"Ferhan İstanbullu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferhan İstanbullu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ferhan İstanbullu

Ferhan İstanbullu

Ezber bozan alışveriş sitesi

21 Haziran 2017

Alın size Setmoda.com örneği… Bu moda/aksesuar alışveriş sitesinde ürünler alıştığımız gibi tek tek değil, kendi içinde setler halinde satışa sunuluyor. Farklı trendlere yönelik bu ‘paket’ler, modanın o bildik, değişmez kurallarına bağlı biçimde bir araya getirilmemiş. Farklı ruh hallerine, farklı maksatlara göre kombinasyonu yapılan moda ve aksesuar ürünleri, direkt ihtiyacın adı konularak; böylece tüketicinin işini kolaylaştıracak şekilde  sunuluyor. Bu kapsamlı kombinasyonları kim yapıyor derseniz,  hayatımızı hızlandıracak bu ‘setler’,  sitenin tasarım ekibi tarafından hazırlanıyormuş.

Moda kaygısı yüksek bir platform, Setmoda.com… Sezon trendlerine anında karşılık verecek giyim/aksesuar setlerini sürekli bir yenilenme ile sunuyorlar. MNG Holding yatırımı olan sitenin takipçileri ağırlıklı olarak  18-25 yaş arasındaki genç kadınlar. Kurum yetkilileri bu profili  ‘genç, dinamik ve modayı yakından takip eden kadınlar’ olarak tanımlıyor. Sitede üst giyim, alt giyim, dış giyim, iç giyim, plaj ürünleri, ayakkabı, çanta ve aksesuar satışı yapılıyor.

Setmoda.com ekibinin bu tip bir alışveriş sitesi kurmadaki temel motivasyonları, insanın gün içinde bile değişebilen farklı ruh hallerine odaklanmak olmuş. Hepimizin ne giyeceğimizi bilemediğimiz, giymeyi çok istediğimiz bir kıyafeti neyle bir araya getireceğimizi kestiremediğimiz günler oluyor. Setmoda.com hayatın içinde bizim için bir koruma kalkanı görevini de üstlenen giyinme eylemini kolaylaştırmak, akla gelen stil sorularına acil çözümler önermek üzere kurulmuş bir site. Ürünlerin setler halinde hazırlanmasının zaman-dostu kimliğinin yanında sadece gerçek ihtiyaçlara yönelik alışverişi destekleyen bir yönü de var. Bu arada sitenin ürün-fiyat dengesi bakımından da kullanıcılardan olumlu dönüşler aldığı da kulağımıza çalınan bilgilerden…

 

Yazının devamı...

Çıralı’dan sevgilerle

14 Haziran 2017

Bu aralar seyyahların dilinden düşürmediği bir belde, Olympos. Civarındaki Çıralı beldesi doğasının güzelliği, tarihi zenginliği ve havasıyla elbette kafayı sıfırlamaya imkan vermesi yüzünden giderek daha sık anılır oldu. Olympos’un yeni sakinlerinden bir çiftten bahsetmek istiyorum bugün ben de… Erdem Şenyer ve Seyran Tanrıtanır, hikayelerine ‘biz iki aşığız’ diyerek başlayıp gönlümü fetheden bir çift.

İstanbul’dan bunalanlar listesinin son iki üyesi. Çıralı’da bir dağın başında tuttukları evlerinde zaman, bitki toplayıp yetiştirmekle geçer olmuş. Giderek dışarıdan alışverişlerinin azaldığını, beraberinde bu bitkilerden daha nasıl yararlanacaklarını araştırmaya başladıklarını anlatıyorlar. ‘Topladığımız bitkiler hastalandığımızda bizi iyileştirdi, doyurdu, soframızda turşu oldu, tozları diş macunumuz, yağları kremlerimiz, sabunlarımiz suları içeceğimiz oldu. Ürettiğimiz her şeyden arkadaşlar, aile, tanıdıklar vs. ister oldu. Sonunda evimiz koca bir atölyeye dönüştü. Bir süre sonra da bu atölye - dükkanımızın ismi doğdu: Herbişi…’

Herbişi markası repertuarında bugün yüzden fazla ürün mevcut. Bir insanın temel ihtiyaçlarını karşılayan çoğu şeyi ürettiklerini anlatıyorlar: ‘Dişimizi florür ve sodyum lauril sülfatla yıkamak istemediğimiz için diş temizlik tozu, sentetik parfümlü sabun kullanmak istemediğimiz için sabun, doğayı kirletmek istemediğimiz için arap sabunu ve deterjan üretiyoruz. Masaj yağları, sivrisineklerden korunalım diye sivrisinek kovucu, bizim ve hayvanlarımızın yaraları iyileşsin diye doğal antibiyotikli kremler yapıyoruz. Ürün portföyümüzde şampuan da güneşte cildimiz harab olmasın diye ürettiğimiz güneş kremi de var. Eh, yaşımız ilerledi diye anti-aging krem de yapıyoruz. Yemeğimizde yağımız şifalı olsun diye yaptığımız ayurvedik ghee’yi tüketiyoruz.  Şeker yemek istemediğimizden stevia yetiştirmek de işlerimiz arasında. Tıpkı pekmez, reçel gibi. Temizlik için sirke, antibiyotik kullanmayalım diye ürettiğimiz kollodiyal gümüş, probiyotik olsun diye kombucha da Herbişi bünyesinde mevcut.‘

Bir dönemdir iyi yağları bolca tüketmeyi (Canan Karatay’ın kulakları çınlasın) beslenme tertibime dahil etmeyi başardım. Sabahları çörek otu yağı içiyorum, zeytinyağı tüketim miktarım ise dostların alay konusu, hindistan cevizi yağını kahveye de sebze suyuna da ekliyorum. Eksperleri bulmuşken bu konuyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. Seyran Tanrıtanır ‘Biz de güne yağ içerek başlıyoruz. Soğuk sıkım yağlar modern çağ insanlarının kurtarıcıları olabilirler. Bir bitkinin bütün özellikleri, canlılığı,  -eskilerin deyimiyle ruhu- yağlarında. Çörek otu, keten tohumu, kendir tohumu gibi baz yağları multivitamin hapları yerine kullanabileceğiniz gibi saf uçucu yağları da aromaterapik etkileriyle ciltten yedirerek şifalanabilirsiniz’ diyerek beni yönlendiriyor: ‘Cildimiz vücudumuzun en büyük organı ve milyonlarca gözenek denen mikro ağızdan oluşmuş. Vücudumuza sürdüğümüzle yediğimiz arasında hiçbir fark yoktur diyerek kremlerimizi, sabunlarımızı, yağ karışımlarımızı saf, yenilebilir baz yağlar ve saf uçucu yağlardan üretiyoruz. Raf ömrünü uzatmak için katkı, koruyucu madde kullanma ihtiyacı duymuyoruz. Az ama sık üretiyoruz’ diyor. Çıralı’dan topladıkları hücre yenileyici yoğurtotunun yağıyla yaptıkları yüz kremi, arganlı göz kremleri beğenilen ürünlerinden. Çok yakında yüz kremi, göz kremi, katranlı, propolisli akne, egzema kremimiz, bebek yağı ve masaj yağları çıkaracaklarının haberini de veriyorlar. Ürünleri özellikle doğal ürünler satan büyük şehir eczanelerinde satılmaya başlayacakmış.

Yazının devamı...

Bohem resort otel

8 Haziran 2017

 

Politik iklim, genel haleti ruhiye ne seyirde olursa olsun, her yaz başının konusu yeni mekanlar, yeni tatil keşifleri.

Ben de bu satırları size ilk kez tanıdığım bir beldeden; Özdere’deki Kesre Koyu’ndan yazıyorum.

Mekan, henüz açılan Club Marvy. Kendilerini Türkiye’nin bohem karaktere sahip ilk resort oteli olarak tanımlıyorlar.

Yazının devamı...

Seramikle gelen... 

2 Haziran 2017

Bugünün misafiri seramik sanatçısı Fikret Parlak ise tam da yukarıda demografisini paylaştığım (!) gruba giren biri değil aslında. Keyifle geçen, iyi hatırladığı bir mühendislik kariyeri olmuş kendisinin. Ayrıca, biliyorsunuz, mühendis bakış açısının hayatın farklı alanlarında, türlü iş ortamında da başarıya ulaşmada artı olduğundan bahsedilir. Sanırım sadece seramik tasarımlar yapmanın ötesinde Büyükada'daki ev/atölyesinin bahçesinde Parlak'ın dört başı mamur bir seramik fırını inşa edebilmesinin sırlarından biri de bu mühendis kimliği. Sanatçının seramik kutularının, balık figürlerinin, kendine özgü kişilikleri yansıtan insan heykellerinin meraklıları giderek artıyor. Bu şehre bir gıdım mesafede pek keyifli işler üreten sanatçının işlerine bence giderek daha aşina olacaksınız. Tanışma faslı için de aşağıdaki röportajı okumanızı tavsiye ediyorum. 

Seramikle profesyonel olarak ilgilenmeniz nasıl gerçekleşti?

Seramik ve özellikle Türk çinisi hep sevdiğim ve ilgilendiğim bir sanat dalıydı. Sonradan ustam olacak ünlü çini sanatçısı Turgut Tuna uzun yıllardır arkadaşımdı ve kendisinin ciddi bir koleksiyoneriydim. Kendisine ve yaptığı işlere her zaman hayranlık duydum. Uzun ve yorucu bir iş hayatından sonra yıllardır hep istediğim sanatın bir dalıyla uğraşma arzusu hocamın Bursa’da yeniden bir atölye kurma projesiyle çakıştı ve bu tesadüfle kendimi bu projenin içinde buldum.



Büyükada'da yaşayan/üreten bir sanatçı olmaya dair kararı nasıl aldığından bahseder misin?

Bahsettiğim yorucu iş hayatından ve şehrin keşmekeşinden ara sıra kurtulmak için İstanbul’a yakın bir bahçeli ev edinmek, toprağa ve doğaya yakın olmak arzusu içindeyken bir şekilde Büyükada fikri gelişti. Aldığımız evi o kadar sevdik ki şehirdeki evimizi kapatıp tamamen buraya yerleşmek istedik. Seramikle ilgilenmem Büyükada’ya taşındıktan sonra başladı ama evin bahçesinde atölyemi kurabileceğim bir müştemilat olması bu işe girişmemdeki en büyük motivasyonlardan biridir. 

Mühendis kimliğinizin sanatına nasıl aksettiğini merak ediyorum...

Yazının devamı...

Çukurcuma yükseliyor

30 Mayıs 2017

Çukurcuma’nın, komşusu Cihangir’in baskın gölgesinde sessiz ve derinden gelişmesini memnuniyetle izliyorum. Eskinin yüzüne bakmaktan imtina eden ‘yeni’ ve kolektif mimari anlayışımızı bir kenara bırakın; Çukurcuma renklerini hep korumayı başaran bir semt. Küçüklüğünün ve yıllardır burayı mesken edinmiş sofistike mağazaların kalmaktaki direncinin de semtin korunmasında büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu köşede ara ara döneceğim Çukurcuma’nın yeni/oturmuş adreslerine... Bugünün hikayesi ise Corvo Art&Antiques adlı bir Çukurcuma adresi.

Nilüfer Eriş’e Çukurcuma’da bir dükkan açma kararının hikayesini sorduğumda önce beni anılarındaki Beyazıt’a götürüyor. İstanbul Üniversitesi çıkışında yolunu Bedesten’e düşürmesini… Rahmetli babasının zamanında dükkanının olduğu tarihi koridorlarda attığı turları hatırlıyor. Eskinin güzelliklerine düşkünlüğü o zamandan kalma. Ev döşerken de her zaman hikayesi olan parçaları tercih ettiğini, kullanılmış sandalyeleri, büfeleri, aynaları sevdiğinden bahsediyor. Yine öğrencilik zamanında onu çok etkilemiş, bugünün Corvo Art&Antiques’in ilham kaynaklarından diyebileceğimiz bir mekan geliyor aklına: Döneminin önemli galerilerinden olan Tiglat. Her sergisini görmeye gittiği bu mekanda çalışmaya başlıyor Eriş; haftada üç günlük mesaisinin ardında sanat dolu bir ortamın parçası olabilmek var.

Üniversitenin ardından bugün de dün de çoğumuz için bir rüya olabilecek gelişme, Eriş’in küçük Bedesten’deki açtığı dükkan. 80’leri hatırlıyor; “Kapalıçarşı’nın erkek egemen ortamında gencecik bir kızın çok fazla nefes alamayacağı da aşikardı” diyor. Kapalıçarşı’nın ardından Cihangir’in en güzel köşelerinden Akarsu Caddesi’nde yurtdışına kitap katalogları hazırlayıp gönderen, ayrıca seçme eserler, mobilya, resim ve aksesuara yer veren bir ofis açıyor. Yine İstiklal Caddesi’ndeki İstanbul’un klasikleşmiş  kitabevlerinden birinin  kuruluşunda da katkısı var. Bu keyifli uğraş da aralıklarla 15 yıl sürüyor.

 

Gelelim son maceraya; Cihangir’e… Eriş‘in “Cihangir ve Çukurcuma  kendimi bildim bileli hep benim yaşamımda var olan; mutlu olduğum, keyif aldığım bölgeler… Eski İstanbul’un kent kültürünün ve binalarının olduğu bu semt sakinleriyle de hep hoşuma gitmiştir. Çukurcuma Art Nouveau tarzında Levanten-Rum binaları, antikacıları, eskicileri, vintage mağazaları ve tasarım atölyeleriyle bana hep Paris’teki Saint Germaine’I, Londra’daki Porto Bello’yu anımsatır” dediği Çukurcuma’da antikacılık değil ama kendi evinde de görmeyi, kullanmayı arzu ettiği parçaları bir araya getirdiği bir mekan hayali kurduğunu anlatıyor.

Burada çalışmanın başka ne keyifleri var diye sorduğumda hemen zengin komşuluktan söz açılıyor. Birlikte içilen sabah çayları, akşam kahveleri gündelik programların artık parçası olmuş. “Memnun olduğum bir gelişme Çukurcuma’nın artık sadece antikacılar değil, sanat galeriyle de anılması…”

 

Yazının devamı...

Sarı laleler

27 Mayıs 2017

Bir iş kolu tuttuğunda aynı telden çalan yeni markaların pıtrak gibi çoğalmasına aşinayız. Şu üçüncü dalga kahve dükkanlarının çokluğuna bakın hele… Düne kadar Türk kahvesinden ötesini tanımazdık, şimdi ‘flat white’ ile ‘cortado’nu farkı konusunda dört başı mamur bilgiye sahibiz. Aynı akım, butik çiçekçi markalarında da yaşanıyor. Şikayetçi miyim, yoo!… Çiçek yollama nezaketinin gelişmesine,  yaşam alanlarımızın da renklenmesine yardım eden bu durumu memnuniyetle karşılıyorum. Aşağıdaki de bir de çiçekçi yorumu alayım diyerek Nişantaşı Parla Flower Art’ın ortaklarından Begüm Güneri ile bir araya gelmemin hikayesidir.

Güneri, Parla Flower Art’ın hikayesinin hep olduğu gibi bir hayalle başladığını söylüyor. Daha 90’larda nickname ile web üzerinden sohbet ederken kendine ‘florist (çiçekçi)’ adını seçmesi tesadüf değilmiş! 2015’te kendi tabiriyle ‘merdiven arası’ bir yerde başlayan macera şimdi kurumsal organizasyonlara, fuarlara, özel davetlere uzanan bir çeşitlilikte devam ediyormuş.

İnternetten çiçek siparişi vermenin bu keyfi hayatımıza sokmadaki refleksimizi geliştirdiğini düşünüyorum. Güneri bu konuda haklı bir eleştiri yapıyor: Evet, iki tıkla çiçek yollayabilmek konforlu ama tarzınızı yansıtan bir şık buketi bu yolla edinmenin pek imkanı yok. O yüzden sevdiğiniz çiçekçinin telefonunu el altında bulundurmanız hayatı kolaylaştırabilir.

Parla Flower Art’ın zarif buketlerinin ardında Begüm Güneri ve çocukluk arkadaşı, ortağı Lara Çolakoğlu’nun vizyonu, zevki var. Benim de katıldığım bir yorum; karmaşık ve büyük aranjmanlar onların tarzı değil. ‘Her şeyden önce çiçekleri seviyoruz. Çiçeğin kendisini en iyi şekilde nasıl gösterebilirizin derdine düşüyoruz’, diyor Güneri.  Zor yolu seçtiklerini düşünüyorum… Zira etrafta yollanan çiçeklerde karşısında oldukları o kocaman, bana göre karmaşık, ‘vahşi’ aranjmanların herkesçe beğenildiğini görüyorum. Ya müşteri ısrarla bunu talep ederse? Güneri geri adım atmadıklarını, müşteriye farklı öneriler sunarak ilerlediklerini anlatıyor. Süslemesini ve çiçeklendirmesini üstlendikleri nice işin içinde haftalık evlere ve ofislere çiçek servisiyle ilgili bir detay dikkatimi çekiyor. Parla Flower Art ekibi bu servisi bizzat mekanlara gidip dekorasyonuna uygun çiçek tasarımlarıyla yapıyormuş. 

Yurt dışında kraft kağıda sarılı sade buketlere bayılan bizler, memlekette çiçek yollama durumunda hep ederinden daha pahalı görünen çiçekleri yollamanın derdine düşüyoruz! ‘Çiçek başlı başına sadeliği ile sizi büyüleyen, doğanın hediyesi… Aranjman da bir kutunun içine sarı güller yanına mor güller, üstüne de orkide yerleştirmek değildir. Biz başlangıçtan bu yana çiçek ve buket tasarımı yapmayı tercih ettik. Sadece zarif bir buket ve uygun kağıt ambalajıyla da çok etkili, şık bir çiçek yollamayı seven müşterilerimizin arttığını görüyoruz. Çiçeklerin dallarını şık bir vazo içinde göstermeyi seviyoruz, yaprakla saklamayı değil. Müşterilerimizin aynı tasarım anlayışıyla yaptığımız gül düzenlemelerini ve orkide aranjmanlarını da sevdiğini söyleyebilirim’ diyor Güneri. (Benim Parla Flower Art’taki favorilerimden biri hem çiçek hem de lezzetli çikolataları birlikte yollayabildiğiniz kutu seçenekleri.)

Lara Çolakoğlu ve Begüm Güneri gerekirse dükkandan adrese teslimi kendileri yapacak şekilde çalışan, aranjmanlarda bifiil imzası bulunan iki girişimci. Az zamanda çok yok katetmelerinin sırrı ise belli ki evrensel; hep başında durarak, sadece bir ustanın marifetine bırakmayıp işe kendi de soyunanlar profesyonel dünyada fark yaratmaya devam ediyor.

Yazının devamı...

Bakış açısını değiştirmek

20 Mayıs 2017

Ortaya bir Joseph Beuys çıkaramasak da (!) aynı endişeyi yaşayanların, gelişmeyi isteyenlerin başvurduğu bir adresten bahsedeceğim size. Mim85 Kültür Sanat Platformu kültürün interaktif bir şekilde paylaşıldığı, sanatın bütün boyutlarıyla ele alındığı, her yaşa hitap eden bir merkez. 2000 yılından bu yana çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.  Mim85 Kültür Sanat Platformu’nda katılımcıların ilgi alanları doğrultusunda uzman eğitmenlerden sanatsal, tarihsel ve sosyolojik temelli seminerler veriliyor. Mim 85’in bünyesinde, seminerlerin yanı sıra ayrıca workshop’lar, yurtiçi ve yurtdışı geziler ve diğer sanat hizmetleri de yer alıyor. Bu kış Yalçın Sadak hocanın Klasik Sanat Seminerleri’ne Nişantaşı’ndaki bu merkezde devam eden biri olarak Mim85’deki eğitimlerde katılımcıların isteklerinin de programı oluşturmada katkısı olduğunu ben de deneyimledim.


“Seminerleri dünyanın değişen dinamiklerini anlamaya yardımcı olacak şekilde planlıyoruz”, diyor Mim85’in kurucusu Sema Şener…  Ayrıca Mim Art Project (MAP) başlığı altında sanat alanında kurumsal eğitimler ve danışmanlık hizmetleri vermeye başladıklarını da hatırlatıyor. MAP bünyesi altında yaptıklarına sanat eğitimlerinden kurum koleksiyonu oluşturmaya, ulusal ve uluslararası sanat gezilerinden sanatsal etkinlik yönetimi gibi etkinlikler örnek verilebilir.


 Kurucu Sema Şener 1986 yılında Berlin’den İstanbul’a dönmüş. Yoğun iş hayatının yanında seminerlere, workshop’lara katılmayı hep seven biri olduğundan bahsediyor. Bir de elini taşın altına koyup farklı dernekler, vakıflar için de gönüllü çalışmaktan kaçmamış Şener. O, zaman içinde de hobisini işine dönüştürmeyi başaranlardan.

 

Kurucusu olduğu Mim85 etkinliklerini bugün düzenli takip eden önemli sayıda katılımcı var. Şener ilk yıllarda katılımcıların okuldan ve sosyal çevresinden arkadaşları olduğunu hatırlıyor. En büyük nişlerinin ise konusunda isim yapmış eğitimcilerle çalışmak olduğunu söylüyor.

 

Yazının devamı...

%100 orijinal

17 Mayıs 2017

Şu ismin alemliğine bakın. Blogunun adı ‘Erkek İten/Tiksindiren’!… Ben kadınların diğer kadınlar için giyindiğine inananlardanım: bence erkeklerin beğenisine kalsak hepimizin spagetti askılı dar elbiseler, ince topuklu ayakkabılar ve hep makul mantıklı ruj renkleriyle dolaşması gerekir. Leandra Medine’nin giyim tercihleri ise tam aksi, ilk bakışta kadınları bile uzun uzun düşünmeye, ölçüp biçmeye sevk ediyor. Çok ince, uzun bacaklı bir kadın olmasının sonuna dek avantajını süren Medine, pek de makyaj dostu değil. Yaz kış elinin altında bronzlaştırıcı kremler var; gözleri şiş poz vermekten ise asla imtina etmiyor. Ve kıyafetleri kimsenin aklına gelmeyecek biçimlerde giyme, eşleştirme konusunda artık bir dünya markası.

Blogger’lık fenomeninin yeni ve heyecan verici olduğu yılların ürünü bir isim. Bugün günlük bir dergi gibi içerik yarattığı, 20 kişiye yaklaşan kişiyle yürüttüğü Man Repeller web sitesinde yer almak için nice irili ufaklı bilumum yaşam tarzı markası sıraya girmiş durumda. Leandra Medine’nin neyi doğru yaptığına gelince… Öncelikle kendi moda anlayışını yaratmış bir kadın. Beyaz diz altı bisikletçi taytlarıyla şimdilerin modası yumurta topuk terlikleri birlikte kullanmaya tamam diyen bir moda yaklaşımı var. Çizdiğim bu tablo çoğunuzun şık ve stil sahibi tanımının dışında kalabilir. Ancak bugün kabul edilen pek çok ‘şıklığın’ zamanında rüküş, cesaret gerektiren hamleler olduğunu da hatırlatmadan geçmeyelim.

Leandra Medine’ye her şeyden önce özgür düşünen biri olduğu için hayranım. Bir de belli ki hedefleri olan, çok çalışmaktan gocunmayan bir genç kadın. Dersini çalışanlar için Amerikan Rüyası’nın ölçekleri bir anda nasıl büyütebileceğini faktörü de eklenince, 2010 yılında macerasına keyifli bir blog olarak başlayan Man Repeller’ın bugün vardığı nokta anlaşılabilir. Son olarak Net-a-porter gibi bir über-lüks, üst sınıf online alışveriş sitesiyle ortaklaşa ayakkabı koleksiyonu ürettiklerini söylemem belki resmi daha iyi anlamanızı sağlar.

Man Repeller’in dinamik, renkli sayfalarında ünlü haberlerinden güzelliğe, kadınları okurken bilgilendirecek ama kesinlikle eğlendirecek türlü konu var. Yazarlar ordusu içinde geleceğin sosyal medya fenomen adaylarının da olduğuna inanıyorum. Tıpkı Leandra gibi komik, özgün dilleri; hal ve gidişe enteresan bir yaklaşımı olan yazarlar… Zaten Man Repeller bir yazıdan diğerine sekerken vaktin nasıl geçtiğini anlamadığınız web sitelerinden. Bu, tarzı sofistikelik ayarlarından yoksun, orijinal ve matrak olduğu için herkesten sıyrılan kadının motto’su da ‘Kadınlar kimse için değil; kendileri için giyinsin!’ Leandra Medina’nın kadınların korkuyla yaklaştığı şalvar pantolon, iri vatkalar gibi ikircikli tasarımları gimeye olan isteği benim gibi takipçilerine sempatik geliyor. Bu noktada Leandra Medine’nin gelen şöhretin ardından kendini bu oyuna kaptırıp kıyafetlere değil kostümlere bürünen birine dönüşmemesini de seviyorum. (Kontrol ettim, Man Repeller instagram hesabını bugün itibarıyla 1.8 milyon! Kişi takip ediyormuş.)

‘Man Repeller’ı girişimci olmak için değil, yazmak için kurdum’ demiş Medine. Onun geldiği nokta her tutan işte gördüğümüz bir reçeteyi çağrıştırıyor: Öncelikle orijinal bir fikir ve başarılı aktarımı, sonra da samimiyetten taviz vermemek. Zira çocuklardan kurt şirket Ceo’larına; samimiyeti görüp de tanımayan, takdir etmeyen olmuyor! 

Yazının devamı...
Ferhan İSTANBULLU Kimdir?

Ferhan İSTANBULLU