"Eray Görgülü" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Eray Görgülü" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Eray Görgülü

Ne İnönü kaldı ne Atatürk

9 Mart 2017

Bu yılın başında ismi değiştirilen okulun girişinde ve konferans salonunda bulunan Atatürk yazıları kaldırılmış, büstü de bir kenara atılmıştı. Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin mutlaka soruşturması gerektiğini düşündüğüm olayın detaylarını aktarmadan önce isim değişikliğinin hikâyesini paylaşmakta fayda var.

* * *

Altındağ’da 1930 yılında İnönü ismiyle açılan ilkokul, daha sonra 1950 yılında Alpaslan, 1961 yılında da İrfan Baştuğ isimlerini aldı. Okula, 1992 yılında yeniden İnönü ismi verildi.
İnönü ismini taşıdığı için okula özel ilgi gösteren CHP Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan, okula bir konferans salonu kazandırmak istedi. Bilgehan’ın katkılarıyla yaptırılan konferans salonu 2015 yılında törenle açıldı.
Bu eğitim-öğretim yılının başında ise, mevcudu azaldığı gerekçesiyle okulun Bilim Sanat Merkezi’ne dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Kurumun yeni adı da “İnönü Bilim Sanat Merkezi” oldu.

* * *

Ancak, açıldığı günden bu yana ismi üç kez değiştirilen İnönü İlkokulu’na geçtiğimiz günlerde de 15 Temmuz şehitlerinden Hüseyin Gültekin’in ismi verildi.
15 Temmuz gazilerinin o gece yaşadıklarını bir kitapta kaleme almış bir gazeteci olarak elbette 15 Temmuz şehitlerinin isimlerinin yaşatılmasını ben de isterim. Fakat, bu yapılırken, Türk tarihinde önemli bir yeri olan tarihi bir şahsiyetin ismini silmek mi gerekiyor?

* * *

Bu arada girişinde “Şehit Hüseyin Gültekin Bilim Sanat Merkezi” yazan okulun dış kapısında halen “İnönü İlkokulu” yazsa da veliler ve öğretmenler, “İnönü ismi neden gitti?” diye soruyor.

* * *

Şimdi gelelim skandala...

* * *

Gülsün Bilgehan’ın katıldığı törenle 2015 yılında açılan konferans salonunun tepesindeki “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısı bugün yok. Aynı şekilde Atatürk’ün büstü de bir kenara kaldırılmış. Yine okul binasının girişindeki Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” yazısı da uçmuş.
Söz konusu yazıların, fotoğrafların ve büstün neden kaldırıldığı meçhul. Eminim, okul yönetiminin bir açıklaması vardır.
Yoksa da Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin sormasını ve yanıt almasını umut ediyorum.

HANGİSİ ‘SÜPER’

Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç, katıldığı bir televizyon programında Passolig’le ilgili bir soruya, “Bizim derdimiz vandallarla. Elektronik bilet bunların tespitinde çok ciddi katkı sağlıyor” dedi.
Evet, doğrudur, e-bilet büyük oranda statlardaki olayları önüne geçti. Çok da önemli bir gelişme Türk futbolu adına.
Ancak bir o kadar da Süper Lig’deki seyirci sayısının azalmasına neden oldu. Hafta sonu Ankaragücü maçında tribündeydim. 19 bin kişilik statta Ankaragücü tribününde bir tane boş koltuk kalmadı. Süper Lig’deki Gençlerbirliği maçlarına bakıyorsunuz, seyirci açısından Ankaragücü maçlarının yanından geçemiyor.
Bu diğer illerde de böyle.
Passolig’den sonra kaç tane Süper Lig maçı tam kapasite oynandı?
Halen birçok taraftar Passolig boykotunu sürdürüyor.
Bugüne kadar hiçbir ‘vandal’a rastlamadığımız Gençlerbirliği tribünleri örneğin.
Birçok taraftarın Passolig boykotunu sürdürdüğünü biliyoruz.
Sayın bakan bir futbolsever olarak sizden ricam, ‘vandal’ olmayan ama çeşitli gerekçelerle Passolig boykotu sürdüren taraftarları dinleyin, bir şekilde onları tribüne çekmek için çözüm üretin.

SİGARA YASAĞINI TAKAN KALMAMIŞ

Bu arada, en son Ankara’da tribünde maça gittiğimde sigara yasağına uyulduğunu ve görevlilerin de bu konuda hassas davrandıklarını hatırlıyorum. Fakat bu hafta sonu gördüm ki, tribündeki ‘sigara yasağı’ çoktan unutulmuş. Sigara yakan hiç kimse yasağı umursamıyor, rahatça sigara içiyordu. Zaten ortada denetim yapacak görevli de yoktu.

2 GÜN CEZAYA ŞAŞIRMIŞTIK SAKARYA’DA 30 GÜN VERİLDİ

Sakarya’nın Pamukova ilçesinde bir özel halk otobüsüne verilen 30 günlük hattan çekme cezasını duyunca aklımıza ilk olarak yaklaşık üç ay önce Ankara’da yaşanan iki olay geldi. Birinde Etlik-Balgat hattında çalışan 263 No’lu özel halk otobüsünde muavinin gazi kızı için “beleşçiler” dediği iddia edilmiş, görüntülerin incelenmesinin ardından da şoför ve biletçi işten çıkarılmış otobüse de 2 günlük parka çekme cezası verilmişti. Hemen ardından bir şehit kızının da benzer bir olay yaşadığı ortaya çıkmış, bu otobüse de 2 gün men cezası verildi. Sakarya’da ise ücretsiz seyahat hakkı tanınan kişilerle ilgili yönetmeliğe uymadığı belirtilen bir görevlinin bulunduğu otobüse 30 günlük bir ceza verildi. Her iki yönetmelik de aynı yönetmelik. Cezalar neden bu kadar farklı? Sakarya’daki ceza mı çok, Ankara’daki ceza mı az?

Yazının devamı...

Ankara’nın çocukta acı tablosu

5 Mart 2017


Tablo aslında Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) daha önce Türkiye geneline ilişkin açıkladığı rakamları da kapsasa da, bu tabloyla Ankara’daki rakamları ilk kez görmüş olduk. 

RAKAMLAR ALARM VERİYOR

TÜİK verilerinden elde edilerek, Meclis’e sunulan ve Ankara’yla Türkiye genelinin karşılaştırmasının yapıldığı istatistikler, Başkent’te eğitim yaşındaki çocuklarla ilgili alarm verilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Nazlıaka’nın TÜİK’in verileriyle ilgili hazırladığı raporda yer alan en çarpıcı rakamlardan birisi, 2010 ve 2015 yılları arasında mağdur edilme, suça sürüklenme, evden kaçma gibi çeşitli gerekçelerle güvenlik birimlerine getirilen çocukların sayısı. Altı yılda tam 52 bin 329 çocuk, güvenlik birimlerine getirildi.

YÜZDE 155’LİK ARTIŞ

2010 yılında 4 bin 966 çocuk güvenlik birimlerine getirilirken bu sayı 2015’te 12 bin 686’yı buldu. Türkiye genelinde bu verideki altı yıllık artış oranı yüzde 61 iken, Ankara’da yüzde 155’e ulaştı. Yine TÜİK’in verilerine göre Türkiye genelinde mağdur edilen çocuk sayısı 2010 yılında 76 bin 428 iken bu rakam 2015 yılında yüzde 86’lık bir artışla 142 bin 179’a ulaştı. Ancak, bu artış Ankara’da çok daha büyük oranlarda gerçekleşti.

28 BİN ÇOCUK MAĞDUR

2010 yılında 2 bin 862 olan mağdur edilen çocuk sayısındaki altı yıllık artış oranı yüzde 134 oldu ve bu sayı da 6 bin 717’ye ulaştı. Altı yılda mağdur edilen toplam çocuk sayısı ise 28 bin 364’ü buldu. Suça sürüklenmede Türkiye genelinde yüzde 41 olan altı yıllık artış oranı, Ankara’da yüzde 110’u buldu. Ankara’da suça sürüklenen çocuk sayısı 2010 yılında bin 460 iken, 2015 yılında bu sayı 3 bin 211’e ulaştı. Altı yılda Ankara’da suça sürüklenen çocukların toplam sayısı da 14 bin 813’e ulaştı.

13 KATLIK BİR ARTIŞ

Evden kaçan çocuk sayısında ise Türkiye genelinde yüzde 6’lık bir azalma olmasına karşın Ankara’da 2010’da 10, 2015’te 80 çocuk evden kaçtı. Diğer yandan 2010 yılında bilgisine başvurulmak için emniyete getirilen çocuk sayısı 73 iken bu sayı 13 kat artarak 2015 yılında 944’ü buldu.
Çocukların ‘bulunduğu kurumdan kaçma’ istatistiklerinde de gözle görülür bir artış söz konusu. 2010 yılında yalnızca 2 çocuk Ankara’da bulunduğu kurumdan kaçarken, bu sayı sonraki yıllarda sırasıyla 2011’de 35, 2012’de 72, 2013’te 51, 2014’te 60, 2015’te ise 43 olarak gerçekleşti.

TEK AZALAN SOKAKTA ÇALIŞMA

Ankara’da güvenlik birimlerine getirilen çocuklarla ilgili elle tutulur tek olumlu tablo ise, ‘sokakta çalışma’yla ilgili. 2010, 2011 yıllarında hiçbir çocuk ‘sokakta çalışma’ gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirilmemişken, 2012’de 1, 2013’te ise 3 çocuk bu sebeple güvenlik birimlerine gelmiş gözüküyor. (muhtemelen bu yıllarda bununla ilgili istatistik tutulmuyordu). Fakat bu sayı bir anda 2014 yılında 926’ya çıkıyor. (yine muhtemelen bu yılda istatistik tutulmaya başlanmış). Yine de bir sonraki yıl 2015’te bu gerekçeyle güvenlik birimlerine gelen çocukların sayısı 248’e düşüyor.

ONLAR BİZİM GELECEĞİMİZDİR

Ankara'da çeşitli gerekçelerle güvenlik birimlerine getirilen çocuklarla ilgili çarpıcı bilgileri gündeme getiren Nazlıaka, şunları söylüyor: “Çocuklar bir ülkenin geleceğidir. Çocuklar için yeterli eğitim olanaklarının sağlanması, gerekli sağlık hizmetlerinin verilmesi, güvenli bir çevrenin ve aile ortamının oluşturulması devletin öncelikli görevidir. Çocukların adli vakalara karışmasına yönelik veriler bir ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmişlik düzeyini gösteren en önemli verilerin başında gelir. İşsizliğin artması, gelir dağılımının bozulması, göç, terör vb. olaylar en çok çocukları etkilemektedir.
Ülkemizde suça itilen çocuklara ilişkin veriler her geçen yıl kötüye gitmektedir.”

ÇOCUKLAR NEDEN EMANET EDİLDİKLERİ KURUMDAN KAÇIYOR

Nazlıakai vahim tabloyla ilgili Meclis’e sunduğu soru önergesinde ise şu soruların yanıtlanmasını istedi:

* Türkiye geneli ve Başkent Ankara’da güvenlik güçlerine getirilen çocuk sayısındaki artışın nedenleri nelerdir? Bu sayısının artmasının nedeni ülkemizin giderek bozulan ekonomik yapısı, gelir dağlımı ve sosyal yapısı mıdır?

* Bu sayının artmasında göç ve terör olaylarının etkisi nedir?

* Türkiye genelinde 2010-2015 döneminde toplam bin 216 çocuk koruma ve bakım altında bulunduğu kurumdan kaçmıştır. Kaçma olaylarında 2010 ile 2015 arasında yüzde 40’lik bir artış görülmektedir. Bu çocukların emanet edildiği kurumlardan kaçma gerekçeleri nedir? Kaç çocuk bulunarak kurum, aile ya da vasisine teslim edilmiştir? Bu olaylarla ilgili hakkında soruşturma açılan personel var mıdır? Görev ve unvanları nedir?

* Güvenlik birilerine getirilen çocuklara ilişkin TÜİK verileri belli başlıklar altında toplanmaktadır. Güvenlik birimlerine getirilen çocukların kaçı tacize uğradığı için güvenlik birimlerine gelmiştir? Bu sayı Ankara özelinde nedir?

* Ankara’da 2008, 2016 yıllarında yıllar itibariyle güvenlik birimlerine getirilen çocukların, yaş grubu, cinsiyeti, ilçelere göre dağılımını gösteren ayrıntılar nedir?

Yazının devamı...

Binde 2 deyip geçilemez

27 Şubat 2017

Hemen bir oranlama yaptınız ve binde 2 çıktı. 

Çok küçük bir oran değil mi?
Oysa, Çiğdem, Çukurambar ve 100. Yıl’da oturanlar için hiç de öyle değil.
Onlar şu günlerde bu ‘binde 2’ için, büyük bir mücadele veriyor.
Tıpkı, 2011 yılından beri, 40 bin metrekare büyüklüğündeki parkın 16 bin metrekaresinin inşaata açılmasına karşı verdikleri mücadele gibi.

* * *

Bu kez söz konusu ‘binde 2’ ise, Birlik Parkı’ndaki çimlerin ortasına dökülen betonun büyüklüğü. Kısaca hatırlayacak olursak, 29 Kasım 2011 tarihinde Büyükşehir Belediye Meclisi’nde alınan kararla Birlik Parkı’nın büyük bir kısmının konut ve ticaret alanı olarak imara açılması öngörülmüştü.
Bu karar, mahkemeden dönünce ikinci bir imar değişikliği yapılmış, o da bölge halkının hukuk mücadelesi sonucu yargıdan onay alamamıştı.
Dava şimdi temyiz aşamasında.

* * *

Meclis kararıyla girilemeyen Birlik Parkı’na bu kez 80 metrekarelik betonla girildi.
Ne için?
Mescit yapmak için.
Günlerdir mahalleli anlatıyor, dilinde tüy bitti.
Bölge halkı, dini ibadetleri için yıllardır Birlik Parkı’na yaklaşık 250 metre mesafedeki mesciti kullanıyor. Ayrıca parka 100 metre ve 500 metre mesafede 2 ayrı cami daha inşa ediliyor.

* * *

Haliyle, çevre sakinleri de soruyor. Durup dururken parkın ortasında nereden çıktı bu mescit diye...
Diyelim ki, tüm bunlara rağmen gerçekten dördüncü bir ibadet yeri ihtiyacı ortaya çıktı ve mahallede yakına bir yerlere bir mescit yapılmasını isteyenler de var. Tüm bunlara karşın mescidin yeri burası mı olmalı?
Bu mescidin yeri yıllardır vatandaşların yaz kış kullandığı, çocukların üzerinde özgürce koşabildiği o çimlerin ortası mıdır?
Başka bir yer bulamadınız mı?

* * *

Evet o ‘binde 2’ yani 80 metrekare, Birlik Parkı çevresinde yaşayanlar için çok büyük anlam ifade ediyor.
Şehir merkezi her geçen gün daha da betona gömülürken, kafamızı kaldırdığımızda artık neredeyse gökyüzünü görünmez kılan upuzun gökdelenler yükselirken değil 80 metrekare, 1 metrekare yeşil alanın bile çok önemi var Ankaralılar için.

OTOYOLA YAKLAŞTIKÇA DEMANS RİSKİ ARTIYOR

Otoyollar ve yoğun trafiğin olumsuz sonuçları düşünüldüğünde genelde akla ilk hava kirliliği problemi gelir. Oysa, kentlerde yoğun taşıt kullanımının beraberinde getirdiği başka sorunlar da ortaya çıkabiliyor. Dünyanın en yaygın sağlık dergilerinden biri The Lancet, geçtiğimiz günlerde ilginç bir çalışmaya yer verdi. Toronto, Carleton, Dalhousie ve Oregon Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacıların katkıda bulunduğu çalışmanın sonuçları, şehir içinde 3-4 şeritli yollara sahip olan Ankara’yı da yakından ilgilendiriyor. Ana yollara yakın oturmakla demans, parkinson hastalığı ve multiple skleroz (Çoklu sertleşim) arasındaki bağlantıyı keşfetmek isteyen bilim adamları, Kanada’nın Ontario bölgesindeki 20-85 yaş aralığındaki 6,5 milyon kişiyi ikametgâh adreslerine göre incelemiş. Bunun sonucunda da yoğun trafiğin yaşandığı yollara 50 metre uzaklıkta oturan kişilerin demansa yakalanma oranlarının, 300 metre uzaklıkta ikamet edenlerden yüzde 7 daha fazla olduğu ortaya konulmuş. 

Çalışmada, trafikle parkinson ve multiple skleroz arasında bir ilişki bulunmasa da demans riskine ilişkin ortaya konan veri ciddi bir tartışma konusu.

O MAKAMDAKİ BU GÖRÜNTÜDEN HABERDAR OLSAYDI NE TEPKİ VERİRDİ

Sosyal medyada son birkaç gündür bir video dolaşıyor. Twitter’da “Ankara_cevirme” hesabından 23 Şubat günü paylaşılmış ve “18.14 Eskişehir Yolu-Kızılay istikameti 2 tane ambulans makam geçeceği için bekletiliyor” denilmiş. Armada AVM terasından kaydedildiği anlaşılan görüntüyü çeken kişi önce MTA’nın az ilerisinde trafikte bekleyen ve sireni çalan iki ambulansa odaklanıyor. Daha sonra da kamerasını sola döndürüyor ve yolu kesen polis ekiplerini çekiyor. Polislerin siren sesini duymaması mümkün değil çünkü arada çok az mesafe var. Kendisi için yol kesilen o makamdaki kişi, acaba bu görüntüden haberdar olsaydı ne tepki verirdi? “Yazık değil mi o ambulansın içindeki hastalara” diye düşünmez miydi?
Belki de hayatta kalmak için saniyelerle yarışıyor o ambulansın içindekiler. Bu tür durumlarda yol kesen ekiplerin biraz daha inisiyatif alması gerekmez mi? “Karla kaplı yollarda Anadolu’nun her yerine ulaşıyoruz. Ama trafikte bir tek seni aşamıyoruz” diyerek kamu spotu yapan Sağlık Bakanlığı’nın özellikle Ankara’da zaman zaman yaşanan bu sıkıntıya eğilmesi gerekiyor.

Yazının devamı...

‘Kahramanlar’ı unuttuk mu

9 Şubat 2017

* * *

Onlarca vatandaşımızı kaybettiğimiz, yüzlerce Ankaralının belki saniyelerle, dakikalarla kurtulduğu bu saldırıların ardından terörü lanetlemek ve yitirdiklerimizi karanfillerle anmaktan başka bir şey gelmedi elimizden.
Sonrasındaysa ‘saldırılarda ölenleri anmak adına en azından bir anıt yapılmalı’ fikri ortaya çıktı.

* * *

Büyükşehir Belediye Meclisi de 10 yıl önce Ulus Anafartalar Çarşısı önünde gerçekleşen saldırıya da dahil ederek, Gar önü, Merasim Sokak ve Kızılay Güvenpark Otobüs Durağı’nda meydana gelen terör saldırılarında hayatını kaybedenler için başkanlıkça uygun görülecek bir yere “Kahramanlar Anıtı” yapılmasını kararlaştırdı.

* * *

Karar, geçtiğimiz yıl mayıs ayında alınmıştı.
Bu kararın üzerinden de neredeyse bir yıl geçti.
Konuyla ilgili bugüne kadarki tek açıklama geçtiğimiz yıl haziran ayında yapıldı ve eskiz çalışmalarının sürdüğü belirtildi.
O günden sonra bildiğimiz kadarıyla somut bir adım atılmadı.
Anıt için heykeltıraşlar ve sanatçılara yönelik açılmış herhangi bir yarışma da yok.
Anıt nasıl olacak, nereye konacak o da belli değil.
Aileler dışında bu işin takipçisi olan da yok.
Gelinen duruma bakıldığında ‘kahramanlar’ı unuttuk gibi...

ACELE ETMEYELİM GEÇ DE KALMAYALIM

Kahramanlar Anıtı’nı tanıdığım birkaç heykeltıraşa sordum, “bir yılda yapılamaz mıydı?” diye. Hemen hepsi de bu anıtın Ankara için çok önemli olduğu ve aceleci davranılmaması gerektiği görüşünde birleşti ancak, şunu da ekledi: “Anıt, tüm terör saldırılarında yitirdiklerimizi temsil etmeli ve bunun için geniş katılımlı bir yarışma açılmalı. Bu yarışma da bugüne kadar çok rahatlıkla açılabilirdi. Geç kalındı.”

KONUNUN UZMANININ SÖZLERİNİ HATIRLAYALIM

Ankara’ya yapılacak “Kahramanlar Anıtı”, hem terör saldırılarında şehit olanları saygıyla anmak açısından hem de ileride büyük travmalara yol açmaması için yas sürecini doğru düzgün yaşayabilmemiz açısından büyük önem taşıyor. Ankara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Çevik, ısrarla bu konunun üzerinde duruyor. Saldırıların hemen arkasından yaptığımız röportajda üzerine basa basa söylediklerini kısaca hatırlatmakta fayda var:

* Sürekli acılar yaşandığı için maalesef toplum, duyarlılığını kaybediyor.
Türk toplumunda çoğunlukla yas tutmayla ilgili bir kaçma eğilimi vardır.
Biz, acılardan kaçmaya çalışan, bunları inkar eden, yok sayan bir toplumuz.

* Ağlamak, yas tutmak bir olumsuzluk gibi algılanıyor. Tam tersi biz bu yası erteledikçe, kayıplarımızla ilgili muhasebeyi içimizde yapamadığımız için, gerçekçi bir yol da tutturamıyoruz. Çünkü bir insan bir şeyi kaybettiği zaman, kendi içinde bir muhasebe yapmalı ve “Nasıl yapsaydım, bu kaybı yaşamazdım?” diye sorarak, ders çıkartmalı.

* Kayıplarımızdan ders çıkaramadığımız için tarih tekerrürden ibaret oluyor sürekli olarak. Toplumu yönetenlerin bu yası örtbas edecek şekilde davranmaması gerekiyor. Aksine toplumsal hafızada belli bir yer edinmesi bakımından ve bunu sürekli hatırlatacak anıtların dikilmesi lazım bu olayların yaşandığı yerlere.

* Acı hatıralarımızla yaşamamız lazım. Onun için de bunu yaptığımız zaman daha sağlıklı bir biçimde kaybın üstesinden gelebilme durumuna erişiriz.

Yazının devamı...

Reina ayarında cevapsız sorular

1 Şubat 2017

İş çıkışı buluştuk. Konur Sokak ve çevresinde alkollü mekanları olan beş işletmeci daha masamızdaydı. Mekan ve işletmeci isimlerini veremiyorum çünkü bundan sonra görmeleri muhtemel baskıların da sorumlusu olmak istemem. Zaten, Kızılay çevresindeki bütün alkollü mekan işletmecileriyle ortak hareket ediyorlar ve dertleri de aynı: “Ankara Valiliği’nin alkollü işletmelere getirdiği özel güvenlik bulundurma zorunluluğu.”

* * *

Valilik, İstanbul’da yılbaşında Reina’ya yapılan saldırının ardından Ankara’da güvenliği sağlamak adına böyle bir karar almıştı. Uygulamaya ilişkin kafalarında bir sürü soru işareti bulunan işletmeciler, bunlara yanıt arıyor.
Kendileriyle görüşülmediğini, fikirlerinin alınmadığını belirten işletmeciler, en başta Vali Ercan Topaca’nın şu soruları yanıtlamasını istiyor:

* İstanbul’da gerçekleşen bir saldırının faturası neden Ankara’ya çıktı? Üstelik uygulama, saldırının yaşandığı İstanbul’da söz konusu değilken neden Ankara?

* Hangi kriterler dikkate alındı? Kriter, kalabalık mekânlar mı, yoksa mekânların alkollü olması mı? Örneğin aynı sokakta aynı kapasiteyle yan yana hizmet verdiğimiz bir kafe bu uygulamadan neden muaf?

* Kızılay’da aynı anda 500’ün üzerinde kişiye hizmet veren kahveciler var. 5 katlı bir simitçi var. Bu tür kalabalık mekanlar terörün hedefi değil mi?

* Kapıya koyacağımız güvenlikler silahsız olacak. Reina’da kapıda silahlı bir polis olmasına karşın saldırı önlenememişken bu tür saldırıların silahsız bir güvenlikle nasıl önlenebileceği düşünülüyor?

* Konur, İnkılap Sokak ve çevresiyle Sakarya Caddesi’ni düşünün. Her mekanın önünde bir X-ray cihazı ve güvenliğin olması insanlarda daha fazla güvenlik kaygısı oluşturmaz mı?

* İnsanlar sokağa çıksın diye “Hayatına Sahip Çık” kampanyaları yürütülüyorken, ATO, Ankara’da sokaktaki ticari hayatı canlandırmak için Alışveriş Festivali yapıyorken, bu uygulamanın birçok işletmenin kapanmasına sebep olacağının farkında değiller mi?

BİZE KARŞI YILDIRMA POLİTİKASI YÜRÜTÜLÜYOR

Kendilerine yönelik bir yıldırma politikası güdüldüğünü iddia eden işletmeciler, bazı polislerin mekânlardaki kimlik kontrolü uygulamasını taciz boyutuna vardırdığını iddia ederken diğer yandan da yetkililerin kendilerini gazinocu ve pavyoncularla karıştırmasından dert yanıyor. Ankara Ticaret Odası’nda da seslerini duyuramadıklarını çünkü, bağlı bulundukları komitede lokantacıların hakim olduğunu belirten işletmeciler, “Bizim sıkıntılarımız burada da gündeme gelmiyor” diyor.

PALANDÖKEN'İN KAPISINI ÇALDILAR

Biraraya geldiğimiz işletmeciler, aynı gün dertlerini TESK Başkanı Bendevi Palandöken’e de anlatmış. “Ülkemizde yaşanmakta olan ekonomik durgunluk dolayısıyla en çok etkilenen faaliyet alanlarından biri de yeme-içme sektörü oldu. Lokantalar boş kalmakta, düşen iş kapasitesi, artan maliyetlerden dolayı çalısan maaş, SGK, vergi gibi ödemelerini yapmakta çok büyük güçlük çekiyoruz” diyen işletmeciler, Palandöken’den bir adım atmasını istemiş. Kızılay esnafı şimdi, İçişleri Bakanı’yla görüşeceğini ve soruna bir çözüm bulmaya çalışacaklarını belirten Palandöken’den olumlu bir haber bekliyor.

Yazının devamı...

Satranç Ailesi Ankara’ya turnuva salonu istiyor

30 Ocak 2017

Geçtiğimiz yıl bin 700 sporcunun yarıştığı şampiyonada bu yıl sporcu sayısının 2 bin 500’e ulaşması da herkesin övünç kaynağıydı. Fakat, turnuva boyunca bir yandan, gözlerinden ışık saçan pırıl pırıl çocuklara ve gençlere umutla bakarken, diğer yandan Ankaralı ailelerin serzenişlerini dinledim.
7-18 yaş arası kızlar ve genel olmak üzere toplamda 24 kategoride madalyaların verildiği turnuva sonunda 160 sporcuyla temsil edilen Ankara’dan yalnızca bir birincinin çıkmış olması da aslında ailelerin ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu.

* * *

Ankara’yla ilgili ilk olarak Satranç Federasyonu Ankara İl Temsilcisi Engin Güleç’i dinledim.
30 Kasım itibariyle Ankara Temsilcisi olduğunu belirten ve kısa zamanda yoğun bir tempoyla çalıştıklarını belirten Güleç, Ankara’yla ilgili ilk ve en önemli hedeflerinin en az 300 kişinin rahatlıkla aynı anda maç yapabileceği, velilerin rahatlıkla bekleyebilecekleri, canlı yayın odalarının olduğu bir turnuva salonu kazandırmak olduğunu söyledi. Diğer birçok ilde turnuva salonu olduğuna dikkat çeken Güleç, “Ankara’da bürokrasiyi aşamamaktan” şikayetçi oldu.

* * *

Turnuvaya öğrencileriyle birlikte gelen Nesibe Aydın Okulları satranç öğretmeni Kemal Şahin de, turnuva salonu eksikliğinden konuşurken, Anadolu’da çok küçük imkanları olan belediyelerin bu küçücük imkanları seferber ederken Ankara’da milyarlık bütçeleri idare eden belediyelerin satranca kaynak ayırmamasından yakındı. Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in torunlarının da lisanslı sporcu olduğunu ve satranç turnuvalarına katıldığını belirten Şahin, “Buna rağmen, Melih Bey satranç konusunda bizlere yardımcı olmuyor. ASKİ’nin Beştepe’de güzel bir tesisi var. Bundan faydalanamıyoruz.Sadece Büyükşehir de değil, ilçe belediyelerinin de sosyal tesisleri var. Onlar niye açmıyorlar tesislerini bu çocuklara” dedi.

VELİLER ÇOK DERTLİ

Satranç Federasyonu temsilcileri, antrenörler ve öğretmenlerin yanında veliler de, diğer illerde yerel yönetimlerin verdiği desteğin Ankara’da verilmemesinden dert yanıyor. Turnuva’ya Ankara’dan gelen veli Serdar Akbulut, “Satranç, çocuğa her yönden fayda sağlıyor, zihin ve mantıksal gelişimini tamamlarken aynı zamanda disiplinli olmayı öğretiyor. Satranç çocuk için bu kadar faydalı ancak, biz veliler için çok yorucu olabiliyor” diyerek, turnuva salonu eksikliğine dikkat çekti. Türkmenistan’dan iki yıl önce Ankara’ya gelen Gulya Çırak da, Akbulut gibi turnuva salonu eksikliğinin başkent Ankara için kabul edilemez olduğunu belirtirken, şöyle dedi: “Burada turnuvalar yemekhanelerde yapılıyor ve fiziki şartlar çok uygun değil. Türkmenistan’da gereken tüm şartlar, devlet tarafından sağlanıyor, ancak burada her yükü veli karşılamak zorunda. Örneğin Ankaralı bir aile var, maddi durumları iyi değil, ismini vermek istemiyorum. Çocuğun kurs alma şansı yok. Evinde oturuyor, kitaplardan kendi kendine çalışıyor. Ve şu anda bu çocuk bu turnuvada 8 maçın 7’sini kazandı. Bir de devlet desteklese düşünün nasıl olur?”
Kızı iki yıl önce milli takıma giren Tülay Dinçer de, turnuva salonu sıkıntısının yanında velinin üzerindeki yüklere dikkat çekerek, şunları söyledi: “Ben beden eğitimi öğretmeniyim, evet bütün sporlar zor ama satrançta şöyle bir zorluk var. Maddi anlamda destek görmüyoruz. Hakemlerimiz çok yoğun mesai harcıyor ve aldıkları ücret yok denecek kadar az. Bu yüzden hakem bulmakta da zorlanıyoruz. Bir de yurtdışı turnuvalar çok önemli ancak katılım sayısı çok az. Çünkü örneğin en yakın Yunanistan’daki bir turnuvaya katılabilmek için en az 10 bin TL para harcamanız gerekiyor. En başarılı iller küçük iller, çünkü imkanları daha fazla oluyor. Çanakkale’de çocukların yılda bir sefer turnuva masrafları karşılanıyor. Balıkesir’de şu anda 10 yaş oynayan Elif Naz Akat kızımız var. Birinci masada oynuyor, çünkü çok turnuvaya gidiyor. Çünkü Balıkesir Belediyesi, onun turnuva masraflarını karşılıyor, sponsor oluyor.”

YEREL YÖNETİMLERE BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR

Son olarak büyük bir şampiyonayla Antalya’da 2 bin 500 sporcuyu buluşturan Satranç Federasyonu’nun başkanı Gülkız Tülay’ı dinliyoruz. Federasyon olarak, satranca ilginin artırılması ve yaygınlaştırılması konusunda Türkiye genelinde çok sayıda projeye imza attıklarını ve epey bir mesafe aldıklarını belirten Tülay’a, Ankaralı velilerin turnuva salonu taleplerini sordum, o da şunları söyledi: “Ankara’da son dönemde satranca çok büyük ilgi var ve artık okulların salonlarına sığmıyoruz. O nedenle Ankara’da satranca tahsis edilen bir turnuva salonunun olması lazım. Hemen hemen her hafta sonu 300-400 kişinin katıldığı turnuvalar yapılıyor. Belli günlerde bu sayı binlere ulaşıyor. O yüzden salon anlamında bu büyük turnuvalar bölünmek durumunda kalıyor. Uzun zamandır arayış içindeyiz ama maalesef bir yer edinemedik. Birkaç belediyeye başvuruldu. Örneğin Çankaya Belediyesi’yle görüşmeler yapıldı ama oralardan da çok olumlu sonuçlar alınamadı. Belediyeler verdikleri salonları çok amaçlı kullanmak istiyorlar. Satrançta masa sandalye, satranç takımı bunları sürekli taşımak çok zor. Belediyelerin salonlarında masa sandalye düzeni yok. Satrancı artık yemekhanelerden çıkarmak lazım. Birçok ilde satranca tahsis edilmiş salonlar var. Örneğin Antalya’da büyük bir spor salonu yapılmış, bir bölümü sadece satranca verildi. Mersin’de var örneğin. Ama üç büyük ilimiz Ankara, İstanbul ve İzmir’de yok. Bir yer tahsis edilecek olursa hem il temsilciliği olarak kullanılır hem de diğer zamanlarda antrenörlük, hakemlik eğitimleri ve seminerler için kullanılır. Bu konuda Gençlik Spor İl Müdürlükleri’nin yanı sıra yerel yönetimlere büyük görev düşüyor.”

Yazının devamı...

Devlet, desteğini ayrım yapmadan daha da yaymalı

22 Ocak 2017


Oyunun girizgâhında sizdeki bilet fiyatlarıyla, Devlet Tiyatroları’nın sergilediği oyunlardaki bilet fiyatlarını kıyaslayanlar olduğunu belirterek, buna biraz sitem ettiniz. Sizce, nasıl bir yol izlenmeli?

Devletin tiyatroya, operaya, baleye, plaskit sanatlara, edebiyata, şiire desteği olmaması düşünülebilir mi? Destek olmalı, hem de yayılarak artarak olmalı. Ama, onlar devlet tiyatrosu oyuncuları, burası hangi devletin, hangi halkın oyuncuları. Böyle bir ayrım olamaz. Bu şartlar, eşit olarak paylaştırılmalı ve devlet bütün gücünü kullanarak bu desteği daha da yaymalı. Sadece beş altı ilde kadrosu, salonu olmamalı. ‘Turneye gidiyoruz’ diye yanıt veriyorlar. Doğru, turneye gidiyorlar ama Ardahan’daki seyirci ‘acaba buraya üç yılda bir oyun gelir mi’ diye beklememeli. Orada da salon ve kadro açmalı ve onlara bırakmalı, onlar yapmalı. Yunanistan Devlet Tiyatrolarını kapattı. Almanya Devlet Tiyatrosu diye bir şey yok. Ama, Almanya’da her yerel yönetimin desteklediği onca tiyatro var, sahne var. Örnek olsun diye söylüyorum, yoksa tabi ki devlet, tiyatrolarını kapatsın demiyorum. Ancak, daha dar bir çerçevede devlete bağlı olsun. Bugün mesela ‘Barış’ oyununu oynayabilir mi? Oynanamaz, başka türlü itirazlar olur. O zaman, tiyatronun özgür olmadığı bir yerde sanat denemez ona.

Bakanlık, bir yandan bu sıkıntıyı gidermek adına her yıl özel tiyatroları destekliyor, siz bu yardımı almıyor musunuz?

Yardım almıyoruz. Sebebi şu. Bizim, Tiyatro Actor Studio olarak, farklı bir kimliğimiz, kurumumuz ve de tiyatro anlayışımız var. Fakat bir dönem bulunduğumuz Panora AVM’de Müjdat Gezen Sanat Merkezi’yle birlikte de eğitim veriyorduk. Birkaç kere başvurduk ve dedik ki; ‘biz ayrı ve bağımsız bir tiyatroyuz. Burası Müjdat Gezen Tiyatrosu değil, çünkü başında tiyatronun Müjdat Gezen yok. Biz varız, bizler yönetiyoruz.’ Fakat değerli yöneticilere bu durumu çok anlatamadık. Biz de ‘peki madem öyle, olsun böyle’ diyerek vazgeçtik. Yaklaşık 5 yıldır da hiç başvurmuyoruz. Hiç de bir kuruş yardım almadık.

ÖZAL DÖNEMİNDE DEVRİ TONTON’U OYNAYIP YARDIM ALMIŞTIK!

Mevzuatla ilgili bir sorun olabilir mi?

Umarım sizin iyi niyetli yaklaşımınız gibi mevzuat problemidir. Çok da aslında artık bizi ilgilendirmiyor. ‘Canları sağolsun’ diyoruz. Ama sanırım siyasetle ilgili bir durum var. Burada, bir anekdotu paylaşmak isterim. Ben daha da gençken, Turgut Özal başbakandı. Ve ‘tonton’ olarak anılırdı. Rahmetli Süleyman Demirel’in zamanında ‘Devri Süleyman’ diye bir oyun hazırlamıştı, Ankara Meydan Sahnesi. Süleyman Demirel, ona gülmüş geçmiş. Ben de o gelenekten gelmem hasebiyle dedim ki, madem ki Özal devri, “Devri Tonton” diye bir oyun kaleme aldım. Ve Ankara Halk Tiyatrosu’nda biz bu oyunu oynadık. Kültür Bakanı da Namık Kemal Zeybek, o da hatırlayacaktır. Arkadaşlar ‘yardım için başvuralım’ deyince ben de önce ‘delirmeyin, Devri Tonton’u oynayıp, yardım mı isteyeceğiz’ dedim ama sonra şansımızı denedik. Ve bize o yardımı verdiler. Dahası, Semra Hanım, kulakları çınlasın bir basın danışmanı vardı, onlar da papatyalar olarak anılırlardı. Onlar Gençlik Parkı Açık Hava Tiyatrosu’nda oyunumuzu izleyip, gülüp, alkışlayıp gittiler. Bir yere gönderme yapmak derdim değil. Sadece o zamanlardan, bu zamanlara görelim diye anlattım.

MALTEPE PAVYONLARI ESKİDEN TİYATROYDU

Ankara’da özel tiyatro sayısı yeterli mi?

Eskiden daha fazlaydı. Örneğin Ankara Halk Tiyatrosu’yla beraber, Ankara Sanat Tiyatrosu, Ankara Birlik Tiyatrosu, Ankara Meydan Sahnesi, Öncü Sahne gibi şimdi ilk aklıma gelen özel tiyatrolar Ankara’da perde açıyorlardı. Ve hatta benim ustalarım, bize derslerde çok yakın bir tarih öncesinde bugün Maltepe’deki bulvarda o pavyon ve düğün salonu olan yerlerin hepsinin birer tiyatro salonu olduğunu ve mutazaman her akşam perde açtıklarını söylerlerdi. Şimdi geldiğimiz güne baktığımızda, Ankara çıkışlı turne tiyatrosu olarak adlandırmadan söylüyorum, sadece yerleşik düzende perde açan birkaç özel tiyatro var. Diğer yandan mekan sıkıntısı da var. Tiyatroya gitmek, bir istek, arzu, alışkanlık ve temelinde de çok ötelerden gelen bir kültür meselesidir. Ama bizim yöneticilerimiz, yalnızca bugünü kastetmiyorum, öncesi de dahil, böyle bir ihtiyaç hissetmediğinden, ‘tiyatro salonuna, opera salonuna ihtiyaç var mı’ gibi dertleri de olmuyor.

Ağırlıklı olarak komedi mi oynuyorsunuz?

Ağırlıklı olarak repertuvara komedi koyuyoruz tabi ki; çünkü seyirci ‘abi ben biraz güleyim, şu sıkıntıların içinde’ diyor. Ama yine de başka desteklerle, biz de belki bir Hamlet yorumlayalım, Shakespeare yorumlayalım. Burada yine de repertuvarımıza dram da koyuyoruz tabi ki; mesela şu anda Tutku Gül, down sendromlu bir çocuğun annesiyle olan içli öyküsünün anlatıldığı “47. Kromozom”u sahneliyor.

ANKARA'DAN HİÇ KOPMADIM

Tiyatro eğitimime, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda henüz 17 yaşındayken başladım. İlk stajyer oyunculuğumu da Ankara’da yaptım. Profesyonel anlamda, tiyatro olarak Ankara’dan hiç ayrılmadım. Bundan ayrıca mutluluk ve onur duymaktayım. En önemli, en ses getiren tiyatrocular bilhassa bu 68 kuşağının o heyecanlı, enerjik, itiraz eden, muhalif, barıştan sevgiden yana tutumlarının vücut bulduğu oyunlar hep Ankara’da oldu. Yani bunu boş bir laf olarak söylemek ve kuru bir hemşehricilik de yapmak istemiyorum. Çünkü şöyle bir hatırlayacak olursak, ben onun arka tarafından, ucundan kuyruğundan yakalayabildim jenerasyon olarak. Eğitimim bitip ilk tiyatroya başladığımda, Ankara Halk Tiyatrosu’nda profesyonel oldum. Malum kaybettiğimiz ustam rahmetli Erkan Yücel’in yönetiminde ve onun eğitimini aldım.
Bizim perde açtığımız o akşamlarda Ankara’da periyodik ve güçlü olarak, seyircisiyle ve kıymetli oyunlarıyla 10-15 tane özel tiyatro vardı. Ve bu tiyatrolar, kendilerini toplumsal meselelerden soyutlamadan, çok kudretli ve cesaretli oyunlar sergiliyorlardı. Belki de o zaman bu kadar baskı yoktu.

 

Yazının devamı...

Şehit ailelerine verilecek eve neden ‘hayır’ dediler

13 Ocak 2017

Fakat CHP ve MHP grupları önergeye ‘hayır’ oyu vermişti. Meclis toplantısını izleyen muhabirimiz Murat Yılmaz’a ‘hayır’ın gerekçesini sordum. Fakat, önergeye dair toplantıda herhangi bir şeyin konuşulmadığını söyledi. Ankara’da artık neredeyse emsal artışsız inşaat yapılmazken, muhalefetin şehit aileleri için getirilen bu düzenlemeye neden karşı çıktıklarını merak ettim doğrusu.

* * *

CHP Grup Başkanvekili Doğan Yılmazkaya’ya sordum, o da itirazlarını şöyle sıraladı:

* Söz konusu plan değişikliği, bin 147 dairelik projeye 783 konut daha yapılmasına olanak sağlıyor, fakat bunun 200’ü şehit ailelerine verilecek. Geriye kalan 583 daire ne olacak?

* Projede 21 bin metrekarelik inşaat artışı var ve bunun dışında Meclis’e hiçbir bilgi verilmedi. Biz şehit ailelerine konut yardımı yapılmasına elbette karşı değiliz. Ancak, teklifi detaylarıyla Meclis’e getirsinler konuşalım.

* 200 dairenin maliyeti nedir? 583 daireden elde edilecek gelir nedir? Bu emsal artışı, 200 dairenin maliyetini karşıladıktan sonra şirketin kasasına gelir mi bırakacak?

* Tüm bunların Meclis’te şeffaf bir şekilde konuşulmasını istiyoruz. Yoksa, biz de her zaman şehit ailelerine yönelik atılacak her adımı sonuna kadar destekleriz ve destekliyoruz da.

* * *

Şehit ailelerine konut verebilmek ve bunun için çaba göstermek, alkışlanacak bir hareket gerçekten. Keşke daha fazlası sağlansa ancak, Yılmazkaya’nın eleştirilerine de katılmamak mümkün değil. Kamuda şeffaflık istemek, ülkesine hizmet eden, vergisini ödeyen her vatandaşın hakkı.

SÖZ KİMDE

Kamuda şeffaflık demişken, Londra’da bir süredir devam eden “Have your say” (Söz sizde) uygulamasından bahsetmek istiyorum.
Bizdeki “Mavi Masa”ya benzetebilirsiniz. Orada da tıpkı bizim kentlerimizde olduğu gibi, şikayetlerinizi ve önerilerinizi iletiyorsunuz, kent hakkındaki fikirlerinizi beyan ediyorsunuz ama “Have your say”in bizden çok farklı bir durumu var.

* * *

Geçenlerde, Londra’nın yeni belediye başkanı Sadiq Khan da her yıl olduğu gibi duyurdu. Bu yılın bütçesi internet sitesi üzerinden açıklandı ve vatandaşlara görüşleri soruldu. Bir e-posta adresi de verilerek, Londra halkının bütçeye dair fikirleri istendi.

* * *
Londra’da yaşayan bir gazeteci arkadaşıma sordum. “Gerçekten bu fikirler dikkate alınıyor mu?” diye. O da, “Evet her yıl bu şekilde sorulur. Buna da ‘consultation’ denir. Sonra bütçe gelen fikirler doğrultusunda yeniden şekillendirilebilir” dedi.

* * *

Londra halkının bütçeye dair fikirlerini göndermesi için dün son gündü. Ankara’da da “Have your say” yapılamaz mı diye düşündüm.
Sonra bir gülme geldi vazgeçtim!

Yazının devamı...