"Eray Görgülü" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Eray Görgülü" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Eray Görgülü

Binde 2 deyip geçilemez

27 Şubat 2017

Hemen bir oranlama yaptınız ve binde 2 çıktı. 

Çok küçük bir oran değil mi?
Oysa, Çiğdem, Çukurambar ve 100. Yıl’da oturanlar için hiç de öyle değil.
Onlar şu günlerde bu ‘binde 2’ için, büyük bir mücadele veriyor.
Tıpkı, 2011 yılından beri, 40 bin metrekare büyüklüğündeki parkın 16 bin metrekaresinin inşaata açılmasına karşı verdikleri mücadele gibi.

* * *

Bu kez söz konusu ‘binde 2’ ise, Birlik Parkı’ndaki çimlerin ortasına dökülen betonun büyüklüğü. Kısaca hatırlayacak olursak, 29 Kasım 2011 tarihinde Büyükşehir Belediye Meclisi’nde alınan kararla Birlik Parkı’nın büyük bir kısmının konut ve ticaret alanı olarak imara açılması öngörülmüştü.
Bu karar, mahkemeden dönünce ikinci bir imar değişikliği yapılmış, o da bölge halkının hukuk mücadelesi sonucu yargıdan onay alamamıştı.
Dava şimdi temyiz aşamasında.

* * *

Meclis kararıyla girilemeyen Birlik Parkı’na bu kez 80 metrekarelik betonla girildi.
Ne için?
Mescit yapmak için.
Günlerdir mahalleli anlatıyor, dilinde tüy bitti.
Bölge halkı, dini ibadetleri için yıllardır Birlik Parkı’na yaklaşık 250 metre mesafedeki mesciti kullanıyor. Ayrıca parka 100 metre ve 500 metre mesafede 2 ayrı cami daha inşa ediliyor.

* * *

Haliyle, çevre sakinleri de soruyor. Durup dururken parkın ortasında nereden çıktı bu mescit diye...
Diyelim ki, tüm bunlara rağmen gerçekten dördüncü bir ibadet yeri ihtiyacı ortaya çıktı ve mahallede yakına bir yerlere bir mescit yapılmasını isteyenler de var. Tüm bunlara karşın mescidin yeri burası mı olmalı?
Bu mescidin yeri yıllardır vatandaşların yaz kış kullandığı, çocukların üzerinde özgürce koşabildiği o çimlerin ortası mıdır?
Başka bir yer bulamadınız mı?

* * *

Evet o ‘binde 2’ yani 80 metrekare, Birlik Parkı çevresinde yaşayanlar için çok büyük anlam ifade ediyor.
Şehir merkezi her geçen gün daha da betona gömülürken, kafamızı kaldırdığımızda artık neredeyse gökyüzünü görünmez kılan upuzun gökdelenler yükselirken değil 80 metrekare, 1 metrekare yeşil alanın bile çok önemi var Ankaralılar için.

OTOYOLA YAKLAŞTIKÇA DEMANS RİSKİ ARTIYOR

Otoyollar ve yoğun trafiğin olumsuz sonuçları düşünüldüğünde genelde akla ilk hava kirliliği problemi gelir. Oysa, kentlerde yoğun taşıt kullanımının beraberinde getirdiği başka sorunlar da ortaya çıkabiliyor. Dünyanın en yaygın sağlık dergilerinden biri The Lancet, geçtiğimiz günlerde ilginç bir çalışmaya yer verdi. Toronto, Carleton, Dalhousie ve Oregon Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacıların katkıda bulunduğu çalışmanın sonuçları, şehir içinde 3-4 şeritli yollara sahip olan Ankara’yı da yakından ilgilendiriyor. Ana yollara yakın oturmakla demans, parkinson hastalığı ve multiple skleroz (Çoklu sertleşim) arasındaki bağlantıyı keşfetmek isteyen bilim adamları, Kanada’nın Ontario bölgesindeki 20-85 yaş aralığındaki 6,5 milyon kişiyi ikametgâh adreslerine göre incelemiş. Bunun sonucunda da yoğun trafiğin yaşandığı yollara 50 metre uzaklıkta oturan kişilerin demansa yakalanma oranlarının, 300 metre uzaklıkta ikamet edenlerden yüzde 7 daha fazla olduğu ortaya konulmuş. 

Çalışmada, trafikle parkinson ve multiple skleroz arasında bir ilişki bulunmasa da demans riskine ilişkin ortaya konan veri ciddi bir tartışma konusu.

O MAKAMDAKİ BU GÖRÜNTÜDEN HABERDAR OLSAYDI NE TEPKİ VERİRDİ

Sosyal medyada son birkaç gündür bir video dolaşıyor. Twitter’da “Ankara_cevirme” hesabından 23 Şubat günü paylaşılmış ve “18.14 Eskişehir Yolu-Kızılay istikameti 2 tane ambulans makam geçeceği için bekletiliyor” denilmiş. Armada AVM terasından kaydedildiği anlaşılan görüntüyü çeken kişi önce MTA’nın az ilerisinde trafikte bekleyen ve sireni çalan iki ambulansa odaklanıyor. Daha sonra da kamerasını sola döndürüyor ve yolu kesen polis ekiplerini çekiyor. Polislerin siren sesini duymaması mümkün değil çünkü arada çok az mesafe var. Kendisi için yol kesilen o makamdaki kişi, acaba bu görüntüden haberdar olsaydı ne tepki verirdi? “Yazık değil mi o ambulansın içindeki hastalara” diye düşünmez miydi?
Belki de hayatta kalmak için saniyelerle yarışıyor o ambulansın içindekiler. Bu tür durumlarda yol kesen ekiplerin biraz daha inisiyatif alması gerekmez mi? “Karla kaplı yollarda Anadolu’nun her yerine ulaşıyoruz. Ama trafikte bir tek seni aşamıyoruz” diyerek kamu spotu yapan Sağlık Bakanlığı’nın özellikle Ankara’da zaman zaman yaşanan bu sıkıntıya eğilmesi gerekiyor.

Yazının devamı...

‘Kahramanlar’ı unuttuk mu

9 Şubat 2017

* * *

Onlarca vatandaşımızı kaybettiğimiz, yüzlerce Ankaralının belki saniyelerle, dakikalarla kurtulduğu bu saldırıların ardından terörü lanetlemek ve yitirdiklerimizi karanfillerle anmaktan başka bir şey gelmedi elimizden.
Sonrasındaysa ‘saldırılarda ölenleri anmak adına en azından bir anıt yapılmalı’ fikri ortaya çıktı.

* * *

Büyükşehir Belediye Meclisi de 10 yıl önce Ulus Anafartalar Çarşısı önünde gerçekleşen saldırıya da dahil ederek, Gar önü, Merasim Sokak ve Kızılay Güvenpark Otobüs Durağı’nda meydana gelen terör saldırılarında hayatını kaybedenler için başkanlıkça uygun görülecek bir yere “Kahramanlar Anıtı” yapılmasını kararlaştırdı.

* * *

Karar, geçtiğimiz yıl mayıs ayında alınmıştı.
Bu kararın üzerinden de neredeyse bir yıl geçti.
Konuyla ilgili bugüne kadarki tek açıklama geçtiğimiz yıl haziran ayında yapıldı ve eskiz çalışmalarının sürdüğü belirtildi.
O günden sonra bildiğimiz kadarıyla somut bir adım atılmadı.
Anıt için heykeltıraşlar ve sanatçılara yönelik açılmış herhangi bir yarışma da yok.
Anıt nasıl olacak, nereye konacak o da belli değil.
Aileler dışında bu işin takipçisi olan da yok.
Gelinen duruma bakıldığında ‘kahramanlar’ı unuttuk gibi...

ACELE ETMEYELİM GEÇ DE KALMAYALIM

Kahramanlar Anıtı’nı tanıdığım birkaç heykeltıraşa sordum, “bir yılda yapılamaz mıydı?” diye. Hemen hepsi de bu anıtın Ankara için çok önemli olduğu ve aceleci davranılmaması gerektiği görüşünde birleşti ancak, şunu da ekledi: “Anıt, tüm terör saldırılarında yitirdiklerimizi temsil etmeli ve bunun için geniş katılımlı bir yarışma açılmalı. Bu yarışma da bugüne kadar çok rahatlıkla açılabilirdi. Geç kalındı.”

KONUNUN UZMANININ SÖZLERİNİ HATIRLAYALIM

Ankara’ya yapılacak “Kahramanlar Anıtı”, hem terör saldırılarında şehit olanları saygıyla anmak açısından hem de ileride büyük travmalara yol açmaması için yas sürecini doğru düzgün yaşayabilmemiz açısından büyük önem taşıyor. Ankara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Çevik, ısrarla bu konunun üzerinde duruyor. Saldırıların hemen arkasından yaptığımız röportajda üzerine basa basa söylediklerini kısaca hatırlatmakta fayda var:

* Sürekli acılar yaşandığı için maalesef toplum, duyarlılığını kaybediyor.
Türk toplumunda çoğunlukla yas tutmayla ilgili bir kaçma eğilimi vardır.
Biz, acılardan kaçmaya çalışan, bunları inkar eden, yok sayan bir toplumuz.

* Ağlamak, yas tutmak bir olumsuzluk gibi algılanıyor. Tam tersi biz bu yası erteledikçe, kayıplarımızla ilgili muhasebeyi içimizde yapamadığımız için, gerçekçi bir yol da tutturamıyoruz. Çünkü bir insan bir şeyi kaybettiği zaman, kendi içinde bir muhasebe yapmalı ve “Nasıl yapsaydım, bu kaybı yaşamazdım?” diye sorarak, ders çıkartmalı.

* Kayıplarımızdan ders çıkaramadığımız için tarih tekerrürden ibaret oluyor sürekli olarak. Toplumu yönetenlerin bu yası örtbas edecek şekilde davranmaması gerekiyor. Aksine toplumsal hafızada belli bir yer edinmesi bakımından ve bunu sürekli hatırlatacak anıtların dikilmesi lazım bu olayların yaşandığı yerlere.

* Acı hatıralarımızla yaşamamız lazım. Onun için de bunu yaptığımız zaman daha sağlıklı bir biçimde kaybın üstesinden gelebilme durumuna erişiriz.

Yazının devamı...

Reina ayarında cevapsız sorular

1 Şubat 2017

İş çıkışı buluştuk. Konur Sokak ve çevresinde alkollü mekanları olan beş işletmeci daha masamızdaydı. Mekan ve işletmeci isimlerini veremiyorum çünkü bundan sonra görmeleri muhtemel baskıların da sorumlusu olmak istemem. Zaten, Kızılay çevresindeki bütün alkollü mekan işletmecileriyle ortak hareket ediyorlar ve dertleri de aynı: “Ankara Valiliği’nin alkollü işletmelere getirdiği özel güvenlik bulundurma zorunluluğu.”

* * *

Valilik, İstanbul’da yılbaşında Reina’ya yapılan saldırının ardından Ankara’da güvenliği sağlamak adına böyle bir karar almıştı. Uygulamaya ilişkin kafalarında bir sürü soru işareti bulunan işletmeciler, bunlara yanıt arıyor.
Kendileriyle görüşülmediğini, fikirlerinin alınmadığını belirten işletmeciler, en başta Vali Ercan Topaca’nın şu soruları yanıtlamasını istiyor:

* İstanbul’da gerçekleşen bir saldırının faturası neden Ankara’ya çıktı? Üstelik uygulama, saldırının yaşandığı İstanbul’da söz konusu değilken neden Ankara?

* Hangi kriterler dikkate alındı? Kriter, kalabalık mekânlar mı, yoksa mekânların alkollü olması mı? Örneğin aynı sokakta aynı kapasiteyle yan yana hizmet verdiğimiz bir kafe bu uygulamadan neden muaf?

* Kızılay’da aynı anda 500’ün üzerinde kişiye hizmet veren kahveciler var. 5 katlı bir simitçi var. Bu tür kalabalık mekanlar terörün hedefi değil mi?

* Kapıya koyacağımız güvenlikler silahsız olacak. Reina’da kapıda silahlı bir polis olmasına karşın saldırı önlenememişken bu tür saldırıların silahsız bir güvenlikle nasıl önlenebileceği düşünülüyor?

* Konur, İnkılap Sokak ve çevresiyle Sakarya Caddesi’ni düşünün. Her mekanın önünde bir X-ray cihazı ve güvenliğin olması insanlarda daha fazla güvenlik kaygısı oluşturmaz mı?

* İnsanlar sokağa çıksın diye “Hayatına Sahip Çık” kampanyaları yürütülüyorken, ATO, Ankara’da sokaktaki ticari hayatı canlandırmak için Alışveriş Festivali yapıyorken, bu uygulamanın birçok işletmenin kapanmasına sebep olacağının farkında değiller mi?

BİZE KARŞI YILDIRMA POLİTİKASI YÜRÜTÜLÜYOR

Kendilerine yönelik bir yıldırma politikası güdüldüğünü iddia eden işletmeciler, bazı polislerin mekânlardaki kimlik kontrolü uygulamasını taciz boyutuna vardırdığını iddia ederken diğer yandan da yetkililerin kendilerini gazinocu ve pavyoncularla karıştırmasından dert yanıyor. Ankara Ticaret Odası’nda da seslerini duyuramadıklarını çünkü, bağlı bulundukları komitede lokantacıların hakim olduğunu belirten işletmeciler, “Bizim sıkıntılarımız burada da gündeme gelmiyor” diyor.

PALANDÖKEN'İN KAPISINI ÇALDILAR

Biraraya geldiğimiz işletmeciler, aynı gün dertlerini TESK Başkanı Bendevi Palandöken’e de anlatmış. “Ülkemizde yaşanmakta olan ekonomik durgunluk dolayısıyla en çok etkilenen faaliyet alanlarından biri de yeme-içme sektörü oldu. Lokantalar boş kalmakta, düşen iş kapasitesi, artan maliyetlerden dolayı çalısan maaş, SGK, vergi gibi ödemelerini yapmakta çok büyük güçlük çekiyoruz” diyen işletmeciler, Palandöken’den bir adım atmasını istemiş. Kızılay esnafı şimdi, İçişleri Bakanı’yla görüşeceğini ve soruna bir çözüm bulmaya çalışacaklarını belirten Palandöken’den olumlu bir haber bekliyor.

Yazının devamı...

Satranç Ailesi Ankara’ya turnuva salonu istiyor

30 Ocak 2017

Geçtiğimiz yıl bin 700 sporcunun yarıştığı şampiyonada bu yıl sporcu sayısının 2 bin 500’e ulaşması da herkesin övünç kaynağıydı. Fakat, turnuva boyunca bir yandan, gözlerinden ışık saçan pırıl pırıl çocuklara ve gençlere umutla bakarken, diğer yandan Ankaralı ailelerin serzenişlerini dinledim.
7-18 yaş arası kızlar ve genel olmak üzere toplamda 24 kategoride madalyaların verildiği turnuva sonunda 160 sporcuyla temsil edilen Ankara’dan yalnızca bir birincinin çıkmış olması da aslında ailelerin ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu.

* * *

Ankara’yla ilgili ilk olarak Satranç Federasyonu Ankara İl Temsilcisi Engin Güleç’i dinledim.
30 Kasım itibariyle Ankara Temsilcisi olduğunu belirten ve kısa zamanda yoğun bir tempoyla çalıştıklarını belirten Güleç, Ankara’yla ilgili ilk ve en önemli hedeflerinin en az 300 kişinin rahatlıkla aynı anda maç yapabileceği, velilerin rahatlıkla bekleyebilecekleri, canlı yayın odalarının olduğu bir turnuva salonu kazandırmak olduğunu söyledi. Diğer birçok ilde turnuva salonu olduğuna dikkat çeken Güleç, “Ankara’da bürokrasiyi aşamamaktan” şikayetçi oldu.

* * *

Turnuvaya öğrencileriyle birlikte gelen Nesibe Aydın Okulları satranç öğretmeni Kemal Şahin de, turnuva salonu eksikliğinden konuşurken, Anadolu’da çok küçük imkanları olan belediyelerin bu küçücük imkanları seferber ederken Ankara’da milyarlık bütçeleri idare eden belediyelerin satranca kaynak ayırmamasından yakındı. Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in torunlarının da lisanslı sporcu olduğunu ve satranç turnuvalarına katıldığını belirten Şahin, “Buna rağmen, Melih Bey satranç konusunda bizlere yardımcı olmuyor. ASKİ’nin Beştepe’de güzel bir tesisi var. Bundan faydalanamıyoruz.Sadece Büyükşehir de değil, ilçe belediyelerinin de sosyal tesisleri var. Onlar niye açmıyorlar tesislerini bu çocuklara” dedi.

VELİLER ÇOK DERTLİ

Satranç Federasyonu temsilcileri, antrenörler ve öğretmenlerin yanında veliler de, diğer illerde yerel yönetimlerin verdiği desteğin Ankara’da verilmemesinden dert yanıyor. Turnuva’ya Ankara’dan gelen veli Serdar Akbulut, “Satranç, çocuğa her yönden fayda sağlıyor, zihin ve mantıksal gelişimini tamamlarken aynı zamanda disiplinli olmayı öğretiyor. Satranç çocuk için bu kadar faydalı ancak, biz veliler için çok yorucu olabiliyor” diyerek, turnuva salonu eksikliğine dikkat çekti. Türkmenistan’dan iki yıl önce Ankara’ya gelen Gulya Çırak da, Akbulut gibi turnuva salonu eksikliğinin başkent Ankara için kabul edilemez olduğunu belirtirken, şöyle dedi: “Burada turnuvalar yemekhanelerde yapılıyor ve fiziki şartlar çok uygun değil. Türkmenistan’da gereken tüm şartlar, devlet tarafından sağlanıyor, ancak burada her yükü veli karşılamak zorunda. Örneğin Ankaralı bir aile var, maddi durumları iyi değil, ismini vermek istemiyorum. Çocuğun kurs alma şansı yok. Evinde oturuyor, kitaplardan kendi kendine çalışıyor. Ve şu anda bu çocuk bu turnuvada 8 maçın 7’sini kazandı. Bir de devlet desteklese düşünün nasıl olur?”
Kızı iki yıl önce milli takıma giren Tülay Dinçer de, turnuva salonu sıkıntısının yanında velinin üzerindeki yüklere dikkat çekerek, şunları söyledi: “Ben beden eğitimi öğretmeniyim, evet bütün sporlar zor ama satrançta şöyle bir zorluk var. Maddi anlamda destek görmüyoruz. Hakemlerimiz çok yoğun mesai harcıyor ve aldıkları ücret yok denecek kadar az. Bu yüzden hakem bulmakta da zorlanıyoruz. Bir de yurtdışı turnuvalar çok önemli ancak katılım sayısı çok az. Çünkü örneğin en yakın Yunanistan’daki bir turnuvaya katılabilmek için en az 10 bin TL para harcamanız gerekiyor. En başarılı iller küçük iller, çünkü imkanları daha fazla oluyor. Çanakkale’de çocukların yılda bir sefer turnuva masrafları karşılanıyor. Balıkesir’de şu anda 10 yaş oynayan Elif Naz Akat kızımız var. Birinci masada oynuyor, çünkü çok turnuvaya gidiyor. Çünkü Balıkesir Belediyesi, onun turnuva masraflarını karşılıyor, sponsor oluyor.”

YEREL YÖNETİMLERE BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR

Son olarak büyük bir şampiyonayla Antalya’da 2 bin 500 sporcuyu buluşturan Satranç Federasyonu’nun başkanı Gülkız Tülay’ı dinliyoruz. Federasyon olarak, satranca ilginin artırılması ve yaygınlaştırılması konusunda Türkiye genelinde çok sayıda projeye imza attıklarını ve epey bir mesafe aldıklarını belirten Tülay’a, Ankaralı velilerin turnuva salonu taleplerini sordum, o da şunları söyledi: “Ankara’da son dönemde satranca çok büyük ilgi var ve artık okulların salonlarına sığmıyoruz. O nedenle Ankara’da satranca tahsis edilen bir turnuva salonunun olması lazım. Hemen hemen her hafta sonu 300-400 kişinin katıldığı turnuvalar yapılıyor. Belli günlerde bu sayı binlere ulaşıyor. O yüzden salon anlamında bu büyük turnuvalar bölünmek durumunda kalıyor. Uzun zamandır arayış içindeyiz ama maalesef bir yer edinemedik. Birkaç belediyeye başvuruldu. Örneğin Çankaya Belediyesi’yle görüşmeler yapıldı ama oralardan da çok olumlu sonuçlar alınamadı. Belediyeler verdikleri salonları çok amaçlı kullanmak istiyorlar. Satrançta masa sandalye, satranç takımı bunları sürekli taşımak çok zor. Belediyelerin salonlarında masa sandalye düzeni yok. Satrancı artık yemekhanelerden çıkarmak lazım. Birçok ilde satranca tahsis edilmiş salonlar var. Örneğin Antalya’da büyük bir spor salonu yapılmış, bir bölümü sadece satranca verildi. Mersin’de var örneğin. Ama üç büyük ilimiz Ankara, İstanbul ve İzmir’de yok. Bir yer tahsis edilecek olursa hem il temsilciliği olarak kullanılır hem de diğer zamanlarda antrenörlük, hakemlik eğitimleri ve seminerler için kullanılır. Bu konuda Gençlik Spor İl Müdürlükleri’nin yanı sıra yerel yönetimlere büyük görev düşüyor.”

Yazının devamı...

Devlet, desteğini ayrım yapmadan daha da yaymalı

22 Ocak 2017


Oyunun girizgâhında sizdeki bilet fiyatlarıyla, Devlet Tiyatroları’nın sergilediği oyunlardaki bilet fiyatlarını kıyaslayanlar olduğunu belirterek, buna biraz sitem ettiniz. Sizce, nasıl bir yol izlenmeli?

Devletin tiyatroya, operaya, baleye, plaskit sanatlara, edebiyata, şiire desteği olmaması düşünülebilir mi? Destek olmalı, hem de yayılarak artarak olmalı. Ama, onlar devlet tiyatrosu oyuncuları, burası hangi devletin, hangi halkın oyuncuları. Böyle bir ayrım olamaz. Bu şartlar, eşit olarak paylaştırılmalı ve devlet bütün gücünü kullanarak bu desteği daha da yaymalı. Sadece beş altı ilde kadrosu, salonu olmamalı. ‘Turneye gidiyoruz’ diye yanıt veriyorlar. Doğru, turneye gidiyorlar ama Ardahan’daki seyirci ‘acaba buraya üç yılda bir oyun gelir mi’ diye beklememeli. Orada da salon ve kadro açmalı ve onlara bırakmalı, onlar yapmalı. Yunanistan Devlet Tiyatrolarını kapattı. Almanya Devlet Tiyatrosu diye bir şey yok. Ama, Almanya’da her yerel yönetimin desteklediği onca tiyatro var, sahne var. Örnek olsun diye söylüyorum, yoksa tabi ki devlet, tiyatrolarını kapatsın demiyorum. Ancak, daha dar bir çerçevede devlete bağlı olsun. Bugün mesela ‘Barış’ oyununu oynayabilir mi? Oynanamaz, başka türlü itirazlar olur. O zaman, tiyatronun özgür olmadığı bir yerde sanat denemez ona.

Bakanlık, bir yandan bu sıkıntıyı gidermek adına her yıl özel tiyatroları destekliyor, siz bu yardımı almıyor musunuz?

Yardım almıyoruz. Sebebi şu. Bizim, Tiyatro Actor Studio olarak, farklı bir kimliğimiz, kurumumuz ve de tiyatro anlayışımız var. Fakat bir dönem bulunduğumuz Panora AVM’de Müjdat Gezen Sanat Merkezi’yle birlikte de eğitim veriyorduk. Birkaç kere başvurduk ve dedik ki; ‘biz ayrı ve bağımsız bir tiyatroyuz. Burası Müjdat Gezen Tiyatrosu değil, çünkü başında tiyatronun Müjdat Gezen yok. Biz varız, bizler yönetiyoruz.’ Fakat değerli yöneticilere bu durumu çok anlatamadık. Biz de ‘peki madem öyle, olsun böyle’ diyerek vazgeçtik. Yaklaşık 5 yıldır da hiç başvurmuyoruz. Hiç de bir kuruş yardım almadık.

ÖZAL DÖNEMİNDE DEVRİ TONTON’U OYNAYIP YARDIM ALMIŞTIK!

Mevzuatla ilgili bir sorun olabilir mi?

Umarım sizin iyi niyetli yaklaşımınız gibi mevzuat problemidir. Çok da aslında artık bizi ilgilendirmiyor. ‘Canları sağolsun’ diyoruz. Ama sanırım siyasetle ilgili bir durum var. Burada, bir anekdotu paylaşmak isterim. Ben daha da gençken, Turgut Özal başbakandı. Ve ‘tonton’ olarak anılırdı. Rahmetli Süleyman Demirel’in zamanında ‘Devri Süleyman’ diye bir oyun hazırlamıştı, Ankara Meydan Sahnesi. Süleyman Demirel, ona gülmüş geçmiş. Ben de o gelenekten gelmem hasebiyle dedim ki, madem ki Özal devri, “Devri Tonton” diye bir oyun kaleme aldım. Ve Ankara Halk Tiyatrosu’nda biz bu oyunu oynadık. Kültür Bakanı da Namık Kemal Zeybek, o da hatırlayacaktır. Arkadaşlar ‘yardım için başvuralım’ deyince ben de önce ‘delirmeyin, Devri Tonton’u oynayıp, yardım mı isteyeceğiz’ dedim ama sonra şansımızı denedik. Ve bize o yardımı verdiler. Dahası, Semra Hanım, kulakları çınlasın bir basın danışmanı vardı, onlar da papatyalar olarak anılırlardı. Onlar Gençlik Parkı Açık Hava Tiyatrosu’nda oyunumuzu izleyip, gülüp, alkışlayıp gittiler. Bir yere gönderme yapmak derdim değil. Sadece o zamanlardan, bu zamanlara görelim diye anlattım.

MALTEPE PAVYONLARI ESKİDEN TİYATROYDU

Ankara’da özel tiyatro sayısı yeterli mi?

Eskiden daha fazlaydı. Örneğin Ankara Halk Tiyatrosu’yla beraber, Ankara Sanat Tiyatrosu, Ankara Birlik Tiyatrosu, Ankara Meydan Sahnesi, Öncü Sahne gibi şimdi ilk aklıma gelen özel tiyatrolar Ankara’da perde açıyorlardı. Ve hatta benim ustalarım, bize derslerde çok yakın bir tarih öncesinde bugün Maltepe’deki bulvarda o pavyon ve düğün salonu olan yerlerin hepsinin birer tiyatro salonu olduğunu ve mutazaman her akşam perde açtıklarını söylerlerdi. Şimdi geldiğimiz güne baktığımızda, Ankara çıkışlı turne tiyatrosu olarak adlandırmadan söylüyorum, sadece yerleşik düzende perde açan birkaç özel tiyatro var. Diğer yandan mekan sıkıntısı da var. Tiyatroya gitmek, bir istek, arzu, alışkanlık ve temelinde de çok ötelerden gelen bir kültür meselesidir. Ama bizim yöneticilerimiz, yalnızca bugünü kastetmiyorum, öncesi de dahil, böyle bir ihtiyaç hissetmediğinden, ‘tiyatro salonuna, opera salonuna ihtiyaç var mı’ gibi dertleri de olmuyor.

Ağırlıklı olarak komedi mi oynuyorsunuz?

Ağırlıklı olarak repertuvara komedi koyuyoruz tabi ki; çünkü seyirci ‘abi ben biraz güleyim, şu sıkıntıların içinde’ diyor. Ama yine de başka desteklerle, biz de belki bir Hamlet yorumlayalım, Shakespeare yorumlayalım. Burada yine de repertuvarımıza dram da koyuyoruz tabi ki; mesela şu anda Tutku Gül, down sendromlu bir çocuğun annesiyle olan içli öyküsünün anlatıldığı “47. Kromozom”u sahneliyor.

ANKARA'DAN HİÇ KOPMADIM

Tiyatro eğitimime, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda henüz 17 yaşındayken başladım. İlk stajyer oyunculuğumu da Ankara’da yaptım. Profesyonel anlamda, tiyatro olarak Ankara’dan hiç ayrılmadım. Bundan ayrıca mutluluk ve onur duymaktayım. En önemli, en ses getiren tiyatrocular bilhassa bu 68 kuşağının o heyecanlı, enerjik, itiraz eden, muhalif, barıştan sevgiden yana tutumlarının vücut bulduğu oyunlar hep Ankara’da oldu. Yani bunu boş bir laf olarak söylemek ve kuru bir hemşehricilik de yapmak istemiyorum. Çünkü şöyle bir hatırlayacak olursak, ben onun arka tarafından, ucundan kuyruğundan yakalayabildim jenerasyon olarak. Eğitimim bitip ilk tiyatroya başladığımda, Ankara Halk Tiyatrosu’nda profesyonel oldum. Malum kaybettiğimiz ustam rahmetli Erkan Yücel’in yönetiminde ve onun eğitimini aldım.
Bizim perde açtığımız o akşamlarda Ankara’da periyodik ve güçlü olarak, seyircisiyle ve kıymetli oyunlarıyla 10-15 tane özel tiyatro vardı. Ve bu tiyatrolar, kendilerini toplumsal meselelerden soyutlamadan, çok kudretli ve cesaretli oyunlar sergiliyorlardı. Belki de o zaman bu kadar baskı yoktu.

 

Yazının devamı...

Şehit ailelerine verilecek eve neden ‘hayır’ dediler

13 Ocak 2017

Fakat CHP ve MHP grupları önergeye ‘hayır’ oyu vermişti. Meclis toplantısını izleyen muhabirimiz Murat Yılmaz’a ‘hayır’ın gerekçesini sordum. Fakat, önergeye dair toplantıda herhangi bir şeyin konuşulmadığını söyledi. Ankara’da artık neredeyse emsal artışsız inşaat yapılmazken, muhalefetin şehit aileleri için getirilen bu düzenlemeye neden karşı çıktıklarını merak ettim doğrusu.

* * *

CHP Grup Başkanvekili Doğan Yılmazkaya’ya sordum, o da itirazlarını şöyle sıraladı:

* Söz konusu plan değişikliği, bin 147 dairelik projeye 783 konut daha yapılmasına olanak sağlıyor, fakat bunun 200’ü şehit ailelerine verilecek. Geriye kalan 583 daire ne olacak?

* Projede 21 bin metrekarelik inşaat artışı var ve bunun dışında Meclis’e hiçbir bilgi verilmedi. Biz şehit ailelerine konut yardımı yapılmasına elbette karşı değiliz. Ancak, teklifi detaylarıyla Meclis’e getirsinler konuşalım.

* 200 dairenin maliyeti nedir? 583 daireden elde edilecek gelir nedir? Bu emsal artışı, 200 dairenin maliyetini karşıladıktan sonra şirketin kasasına gelir mi bırakacak?

* Tüm bunların Meclis’te şeffaf bir şekilde konuşulmasını istiyoruz. Yoksa, biz de her zaman şehit ailelerine yönelik atılacak her adımı sonuna kadar destekleriz ve destekliyoruz da.

* * *

Şehit ailelerine konut verebilmek ve bunun için çaba göstermek, alkışlanacak bir hareket gerçekten. Keşke daha fazlası sağlansa ancak, Yılmazkaya’nın eleştirilerine de katılmamak mümkün değil. Kamuda şeffaflık istemek, ülkesine hizmet eden, vergisini ödeyen her vatandaşın hakkı.

SÖZ KİMDE

Kamuda şeffaflık demişken, Londra’da bir süredir devam eden “Have your say” (Söz sizde) uygulamasından bahsetmek istiyorum.
Bizdeki “Mavi Masa”ya benzetebilirsiniz. Orada da tıpkı bizim kentlerimizde olduğu gibi, şikayetlerinizi ve önerilerinizi iletiyorsunuz, kent hakkındaki fikirlerinizi beyan ediyorsunuz ama “Have your say”in bizden çok farklı bir durumu var.

* * *

Geçenlerde, Londra’nın yeni belediye başkanı Sadiq Khan da her yıl olduğu gibi duyurdu. Bu yılın bütçesi internet sitesi üzerinden açıklandı ve vatandaşlara görüşleri soruldu. Bir e-posta adresi de verilerek, Londra halkının bütçeye dair fikirleri istendi.

* * *
Londra’da yaşayan bir gazeteci arkadaşıma sordum. “Gerçekten bu fikirler dikkate alınıyor mu?” diye. O da, “Evet her yıl bu şekilde sorulur. Buna da ‘consultation’ denir. Sonra bütçe gelen fikirler doğrultusunda yeniden şekillendirilebilir” dedi.

* * *

Londra halkının bütçeye dair fikirlerini göndermesi için dün son gündü. Ankara’da da “Have your say” yapılamaz mı diye düşündüm.
Sonra bir gülme geldi vazgeçtim!

Yazının devamı...

Cübbeli gibileri satranca olan ilgi mi korkutuyor

8 Ocak 2017

“Satranç oynamaktansa ateşi tutmak daha hayırlı. Oynayanlar lanetlenmiştir” diyen Cübbeli Ahmet’e neyse ki bakan düzeyinde bir tepki geldi. AB Bakanı Ömer Çelik’in “Ben satranç oynarım. Herkese de tavsiye ederim. Satrancın din adına yasaklanmasını da son derece akıl dışı bulurum” sözleri karanlık dimağlara en etkili yanıt oldu.

* * *

Satrançla ilgili bu zırvalığın durup dururken ortaya çıkmasının nedeni, son yıllarda satranca olan ilginin artmasından kaynaklanıyor olabilir mi? İnsanı sorgulamaya, analitik düşünmeye yönelten satrancın yaygınlaşmasıyla, ‘yanmaz kefen’ satabildiği kitleleri kandıramayacağını düşünenler, satranca olan ilginin artmasından korkuyor olabilir mi?
Bu sorunun yanıtı da sanırım rakamlarda.

* * *

Örneğin Ankara’da 2012 yılında 14 bin 189 olan lisanslı sporcu sayısının, 2016 yılı sonu itibarıyla 42 bin 661’e ulaştığını biliyor muydunuz?
Ya da, Ankara’da 2012 yılında sadece 30 turnuva düzenlenirken 2016 yılında bu sayının yüze ulaştığını...

KARANLIĞA İNAT SATRANCIN IŞIĞINDA BİRLEŞİYORUZ

Evet, Ankara’da ve Türkiye’de iyi şeyler de oluyor. Satranç konusunda da özellikle Türkiye Satranç Federasyonu, son yıllarda büyük bir çaba gösteriyor. Federasyon Başkanı Gülkız Tülay’a hem Türkiye genelinde hem de Ankara’da neler yaptıklarını sordum. Özetle şunları söylüyor Tülay:

* Son dönemde ülke gündeminin zorluklarına rağmen aşkla kararlılıkla satranç sporunu yaygınlaştırmak için mücadelemizi sürdürüyoruz. Satranç Ailesi olarak, Türkiye’yi karanlık günlere çekmek isteyenlere inat satranç ışığında birleştik, kenetlendik.

* “Satrancın Ana Sınıflarında Yaygınlaştırılması”, “Doğru Hamlede Buluşalım” gibi projelerle okullara, “Yeni Hayata Bir Hamle” projesi ile cezaevlerine, “Sokakta Satranç Var” etkinliği ile mekan tanımadan 81 ilde 919 ilçeye, Türkiye’nin her noktasına satranç ışığını taşıyoruz.

* Satranç sporu ile analitik düşünen, çalışkan, vizyoner, başarılı, stratejik bakış açısına sahip, Türkiye’nin geleceğine imza atacak nesiller yetiştiriyoruz.

* Toplam 726 bin 217 lisanslı sporcu sayısı ile futbolu bile geride bırakan Türkiye Satranç Federasyonu olarak, 2017 yılında lisanslı sporcu sayımızı bir milyona çıkarmayı hedefliyoruz.

* Uluslararası satranç otoriteleri de Türk satrancına olan güvenlerini 2017 Avrupa Kulüpler Kupası ve Dünya 16 Yaş Altı Satranç Olimpiyatı gibi organizasyonları Türkiye’ye vererek gösterdi.

BU GENÇLER YÜZAKIMIZ

“Bu kadar projeden, bu kadar ilgiden sonra başarı geliyor mu?” diye merak ettiğimizde de Tülay, şöyle sıralıyor başlıca başarıları: “Geçen yıl 42’nci Dünya Satranç Olimpiyatları’nda elde ettiğimiz 6’ncılık derecesi Türk satranç tarihinin olimpiyatlardaki en büyük başarısıydı. Avrupa Yaş Grupları Satranç Şampiyonası’nda alınan bir altın ve bir gümüş madalya, Avrupa Okullar Satranç Şampiyonası’nda kazanılan 35 madalya, Sırbistan Novi Sad’da Kapalı IM Turnuvası ve Viyana Emektarlar Turnuvası’nda elde edilen birincilikler, Türk satrancının uluslararası arenada elde ettiği başarıların sadece bir kaçıydı. 2500 ELO puanını aşan Vahap Şanal’ın en genç Büyükusta ve Batuhan Daştan’ın Büyükusta olmaları ise Türk satrancı için çok önemli dönüm noktaları olarak kayda geçti.”

MUHALEFET FARKI

13 yılda güç bela bitirilebilen Keçiören Metrosu’na düzenlenen açılış töreniyle ilgili yerelde iki muhalefet partisi temsilcisinden birinin refleksi, “Muhalefet nasıl yapılır”ı gösterirken, diğerinin tavrı, “Muhalefet nasıl yapılmaz”ı gösterdi. Şöyle ki, MHP Ankara İl Başkanı Fatih Çetinkaya, törenin düzenlendiği gün, açıklama yaptı ve şatafatlı açılış düzenlenmesini eleştirdiği metroya “4919 Gün Metrosu” dedi. Dünyadan örnekler vererek eleştirisini temellendiren Çetinkaya, gecikmiş olmasına rağmen getirilen hizmetin hakkını da vererek eleştirisini aynı gün, yani doğru zamanda yapmış oldu. Fakat, açılış günü ses etmeyen CHP’den muhalif ses, Çetinkaya’nın açıklamasının gazetelerde çıktığı gün geldi. Bir gün sonra uyanan Büyükşehir Belediye Meclisi CHP Grup Başkanvekili Doğan Yılmazkaya, benzer eleştirilerde bulundu. Dikkatli okurlarımız bu durumu fark etmiştir ve muhtemelen şu soruyu sormuşlardır:
“CHP grubunda meclis üyeleri, kente yönelik eleştirilerini getirirken ne kadar ciddi ve ne kadar samimi?”

CHP'Lİ VEKİL HİKÂYEYİ DEĞİŞTİRDİ

Bu arada yerel siyasette “Muhalefet nasıl yapılır”ı son dönemde gösterenlerden biri de CHP Ankara Milletvekili Murat Emir oldu. Hatırlarsınız, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, aralık ayının başında Hürriyet Ankara’ya verdiği demeçte, Ankapark’ı eleştiren vekillere seslenerek, “Bu bir turizm alt yapısıdır. Gelsinler gezsinler, sonra eleştirsinler” demişti. Bugüne kadar çok defa tekrarını gördüğümüz hikâye muhtemelen şöyle gelişecekti. CHP’li vekiller, “Gökçek, önce hesap versin. Biz oraya gitmeyiz” diyecekti. Gökçek de, “Bakın, gelmeye korktular, kaçtılar” diyerek CHP’lilerin üzerine gidecekti.
Fakat Murat Emir, hikâyeyi değiştirdi. Emir, 10 Aralık’ta “Gelirim ama soru sorarım” dedi. Gökçek’in Ankapark davetine uyan Emir, Ankapark’a Gökçek’le birlikte gitmek isteğini 24 Aralık’ta bir kez daha yineledi ve “Halen yanıt bekliyorum” dedi. Görünen o ki; Emir, Gökçek’ten yanıt alıncaya kadar bu çağrısını yineleyecek.

Yazının devamı...

‘Engelsiz’ tribün neden yapılmıyor

3 Ocak 2017

Bu kapsamda da, geçtiğimiz günlerde TOFAŞ’ın basketbol salonuna çok güzel bir “Engelsiz Tribün” inşa ettiler. Türkiye’de ilk kez bir basketbol salonunda engeller kalkarken, haliyle aklıma ilk gelen soru, “Ankara’da neden böyle bir şey yapılamıyor?” sorusuydu.

* * *

4 Aralık’ta TOFAŞ-Fenerbahçe maçıyla açılışı yapılan tribünün çıkış noktası ise, engellilerin ulaşımına uygun olarak inşa edilen spor salonuna ulaşabilen engelli taraftarların pota arkasından güvenilir olmayan alanlarda ve refakatçilerinden ayrı bir şekilde maçı izlemek sorunda oluşlarıydı.
Daha sonra bu tribünün hikâyesi, 33 yıldır TOFAŞ taraftarı olan Alper Şirvan’ın da rol aldığı reklam filmiyle daha geniş kitlelere ulaştı.

* * *

Engelsiz Tribün’deki ilk maçında yaşadığı sevinci şöyle anlatıyor Şirvan:
“Daha önce refakatçiyi arkadaki tribüne almak istiyorlardı. Refakatçiyle gelmenin bir esprisi olmuyor o zaman işte. Ama şimdi yeni yapılan bu tribünde refakatçiler de engellilerle bir arada olacağı için daha güzel bir ambians olacağına inanıyorum. Seyir imkanı iyi değil diye gelmeyen basketbolsever engelli arkadaşlarımızın da maçlara daha çok gelmek isteyeceklerini düşünüyorum.”

* * *

Evet, Bursa’daki engelsiz tribünün hikâyesini dinleyince ilk aklıma gelen de Ankara’da böyle bir tribünün eksikliğiydi. Ankara’yı Basketbol 1. Lig’inde
Türk Telekom, TED Ankara ve Mamak Belediyespor olmak üzere üç takım temsil ediyor. Türk Telekom ve TED Ankara maçlarını Ankara Arena’da oynarken, Mamak Belediyespor da, Mamak Belediyesi’nin 2014 yılında ilçeye kazandırdığı 5 bin kişilik modern spor salonunda oynuyor.

* * *

Maalesef bu iki spor salonunda da böyle bir engelsiz tribün bulunmuyor. Halbuki, istense Türkiye Basketbol Federasyonu, en azından Ankara Arena’ya böyle bir tribün kazandırabilir. Üstelik, bu tribünün maliyeti sponsor beklenecek kadar yüksek de olmasa gerek. Diğer yandan aynı şekilde Mamak Belediyesi de, kendi sahasına engellilerin maçlarını refakatçileriyle birlikte izleyebileceği bir engelsiz tribün kazandırabilir.

SPOR SADECE O YENDİ BU YENDİ DEĞİL

Bu arada Alper Şirvan’ın sporda şiddetin bir türlü önlenemediği tribünlere de çok güzel bir mesajı var: “Maç günlerinde büyük bir heyecan içerisinde oluyoruz. Tabii maça gideceğiz, oradaki atmosferi yaşayacağız. Basketbol maçlarına 83 yılından beri gidiyoruz. Babamın kucağında gidiyordum o zamanlar. Spor müsabakası sadece o yendi, bu yendi, şu skor oldu bu skor oldu değil, oradaki heyecanı yaşamak. Güzel hareketlerden zevk alabilmek önemli.”

HADİ BAKALIM ANKARA'DA NE YAPACAKSIN

20 yıl önce İstanbul Kuleli Askeri Lisesi’nde bir İngilizce öğretmeni, şehri gezdikçe yeni yerler gördükçe, keşfettiklerini öğrencilerine de aktarmak istiyor ve Gezi Kulübü kuruyor. Arkadaşı Deniz Özbeyli ile birlikte her hafta lisede geziye katılacaklar için boş bir liste asıyor ve geziye katılmak isteyenler o listeye ismini yazıyor. Daha sonra o kadar talep geliyor ki, listeyi sınırlamak zorunda kalıyorlar.

* * *

5 yıllık sürecin ardından o öğretmenin İzmir Maltepe Askeri Lisesi’ne tayini çıkıyor. Aynı şekilde iki yıl boyunca öğrencilerine İzmir’i gezdirdikten sonra, Ankara’ya Kara Harp Okulu’na geliyor ve arkadaşları, “İstanbul’da İzmir’de gezilecek yer çoktu, bakalım Ankara’da ne yapacaksın?” diye soruyor. O öğretmen, hemen gezilerine başlıyor ve bir süre sonra o kadar çok gezilecek yer keşfediyor ki Ankara’da gördüklerinden ve incelemelerinden “Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Açık Hava Müzesi” adında bir kitap ortaya çıkıyor.

* * *

O öğretmen, şu anda Ankara’yla ilgili beşinci kitabını hazırlayan ve Hürriyet Ankara’da geçen hafta ilk yazısı çıktıktan sonra bugün de St. Petersburg Meydanı’yla ilgili yazısını okuyacağınız Dr. Necati Yalçın.
Okudukça, “Ankara’da böyle bir yer mi varmış, buradan her gün geçip gidiyorduk da bu hikâyesini bilmiyorduk” diyeceğiniz o kadar çok yer keşfedeceksiniz ki; şimdiden Yalçın’ın yazılarını dikkatle takip etmenizi tavsiye ediyorum.

Yazının devamı...