"Ferhan İstanbullu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferhan İstanbullu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ferhan İstanbullu

Ferhan İstanbullu

Kurtuluş’un yeniden keşfi

21 Mart 2017

Yiyecek alışverişi söz konusu olduğunda yenilmez bir şöhreti var Kurtuluş’un. 4 yılı aşkındır bu semtin sakini olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir gün buradan taşınsam bile (Moda’ya belki?) yeme-içme alışverişi için Kurtuluş’a gelmeye devam edeceğim. Noel, Paskalya zamanı artık İstanbul’un hiçbir yerinde izi kalmamış bir sosyalleşme, hareket -hatta bir adım daha öteye gideyim, yaşama sevinci- en yoğun haliyle Kurtuluş’un iki büyük caddesinde yaşanıyor. Merkezi konumu ve komşusu Nişantaşı’na göre hala makul olan kira bedelleriyle gençlerin semti keşfi, dükkan sakinleriyle ilgili bir değişimi de beraberinde getirdi. Alın size, İstanbul’un pek çok üçüncü dalga kahvesinden daha enteresan lezzetler sunan Danimarka kahvecisi Oplevelse…

Kafenin sahibi olan çiftten Semra Mutlu, Nişantaşı’nda her önünden geçişimde hayallendiğim George Smith mobilya ve dekorasyon mağazasının da sahibi. İngiltere’nin en beğenilen, popüler mobilya mağazalarından birinin yıllardır Türkiye’de temsilciliğini yapan Mutlu’yu Oplevelse’de tezgah başında görünce ilk başta bağlantıyı kuramadığımı itiraf edeyim. Beni hemen eşi Mahir Mutlu ile tanıştırıyor. Oplevelse esasen Mahir beyin projesi. Danimarka’da yıllardır öğretim görevlisi olarak çalışan Mahir Mutlu, nihayet hayalini Kurtuluş’ta hayata geçirmiş. “Oplevelse, Mahir’in hep yapmak istediği fakat kitaplardan ve yazmaktan vakit bulamadığı için ertelediği bir projeydi. Bunaldığı bir anda zamanı geldi deyip kiralık bir yer buldu ve bir ay gibi bir sürede içini tasarlayıp açtık” diye anlatıyor Semra Mutlu.  

Bu arada Oplevelse adını öğrenmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Adını her anma çabamda kardeşime ya da kocama sorduğum bu bana yabancı ama kulağa hoş gelen kelime, Danimarka dilinde ‘deneyim’ demekmiş.

Sahiden buranın bir diğer hoş, nezih mekanda yeni öğrendiğimiz muhtelif kahve seçenekleri bulmanın ötesinde özel bir kurgusu var. Mekanın dekorasyonu bana bayıldığım İskandinav polisiye dizilerindeki ortamları andırıyor. Bilumum ‘long black, cortado, flat white, piccolo’ gibi bir süre öncesine dek haberdar olmadığımız kahve çeşidi burada da ikram ediliyor. (Bu arada kahve düşkünlerinin İskandinav kahvelerini lezzet sıralamasında çok üst sıralara koyduğunu da söyleyelim.) Benim ekstradan hoşuma giden; pek leziz, Danimarka usulü kahve yanı lezzetleri. Odense’den gelen badem ezmeleriyle (marzipan) yaptıkları fırın mamullerini müşteriler çok seviyormuş, mesela. Kahveleri de en iyi kavuruculardan kabul edilen meşhur Danimarkalı Coffee Collective’denmiş.

Mutlu çifti evlerini de Kurtuluş’a taşımış ama Nişantaşı’ndaki esnaflıkları devam ediyor. Birbirine yakın ama iki ayrı yaşam tarzına sahip semt arasında gidip gelmekten memnunlar; ‘tek tip insan görmekten kurtulduk’ diyorlar.

Konu bu noktaya geldiğinde ben de hemen aklımı kurcalayan soruyu soruyorum: ‘Kurtuluş'ta Nişantaşı kafesi görünümlü bir yer açmak riskli değil miydi?’ Semra Mutlu, “Amaç Danish (Danimarkalı) bir yer açmaktı. Fırın ürünleri ve kahveleriyle… Buradaki komşularımız bize ‘Nişantaşı’nı buraya getirdiniz’ diyor. Herhalde iyi bir şey, bu. Sadece ticari kaygılarla hareket etmediğimiz için de risk aldığımız düşünmedik doğrusu” diyor.

Kurtuluş kişilik sahibi lakin çoğunluğu orta halli mekanların bulunduğu bir semt. Oplevelse, kuşkusuz komşusu bir-iki mekanla birlikte buranın yeme-içme kültürüne bir ‘güncelleme’yi de beraberinde getirdi. Kurtuluş sakinlerinin burayı hediye gibi algıladığından bahsediyor Semra Mutlu. Semtin yıldızının yükselişine bakılırsa semtte bu tip hediye mekanların sayısının artacağı, ihtimal dahilinde…

Yazının devamı...

‘En İyi Giyinenler’in tercihi

19 Mart 2017

Markanın her aşamasında tek söz sahibi olan Zeynep Arçay’ın hikayesini “bir gün, belki…” diyen girişimciler için aktaralım. Zeynep Özlem Arçay, bir kaç yıl öncesine kadar telekomünikasyon sektöründe uluslararası üst seviyede yöneticilik yaparken kurumsal hayatın yoğun çarklarından sıyrılmış ve moda markasını yaratmış bir isim. “Bu kadar ‘ciddi’ ve yoğun tempolu bir sektörde çalışırken kendine benzeyerek giyinebiliyor muydun, peki” diye merakla ilk sorumu soruyorum kendisine. Sürekli seyahatlerle, toplantılarla geçen günlerde de bugünün stiliyle ilham kaynağı olan Zeynep Arçay görünümüne sahip miydi? Tarzının hiç değişmediğini söylüyor, o halde kendi tasarımlarını üretmesinde belli ki kaderin de payı var! “Moda ve yaratıcı bir işle uğraşmak benim için her zaman bir tutkuydu. Ancak Zeynep Arçay markasını kurmaya karar vermemde başka duyguların, bakış açılarının da etkisi var. İnsan belli bir olgunluğa ulaştığında hayata kendinden ve ailesinden kalıcı bir şeyler bırakmak istiyor. Bu içgüdü ve istek harekete geçmemde çok etkin oldu” diyor.

Gelelim Zeynep Arçay koleksiyonuna… Çoğunlukla tasarım dilinin özgünlüğü ve seçkin malzemesiyle fark yaratan deri kıyafetlerden oluşuyor. Ağırlık deri ürünlerde olsa da son iki sezondur trikolar ve kaşmir takımlar da koleksiyonda yerini bulmaya başladı. Deri ile bu içli dışlı ilişki neden diye sorduğumda “Derinin bir kadını farklı, özgüvenli ve güçlü gösteren; kendinden stil sahibi dokusunu seviyorum” diye açıklama yapıyor. Bu bakış açısı, kuruluştan bu yana hayal ettiği gibi sofistike, elegan, güçlü, etkileyici ve zamansız kadınlara seslenebilmesinin de anahtarı. Zeynep Arçay’ın gardrobunun da her zaman parçası olmuş deri kıyafetler en özet haliyle deriye olan tutkusunun ve uzun bir hazırlık sürecinin parçası.

Malzeme kalitesinden tasarım bütünlüğüne, özgünlüğüne… Bir markanın ‘tutmasının’ farklı nedenleri var, kuşkusuz. Yalnız bu kalemlerin bir aradalığı, özellikle arz bolluğu yaşayan yurt dışı pazarları için de cazip olacağınız anlamına gelmiyor. Zeynep Arçay gibi genç bir markanın ürünlerinin ‘Alacakaranlık’ serisinden tanıdığımız oyuncu Kristen Steward, şu an dünyanın en çok kazanan foto modellerinden olan Kendall Jenner, sinemanın en seksi kadınlarından Jessica Biel gibi isimlerce tercih edilmesindeki sırrı duymak istiyorum: “Bu soruya vereceğim en doğru yanıt, marka için doğru hedefin belirlenmesi olur ki bu doğru ürün-doğru pazar demektir”, diyor Arçay. “Ben ilk günden hedefimi uluslararası bir marka yaratmak olarak koydum. Attığım her adımda satıştan bile önce markanın doğru pozisyonlanmasına önem verdim. Zamanımın önemli bir kısmını tasarımlar kadar markanın stratejik çalışmalarına harcıyorum. Sanırım en önemli artılarımdan biri de kurumsal iş dünyasından geliyor olmam. Markanın başarılı olması için hedef kitleni iyi tanımak, ona nasıl en etkili şekilde ulaşacağını tespit etmek çok önemli...”

'Yaz 2017 Koleksiyonu' 

Zeynep Arçay’ın yorumlarına bugün marka yaratma süreci içinde olup da imzasını atmayacak kimse yoktur. Lakin yerin göğün heyecan verici tasarımlar/tasarımcılarla dolu olduğu yabancı pazarlarda var olmak için azıcık da olsa pr/iletişim desteği almak gerekmez mi? Bize bu güne dek öğretilen, yurt dışında markalaşma adına büyük harcamalar yapmadan ilerlemenin mümkün olmadığı… Zeynep Arçay ise yurt dışında hiç de zannedildiği gibi büyük pr şirketleriyle çalışmıyor. Üzerinde sistematik biçimde çalıştığı tek iletişim şekli, moda basını ve önemli çokkatlı mağazaların satın alma ekipleriyle doğru zaman ve formatlarla bir araya gelmek. “Bu konuda söyleyebileceğim tek şey var, o da ürünün gücü… Tasarım aşamasında hep kendime sorduğum soru ‘Gerçekten giymekten veya bir kadının üzerinde görmekten en çok mutlu olacağım tasarımlar nedir?‘ oluyor. Ürünlerin yolculuğu ta koleksiyon tanıtımından başlıyor. Malzeme kalitesiyle, kullandığımız materyallerle, renkleri ve işçilikleriyle ürünlerin görenlerde ilgi uyandırması bu başarının en önemli adımı. Ve tabii yarattığınız ürünü hedefinize yönelik kişilerle buluşturabilmek... Bu da güvendiğiniz, sizin kadar markanızı özümseyen bir ekiple hayata geçiyor. Sonrasında ürün bu yolculuğa kendi devam ediyor, müdahalede bulunamıyorsunuz çünkü...”  

Marka yaratma denen inişli çıkışlı süreç içinde hiç hatası olmadı mı peki? “Yaptığım bir hata var, o da bu işe geç başlamak!” Markaların dinamiklerinin birbirinden çok farklı olabildiğinden bahsediyoruz. Bazen genel doğruları izlemek isterken hata da yapılabildiğinden… “Yine de benim nacizane önereceğim şey, kendinizi/markanızı iyi tanıyıp analiz etmeniz. Nerede güçlüsünüz ve sizin için doğru ne? Markanızı en iyi tanıyan kişinin kendiniz olduğunu unutmayın, tavsiyelere açık olun ama iç sesinizi dinlemekten asla vazgeçmeyin! Hedefe bağlı kalmak ve yılmamak başarının kilit cevabı...” diyerek son sözü söylüyor Arçay.

Yazının devamı...

Antalya’dan dünyaya…  

16 Mart 2017

Mimari proje denince aklımıza ilk gelen inşaat sonra da dekorasyon oluyor, değil mi? Peki ya bir yapıda dekorasyon tanımına neler giriyor? Kaba inşaat dışında lambadan mobilyaya, duvardaki ahşap kaplamaya dek her türlü hareketli aksamı barındıran  geniş bir dekorasyon tanımını ben bu geziyle birlikte öğrendim diyebilirim. Bütünün parçası gözüyle bakıp geçtiğim irili ufaklı nice dekoratif unsurun mekan algımızı nasıl da etkilediğini fark etme, üzerinde düşünme fırsatı oldu. Bu küçük çaplı beyin fırtınasında yol gösteren, Antalya çıkışlı ve bugün Körfez bölgesinin ünlü projelerinin anahtar teslim dekorasyonunu yapan AHK’nın yönetim kurulu başkanı olan Haldun Kilit’in yorumlarıydı...

 

1996 yılında kurulan AHK, küçük bir mimarlık ofisi olarak başlamış. Bugün Türkiye ve Körfez Bölgesi’nde markalı otel ve yapıların dekorasyonunu “anahtar teslimi” üstlenen bir büyük çatıya dönüşmüşler. İmzaları olan iddialı otel projeleri arasında Dubai’deki Bulgari Hotel’i, St. Regis’i, Waldorf Astoria Palm’ı saymak mümkün. AHK Yönetim Kurulu Başkanı Haldun Kilit, özellikle çalışmaları devam eden Bulgari Hotel’i ayrı bir yere koyduğunu gizlemiyor. Bulgari, doruğa ulaşan estetik çizgisini otelcilik alanında da sürdürdüğünden Dubai’de de ortaya çıkacak sonucun heyecan verici olacağı şimdiden belli...




Al Habtoor işbirliği
Körfez Bölgesi’ndeki çalışmalarına 2008 yılında başlayan AHK, Dubai’deki yapılanmasını bölgenin ünlü aile şirketlerinden Al Habtoor Group ile bir araya gelerek hayata geçirmiş.


Haldun Kilit, turizm ve inşaatın yanı sıra otomotiv, eğitim gibi alanlarda da faaliyetleri olan Al Habtoor Group ile ilk otel yatırımlarının hemen sonrasında işbirliği yaptıklarını ve birlikte çalışmaya da devam ettiklerini anlatıyor. İmza attıkları ve en dikkati çeken projeler arasında Waldorf Astoria Palm Hotel ile grubun en büyük yatırımı olan Al HabtoorCity içerisindeki W Hotel, Westin Hotel ve hayli sükseli St. Regis Polo Hotel’i saymak mümkün. AHK ve Al Habtoor Group şu anda ortaklıklarının 4. otel projesini hayata geçiriyorlarmış. 

 

AHK’nın Körfez bölgesinde başlayıp Kuzey Afrika’ya dek uzanan genişlikteki bir coğrafyada bu özel kurguyla çalışabilmesinin sırrı ne diye soruyoruz. Haldun Kilit, hemen ar-ge yatırımlarına verdikleri önemden bahsediyor: ”Kaba ve ince inşaat işlerinde sektöre girmeden önce 15 yıl boyunca ‘hareketli mobilya, kumaş, aydınlatma ve halı’ ar-ge’sine yatırım yaptık. Ardından üretim tesisimizi kumaş ve aydınlatma için kurduğumuz özel departmanlarla  genişlettik. Ayrıca Çin’de de Türkiye’de üretme imkanı olmayan ürünlerin ithalatını gerçekleştirdiğimiz bir ofisimiz bulunuyor.” 


Tasarımcı işbirlikleri
Biraz da AHK’nın Design Hotel başlığı altında ürettiği koleksiyonlar için işbirliği yaptığı Türk tasarımcılardan bahsedelim. Uluslararası tasarım dünyasında tanınan Aziz Sarıyer, Derin Sarıyer, Defne Koz, Ece-Oğuz Yalım gibi tasarımcılar ile birlikte ‘Hazır Otel Odası’ adlı bir proje gerçekleştiriyorlar. Derin, AHK’nın sadece çözüm değil, aynı zamanda şirket ortağı. Haldun Kilit, bu proje kapsamında iş ortaklarına birbirinden farklı 35 tip otel odası sunabildiklerini anlatıyor. Özellikle Körfez bölgesi gibi büyük otel yatırımlarının yapıldığı (Westin Hotel projesi tam 1000 odalı) bir coğrafyada anahtar teslim oda formülleri sunuyor olmalarına ilgi büyükmüş.

 

Konu ‘Hazır Otel Odası’ konseptiyle ilgili AHK’nın hedeflerine geliyor: “Belli zincir otel grupları için hem tasarımı hem de inşayı kapsayan, ‘design&built’ projeler üretmek…” Hazır tasarlanmış bu otel projeleri için tasarımcılar her yıl koleksiyona yeni odalar ekliyormuş. Kilit, özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu formülün rağbet gördüğünden bahsediyor. Bir gün kendi imzalarıyla bir ‘design hotel’ yapma fikrine çok da uzak değil. Halen Antalya’da numune odaların bulunduğu showroom’un bile bir tasarım oteli ruhunu çağrıştırdığını anlatıyor.

 

AHK’nın ileriye yönelik hedefleri arasında global bir inşaat firmasıyla işbirliği de var. Kendisi dünyada bunun çok örneklerinin olduğundan bahsediyor. Bir de şu çarpıcı yorumu ekliyor: ”Bizim Türkiye'ye göre Dubai'de çok daha büyük bir ismimiz var”, diyor. “Türkiye'de daha proje bazlı çalışırken Dubai'de aranan ‘fitout’ firmalarından bir tanesiyiz. Burada her yeni yatırımla ilgili bizimle de mutlaka iletişime geçilir.”

 

Haldun Kilit’ten son olarak otelcilik dünyasına dair gelişmeleri duymak istitoruz. Özellikle ‘luxury hippy’ otellerin popülerliğinden bahsediyor. Resort bölgelerinde sakinliğin içinde konfor sunan bu tip oteller aranıyormuş. Şehir otellerindeyse kalım süresi daha kısa olduğundan teknolojinin etkin kullanımının öne çıktığı vurguluyor. Enerji tasarrufuna önem veren otelcilik anlayışından, sadece kredi kartınızı okutup yani canlı resepsiyon servisi almadan girdiğiniz otellere; kısaca ürün çeşitliliğinin bol, gelişmelerin de hızlı olduğu dinamik bir yaklaşımdan söz ediyor.

 

 

 

Yazının devamı...

Beyrut çıkartması

14 Mart 2017

Ari Doğramacıyan, Ayşe Rodoslu, Gözde Atlı ve Elçin Sümer’le fuar sonrasında bir araya gelme şansım oldu. Her biri farklı tarzlarda özgün çalışmalarıyla tanınan bu dört tasarımcı, alışveriş kültürüyle de meşhur Beyrut şehrine, mücevher konusunda bir trunk show-fuar yapacak olan Sylvie Saliba’nın davetiyle gelmişler. Saliba, dünyaca ünlü tasarımcılarla çalışan deneyimli bir isim. Sadece mücevheri kapsayan trunk show’un lokasyonu da Beyrut’un en önemli alışveriş bölgelerinden birinde gerçekleşmiş.

Konu ile ilgili önce Ayşe Rodoslu’nun fikrini alıyorum. Kendisi ilk çıkışı olan 2011 yılından bu yana çizgileriyle hayran kitlesini yaratmış, markasını hızlı duyurmuş bir isim. ‘Beyrut’ta ürünlerinizi sunmak size ne hissettirdi?’ diye soruyorum: “Küllerinden doğan ve çeşitli kültürlerin sentezinden oluşan toplumsal yapısına rağmen kimlikli duruşundan hiç bir şey kaybetmeyen bu Ortadoğu şehrinde, yine pek çok özelliğiyle ona benzeyen bizim şehrimizden çıkan tasarımcılar olarak bulunma fikri beni çok heyecanlandırdı” diyor. Bir yandan online satış kanalları üzerinden de tempolu çalışmaya devam eden Rodoslu, Beyrut’taki trunk show’u uluslararası marka olma yolunda önemli bir adım olarak nitelendiriyor.

Etkinliğe katılan bir diğer isim olan Elçin Sümer de mücevher ve heykel markası Sumerian’la beden ile bütünleşen parçalar üretiyor. “Takılabilir heykel mottosuyla, kişilerin vücuduyla ilişkilenebilecek parçaları yüzük, kolye, bileklik gibi formlarla var ediyorum. Takılabilir heykel eviniz, bahçeniz, iş yeriniz için aldığınız bir eseri üzerinizde de taşıyabilmeniz anlamına geliyor” diyor. Bu arada Elçin Sümer’in her parçası sanat eseri patentli. Kendisi son olarak bu organizasyonda bulunmanın markasının Ortadoğu’da nasıl konumlanacağını anlama konusunda  yardımı olduğunu söylüyor.

Vintage tarzını hem kullandığı materyaller hem de tasarım çizgisiyle ortayan koyan tasarımcı Gözde Atlı da yine İstanbul’un yeni nesil sevilen tasarımcılarından. Bugünün çizgileri, eski objeler, değerli taşlar ve klasik formlar; hepsi Gözde Atlı tasarımlarında bir arada. Kendisi geleneksel kuyumculuk tekniklerini kullanarak her parçayı el yapımı üretiyor. Atlı, markasını yurt dışına açmayla ilgili hayli kararlı. Bu yüzden Beyrut’ta “dünya çapında markaların yer aldığı bir platformda yer almak ve tasarımlarını farklı kültürlere tanıtabilmekten” ne denli memnun olduğundan bahsediyor.

Beyrut’a fethe giden mücevher tasarım markalarımız arasında beğenilen bir isim de Jeevels&Co. Bu markanın yaratıcısı, Ari Doğramacıyan. Öncelikle Beyrut’tan bu daveti almaktan dolayı gururlandığını ve hemen kabul ettiğini söylüyor. “Mücevherler aracılığıyla ülkemizin zengin kültürünü yurt dışında tanıtıyor olmaktan büyük onur duydum. Serginin yapıldığı mekanda dünyanın en ünlü mücevher tasarımcılarının eserleri bulunuyordu. Onların arasına katılmış olmamızı markam adına heyecan verici bir serüvenin başlangıcı olarak görüyorum” diyor.

MODA TARİHİ YENİDEN YAZILIYOR!

Kendine özgü sepet dikiş tekniğini kullandığı, artizan geleneğine olan sadakatini hiç yitirmeyen, ‘private luxury-kişiye özel lüks’ duygusunu her müşteriye yaşatmak üzere yola çıkmış  bir İtalyan markası, Bottega Veneta.  Bu yaz koleksiyonu markanın 50. Yaşının bir kutlaması, aynı zamanda… Kreatif direktörleri ise sadece moda değil; çağdaş sanat ve mimari konularına da en az moda kadar iştahlı ‘bir Rönesans adamı olan’ Tomas Maier.

50. yaş kutlaması için geriye dönüp baktıklarında Bottega Veneta için özel bir filmi anmayı uygun bulmuşlar. Marka bu yaz moda ve sinema ilişkisinden bahsedildiğinde hep akla gelen  örneklerden olan ‘American Gigolo’ filmi ve ikonik model/sinema oyuncusu Lauren Hutton’ı hatırlıyor. 1980 yılında çekilen filmde Hutton müthiş şıklığını kiremit tonlarında bir Bottega Veneta portföy ile tamamlar. Şahsen beyaz ekranda en unutamadığım tarzlardan birini temsil eder BV portföyüyle Lauren Hutton. Bugün 70’li yaşlarını sürerken markanın bahar koleksiyonlarını yüzü ve defilesinin de yıldızı olması; modaya dair ne taze bir tavır, değil mi? “Her yaşta muhteşem” moda dünyası için giderek içi dolu bir kavrama dönüşüyor… Tomas Maier, 50. Yaşlarını markaya sadık kalarak kutlamak istediğinden bahsediyor. Bu arada 50. Yaş kutlamaları için ‘Lauren 1980’ modeli ile birlikte arşivden çekip çıkardıkları tam 15 çanta modeli varmış.

Yazının devamı...

Mart güneşi

12 Mart 2017

Global projelere imza atan; mimariden dekorasyonu oluşturan hareketli unsurlara dek inşaatlara geniş kapsamda destek veren, Antalya çıkışlı bir kurum, AHK. Dubai'de de 2008 yılından bu yana adı sayılan projelerle boy gösteriyorlar. Biz de bir gazeteci grubu olarak AHK'nın Dubai projelerini tatbike geldik. Uzun yıllar sonra bu şehre ikinci gelişim; o yüzden sürekli değişen/gelişen Dubai normlarına göre kesinlikle bu nevi şahsına mahsus şehri biliyor sayılmam. 6 ay görmeyince Dubai'de çok iyi tanıdığı bir semti nasıl da tanıyamadıklarını anlatanlar var. Dinledikçe "Dubai'yi bilir misin" sorusuna asla hadsizce evet demiyorum. Odamdan manzara, yeni açılan Dubai kanalı... Manzaranın etkileyici bir yanı var mı, var. Yine de İstanbul'dan kalkıp gelmiş birinin bu görüntüye vereceği paye de bir yere kadar oluyor. 

DUBAİ LOKALİ BİR TÜRK

Çok eski bir dostum Berna Kemaloğlu 9 yıldır Dubai'de yaşıyor. İlk geldiğinde zorlandığını anlatsa da belli ki artık bu uydu şehrin tadını çıkarmaya başlamış. "En çok kimsenin kimseye karışmamasını seviyorum" diyor. Polo müsabakası ödül törenine gerektiği kadar şık gitmemekten şikayet ettiğimde hemen sosyal sözleşmelerin katı kurallarının burada geçerli olmadığından bahsediyor. (Sahiden nefis şapkalar ve kokteyl elbiseler de, düz terlikler ve bermuda şortlar da bir şekilde bu ortamda kaynaşmayı başarmıştı.)

İki çocuğu da Dubai'de eğitim gören Berna'ya okulların şöhretini soruyorum. Bize nazaran pek hafif bir müfredat olduğundan bahsediyor. Özel olarak önemsediği nokta farklı aslında... "Bu çocuklar ırk kavramına farklı bakıyor. Sınıfta her milletten çocukla birlikte büyüdüklerinden bizdeki ırk önyargıları onlarda olmayacak" diyor.

DUBAİ POLO GOLF CUP

Bu yıl da polo müsabakasını izlemek için kalburüstü, global bir izleyici profili, şık beyaz dekorasyonlu lounge alanını doldurmuş. Sıcağa rağmen yemeklerin lezzeti galip gelmiş; insanlar büfelere seferler yapıyor. Müsabaka başlayana kadar akrobat şovundan hafta sonu Bentley arabanın ödünç verileceği ödüllü koşuya; farklı etkinliklerle günü renkli kılıyorlar. Dubai'nin en önde gelen ailelerinden Al Habtoor tarafından organize edilen bu prestij buluşmasının sponsorları arasında AHK da var. Hayatımda ilk kez izlediğim polo, sahiden çok etkiyici görünüyor. Al Habtoor ailesi, kendi takımlarının da yarıştığı müsabakayı, bitmekte olan residence/otel projelerinin gösterişli verandasından izliyor. Misafirlere de kendi ailelerine de her türlü izzet ikramda -geleneklerine uygun biçimde- hiç geri kalınmamış. Polonun heyecanına bu mesafeden izleyince kapılmamak elde değil. İşin şıklığı bir yana, ne anladın derseniz rugby ve beyzbolun ardından kurallarını çözemediğim sporlar listesine poloyu da ekledim diyebilirim.

Yazının devamı...

Kendi ömrünün efendisi

9 Mart 2017

Koleksiyonerlerin her daim büyük ilgi gösterdiği bu ölümsüz sanatçının eserlerinden bir seçki, “Aşk’la, Semiha Berksoy” adıyla O’Art’da sergileniyor.


Sergiye paralel olarak Odeabank’ın desteğiyle Galerist yayınlarından çıkan ‘Semiha Berksoy: Catalogue Raisonne’ adlı, Derya Yücel’in editörlüğünde hazırlanan ve sanatçının bugüne kadar bilinen tüm yapıtlarını içeren geniş kapsamlı ve içerikli bir kitap da bulunuyor.




‘Kendini kendinden var etmiş bir kadın’ tanımlaması da Yücel’e ait bir ifade. Tutkuları için için büyük bir azimle çalışan bu sanatçının hayat hikayesinden biz sıradan insanların ilham alacağı çok şey var. Bu hikayeleri geçtiğimiz günlerde sanatçının O’Art’da ddevam eden sergisi şerefine yapılan bir konferansta dinlemek mümkün de oldu. Aynı zamanda konuşmanın moderatörlüğünü üstlenen Yücel söze  ‘Herkesin kendi Semiha Berksoy’u var’ diyerek giriyor ve Zeliha Berksoy’a ‘sizin Semiha Berksoy’unuz kim’ diyerek sohbeti başlatıyor.


Zeliha Berksoy:
İnsan olarak çok şefkatli, çok köktenci, çok özlü ve çok hırçın, kaprisli… Zaman zaman son derece mütevazı, özellikle de dostlarının yanında. Fakat hoşlanmadığı ve düzgün bulmadığı insanlara karşı acımasız ve sert. Doğru bildiğinden asla şaşmayan, her şeyi kendi deyimiyle mihenk taşına vurup kararını verdikten sonra da ‘kafamı kesseler ben başka türlü yapmam’ diyen biri. Hep çok akılcı olacak, araştıracak; neyin doğru olduğuna karar verdikten sonra onu kimse kararından döndüremez... Sanat konusunda o kadar tutkulu ki, sanatta hiç oyuna gelmez. ‘Kendi gözünle görmedikçe neyin ne olduğu bilinmez’ der. Mesela ödül almıştır; ‘bırak bunları, kendi gözünle gör o zaman anlarsın’ der. Hayvanlara karşı çok şefkatli. Bizim evde her zaman sokağın kedileri, kuşları… Evdeki köpeklerin yemekleri dakika şaşmamıştır. Her sabah suları tazelenen kuşlara tahinli ekmek ıslatılır, balkonun önüne konulur. Önce güvercinler sonra kargalar gelir. Kargaları çok sever. ‘Aman şunlara bak, nasıl yaratmış Allah! Şu karganın şıklığına bak’ der.


Çok şefkatli ama hatır olsun ayıp olmasın diye cevabını vermekten de çekinmez. O konuda gayet net ve de her zaman haklı çıkar. Bana derdi ki ‘eğer haklıysan bir işte sonuna kadar git ama haksızsan kapatacaksın ağzını, hiç konuşmayacaksın.’ Sanatla ilgili kendi annesinden de çok etkilenmiş;  o da haute couture resimler yapan, çok zarif, ince bir kadın. Çengelköy’de bir yalıda oturuyorlar. Sonra birinci dünya savaşında anne 26 yaşında ölüyor. Ondan sonra anne, Semiha için bir tutku oluyor. İkonu annesi…


Sanat sevdası da hep var. Yıl 1925’ler; ahbaplarının evlerine gidildiğinde bir bohça yapar içine elbise koyarmış, gidince çıkarır tiyatro yapmak için... İstanbul Lisesi’ndeyken arkadaşlarıyla vapura biniyor, oradaki insanların karikatürlerini çiziyor defterine. Liseden sonra ilk defa akademiye gidiyor müdür beyle görüşmeye, kendi desenlerini gösteriyor… Müdür ‘ben sizi bir üst sınıfa alayım’ diyor ve hemen canlı modele geçiyor. Bir gün gazetede Darülbedayi’nin sınavını görüyor ve hemen gidiyor. Orayı da kazanıp hem akademi hem de tiyatro eğitimini birlikte alıyor. Üstüne ‘bir de sesime bakayım’ deyip konservatuara başlıyor. Orada da Cemal Reşit Rey’in kuzeni var, yeni Viyana’dan gelmiş. ‘Aman, müthiş bir sesi var’ diyerek hemen alıyorlar. Daha 19 yaşında kendine böyle bir düzen kurmayı başarıyor. Tiyatro okulunu bitirirken bir yandan konserler veriyor. Yıl 1930’lar, İstanbul tarihinde de sanatın fışkırdığı günler…



Araştıran bir kişiliği var. Mesela çok enteresan bir mektubu 15 yaşında yazmış. Çok sevdiği Amerikalı bir artist var. Onun Kadıköy sinemalarındaki bütün afişlerini topluyor, sonra odasını bu afişlerle süsleyip saçlarını da onun gibi kestiriyor. Derken kadına bir mektup yazıyor Hollywood’a ve kadının imzalı resmi geliyor. Annem kendisine mektup yazıp diyor ki; ‘ben bir film çevirdim. İkinci filmime de başlayacağım. Adı Şeytanın Bacakları ve yönetmeni de Ertuğrul Muhsin’ diyor! Daha tiyatro okuluna girmemiş, atıyor kadına! ‘Film Hollywood’a gelecek, siz oradaki intibaları bana yazınız’ diyor, ‘ben de Hollywood’a geleceğim ama fazla kalamam çünkü Münih’te operaya çıkacağım’ diye yazmasının 10 sene ardından Berlin’de festivalde oynuyor. Çok enteresan bir yapısı var. Tamamen sanatla kendini var etmekle ilgili… Bir yandan da konunun en yüksek otoritesine gidip ‘bende iş var mı’ diye kendini gösteriyor. Önce kendini sınavdan geçiriyor daha sonra bilimsel ve akademik olarak geliştirmek istiyor.. Semiha çok eğlencelidir, keyiflidir ama bu resimleri çizerken gayet ciddidir. Bir de gece sabaha karşı resim yapar, hiç uyumaz. Gece 8’de uyur, 4’te kalkar resim yapar. Bu Bir Rüyadır’da sahneye çıkıyordu. Rolü en sondu ama herkesten önce kulise gider, hazırlanır beklerdi. Bir yandan da kulağı sahnedeydi; dinlerdi, büyük bir disiplinle ve ciddiyetle çalışırdı yaptığı her işte. Bütün bu avangard halinin yanında aynı zamanda sofu tarafları da vardı. Popülariteden, yüzeysellikten nefret ederdi. Okur, çok okur… Bir de mesela yemek gelir sofraya bakar, beğenmediği bir şey varsa ‘ben buna ağzımı yormam’ der.


Derya Yücel
: Melih bey, 2010 yılında Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde ‘Ben Yaşardım Aşkla Ve Sanatla Semiha Berksoy’ sergisini düzenlemiş, aynı zamanda bir katalog da hazırlamıştınız. Ben de kitabı hazırlarken katalogdan çok yararlandım. Siz Semiha Berksoy ile birlikte uzun zaman geçirdiniz. Çok da yakın dostuydunuz.


Melih Güneş:
Semiha hanımla yakınlığım aslında Nazım Hikmet sayesinde oldu diyebiliriz. Nazım Hikmet’i tanımadım, onun öldüğü yıl doğmuşum. Ama 10 yaşındayken Semiha Berksoy ismini biliyordum. O yıllardaki kültür haberleri 10 yaşındaki bir çocuğun ilgisini çekebilecek düzeydeydi ve benim için Semiha hanım bir operacıydı. Ne zaman ki üniversiteye başladım, onun bir sergisine denk geldim. Semiha hanımın ressam olduğunu bilmiyordum ilk defa orada ressam Semiha Berksoy’la karşılaşmış oldum ve şansıma kendisi salonun bir kenarında oturuyordu. Ama yaşım 20 bile değil, gitmedim yanına. Zamanı değilmiş demek ki, pişmem gerekiyormuş. Sonra yaşamım beni Sovyetler Birliği’ne ve Moskova’ya yöneltti, orada yaşarken Nazım Hikmet’in karısıyla ahbaplık kurdum. O zamanlar iletişim kurmak çok zordu, mektup gönderirsiniz gider gitmez...


Nazım Hikmet’in eşine ‘Nazım’a Türkiye’den kimlerden bir ses ulaşır’ diye sorduğumda bana ‘Bir Münevver’den gelirdi, bir de sizin bir opera sanatçınızdan galiba... O da fotoğraflar ve hediyeler gönderir’ demişti. Bu bilgi sanki benim üstümde Semiha Berksoy’a iletilmesi gereken bir gönül borcu gibi kaldı. Nazım Hikmet Vakfı’nın açılışında Nazım Hikmet’in yeğeni beni Semiha hanımla tanıştırdı. Meğerse aynı muhitte oturuyormuşuz. Ahbaplığımız öyle başladı bir gece vakti… Evlerimizin yakın olması sebebiyle de bana ziyaretlere geldi, ben de ona çok sık giderdim. ‘Hadi atla gel sıcak simit de var, çay koydum para harcama sakın’ derdi, çok ikramcı çok anaçtı. Bir de o eve ne zaman gitseniz 5-6 çeşit yemek vardı ve hep tazeydi çünkü muhakkak bir kısmetlisi olurdu o evin, çöpe giden hiçbir şey görmedim. Semiha hanım dostlarına çok vefalı biriydi ve herkese kıymeti farklı hediyeler göndermesini becerebilen bir kadındı. İşte Fikret Mualla’yla yazışmalarında görüyoruz, ona da olmayacak, farklı şeyler gönderirdi. Bana bile Karatepe kilimi göndermişti; ‘Bunu sana yolluyorum. Duvarına as, herkes görsün Türkler ne yetenekli insanlar’ derdi.



Semiha hanım tezatların insanıydı; bir yandan bakıyorsunuz son derece avangard, çağdaş, hiçbir şey umursamayan, özgürlükçü ve eşitlikçi bir kadın ama bir yandan da muhafazakardı. Bir yandan bu tarz resimler yapar bir yandan da minyatürlere hayranlıkla bakardı. Kibir sokağından geçmemiştir Semiha hanımın. Burada onun adına konuşmak benim için onunla buluşmak gibi oldu. Ölüme hep meydan okudu, isyan etti ve ‘ölmek diye bir şey yok’ derdi. Son açık kalp ameliyatını 88 yaşında geçirdi ve Semiha’ya deseniz ki turneye gideceğiz New York Sydney diye, hemen giderdi, gitti de zaten…


Onu durduracak hiçbir şey yoktu. Onun için bütün bu ölüme meydan okumasında, yaptığı işlerin keşfedilmiş ve bahsediliyor olmasının mutluluğu ve keyfi vardı ve artık sonsuzluğa bu şekilde bir geçiş yaparken daha mutluydu son yıllarda. Semiha Berksoy hakkında yapılacak daha derin daha bir çok önemli yayının sırasını beklediğini biliyorum. Hakkında çıkan çok önemli eserler var fakat eminim en önemliler daha hiç çıkmamış olanlar çünkü Semiha dipsiz bir kuyu. Kendi çocukluğunu, annesiyle ilişkisini, Atatürk ile ilişkisini, -ki ömür boyu sürmüştür- karşılaşmalarını hep nefesi kesilerek anlatırdı.


ZB:
Biz 68’de Berlin’deydik, beni ihtisasa götürdü. Bir resmini de kırmızı evimizin mutfağında çizilmiştir, müthiş bir eleştiri vardır o resimde. Kafka var Varoluşçuluk var; o resim Türk resminin baş yapıtlarından biridir. Bir dönüşüm var o resimde. Annesine yaptığı, selviliklerde bir kadın dolaştığı yemyeşil bir portre var.  Semiha Berlin’de boya dükkanına gidiyor ve diyor ki ‘burada çok deli bir galeri var mı?’... Orada bir galeriyi tavsiye ediyorlar. Adam resimler görünce ‘aman, başka resimleriniz var mı?’ diye atlıyor. Ve Semiha’nın ilk defa Berlin’de büyük bir sergisi açılıyor, o zamanın gazeteleri tam sayfa röportaj yapıyorlar Semiha’yla.


MG:
Zeliha’nın bu bahsettiğini kolay oluyor zannetmeyin. Çünkü o galericilerin kapısında 30 yıldır bekleyen 3.000 ressam vardır.


ZB:
Burada pek anlaşılmadı, kendini çok öne çıkarmadı. Yani öyle tuhaf bir hayatı vardı ki… Annem Fikret’in  (Mualla) ölümüne kadar da her ay hiç aksatmadan bir kutu yapardı. Kutunun içinde rakı, kaşar peyniri, beyaz peynir, sucuk, pastırma, Birinci sigarası ve sakız leblesini hazırlar ve Ulus’taki postaneye verir, Paris’e gönderirdi. Bir de not yazardı: ‘Sakın o rakıyı bir defada bitirme. Vicdan azabı duyuyorum, sana zarar verecek’ diye... Sonra babam bir gün ‘Sen de Fikret’e desenlerini göndersene’ dedi. Cevabı ‘o bir dahi, ben kimim’ demek oldu. Fikret hiç bilmedi Semiha’nın resim yaptığını, öyle vefat etti.


DY
: Birşey sorabilir miyim? Atatürk ile karşılaşmasının üstünde durmadan bir geçtiniz. Onu alsam?


ZB:
1934 yılı, Atatürk devrimleri yaparken etrafındaki ülkelerle ilişkileri de es geçmiyor; Afganistan, Pakistan, İran. Bu sırada İran cumhurbaşkanını Türkiye’ye davet ediyor, medeni bir şey göstersin istiyor ve çok önem verdiği operada karar kılıyor. Hemen Adnan Saygun’u çağırıyor. Başroller ise İstanbul’dan… Annem, Nimet Vahit hanım, Nurullah Şevket Taşkıran; üç profesyonel Ankara’ya gidecekler. Atatürk solistleri Çankaya’ya davet ediyor. Tabii, hepsinde bir heyecan. Bir ara Atatürk Semiha’ya ‘Özsoy’dan bir şarkı söyleyin’ diyor. Semiha kurnaz; o şarkıda sesini gösteremeyeceğini biliyor ve ‘Efendim size Madame Butterfly operasından söyleyeyim’ diyor. Şaşırıyor Atatürk; bir Türk kızı Madame Butterfly söyleyecek!…


Hocası Nimet Vahit hemen piyanoya geçiyor, Atatürk de piyanonun yanında kollarını kavuşturuyor ve ‘hemen ses alma makinasını getirin’ diyor. Semiha başlıyor söylemeye ve Atatürk tamamdır deyip  Semiha için ‘hemen Avrupa’ya gönderilsin’ diyor. Sonra annem ertesi gün Şükrü Kaya’ya gidiyor, ‘efendim’ diyor, ‘Gazi hazretleri emir buyurdular’ diyor, Şükrü Kaya hiç cevap vermiyor. Bir daha söylüyor, yine ses yok. O da çıkıyor gidiyor. Atatürk şöyle bir karar alıyor: ‘Ben açacağım bir  sınavla sanatçıları yurt dışına göndereceğim’. Semiha bu sınavı geçerek Berlin’e gönderiliyor. Gelişmiş 3 yıllık opera tahsilini birincilikle bitiriyor. O sırada Almanlar kalmasını çok istemesine rağmen ‘ben ülkeme döneceğim’ diyerek dönüyor. Yıl 1939-40. Ve 1941’de de Tosca’yı oynamasıyla Ankara Operası profesyonel bir artistle başlamış oluyor. Atatürk bunu İran şahına büyük bir gururla gösteriyor ve İran şahı da gidip kendi memleketinde opera kuruyor. Semiha 19 Haziran’da gerçekleşen bu  olayı büyük bir heyecanla anlatırdı. 19 Haziran’da her zaman davet verirdi, en yakınlarını davet eder, tuvalet giyip şampanya içer ve hep birlikte şarkı söylenirdi. Biz de onu kaybettikten sonra her 19 Haziran’da bir davet yapıyoruz. Önce Dolmabahçe Sarayı’nda olurdu, birkaç senedir Süreyya operasında yapıyoruz. Hem bu olayı aktarıyoruz hem de İstanbul Operası’ndan aryalar söyleniyor. 7-8 senedir opera ödülleri de veriyoruz. Türkiye’deki oyunlar için bugüne kadar 50-60 kişiye opera ödülleri verdik. Tabii, müthiş konserler de oluyor. Bunların içinde Viyana Operası, Berlin Operası katılanlar arasında. Yani her yıl 19 Haziran’ı Atatürk adına opera ödülü vererek kutluyoruz.

 

Yazının devamı...

Akıntıya karşı

7 Mart 2017

Peki, Bomontiada’nın başarısını kime mal etmeliyiz? Bu soruya aynı başarıyı zamanında Beyoğlu’nun bir köşesine sinmiş Asmalımescit’i hayatımıza sokarak göstermiş olan Pozitif ekibi harici bir cevabım yok. Pozitif’in kurucularından Cem Yegül’e Bomontiada’nın hikayesini soruyorum. Ortaklarından Mehmet Uluğ ile tarihi Bomonti Bira Fabrikası’na ilk gelişlerini anımsıyor. O dönemde Efes grubu bu alanda içinde bir müzenin de olduğu proje için çalışıyormuş. Pozitifçiler mekandan çok etkilenip buranın performans merkezleri Babylon’un ruhuna da çok yakışacağını düşünmüşler. Alkol yasasındaki düzenlemelerin ardından  bir süreliğine askıya alınma durumu olsa da Pozitif ekibinin projeye olan iştahı devam etmiş ve sonunda Doğuş Holding ile ortaklıkları neticesinde Bomonti Kültür A.Ş doğmuş. Bugün Bomontiada’nın küratörlüğü de Pozitif tarafından yapılıyor.

‘Bomontiada hudutları açısından bir Feriköy projesi’, diyor Yegül.  İstanbul’un bu derin tarih ve kültür barındıran semtini seçmede çıkış noktaları, bir zamanlar burada Bomonti kardeşlerin yarattığı  ‘bir araya gelme’ kültürünü alıp bugünlere taşımak olmuş.

Bomontiada sakinleri içinde galeri de var kahveci de geleneksel Anadolu yemekleri sunan bir başka adres de… Elbette İstanbul’un kültür ve sanat ajandasının amiral gemilerinden biri olan Babylon’un konserler ve etkinlikleri de insanların ayağını Bomontiada’ya alıştıran çok önemli bir diğer etmen. Cem Yegül, beraber yola çıktıkları ve seçim yaparken sadece marka değerleri, duruşlarıyla değil birbirleriyle oluşturdukları sinerjiye, programa yapacakları katkıya göre seçilen Bomontiada ‘sakinlerine’ baştan beri mekan ya da kiracı olarak bakmadıklarını anlatıyor.

Bomontiada’yı özgün bir mekan içine serpiştirilmiş tanıdık/yeni yeme içme markaları, galeri ve performans merkezi diye tarif etmek, fazla kestirme bir lisan olacaktır. Yegül, buranın çevrede yaşayan ve çalışanların katılımının çok önemsendiği bir program ile birlikte yaratıcı bir kültür kampüsü olarak tasarlandığını anlatıyor. Bu programı kimler oluşturdu diye soruyorum: Küratör Vasıf Kortun, şehir planlamacı Alexis Şanal ve Cem Yegül’ün de aralarında olduğu bir yaratıcı kurulun çalışmasıyla şekilleniyormuş.

Bomontiada’ya dair her şey hayatımızdaki pek çok konu başlığının aksine umut dolu, renkli… Yalnız arkalarında kırık bir Asmalımescit hikayesi bırakarak gelen Pozitif ekibine bunu hatırlatmadan da edemiyorum. Hava karardı mı geçmeye çekindiğimiz, aslında küçük ve nefis bir Beyoğlu köşesi olan Asmalımescit’i hayatımıza sokan da Pozitif ekibiydi. Yegül, ortağı Ahmet Uluğ ile ilk aylarda gelen izleyicileri ellerinde fenerle İstiklal caddesinin girişinde sokaklarda karşıladıklarını hatırlıyor. Babylon ve ahalisinin semtin profilini nasıl değiştirdiğine ise hep bir elden tanığız.

Asmalımescit’te sonun başlagıcı ne oldu diye sorduğumda Yegül İstanbul’un köşe bucağına büyük yatırımlar yapılırken aslında İstiklal Caddesi’nin bu gelişmeden payını alamadığını, altyapının buna paralel gelişmediğini anlatıyor: ‘Bugün semt çoğunlukla Türkiye’de yaşayan yabancıların ve turistlerin alışveriş yapıp vakit geçirdiği, ağırlıklı yeme-içme mekanlarının bulunduğu, büyük bir açık hava AVM’si haline geldi. Elbette daha alışveriş odaklı bir kitleye hitap edince kültür sanat hayatından ziyade ticari noktalar daha baskın olmaya başladı. Mülk sahipleri de daha kar odaklı hareket etmeye başladı. Sonrasını ise biliyorsunuz…’

Şehirlerde değişimden bahsedildiğinde konu bir semtin hikayesi olmaktan ister istemez çıkıyor. ‘Yalnızca gündem, olaylar bu tip değişikliklere sebep olmuyor’ diyor Yegül. Dünyanın büyük şehirlerinde bu eğilimin farklı örneklerinin yaşandığını konuşuyoruz. Örneğin Londra’nın son yıllarda kimi havalı mekanlarına ev sahipliği yapan, cool Londralılar’ın yaşamak/çalışmak için tercih ettiği Shoreditch gibi bölgelerinin ıssız köşeler iken Tate Modern’ın açılmasıyla değişmesi gibi… Yegül ’İstanbul’da da her zaman dönemsel trendler doğrultusunda hareket eden bir takipçi kitlesinin doldurduğu semtler tüketilip yeni bir alternatif çıktığında ilgi hep oraya kaymıştır. Bunu yıllar içinde Türkiye’de pek çok kez birçok bölgede gözlemledik. Önce Ortaköy’de, sonra Beyoğlu’nda, yakın zamanda ise Karaköy’de yaşadık. Uzun yıllar varlığını korumayı başaran kurum, marka ve mekanlar ise bu eğilimlere karşı hazırlıklıydılar’ diyor: ‘Şimdi özellikle Feriköy, Bomonti çevresinde çevreye nasıl bir katkımız olabileceğini de planlıyoruz ve bu noktada mimar-şehir planlamacısı Alexis Şanal’ın projeye büyük katkısı var.’

Alexis Şanal’ın  son çalışmaları arasında İstanbul için gerçekçi bir tasarım rehberi, pazarların zamana meydan okuyan yaklaşımlar olarak yeniden değerlendirilmesi ve yerel bilgi topluluklarının yaratıcısı olarak kütüphaneler üzerinde tekrar düşünmek gibi projeler yer alıyor. Kendisi ayrıca İTÜ tasarım stüdyolarında yürütücülük yapıyor.

Şanal ‘Bomontiada olarak üretimin yeniden gündeme gelmesi için elimizdeki en iyi şeyin kentin ekolojisi olduğuna inanıyoruz. Üzerinde olduğumuz bu küçük tepe ve etrafımızdaki şehir, büyük bir vadinin içinde. Farklı mülk sahipleri ile bu ekolojik niteliği yeniden yapılandırmak istiyoruz’ diyerek giriyor söze. Bomontiada’nın; sakinlerinin ve iş ortaklarının birlikte kültürel aktiviteler, gösterimler, konserler, görsel sanat performansları, yemek festivalleri, kreatif iş toplantıları ve daha fazlasını gerçekleştirebileceği bir merkez olarak tasarlandığını anlatıyor. Son olarak Cem Yegül ise 27 yıllık Pozitif geleneği çerçevesinde müzik kültürü, festivaller, etkinlikler, performans mekanları ve yayınlar etrafında kurguladıkları içerikleri ve komünite kültürünü oluşturma anlayışını devam ettireceklerinden bahsediyor. Bomontiada’nın Asmalımescit ile mukayese edildiğinde yenilik ve farklılığı belli ki oyun alanının genişlemesiyle ortaya konulacak. Farklılığın en önemli kalemi ise çağdaş sanat olacakmış. Yegül ayrıca Bomontiada projesi ile el verdikleri bu kültür, sanat ve eğlence alanındaki dönüşümü aktarmada en büyük desteğin yaratıcı ruhlu grupların aktif katılımıyla ve hep süregelen fikir alışverişleriyle yaratıldığını da sözlerine ekliyor.

Yazının devamı...

Leyla Gediz olmak

5 Mart 2017

2000’lerin İstanbulu’nu özlemle hatırlıyorum. Şehir şahlanmış, global şöhreti yüksek tüm yabancı yayınlar İstanbul’un nasıl da ‘o şehir’ olduğundan bahsediyor, Avrupası ayarında kafeler, lokantalar ardı ardına açılıyor. Dozer gibi gelen krizlere rağmen sokak hayatı hep hareketli… Çağdaş genç Türk sanatçılarının keşfedildiği, onlardan konuşmanın/sergilerinin açılışlarına gitmenin çok moda olduğu zamanlar. Eserlerine sahip olabilmekse her ölçekten koleksiyoner için prestij meselesi... Leyla Gediz bu isimler içinde geçen yıllara rağmen ‘charm’ını hiç yitirmeyen bir isim. Kendi hayatından ilhamını alan resimleri bugünün ‘doyasıya ifşa’ kültürüyle mukayese edildiğinde ne kadar samimi ve naif… Balat’taki şahane galeri The Pill’de açılan ‘Serpilen’ adlı sergisinde artık anne’ ve yetişkin sıfatlarına ermiş ressamın, hayatını bu kez ‘serin kanlı’ bir bakış açıyla aktarmasına şahit olacaksınız…

F.İ.: Sana ilk sorum sergiyle ilgili değil, samimi bir destek verdiğini bildiğim genç sanatçılar hakkında… Yolun başındakiler için ilk verdiğin tavsiye ne oluyor?

L.G.: Hep kendilerine bakmalarını söylüyorum çünkü bir yerden başlamak için kendin bana iyi bir başlangıç noktası gibi geliyor. Ordan hareket edip sonra merkezden uzaklaşmak önemli. Bazen insanlar hiç kendini sorgulamadan, kendine aynadan bakmadan, belki bir takım trendlerin büyüsüne şaşaasına kapılarak ilerliyor. Oysa her birimizi özel kılan şey kendi içimizde saklı, bunu mecmuada bulmayacağız ya da internette bir yerde karşımıza çıkmayacak.

F.İ.: Peki sosyal medyayı nasıl değerlendiriyorsun?

L.G.: Çok problemli buluyorum ve aslında süratle bir satürasyona doğru gittiğini, süresini doldurmaya başladığını düşünüyorum. Örneğin geçen akşam bir açılıştaydık; o kadar keyifli, o kadar kanlı canlı bir sosyalleşme cereyan ediyordu ki ve bunun yerini hiçbir şeyin tutması mümkün değil. Kaş kaşa, göz göze, diz dize, gözlerinin içine bakarak karşındakiyle konuşmak; iletişim budur esas olarak.

F.İ.: Kim, nerede durumunun olumlu yanları da yok değil.  Görmemiz gerekenleri keşifte büyük yardımı da olmuyor mu?

L.G.: Bence bu anlamda sosyal medya insana aşırı sorumluluk yüklüyor. Evet, çok fazla etkinlik var ve her birinden haberdar olabiliyorsun. Yalnız bu kez de insana öyle ya da böyle geri dönme zorunluğu yüklüyor. Eşim bana ‘Bu herkes için böyle değil, sen bu sorumluluğu ekstra üstlenen birisin, bunu bir dayatma olarak kabul etmek zorunda değilsin aslında’ diyor. Hani senin meşhur bir lafın vardır ‘İçimizdeki Ortodoks’… Biz o kadar her şeye yanıt vermek, olabildiğince her ricaya her davete hiç olmazsa riayet etmek, gidemiyorsan da bir çiçek göndermek gibi bir eğitimden geçtik ki bu durum benim için gerçekten içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bir de ben kendim bu kadar takıntılı bir şekilde buna dikkat ettiğim için, sonra sergime gelmeyen birine de bozulabiliyorum da bu arada!... Bana bu yapıldığında kötü hissetmemeyi başarabildiğim yerde belki kendim de gitmemeyi başaracağım.

F.İ.:İç dünyasını eserlerine gümbür gümbür yansıtan bir sanatçı oldun. Bu sergiyle karşımda daha serin kanlı, daha pragmatik bir kadın var gibi geldi… Bunda anne olmanın payı var mı, peki?

L.G.: Dramanın dozu biraz eksildi, evet. Bu yorumunun ardından sergiyi düşünüyorum da, burada bir ekonomiye gittiğimi görüyorum. Resimlerin ebatları, sakin renkleri… Aslında bu sergide de benim için çok büyük cümleler kuruyorum. Ama o cümleleri bağırarak kurmaya ihtiyaç duymuyorum ya da bana baş rolü verin diye bağırmıyor hiçbir iş… Biraz daha ayaklarım yere bastı diyebilirim, aslında bu süreç sanatın bile ne kadar gerekli olduğunun yeniden düşünülüp değerlendirilmesi gerektiği bir dönem oldu benim için. Nasıl ve kime dokunacak bir sanat yaptığımı sorguladığım…  Bütün pratiğini tuval resmi etrafında toplamış bir insan için şu dönem, herkes için olduğu kadar benim için de zor. Bazen kelimeler nasıl kifayetsiz kalır, bu da öyle bir şey. Sanatın sözüyle neyi etkileyebilirim, neyi değiştirebilirim, şikayetlerimi nasıl dile getirebilirim gibi gibi konularım vardı. Ama ağır basan bir mutluluğum da söz konusuydu. Bir taraftan da o çocuk beni çok güzel dengeliyordu.

F.İ.: Peki daha sakin bir Leyla ile karşılaştığım yorumuma ne dersin?

L.G.: Serginin genel duygusunda bir dinginlik var, bunu çok kişiden duydum. Bu galiba benden bağımsız olarak insanlara sergiyle ilgili en iyi gelen şey oldu. Daha önce ‘Vay!’ ‘Nasıl?!’ gibi geri dönüşler duymaya alışkındım. Sanki dramatik bir gösteri izlemişsin gibi… Şimdi daha çok ‘Ya bana çok iyi geldi’ tarzı yorumlar alıyorum. Benim için değişik ama mutluluk verici bir yorum, bu. Aslında ben resimlerimle aynı havayı soluduğum için onları yine içimde büyük dramlarla yaşadım. Lakin sergiye koyduğum zaman aslında benim kontrolümün de dışında bir yumuşaklığın hakim olduğunu, benim dilimi veya var oluşumu ele geçirdiğini görüyorum. Bunun benim insanlarla olan ilişkilerime de etkisi olacaksa, ne kadar güzel… Demektir ki sivriliklerim de böylece törpüleniyor.

F.İ.: Peki, 40 yaş kırılımının yaşamamızda fark yarattığını düşünüyor musun?

L.G.: Bence birbirimize birbirimize ayna oluyoruz gerçekten. Hürriyet’in yeni sanat eki için Muhsin (Akgün) portrelerimi çekti. Ve ben o fotoğrafta uzun süreden sonra ilk kez kendimi gördüm. Gözlerime baktım ve bakışlarımın değiştiğini fark ettim. 40 yaş dediğin gibi sembolik sahiden… Belki bakışlarımda daha önce daha manik bir ifade, daha başka bir enerji vardı. Şimdi sanki yumuşamışım, gülümsemem falan bir ayrı. Birtakım yaralar alınmış ama bir huzurlu hal var. Sana şunu da söyleyeyim; yaşlandığımda yüzümdeki olumsuz bir ifade olmasından o kadar korkuyordum ki. Problemli bir dönemim oldu ve hakikaten bunun yüzüme yapışıp kalmasından çok korktuğumu hatırlıyorum. 

F.İ.: Bence haklı bir korku bu…

L.G.: O yaşadığım dönemler, güçlükler bir iz bıraktılar yüzümde vehatta belki ışığımın da bir kısmını aldılar ama sonuçtan memnunum.

 F.İ.: Kendini sanatçı olarak eskiden daha mı çok beğenirdin?

L.G.: Kendini beğenmekten kastım, kendini yere göğe sığdıramamaktı, anlıyor musun? Bunu yıllar geçtikçe daha iyi değerlendiriyor insan.... Biliyorsun, sen en başından beri benimle beraberdin. Çok ilginç bir süreç yaşadık 2000’lerin başında. Sanat dünyamızda çığır açan bir galerist; Murat Pilevneli önderliğinde çok hızlı bir yükselişin parçası olduk. Piyasada büyük bir heyecanla genç sanatçılara güncel resme, heykele, videoya dair bir açılım yaşandı. Ben de bu furyanın ortasında gencecik bir insandım. Neresinden tutarsan tut, sen kendini ayırmasan da başkaları ayırıyor seni. Ama işte zamanla herkes ayaklarını yere basıyor. Şu an o dönemin illüzyon yanlarını anlamış olmaktan çok mutluyum.  

F.İ.: Hep işleri çok merak edilen, sevilen ve daha açılış olmadan eserleri satan bir sanatçı oldun. Bu ağır bir yük değil mi, bir yandan?

 L.G.: Evet, sahiden çok ağır. Tüm bunları daha iyi kaldırabileceğim bir yaşa geldim muhakkak ama o yıllarda benim böyle bir kazanıma ihtiyacım yoktu, yani ben bu işi hiç para kazanmak, meşhur olmak için yapmadım. O kadar içsel ve hakikaten keyif alarak ve kendi içimdeki davaları dengeleyebilmek adına çıktığım bir yolculuk ki… Yani beni iyileştiriyor, beni dengeliyor ama ilaç gibi de demek istemiyorum, o kelimeden kaçınıyorum. O kadar da değil! Ben böylece dünya üzerindeki yerimi anlamlandırıyorum. Geçen gün Evrim (Altuğ) bana ‘sen varoluşçusun’ dedi, çok doğru. Genç kızlığımdan itibaren varoluşçuları yalayıp yutarak büyüdüm ve çok etkisi altında kaldım. Bu sergideki tüm eserlerde de herşeyin ömrü ile ilgili bir tartışma gidiyor. Sergide sürekli zamanla ilgili bir konu var; başka bir mevsimin araba lastikleri de orada, 20 senelik her türlü yağmurun suyunu emmiş atölyenin saksıları da… Referanslar var, paslanmakta olan bir zincir gibi… Önceki sergilerden birikmiş kitapları, katalogları taşıyan kutular da orada. Hepsi zamanla ilintili bilgiler taşıyorlar ve zamanın aslında ağırlığını da taşıyorlar. Belki serginin bütününe baktığında eşyalar üzerinden zamanla barışmaya ve de zamanı anlamaya çalıştığımı da görüyorsun diyebilirim. 

F.İ.: Tekerlekleri, saksıları gördüğümde bunlar Leyla Gediz usulü heykeller mi diye düşündüm….

 L.G.: Ben onları heykel diye yapmadım, hatta onları yapmadım! Resimlerimi hazırlarken, yine bu sergide yer alan eşyaların benzerlerini kurgulayıp fotoğraflıyorum, sonra tuvale aktarıyorum. Arada başka bir basamak yok. Bu sefer şöyle bir şey hayal ettim, herşeyi resme dönüştürmesem de bazılarını oldukları halleriyle tutsam… Bu halleriyle de tuhaf bir auraları var. Çizim değil ama eskiz diyesim var. Onlara bakarken eşyadan resme bakıyoruz, yani üçten iki boyuta geçiyoruz. Bir sonraki adımda iki boyuttan üçe geçiyoruz. Hangisi hangisini besledi, hangisi hangisinin içinden çıktı? Bunu biraz muallaklaştırmak istiyorum galiba.  

F.İ.: Atölyeye girdiğinde farklı bir şey yaşıyorum dedin ya, nasıl bir halden bahsediyorsun?

L.G.: Orası benim oyun alanım.  O alanın içinde çok çok özgürüm, eşyalarla istediğim yerleştirmeyi yapabilirim. Bu zaten güzel resimler yapmadan önce geçmem gereken bir basamak, hep yapageldiğim bir şey. Ama son birkaç yıldır tek başına bitmiş eseri değil de öncesini de sergi deneyimine dahil etmek gibi kaygılarım var. Yani izleyiciye o noktaya nasıl geldiğimi anladığında bil ki onun daha fazla tadını çıkaracaksın demek gibi... Mesela Rampa’daki sergimde portrelerim vardı, portrelerle birlikte bir video gösterdik ki çok önemliydi. Sana adeta performansın videosu gibi bir süreç sunulduğunda o sergi kafanda başka bir noktaya konumlanıveriyor. Sergideki portrelerin her birinin arkasında kaç saatlik yaşanmışlık ve paylaşım olduğunu, iki yönlü diyalog olduğunu ve o portreleri yapanın tek başıma ben olmadığımı ve aslında modelimin de o süreçte birebir rolü olduğunu anlıyorsun. Son sergilerde ilk önce fotoğrafı göstermem de bu yüzden. Bu sergide de girişte atölyemin benim çektiğim fotoğrafı karşılıyor. Sana büyük bir şey veriyor, diyor ki ‘başka bir mekan var ve bu sergi o mekana konuşuyor’.

F.İ.: Öyle bir dönemdeyiz ki göz alıcı, hoş bir fikri kreatif biçimde aktarabiliyorsan önemli sanatsal etkinliklerde yer alman, satman mümkün. Sen ne dersin?

L.G.: Daha geleneksel olarak diyeyim, ben de sanatçı figürünün çevresiyle uzlaşmakta biraz zorluk çeken, kendi içindeki uyumsuzluklar barındıran, sosyal olarak da birtakım ikilemler yaşayan özellikler taşımasını bekliyorum galiba. Bu bir klişe ama nedeni var. Bir kapanma ya da orada kendini bulma hali. Bazı sanatçılar daha çok keşif üzerinden, malzeme üzerinden farklı yerlere gidebiliyorlar. Resim benim için çok özel bir alan, resimde başkası olamazsın ve bence bu durum çok güzel çünkü insanın gerçeğini görebiliyorsun, ona temas edebiliyorsun. Bu iletişimin çok güzel bir şekli. Sen hayatta her kesişme anında kendini çok iyi ifade edemeyebiliyorsun, ya da en parlak haline anında geçemiyorsun. Buradaysa uzun uzun kendinin en iyisini çıkarmak için uğraş veriyorsun. Bir kere bu uğraşın kendisi etik olarak güzel. Sonra kalabalıklar içinde yalnızlık hali belli ki yolunda gitmeyen iletişimimize işaret ediyor. İşte bunlar için sanat, tamire çalışan bir alan. Burada ben kendimle de barışıyorum.

F.İ.: Senin hayatına bir şekilde dokunmuş insanları betimlediğin portrelerini görmeye çok alışmışız. Bu sergide portrelerin sayısının azalması anne olmanla mı ilgili?

L.G.: Sosyalleşmeye fazla zaman kalmadığı mutlak. Bu sergide oğlumun yüzünü kullanmaktan ise özellikle imtina ettim. Oğlum Anka benim için serginin her yerinde var ama onu katmanlar arasında daha endirekt vermeyi seçtim. Eşim Cihan’ın portresi sergiye en son dahil etmeye karar verdiğim bir tablo. Sergiye hazırlanırken kendime hep bir sınır belirlerim. Bu sergide de hem eşyalarla kurduğum dünyayı canlandırmak hem de  bir resimle de bunu kırmak istiyordum. Bütün resimlerde daha bir mesafe varken, Cihan’ınkinde yok. Yanı başımda kanlı canlı hayatımın içinden birisi, bir şeyi temsilen orada değil. Diğerlerinde hep atıflar var.

F.İ.: Yeni galerin The Pill ile işler nasıl gidiyor? İki tarafın da keyfi çok yerinde görünüyor.

L.G.:  Ne güzel bunları duymak… Galeriyi keşfe geldiğimde ilk sergisi vardı. Suela’yı da tanımıyordum daha, hatta Vogue’da bir röportajı çıkmıştı. Havalı hoş bir kadın, yüksek topuklu ayakkabılar saçlar yapılı, açıkçası ilk an hayatta olmaz. Ama biraraya geldiğimizde bana sergiyi o kadar güzel anlattı, sanatçısını o kadar güzel temsil etti ki… Sanatçısını sadece tanıtmayı değil, sevdirmeyi de başardı . Üstüne Balat’a birkaç defa geldim gittim,  başta bir türlü ısınamadım. Eminim herkes de bunu bir kere zihninden geçiriyordur: Şimdi o galeri orada uzaydan inme bir dönüşüm içinde nasıl bir rol oynayacak diye… Ben de bu cümleleri aklımdan geçiriyorken sergime de hazırlanmaya çoktan başlamışım. Eserler ortaya çıkmıştı, ben sergim için yer arıyordum. Şimdi çok farklı algılıyorum ve çok iyi bir karar olduğunu düşünüyorum. 

Yazının devamı...
Ferhan İSTANBULLU Kimdir?

Ferhan İSTANBULLU