliamlarının hesabını kim verecek peki?

Aşırı milliyetçi ve kilisenin sözünden çıkmayan Ermenistan’ın ve diasporanın 100 yıl önceki acı olayları sürekli gündemde tutmaya çalışması, Türklere asla silinmeyecek ‘soykırımcı’ yaftası yapıştırmaya çalışması kimin işine gelir? Benim üzerime böyle bir yafta yapıştırılmasını asla kabul edemem.

Bir gün Ermenistan’a, ertesi gün Türkiye’ye mavi boncuk dağıtan, sorunu kaşıyıp sürekli gündemde kalmasını sağlayan ülkelere de bir sorum var: Kendi ülkelerinin karasuları içinde batan teknelerde ölen binlerce mültecinin sorumlusu kim?Nijerya’da, Afganistan’da, Libya’da, Cezayir’de, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de insanları birbirine düşman eden, on binlerce, yüzbinlerce insanın hayatına mal olan savaşların arkasında kimler var? Bu sorunun basit bir yanıtı var: Silahı kim üretip satıyorsa, savaşların da sorumlusu onlardır.

Siz önce kendi gözünüzdeki merteği görün. Biz gözümüzdeki çöpü hallederiz.

Yazının devamı...

Akkuyu ve nükleer enerji sorunu

18 Nisan 2015

MERSİN’in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli beldesinde yapılacak olan Türkiye’nin ilk nükleer santralinin deniz yapılarının temelinin atılmasıyla, ‘nükleerciler’ ‘antinükleerciler’ arasındaki tartışma da kızıştı.

Aslında tartışma, santral yapılması kararının kamuoyuna açıklanması ve ihale edilmesi arasında geçen uzun yıllar süresince de yapıldı. Santralın yapımına 2016 sonunda başlanacağı ve en az 4 yıl süreceği de göz önüne alınırsa, daha çok tartışılacağı da açık.

Nükleer santrala karşı olan çevrelerin itirazları, çevreye ve insana muhtemel zararları konusunda yoğunlaşsa da, daha az tartışılan ama çok önemli başka itiraz noktaları da var. Bunlar arasında en önemlisi, bu yatırımdan ülkenin ne kazanacağıdır.

Bir kere, gelişmiş tüm ülkelerde nükleer santrallar var. Çünkü sanayi için ucuz ve bol enerji gerekiyor. Türkiye’nin de gelişmesi ve dünyayla rekabet edebilmesi için ucuz enerjiye ihtiyacı var. Peki, Akkuyu’da veya Sinop’ta yapılacak nükleer santral, gerçekten ucuz enerji sağlayacak mı?

Bir kere şunu belirtelim: Akkuyu’daki santral, Rus firmasının malı. Bu firma, maliyetini karşılayacağı santrali yapıp bitirdikten sonra, üreteceği elektriği Türkiye’ye satacak. Bunun için yapılan anlaşmaya göre, Türkiye 15 yıl boyunca, belirlenen fiyattan elektrik almayı garanti ediyor.

Burada sorun şu: Santraldan alınacak elektriğin birim fiyatı nedir? Bu fiyat dünya ölçeğindeki genel fiyat seviyesinin neresinde? Üretilen elektriğin maliyeti, devlete satış fiyatı ve nihayetinde tüketiciye satış fiyatı ne olacak? Santralde üretilen elektriği 15 yıl boyunca zorunlu olarak satın alarak gerçekten kârlı mı çıkacağız? Santralın 60 yıllık ömrü olduğuna göre, 15 yıllık alım garanti süresinin bitmesinden sonra ne olacak?

Çevre ve insana vereceği muhtemel zararlar konusunu şimdilik bir kenara bırakarak, bu soruların yanıtının verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de, Rus firma ile Türkiye arasında yapılan anlaşmanın şartlarının açıklanması gerekiyor. Yoksa her kafadan bir ses çıkmaya devam edecek.

Bu arada, nükleer santralle ilgisi yok ama Çaycuma Filyos çayı üzerinde ‘her türlü teknik şartnameye uygun olarak yapılan’, devletin ilgili birimlerinin ‘kılı kırk yarıp’ inceledikten sonra ‘onay verdiği’ köprünün çökmesi sonucu ölen 4 kişinin hesabını sormanın yolu, idarece soruşturma izni verilmediği için imkânsız hale gelmiş.

Buna da mı fıtrat mı diyelim?

Yazının devamı...

Avrat malı, kapı mandalı

14 Mart 2015

KÜÇÜKKEN annem beni komşuya gönderir, “Müsaitseniz annem size gelecek” dememi isterdi. Aman Allahım, ben ne yapmışım?

Müsait kelimesini Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” olarak sözlüğe geçiren Türk Dil Kurumu’nun Başkanı Prof. Dr. Mustafa Sinan Kaçalin, “Halk ne diyor, neyse biz onu tespit ediyoruz. Yanlış tespit ettiysek düzeltiriz. Yok bizim tespitimiz doğruysa öyle kalır” diyor. Doğru mu, yanlış mı düşünüyor, ayrı tartışma konusu. Ama bu ülkede cinsiyetçi uygulamalar, yaklaşımlar sırf bu kelimeyle mi kalıyor sanıyorsunuz?

Merak edip bakarsanız eğer, TDK’nın Türkçe Sözlüğü ile Deyimler ve Atasözleri Sözlüğünde “Avrat var ev yapar, avrat var ev yıkar”, “Avradı eri saklar, peyniri deri”, “Avrat malı, kapı mandalı”, ‘Eksik etek’, ‘Kaşık düşmanı’ gibi kelime, deyim ve atasözlerini de bulabilirsiniz.

Size eğer bu ülkede erkekler, isim olan kadın kelimesini bile söylemekten kaçınıp ‘Hanım’, ‘Bayan’ sıfatını yakıştırıyorsa, kaç tane ve hangi yöntemle çocuk doğuracağınıza karar veriyorsa, kendi kızları ve eşleri üniversite mezunu olmasına rağmen çalıştırmayıp evde oturtuyorsa, aynı işi yaptığınız erkekten daha az maaş veriyorsa, bu ülkede toplumun yarısını oluşturmanıza ragmen vali, kaymakam, emniyet müdürü, vs kadrolarının yüzde 99.99’unu erkekle dolduruyorsa, sövüyorsa, dövüyorsa, öldürüyorsa…

Size 8 Mart’ta çiçek uzatıp, “Kadınlar Gününüz kutlu olsun” diyen, seçimde sizi aday göstermeyip de nutuk atıp oyunuzu isteyen erkeklere,“Hadi len oradan” deyip, yürüyün. Hatta ‘hafif kadın’ olmayı da göze alıp, kahkahalarla gülün.

Yazının devamı...

Ben en çok 4 Kemal'i sevdim

7 Mart 2015

ONLAR, fikirleri ve eylemleriyle, akılları erdiğinden beri hep mücadele etti:

Adaletsizliğe, eşitsizliğe, yokluğa, açlığa, insanın insanı ezmesine, zulme, adaletsizliğe, savaşa, cahilliğe, karanlığa, geri kalmışlığa/geri bırakılmışlığa, çıkarcılığa, düşmanlığa, ikiyüzlülüğe, yalancılığa, hırsızlığa, bencilliğe karşı çıktılar.

Onların yaptıklarını okurken, dinlerken, izlerken kimi zaman sinirlendim, öfkelendim, kızdım... Kimi zaman yüreğim dağlandı, daraldı, gözlerim doldu, ağladım...

Doğru bildiklerinden ödün vermediler hiç. Onca sıkıntıya, acıya katlandılar, hain/kahpe pusular atlattılar, ama hiçbir zaman acımasız, bencil, makam- unvan-servet düşkünü, hırsız, dolandırıcı olmadılar.

Onlar hep, beni ve seni çok sevdi. Bu yüzdendir ki, ben en çok onları, 4 Kemal’i sevdim:

Bir Kemal Tahir, bir Orhan Kemal, bir Yaşar Kemal, bir de Mustafa Kemal.

Yazının devamı...

Bir sen, bir ben, bir de Mehmet

28 Şubat 2015

KÜÇÜK numaralar, olmayanı olmuş gibi gösterenler, ikiyüzlüler, yalancılar, taşı altın yaptığını öne süren simyacılar, kafalarında dolaşan 99 tilkinin kuyruğu birbirine değmeyenler, vicdansızlar, hırsızlar, yattıkları yerden beş lobutu birden havaya atıp, düşmeden atıp tutanlarla birlikte yaşarken bu dünyada mesut bahtiyar(!), Özgecan’ın babasının hayat komşum olduğunu bilmek çok iyi geldi.

En başından beni vakur duruşundan, bilgece sözlerinden etkilendim. Mesela şu sözlerinden: “Kelebeğin kanat çırpışının on binlerce kilometre ötede bir kasırga oluşturması gibi Özgecan olayı da bu ülkede bir sürü şeyi değiştirebilir. Benim kalbime ateş düştü, ben yandım. Evet ilahi adalet tecelli edecek, buna da inanıyorum. Ama çözüm idam değil. İdam caydırıcı olabilir belki ama benim kızım üzerinden tartışılması da beni rahatsız ediyor."

Bir yandan asıp keselim çığlıkları, bir yandan ‘Ateşin düştüğü’ yürekten dile gelen ‘akil insan’ın bu sözleri. Saklamam, epeydir insanlıktan umudumu kesmiştim, ‘Hayır, olmayacak’ diyordum. ‘İçimde bir çiçek’ falan açmadı belki ama, bir çakmak taşından çıkan kıvılcımın aydınlığını görür gibi oldum Mehmet Aslan’ın sözlerinde.

Evet umutlanır gibi oldum. Mehmet Aslan’ın, bazı insanların, belki de acılarını hafifletmek için bulabildikleri tek yol olarak gördükleri maddi yardım tekliflerini ‘kızının acısını parayla değiştirmek’ duygusunun ‘bayağılığı’ yüzünden kabul etmediğini düşünen benim gibi başka insanlar da varsa aramızda eğer, demek ki yalnız değilim diyeceğim.

Yazının devamı...

suçlu ayağa kalksın

21 Şubat 2015

İdamı savunmak, insanın içindeki ilkel öç alma duygusunun tatminidir. Mahkûm ettiğimiz suçun (cinayetin), devlet eliyle işlenmesidir. ‘Tüh yanlış yaptık’ dediğinizde, geriye dönüşü yoktur. Bir suç için idam kararı alındığında, başka suçlar için de idam isteyenler hemen sıraya girecektir, emin olun.

Daha çok ceza, daha ağır ceza, idam diyenler, yani sorunun sadece şiddetle, cezayla çözümleneceğine inanıyor görünenler: Önce kendi çevrenizde işe başlayın. Mesela, çocuğunuza hangi kabahati işlediğinde hangi cezaları vereceğinizin bir listesini yapın. Derse çalışmamak bir tokat, zayıf not almak 5 sopa!

Vahşi bir cinayetin en ince ayrıntılarını bu kadar açık bir şekilde kim, ne amaçla medyaya servis ediyor? Bunu servis edenlerin, yazanların ve okuyanların ruh halini merak ediyorum.

Canı isteyen toplu taşımacılık yapıyor, isteyen istediğinde hattını, dolmuşunu kiraya veriyor ya da satıyor. Dolmuşu-otobüsü kullanan şoför kimdir, necidir bilen yok. Bu keyfi sisteme kim ne zaman çeki düzen verecek, merakla bekliyorum.

Ota-kuşa bu kadar çok küfreden bir milletin efradı olarak, küfür edildiğinde cinayet işlenmesini anlayamıyorum. Zihniyet şu mu?: Anam/bacım/karım kutsaldır, laf söyleyenin dilini keserim! Ama, ben başkasının kutsalına dümdüz giderim, o ayrı.

Millet sokakta birbirini boğazlarken, milletin vekillerinin de ‘Gazi Meclis’te birbirlerinin kafasını kırması çok mu garip?

Yazının devamı...

Hakkımız kötek mi?

15 Şubat 2015

BU ülke şiddetten çok çekti, hâlâ da çekiyor. Ama sanırsın, herkes şiddetten şikâyetçi. Söyleyecek makul ve mantıklı sözü olmayan hemen herkes, şiddete başvuruyor bu ülkede. Fikri olmayan insanın, dolayısıyla zikri de (söyleyecek sözü) olmuyor.

Mesela, Galatasaray Liv Hospital Başantrenörü Ergin Ataman yenilgiye öfkelenmiş, devre arasında 19 yaşındaki oyuncusuna basmış tokadı. Yılmaz Vural denilen ve herkesin pek bir sempatik bulduğu, iki eşli olmakla övünen büyük Türk spor adamı da üzerine vazife gibi ortaya atılıp, içinde “Eline sağlık… Dayak değil seni gebertmek lazım...” gibi cümlelerinin de geçtiği bir demeç patlatmış.

TBMM’nin “Çocuklarda ve Gençlerde Artan Şiddet Eğilimi ile Okullarda Meydana Gelen Olayların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla” 2007 yılında yaptırdığı araştırmada, “uygulanan şiddet olaylarının sayıca artmasının yanı sıra şiddet davranışları hakkındaki farkındalığın azalmış olması şiddetin giderek büyüyen bir toplumsal sorun haline geldiğini göstermektedir” ifadesi yer alıyor.

Anlayacağınız, 7’den 70’e, hayatın her alanında şiddet var. Daha geçen gün, Gaziantep’te bir polis amirinin, biber gazı ekipmanını taşıyan polis memurunu ensesinden kavrayıp sıkarken, “Sık lan, sık” dediği sahne gözünüzün önüne geldi mi? Amiri, bir polis memuruna şiddet uygulayarak, başkalarına şiddet uygulamaya zorluyor…

Peki, Edirne Valisi Dursun Ali Şahin’in, ilkokul birinci sınıf öğrencilerine yönelik tavrı? Vali Bey’in minicik çocuklara ayağa kalkmaları için kendince ‘nasihat’ etmesi, bana göre ise pedagojiden fersah fersah uzak bir tavırla ‘azarlaması… Bu sırada da maiyetindeki bir memurun, kolundan tuttuğu bir çocuğu ayağa kaldırmak için ‘zor’ kullanması?

Edirne’deki bu çocuklar yarın büyüdüklerinde İstanbul’da bir basketbol takımının antrenörü ya da Gaziantep’te bir polis amiri olursa, sizce şiddete karşı tutumları nasıl olur?

Yazının devamı...