"Ebru Çapa" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ebru Çapa" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ebru Çapa

Sızım sızım bağımsızım

22 Şubat 2015

Ha, bağımsız radyonun finansmanı zor olduğu için bir de tabii “züccaciye esnafı...” Bağımsız radyonun bağımsızlığına dokunmayacak sponsor modelinin icat olmasını beklerken boş durmuyor.


Ayça’yla İzmir’de, Güzelbahçe’de bir balık lokantasına çökmüş, masanın bidindeki camekana köpük çalan, kurşuni denize bakıyoruz.


Tuhaf bir kış geçiriyor İzmir; birkaç gün önce son 52 yılın en soğuk günü yaşanmış. O gün de buzz gibi hava; Ege Denizi’nin güzelliği; günbatımının, gökyüzünün rengi... Tarifi belagatı aşan bir hâl...


Yazının devamı...

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

21 Aralık 2014

Bir gün bir yerde, ilkokuldan beri ikimizin şarkısı olan, Nat King Cole’dan L.O.V.E. çalıyor olacak. Yarın, bir gün, gecenin bir vakti iki satır laflayalım diye elim telefona gidecek ve o telefona çıkamayacak. Derbiler olacak, nispet yapmaya arayamayacağım ya da nispet telefonu çalmadığı için kimin aradığını ruhum gibi biliyor olmayacağım.

Babam öldü.

15 Kasım akşamı; Banu’yla -muhtemelen yoğun bakımın önünde bekleşenlerin morali bozulmasın diye- tabelasındaki “ex odası” yazısının “ex” ve “sı” bölümlerinin boyası silindiği için, dikkatli bakmayınca, yalnızca “oda” kelimesi okunan, az ilerde durup durduğunu neden sonra fark ettiğimiz bir odada, onu son defa gördük.

Haftasonu ve akşam sessizliğinin çöktüğü katta doktorların “Başınız sağolsun” dedikleri ana kadar çıt çıkmıyordu. Haberi iki kızına verecekler, içleri görmeyi kaldıramayabilir diye düşünmüş olacaklar; yoğun bakımdan bir çarşafa sımsıkı sarılmış şekilde çıkardılar. Ex ‘oda’sına alırken görmek istediğimizden emin miyiz, diye sordular. Bir an için Banu’yla bakıştık; başımızı olumlu anlamda salladık; yüzünü açtılar.

Yazının devamı...

Bir sen bir ben bir de Seda

7 Eylül 2014

Bu aralar Pavlov’un kuçusu gibiyim; aşağılandım mı komut alıp vazife telakki etmekten öte, şartlı refleks icabı, oturup düşünüyorum. Seda Sayan da sorarak höykürünce, pardon, höykürerek sorunca, silbaştan sorgulamaya giriştim: Ben kimim, burası neresi, hayatın anlamı ne?..
Gerçekten de günlerdir, beş evliliğinin ikisinde evlendiği kadını öldürmüş bir katilin, yine kendine ‘karı’ aramak için bir ulusal kanalda ağırlandığı; katilin, potansiyel maktul üçüncü eşini affedip canını bağışladığını söyleyerek pişkince kahkaha attığı; bunun karşılığında program sahibinin, “Peki onun diğerlerinden farkı neydi?” şeklinde voleye çıktığı; “Hiç böyle güler yüzlü katil gördünüz mü?” benzeri sorularla, güya adamı kamuya ‘deşifre’ edip vazifeşinas bir bilinç sergilediği, reytingi batasıca TV programı yüzünden, limonlu su senin, sarmısak benim, ne bulursam bünyeye boca ederek, neredeyse beynimi kanatma raddesine gelmiş tansiyonumu indirmeye çalışıyor olabilir miyim?
Seda Sayan’ın hikmetinden sual olunmayacağına göre, benim bu hadsiz, densiz tansiyonumun durumu ne?
‘Evimizin Katilini Tanıyalım’ programının ertesi günü, tepki mailleri sebebiyle programdan desteğini çeken sponsorunu kaybeden Seda Sayan, esip gürlüyor: O ki güven endeksinde yıllardır zirveye oturmuş, vergi rekortmeni olmuş, okullar, yurtlar yaptırmış bir kadınmış... Kim ki ona işini öğretecekmiş, şaşarmış. Ona “Dokunmayan yılan bin yaşasın”mış, dokunanı da perişan edermiş.
Biz kimiz? O niye Seda Sayan, biliyor muyuz? Düşünelim madem:

Yazının devamı...

Ses bir tür kimliktir, üniktir bilim, ‘kayıtlar gerçek’ diyor

2 Mart 2014

Üzerinde bilirkişi ihalesi kaldı. Müzisyen ve ses teknisyeni Atilla Özdemiroğulu’na göre son kayıtlarda, ne dublaj, ne montaj ne de bilgisayar marifetiyle türetilmiş herhangi bir kelime var.

Müzisyen ve ses teknisyeni Attila Özdemiroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan’ın arasında geçtiği iddia edilen son kayıtlarda, ne dublaj, ne montaj ne de bilgisayar marifetiyle türetilmiş herhangi bir kelime bulunduğunu söylüyor.

Attila Özdemiroğlu, müzisyenliğinin yanında, alaylı bir ses teknisyeni. Babasının Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nda elektrik ve elektronik öğretmeni olmasından dolayı, 1950’li yıllarda, osiloskoplu laboratuvarı bulunan bir evde büyüyüp, yaz tatillerinde dayısının elektronik tamircisinde çalışıp, askeri telsiz, transistörlü radyo, ilerleyen yıllarda da televizyon tamir ederek serpilmiş, bacak kadarken bile elinden Popular Electronics dergisini düşürmemiş bir çocuk. Bugüne dek kullandığı amplikatörleri hep kendisi yapmış, stüdyo kurmuş, ülkenin tonmaister ve ses teknisyeni yetiştiren ilk kursunu açmış; ömrünü müzisyenliğin yanında, ses teknolojisine, elektroniğe de adamış bir isim. Ankara Atatürk Lisesi’nde gördüğü fen eğitiminin ardından üniversitede hukuk okusa da bilimin peşini hiç bırakmamış.

Yazının devamı...

İtirazım var bu dertli şansıma...

27 Ocak 2014



Tabularına evlatlarından daha çok sarılan bir topluma, hiç müdana göstermeden varlığını kabul ettirmesinin yanında, Türkiye’nin bakmalara doyamadığı bir figürdür Bülent Ersoy.
Sağlam bir tedrisattan geçmiş musiki donanımıyla, ilk kez 1974’te, Maksim’de sahneye çıkan Ersoy’un, arabesk ve popun hüküm sürdüğü 70’lerin ikinci yarısında yaptığı koyu klasik albümlerin satış rekoru kırmasında, ona ekranını büyük bir muhabbetle açan TRT’nin katkısı önemliydi. Gel gör ki 12 Eylül darbesi, muhabbetin tadını kaçırdı. Ersoy, ilerleyen yıllarda, özel kanallarda sık sık ‘ressam diktatör’ olarak andığı Kenan Evren’in ‘travesti ve transseksüel sanatçılara sahne yasağı’ koymasıyla, sekiz yıl boyunca uzak kaldığı sahne ve ekranlara, yıllar sonra, Turgut Özal döneminde çıkarılmış kanun sayesinde kavuşabildi.
Türkiye, divasıyla bol bol hasret giderebiliyordu artık. Literatüre “fevkaladenin fevkinde” benzeri tabirler hediye ettiği Popstar yarışmasının en büyük merak konusu, yarışmanın galibinin kim olacağından ziyade, Ersoy’un o hafta hangi konuda fikirlerini paylaşacağı ya da kimi azarlayacağı idi. Üstelik konu ne olursa olsun, Ersoy’un, dilini korkak alıştırdığı iddia edilemezdi. Ülkenin şehit haberleriyle sarsıldığı günlerden bir gün, Popstar jürileri hamaset edebiyatıyla süslenmiş, bilindik başsağlığı dileklerini ifade ederken, Ersoy, sözü alarak, trajediye, hele ki TV’de dillenmesine alışılmadık bir perspektif getirdi:
“Eski zamanlardaki savaşlar, mertçe, delikanlıca yapılan savaşlardı. Şimdi masa başındaki entrikalarla yapılan savaşlar gibi değildi ki. Benim doğurganlık özelliğim olsaydı, çocuk doğurmuş olsaydım, çocuğumu askere göndermezdim. Birilerinin masa başı hesapları yüzünden, doğurduğum çocuğu toprağa vereceğim; var mı böyle bir şey ya?”
Bu soru muhtelif kurumların pek hoşuna gitmedi. RTÜK, program hakkında inceleme başlattı, Ersoy hakkında da ‘halkı askerlikten soğutmak’ suçundan 9 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Yazının devamı...

Taksim’de yaşananlar görülseydi şu an bunları tartışmıyorduk

12 Ocak 2014

Yuvasının tadını çıkarabildiği bir dönem; zira malum, programı Bloomberg’den vaveyla ile transfer eden Show TV, ne tesadüf ki Varol’un 17 Aralık operasyonu sonrası sorduğu “Halk ağzında rüşvet alan kişi” sorusunun (Cevap: Yiyici) akabinde, Kelime Oyunu’nu yayından kaldırdı.
Üstelik yurt sathında hemen her televizyoncunun hayali olan türden, programa katılmayı kendi arzulamış olan Cem Yılmaz’lı bir bölüm çekilmiş, hazırda beklerken ve yılbaşında yayımlanacağı duyurulmuşken…
Cem Yılmaz’ın; “TV’deki en temiz, düzgün program Kelime Oyunu yayından kaldırılmış. Ayıp… Gönüllü konuk olmuştum. En sevdiğimiz programdı. Yakıştıramadım” şeklinde bir tweet’le kaldırılışına dair protestosunu dile getirdiği; televizyonun ve hayatın keşmekeşi içinde, bir iyiniyet vahasını andıran Kelime Oyunu, sürüyor olsaydı geçen 5 Ocak’ta, beşinci yılını dolduracaktı.
Varol’un sözleşme feshi henüz nihayete bağlanmış değil; bu konuya dair, kendine tebliğ ediliş şeklinden öte yorum getirmekten imtina ediyor. Programın bitişinin bu soruyla ilişkilendirilme haline; ben söylemedim valla, siz söylediniz şeklinde yaklaşıyor gülerek:
“Aslına bakarsanız, zaten televizyonda ‘Bak bu program yayından kalkacak; kendinizi ona göre ayarlayın’ gibi bir şey olmuyor. 15 senedir bu işi yapıyorum, her zaman program bittiğinde sürpriz olmuştur. İşe gittiğimizde, ‘Program yayından kalktı’ denmiştir, biz de ‘Allah Allah, iyi geri gidelim o zaman’ demişizdir. Bunda da çok farklı bir şey olmadı. Çekime gidecektik, ‘Yok gelmeyin, bugün bant girecek’ dendi. Güzel bir program vardı elimizde, Yıldız Tilbe’nin katıldığı; o da son bölüm oldu zaten. Dedikleri, beş diğer programla birlikte, Kelime Oyunu’nun da yayından kaldırıldığı. O kadar. Hayırlısı… Karalar bağlamadım hakikaten. Güzel zamanlar geçirdik, işimizi güzel yaptığımızı düşünüyorum, aferin lafını da duyduk türlü türlü çevrelerden; çok şükür. Belki de bundan böyle televizyonda hiçbir iş yapamam; çok da sorun değil benim için. Evet, güzel şeyler bu takdirler, başka bir iş yaparsam, bunları bulamam belki ama bunlar geldi zaten, benimle birlikte artık, kimse de alamaz benden.”
MÜMKÜNSE ANTROPOLOJİ OKUYACAK

Yazının devamı...

Ne çektin be Noel Baba, ne çektin…

29 Aralık 2013

Noel Baba’nın varlığına inanma yaşı 0-7 arası filandır, malum. Bütün yıl uslu bir çocuk olmaları halinde, Noel’in sabahı, istedikleri hediyelere kavuşacağına inanan minnoşlara, o hediyelerin, bacadan giren Noel Baba değil de ebeveyn ve eş-dost-akraba tarafından verilmiş olduğu gerçeği, ilerleyen yaşlarında alıştıra alıştıra izah edilir.
Beyazıt Meydanı’nda toplanmış, ellerinde “NO’elden hayır gelmez”, “Noel Müslümanlığa indirilen bir darbedir”, “İslam ümmeti, kabul etmez zilleti” benzeri sloganlar yazılmış dövizlerle, yılbaşı kutlamalarını protesto eylemi koyan, İ.Ü. Beyazıt Kampüsü’nden Anadolu Gençlik Derneği üyesi gençlere bakarken, neresinden tutup da neyi açıklasın, bilemiyor insan.
Bıyıklar, sakallar yeni terlemiş; sesler çatal çatal; kaşlar, hem de nasıl çatık! Bir dünyanın en mühim vazifesini ifa ediyormuşçasına ciddi ifadelerine bakıyorsunuz, bir de grubun önünde dikilen, ayak ucuna haç, bira kutuları, şırınga, -herhalde kokain filan niyetine tuz ya da pudra şekeri doldurulmuş- paketçikler bırakılmış, temsili müptezel işlevi gören şişme Noel Baba bebeğine. Gülmekle içlenmek arasında muallakta kalıyorsunuz.
Arada “Biz biz biz, Fatih’in nesliyiz!” sloganları ve tekbirle kesilen basın açıklamasını okuyan, grubun ‘sorumlusu’ Mücahit Çaykaravi, iman edenlerin Yahudi ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmemeleri gerektiğine, edinen olursa ‘onlardan’ sayılacağına dair, sure alıntıları da çeşni ederek kaptırmış giderken bu yaptıklarının nefret suçu kategorisine girdiğini düşünenlere de laflar hazırlamış:
“Müslüman toplumları ifsada ve isyana sürükleyen yılbaşı kutlamalarına karşı gösterilen haklı tepkileri, Hırıstiyanofobi, gayrimüslim düşmanlığı, nefret suçu vb söylemlerle” nitelendirmemek lazım gelirmiş, onların asıl derdi ‘kendi değerlerini, tarihini ve medeniyetini unutmuş, modernist zihniyetlerin esiri olmuş, tasavvurlarına ve hayatlarına virüs bulaşmış Müslümanlar’ı şuurlandırmak’mış.

HEDİYE KALSIN, ÖĞÜT ALALIM

Basın açıklaması, sürprizsiz bir şekilde Necip Fazıl’ın “Eski çınar şimdi Noel ağacı; / Dallarda iğreti yaprak utansın!” dizeleriyle son buluyor. Sağıma soluma bakıyorum; bir-iki vızıldayan sivil telsizi haricinde polisten eser yok ne hikmetse. İnsan endişeleniyor tabii; piyanonun gözaltına alınmışlığı var bu topraklarda; önünde şırınga, bira kutusu olan Noel Baba’ya neler yapılmaz.

Yazının devamı...

Kız meselesi

10 Kasım 2013

İşbu metni, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yatıp kalkıp ifadelerinin satır aralarını okumaya çalışalım, tevillerde hikmet arayalım diye ortalığa nurtopu gibi bir gündem polemiği bırakıp Finlandiya’ya gittiği günden beri, en az 10 kez bozup baştan yazdım. Malumunuz, gelişmeler o denli anlık seyrediyor ki, borsa paritesi takip ediyor olsak, işimiz daha kolaydı. Yaklaşık bir haftadır başka mevzu dönmediği için hadiseleri bir kez de burada sıralamanın lüzumu yok.
Yine malum, böyle zamanlarda alıştığımız üzre, tüm bu olan bitenin ‘suni gündem’ yaratma çabası olduğunu öne sürenler de oldu.
Naçizane bir sorum olacak: Kürtajıydı, sezaryeniydi, çocuk adediydi, baş örtüsüydü, dekolte çatalıydı, etek boyuydu-pantolon müsaadesiydi, kırmızı rujuydu; ne hikmetse hep bu ‘dişi’ mevzuların ‘suni gündem’ maddesi olarak addediliyor olmasını da biri bana açıklayabilir mi?
“Kimse kusura bakmasın, suni gündem dediğiniz kadınların mevcudiyeti ve var oluş halleriyse eğer, aynı satıhtan ‘Sensin suni!’ derim, o olur...”
... Diyesim geliyor, diyemiyorum. Zira bunca laf üretildiğinde, bilinçaltına çakılan, çakıldığı gibi kalıyor.
En basitinden, geçmiş olsunluk bir hale bakalım misal: Tıpkı kürtaj mevzuunda olduğu gibi, tıpkı zina mevzuunda olduğu gibi, önümüzdeki dönemde hukuki açıdan hiçbir şey değişmeyecek olsa bile, bir yanıyla maalesef olumsuz anlamda olan olmuş da oldu: O sakil tabir mıh gibi, lök gibi kalakaldı: ‘Kızlı-erkekli...’
Bu tartışmada hangi safta yer alırsa alsın herkesin dilinde: Twitter’da hashtag olmalara doyamadı, öfkeyle dillendi, dalgası geçildi, medyada açılar boyu tartışıldı, dillere pelesenk oldu ama kanıksandı: Kızlı-erkekli...

ERKEK DEDİĞİN ERRRKEKTİR

Yazının devamı...