"Erdoğan Aksoy" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Erdoğan Aksoy" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Erdoğan Aksoy

Bursa halkından özür diliyorum

8 Aralık 2010

Yemeğimi yiyip, kızımın masalını okuyup uyuttuktan sonra kendimle kaldım bir süre.

Özeleştiri yaptım kendimce.

Kendi kendimi dinledim, fazlasıyla da suçladım aynada gördüğüm adamı.

“Allahım, ben ne yaptım” dedim çoğunlukla.

Şiddeti eleştirirken taraf mı oldum istemeden…?

Üzüldüm…

En çok da geçmişteki anılarım için, Bursa ve Bursalılar için üzüldüm.

Bursa ile ilk tanışmam henüz küçük bir çocukken rahmetli babam ve annemle gittiğim Çekirge kaplıcaları vesilesiyle olmuştu.

Onlar romatizmaları için otel ve çay bahçesi dışında bir istekleri yokken, ben Bursa’nın altını üstüne getirmiştim.

Kaybolma riski yok, nerde olsan çıkabiliyorsun Çekirge’ye nasıl olsa.

Temiz yüzlü insanları, ipek satan çarşıları, tarihi camileriyle hayranlık uyandırmıştı bende.

Romatizmalar her kış tazelenince sık sık gider olduk tabii Bursa’ya.

Altını üstünü bilirim Bursa’nın.

 İçimde Bursa’ya karşı hep bir hayranlık vardı eskiden beri.

Ne zaman sıkılsam İstanbul’un trafiğinden keşmekeşinden, ilk “Bursa” gelmiştir aklıma nedense.

Ne zaman kızsam 3 büyüklere, Anadolu’dan bir takımın şampiyon olmasını istemişimdir.

İlk önce Bursa’nın şampiyon olması geçmiştir içimden.

En fazla Bursa şehrine yakışacağını düşünmüşümdür şampiyonluğun.

Ne zaman bir takımımız görme özürlü bir futbolcu transfer etse Anadolu insanı gelir aklıma.

Altyapısından en fazla futbolcunun Bursa’dan çıkmasını istemiş, gereksiz bulmuştum transfer yapmasını.

Neyse…

Olan oldu artık.

Keşke gereksiz bir gerilimin odağındaki iki takım seyircileri çiçeklerle, çikolatalarla karşılasalardı birbirlerini.

Birbirleri ile öpüşseler, şakalaşsalardı.

Ne olurdu…?

Holigan derseniz her yerde aynı,

Her takımda var maalesef.

Milliyeti, dini, rengi farklı da olsa ruh hali hep aynı.

Ne derseniz deyin, tüm takımların ve örgütlü taraftar gruplarının, içlerinde bulunan şiddet yanlısı kişileri temizlemeleri gerekiyor.

Yöneticilerin şiddete karışmış holiganların avukatlığını yapmamaları, bedava bilet vermemeleri gerekiyor.

Zaten bilinen şeyler bunlar.

Tekrar etmenin anlamı yok.

Ama ben başka şeyler de istiyorum.

Yıllar önce ben küçük bir çocukken abimin elimden tutup beni maça götürdüğü gibi, ben de kızımın elinden tutarak maça gitmek istiyorum.

Eşimle sinemaya gider gibi maça gitmek istiyorum.

Seyircilerin tribünleri doldurmasını, boş tribünlere oynanmamasını istiyorum.

Kulüplerimizin borç içinde yüzmemesini istiyorum.

Takımlarımızın Avrupa’da kupa kaldırmasını istiyorum.

“Şiddet devam ederse gerçekleşir mi bunlar” diye soracak olursanız, cevabı size bırakıyorum.

Ama dedim ya, olan oldu.

Artık herkesin özeleştiri yapma zamanı geldi.

İki tarafta da olaylara karışanların,

Yöneticilerin,

Emniyetin, kısaca herkesin.

Başkalarını bilemem…

İlk kendimden başlıyorum ben.

Öncelikle yazdığım yazıda her nasılsa gözümden kaçmış ve maksadını aşmış  olan bazı ifadelerim için tüm Bursa halkından özür diliyorum.

Gerçekten , kalpten özür diliyorum.

Belirtmeliyim ki; ben Bursa veya İstanbul halkını değil, şiddetin içerisinde olanları eleştiriyorum.

Olmaması gereken görüntüleri eleştiriyorum.

Bursa veya Beşiktaşlıları kötü temsil edenleri eleştiriyorum.

Futbol görsel bir şölendir.

O şöleni en doğru şekilde yaşamak istiyorum.

Herkes de bunu ister diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

Deplasman Fatihi

3 Aralık 2010

Anası sarışın, babası sarışın ise…

Patatesi biraya katık ediyorsa…

Yemeği seviyor, kötekten kaçıyorsa…

Bu Schuster bu yabancıların çoğunu değiştirir…

 

Daha önceki teknik direktörler durumu idare ediyorlardı. Taşın altına elini sokmuyor, iş bilmez yöneticilerin yaptıkları transferlere fit oluyorlardı. İlerleyen haftalarda da yüz yüze baka baka ahbap çavuş oluyor, cümle alemin 2-3.sınıf olduğunu gözünden anladığı futbolcuları cilalamaya çalışıyorlardı.

 

Ama Schuster öyle mi ya..?

“Tohumuna para mı verdim. İstediğimi yapamayan gider. Zaten Demirören ile Adalı kadrodaki futbolcuları kaliteli diye yutturdu bana..” diyerek hırs yapıyor olmalı.

Öyle olmasa boşta 2 tane adam dururken garanti olsun diye tam ortaya pas atan futbolcusunu dövemediği için hırsını yedek kulübesinin camından çıkarmazdı.

Gol olması için basit bir bir şut yeterliyken, Dostlukspor bayan takımı futbolcusu tadında tıngır mıngır avuta pas atanları görünce kulübeden fırlamazdı.

 

Bazı gerçekleri itiraf etmek lazım.

Kadrodaki bazı futbolcular gerçekten yetersiz.

Bu futbolcularla Schuster ya kanser olur, ya da kanser eder.

 

Sözün özü Schuster doğru yolda.

Çünkü en azından gerçeklerin farkında ve hastalığı tespit etmiş durumda.

O yüzden taraftarların kendisine açtığı kredi halen devam ediyor.

O yüzden taraftarlar kendisine halen güveniyor.

 

Ara transferde en az 2 tane çok iyi ve sürekli ilk 11’de oynayabilecek futbolcu transfer edebilirse arzulanan Beşiktaş’ı sahada görebileceğiz.

Zaten şu haliyle bile ligimizin en iyi futbol oynayan en iyi takımı.

Diğerleri gerçekten 1960 modeller.

Allah’tan Türkiye’deki hakemler tam istedikleri gibi, kaval kemiğine çalışanları “fiziği güçlü futbolcu böyle oynar” diye bir ödüllendirmedikleri kalıyor.

Herkes bir alem olmuş.

Kimse futbol oynamaya çalışmıyor.

Futbol oynamak zor, ama oyun bozmak kolay ya, “oyunu pisleştir de pisleştir.”

Herkes bir tutturmuş “Beşiktaş’ın arkasına atılan her top gol olur” diye. Sanki başka takımların defansının arkasına atıldığında “basket” oluyor…?

Adı çıkmış bir kere…

 

Beşiktaş bu yıl şampiyon olamasa bile bir şeyi çok iyi yaptı. O da “Cenk, Ersan ve Necip’i Türk futboluna armağan etti.” Bu üçlüye İsmail de ayak uydurursa Beşiktaş ezeli rakiplerini yarı yolda bırakır.

 

Sofya maçı da aynı G.Saray maçı gibiydi.

Defans fena değildi.

Orta sahada ise Ernst ile Guti fena değildi.

Geriye kalanları ister sat, ister at.

Zaten bu geriye kalanlar iyi olsalardı G.Saray tarihi fark yerdi.

İşte o zaman  Adnan Polat, takımının ligde kaçıncı olduğuna bakmadan bozuk plak gibi sürekli “Tek rakibimiz F.Bahçe” deme pişkinliğini gösteremezdi.

İşte bu geriye kalanlar gerçekten iyi olsalardı Sofya’dan “Utanç Treni”’nin intikamı fazlasıyla alınırdı.

 

Ali Kuçik’i görünce Nobre’ye, Figer’e, Tabata ile Holosko’ya kaptırılan paralara acıyorum doğrusu. Ersan’a bakınca da Zapotocny ile Ferrari’nin aldıkları paranın “gavur parası” olduğuna kanaat getiriyorum.

 

Dakika 74 oldu, Necip’in oyuna girmesini dört gözle bekliyorum. Eğer biraz daha gecikirse televizyonun camından girip Tabata’yı boğacağım yoksa. Allah’tan Bulgar oyuncu azıcık sert girdi de Necip’i hatırladı Schuster.

Oh be…

Nobre çıkmıştı zaten…

Tabata da çıkınca geriye bir Holosko kalıyor.

Skor zaten 2-0 olmuş, bir Holosko’yu da idare ederler artık.

Fakat G.Saray maçının tarifesini Sofya’ya uygulayarak ülkemize altın puanlar getirdi Beşiktaş.

 

Sofya maçında da G.Saray maçında da Guti’ye çok acıdım doğrusu.

Çok zor bir misyonu var İspanyol’un.

Her maçta kazmanın birine zorla gol attırmak zorunda sadece….

 

Yazının devamı...

Kızdırmayın Schuster’i!

9 Kasım 2010

Sonra esnerken resimlerini çekenlere edep yerlerini gösterdi.

Kayseri maçında su şişesini yere çarptı, su şişesi sahaya girdi.

Maç 2 top, 1 su şişesi ve 1 golle tamamlandı.

İspanya’da da Maradona ile kulüp müzesini basıp Barcelona’nın kupalarını kırmış…

Kasımpaşa ve son maçlarda da kulübede sürekli konuşuyor. Sinirinden yerinde duramıyor. Allah’tan İspanyol yardımcısı, kendisini yedek kulübesinde otururken en uçtaki soteye sıkıştırıp futbolculardan izole ediyor da bir skandaldan kurtarıyor. Ama er geç artık bir futbolcu mu olur, yoksa gazeteci veya hakem mi olur, birisini tenhada feci şekilde kıstıracak…!

Aslına bakarsanız bu durum Beşiktaşlılar için sevinilecek bir durumdur. Demek ki Sarışın Melek işine konsantre ve hırs yapmış durumda. Rijkaard gibi seyirci kalmıyor duruma. Hatta eminim ki kendisini büyük hayal kırıklığına uğratan bazı futbolcuları “kara kaplı defterine” şimdiden not almış durumda.

Bu arada itiraf etmeliyiz ki ortada geçici olsa da bir sıkıntı ve başarısızlık var. Bu sıkıntının en büyük sorumlusu da önceki yıllarda transferi yapanlar ve bunu Schuster’e yutturanlar ile “ille de rotasyon” diyen Schuster’dir. Bu sene yaptıkları flaş transferler ile yöneticiler kendilerini taca çıkardığından ihale doğal olarak Schuster’e kalıyor.

Düşünüyorum, taşınıyorum. Binbir dereden su getiriyorum. Kadrodaki futbolcuları kantara vuruyorum, freze ile hatalarını siliyorum, cila ile yeteneklerini parlatıyorum. Yine de bir biri ile uyumlu 11 kişiyi zar zor bir araya getirebiliyorum. Onda da devre arasında 3 iyi transfer yapmak kaydıyla.

“Hep eleştiriyorsun da çözüm olarak ne öneriyorsun” diye soracak olursanız;

Schuster’in öncelikle kadroyu küçültmesi lazım.

Elinde Erhan Güven gibi Tabata gibi 40 tane futbolcu olacağına hiç olmasın daha iyi.

Nihat sürekli olarak “Benim yerim kanatlar değil, forvetin arkası” diye söylenip duruyor

Kendisine 3 maç bu mevkide görev verilmeli, yine saç baş yoldurursa, dönüşünde antrenör olarak yararlanmak üzere İspanya’ya gönderilmeli.

Tabata anında gönderilmeli, yerine malzemeci Süreyya ile Sergen Yalçın dönüşümlü oynatılmalı. Gaziantep’e kaptırılan 8.5 milyon Avro için bir galon soğuk su içilmeli.

Ön liberoluk görevini iki stoper arasında al gülüm ver gülüm tamamlamak isteyen Mehmet Aurelio’nun terli kafasına bir şaplak atılmalı. Eski Aurelio olana kadar Veliefendi’de koşturulmalı.

Ersan Gülüm’ün bonservisi acilen alınmalı, şımarmaması için harçlıkları Hüsnü Güreli’ye emanet edilmeli.

Rüştü ile Hakan’ın yanı sıra Cenk’e de şans verilmeli. O da şamdelden gol yerse son çare olarak Iverson kaleye geçirilmeli.

Kadronun tamamı homojen bir yapıdaymış gibi sürekli rotasyon yapılmasından kaçınılmalı. Necip 3 günde bir maç yapınca yoruluyorsa yol yakınken başka bir iş yapması tavsiye edilmeli.

Almanya’dan 5 tane Ernst daha transfer edilmeli.

FIFA ve  UEFA kandırılabilirse Ernst’e siyah peruk taktırılarak Türk Milli Takımı’nda oynatılmalı.

Defans bloğu ile hücum blokları arasındaki mesafe 30 mu olacak? Yoksa 70 mi?

Bir an önce karar verilmeli.

Schuster eğer sisteminde ısrarlıysa sorumluluk alarak birkaç tane transfer yapılmalı.

Holosko’nun İnönü Stadı’nda değil de Trabzon gibi deplasmanlarda, Nobre’nin ise İstanbul’daki maçlarda oynatılması gerektiği kendisine söylenmeli.

Fatih Tekke ile 2. Raunda çıkılmamalı.

Kendisine gaz verilerek Karadenizli damarı okşanmalı.

Schuster eğer kendisinden yararlanmak istemiyorsa Tekke’nin “Apachi saçları” bahane edilmeli.!

Quaresma’nın Portekiz’de geçirdiği sakatlık tatilinden sonra kafasının neden karıştığı sorgulanmalı.

Maç içinde ısrarla kırmızı kart görmek istemesinin nedenleri aranmalı.

Hakemlerin özellikle İnönü Stadı’nda hakem olduklarını anlamalarının sebebi araştırılmalı.

Beşiktaş’ın maçlarında rakip takımı Beşiktaş’a ezdirmeyen hakemlerimizin F.Bahçe ve G.Saray maçlarındaki eyyamcılıkları klip yaptırılmalı.

FIFA kokartı takmak isteyen hakemlerimizi İnönü Stadı’nda gözlemcilere seyrettirilmeli.

92. dakikada atılan fakat sayılmayan ofsayt golün, ofsaytın görülerek iptal edilmesinden değil de; her pozisyonda bayrak çeken yan hakemin boş atıp dolu tutmasından kaynaklandığı ispatlanmalı.

Bobo rakip ceza sahasının içine boynundan zincirlenmeli.

Ceza sahasının dışında top almaya gittiğinde Nartallo’yu mumla arattırdığı kendisine söylenmeli.

İşbu maddeler halinde sıraladığımız önerilerimiz rağbet görürse siz işte o zaman seyreyleyin gümbürtüyü.

Yine de bu sene şampiyonluk yarışındaki en güçlü takımın Beşiktaş olduğu unutulmamalı.

Çünkü kısır ligimizde futbol oynamak isteyen tek takım var; o da Beşiktaş.

Hakemlerimiz bunu henüz idrak edemese de…

Yazının devamı...

Bir varmış, bir yokmuş

27 Ekim 2010

Bernd tüm zamanını “ince” işlerle geçirir, eski günlerdeki hareketli yaşamını özler dururmuş.

Gel zaman git zaman…

Bu Bernd’e Türkiye’den teklif gelmiş…

“İstanbul’da Beşiktaş diye bir takım var. Gel başına geç. Rakı, balık, şiş kebap kum gibi…”

Beşiktaş’ın durumunu sormuş…

“Abi takım aslında çok iyi. Bir iki transferle Avrupa’da final oynar” demişler.

Kadroda kimlerin olduğunu öğrenmek istemiş..

Her yaş grubundan ensesi kulağı yerinde 60 tane futbolcularının olduğunu, her birine asgari ücret verseler bayağı bir yekün tuttuğunu söylemişler.

Bizim garip Bernd mel mel bakmış önce, sonra da “vardır bir bildikleri” deyip basmış imzayı sözleşmeye.

Önce hazırlık kampında şüphelenir gibi olmuş.

Quaresma ile Guti’yi almışlar.

Bir iki maç böyle idare etmişler.

Az biraz daha gözünü açınca yönetime “hık-mık” edecek olmuş.

Aurelio ile Fatih Tekke ile idare etmesini istemişler.

“Yav Başkan, kime güvensem elimde kalıyor. İnanın defansta kimi oynatacağımı şaşırdım” demiş.

“3 yerli 3 yabancı stoperin, 4 kalecin var, buldukça bunuyorsun” cevabını almış.

“Ama mama… yani şey…kem küm…” derken Başkan devam etmiş..

“Elinde 8 milyon Avroluk Tabata, yıllığı 3.5 milyonluk Nihat, Nobre var. Onları oynat” diye de kükremiş.

“Bak, sana yaramıyorsa ben fabrikaya, mesaiye götüreceğim.. Ona göre haaa..” diye de tehdit edilmiş.


Garibim Schuster de boynunu büküp denileni yapmaya çalışmış.

Hepiciğini sırayla denemiş…

Hepiciğini sırayla oynatmış…

Olmamış, önleri arkaya, arkaları öne doğru taramış.

Olmamış.

Gelen 3 çekmiş, giden 4.

Hepiciği ne hünerleri varsa göstermiş.

Kimisi ıska geçmiş, kimisi bacak arası yemiş, kimisi de topa değil havaya kafa vurmuş.

Ele güne rezil olmuş en nihayetinde bizim Bernd...

En çok da Hiddink’e…

Almanya, Azerbaycan yenilgilerinden sonra kuyruğu tutuşmuşcasına Evliya Çelebi gibi o maç senin, bu maç senin dolanıp dururken ne gereği vardı Kayseri’ye uğrayacak…?

Çok utanmış Hollandalıdan çoookk…

İşin özüne gelirsek;

Maalesef Beşiktaş’ın omurgası yok.

Quaresma ile Guti oynadığında diğerleri de “imana gelip kapasitelerini aşıyorlar” ise de, bu ikili yedikleri tekmelerden sonra bitap düşüp sakatlandıklarından hepten acemileri oynuyorlar.

Zaten bir tanesi geçen seneyi pas geçmişti.

Diğerinin ise yıllık maç ortalaması 14-15.

Menüdeki ana yemek değiller yani.

Bir bakıma “krem şanti” gibiler.

İtiraf etmek gerekiyor ki Beşiktaş’ın transferlere ihtiyacı var.

Öyle çok fazla değil; 3 tanecik.

Bir tanesi geri dörtlünün ortasına, Ferrari, Sivok, Zapo ve zipponun yerine.

Bir tanesi ortanın ortasına, Tabata’nın yerine.

Diğeri de Bobo’nun yanına…

Öyle böyle değil.

Bu alınacaklar geçen senekiler gibi değil, Guti ve Quaresma ayarında olmalı.

Takımın iskeletini, omurgasını oluşturabilmeli.

Sakatlanmamalı.

30 maçın 25’inde oynayabilmeli.

Yemek yapıp, sökük dikebilmeli.

Çöpsüz üzüm olmalı.

Açıkçası transfer edilmeye, Beşiktaş da oynamaya layık olmalı…

Böyle 3 futbolcu bulunur mu bilmem…

Ama bulurlarsa eğer, siz seyreyleyin gümbürtüyü.

Eşantiyondan şişkinlik yapan en az 8 futbolcu babasının evine döner artık.

Allah vere de nafakayı fazla istemeseler.

Yazının devamı...

Fatmagül’ün suçu ne?

23 Ekim 2010

Daha düne kadar tek medar-ı iftiharımız olan Beşiktaş, Porto karşısında yaptığı basit hatalar ile maçtan 3-1 yenik ayrıldı.

İlginç olan ise, karşılaşma sonucunu kimsenin kanıksamamış olmasıydı.

Denilebilir ki ikinci bir Beşiktaş-Manisaspor müsabakası izledik.

Tıpa tıp aynı idi her şey.

Yenilen goller…

Kırmızı kart…

Skor bile neredeyse aynı olacaktı…

Sadece Porto teknik direktörünün jest ve mimikleri Manisa teknik direktörünün ki gibi taklit değildi.

Demek ki Beşiktaş’ın sorunu rakiplerle değil, kendisiyle.

Beşiktaş’la karşılaşacak takımların teknik direktörlerinin işi çok kolay…

Öyle taktiğe maktiğe gerek yok…

1 kaleci, 10 tane de futbolcu seçer önce.

Sahaya çıkmadan önce de “Defansı biraz sağlam tutun, gol yememeye bakın. Nasıl olsa Beşiktaş defansı size 2-3 tane gol pası verir.”

İşleri bu kadar basit.

Bu tespiti Beşiktaş’ı 1 kez izleyen bile yapıyor zaten.

İ.Üzülmez’den 3 yaş küçük Porto teknik direktörü ile Fatih Terim’in çakması Hikmet Karaman bile çözmüş işi…!

Aslına bakarsanız Schuster’e ve onun sistemine pek suç bulamıyorum.

Bazı futbolcular var ki hangi sistemle oynarsa oynasınlar yapacak hata bulurlar hiç zorlanmadan.

İşte Avrupalılar ile aramızdaki en büyük fark bu.

Ne Porto ne kalecileri ne de Hulk öyle aman aman bir futbol oynamadı.

Sadece görevlerini yaptılar.

Hangi şutu 90’dan çıkardı Porto kalecisi…?

Attıkları goller çok mu beceri isteyen gollerdi…?

Bizden tek farkları bedava gol yemiyorlar…

Ellerine fırsat geçince de affetmiyorlar.

Biz ise kolay yiyip zor atıyoruz.

Bir bakıma “Geç buldum, çabuk kaybettim” sendromu..!

Aslına bakarsanız hiç de fena oynamadı Beşiktaş.

Tamamen sahasına kapanan, alan daraltan rakiplerine rağmen oldukça üretkendi Beşiktaş.

Futbol olarak Porto’dan çok daha iyiydi tartışmasız.

Fakat golü yiyene kadar mutlak 2 golden yararlanamazsanız, üstüne üstlük bedavadan goller yerseniz değil Beşiktaş, feriştahı gelse bir şey yapamaz.

O yüzden Schuster’e pek fazla suç bulamıyorum…

Eğer yine de Schuster’i eleştirmemiz gerekirse belki de tek hatası, uzun süredir formsuz olan Hakan’ı yedeğe çekmemesi olmuştur.

Hakan Arıkan kötü kaleci değil, sadece formsuz veya bilmediğimiz bir sorunu var.

Belki aşıktır.

Belki yağmurlu havalarda saçının perması bozuluyordur.

Belki de gözleri 5 derece hipermetroptur...

Ama şu sıralar yedeğe çekilse hem kendisi için hem de takımı için daha iyi olacak gibi.

Yedeğe çekildiği anda da “Hani Hakan Schuster’in 1. kalecisi idi..? Hoca futbolcuya hata yaptığı dönemlerde sahip çıkacak ki onu kazanabilsin…” şeklinde eleştiri alacaktır, bizden söylemesi.

Aslına bakarsanız ezeli rakiplerine bakıldığında sorunları yine de en az olan takım Beşiktaş.

Her ne olursa olsun Avrupa arenasında kaybettiği pek bir şey yok.

Ligde de ezeli rakipleri arasındaki puan farkı dikkate değer değil.

Ammaaa…

Öyle bir iki sorunu var kiiii…

Eğer çözemezse okka altına gider…

Beşiktaş eğer güle oynaya şampiyon olmak istiyorsa…

UEFA Ligi’nde final oynamak istiyorsa…

Kadrosunu takviye etmek zorundadır.

G.Saray gibi öyle komple değiştirmesine gerek yok…!

Bir iki tane transfer sadece….

İlk takviye yapılması gereken mevki forvet. 

Sadece Bobo ile bu iş olmuyor.

Fatih Tekke ile de bir değişiklik olacağını sanmıyorum.

Beşiktaş’a Quaresma ayarında bir futbolcu gerekiyor.

Çözümü;

Nihat senede 3 küsur milyon Avro alıyor.

Nobre ise 2 küsur.

Bu iki rakamı toplasan “5”’ten fazla eder ki bu paraya istediğin futbolcuyu getirirsin.

Mesela herkesin yere göğe sığdıramadığı Hulk’a bu parayla değil futbol, çiftetelli bile oynatabilirsiniz.

Gelgelelim Zapo’nun mevkisine.

Beşiktaş’a “Zapo” değil “Zago” gibi bir stoper gerekiyor.

Schuster eğer bu mevkide seçici davranmazsa ilerde çok sıkıntı çeker.

Tam 2 sene önce Metalist Kharkiv maçında yaptığı hatalarla takımına 2 gol yedirten Zapotocny, bir bakıma Ertuğrul Sağlam’ın istifa etmesine vesile olmuştu.

Öyle ki yaptığı hatalar bunlarla da sınırlı değil.

F.Bahçe maçlarında da yaptığı hatalar henüz hafızalarımızdan silinmiş değil.

Öte yandan Zapo maç içinde de golle sonuçlanmayan kritik hatalara imza attı.

Porto’nun verilmeyen golü “buz” gibi goldü ve Zapo o pozisyonda herhalde Çek Cumhuriyetindeydi.

Hakem o pozisyondan hemen önce, sarı kart gördükten sonra topu yere vuran Portolu oyuncuya kırmızı kartını göstermemiş olmasının verdiği suçluluk psikolojisi ile golü saymamış olsa gerek.

Bir diğer pozisonda da kaleci Hakan topa sahip olmuşken,Portolu Falcao’yu ense kökünden tutup indirmesine hakem penaltı verse, kimse bir şey diyemezdi.

Lafı dolandırmadan Zapo ile Ferrari’yi de beraber yollayıp yerine İ.Toraman’ı da çekip çevirecek iyi bir stoper alınmasını öneririz.

Hem maddi bakımdan tasarrufa gidilir, hem de yabancı kontenjanı boşaltılır.

Bir de Tabata mevzusu var tabii.

Valla ben bu futbolcunun niye alındığını ve oynatıldığını anlayamadım.

Anlayabilen geri gelsin.

 

Yine de her ne olursa olsun Beşiktaş’ta umut var.

Artık ara transferde mi olur, sene sonunda mı olur, bu eksikler giderilirse Beşiktaş’ı güzel günler bekliyor.

 

Yazının devamı...