"Ebru Çapa" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ebru Çapa" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ebru Çapa

Allah bir kabinede kocatsın

19 Nisan 2007
 Şoför, her reklam arasında, bir başka frekansa zıplıyor... Gelin görün ki her frekansta bir radyocu meslektaş, aynı tondan çalıyor.

Belli ki AKP neferi bir taksiye denk düşmüşüz. Kimi gazetecilere ve bilirkişilere de telefonla bağlanan radyo moderatör-spikeri, memleket ahvalini irdelemeleri için "uzman"lara soru yöneltirken hep aynı teşbihten gidiyor:

"Efendim, biliyorsunuz, merkez sağda partilerin izdivacı da söz konusu. DYP ile ANAVATAN’ın durumu bir yana, şimdilerde bir de ülkenin iki ayrı kutupta, AKP ile CHP arasında bölünmüş olduğu da gündemde. Sizce bu iki kesimi mutlu bir izdivaçla birleştirmek mümkün olabilir mi?"

Bir izdivaç muhabbetidir ki bitmeler bilmiyor.

Nitekim, salı günü, Vatan gazetesinin manşeti de DYP ile ANAVATAN’ın birleşme hesaplarına ayrılmış. Manşet haberi şu başlıkla ifade ediyor: "Yakında nikah var!"

Valla, ben size söyleyeyim, bu ihtimaller, bu söylem çerçevesinde ele alınmaya devam edilirse, hadise, bırakın boşanmak üzere mahkeme kapılarına taşınmayı, Alişan-Sezin Erbil modeli son dakkada nişan atmakla sonuçlanır; o olur...

Zira siyaset bu ülkede, bir errrkekler ligiyse ve ben de bizim errrkek liderleri biraz olsun tanıyorsam, "Kim karıdır, kim kocadır" meselesinde, çözümün yolları gemici düğümüyle bağlanır. Hatta, "Sen şimdi bana gelinlik kız mı dedin" hesabına, güya uzlaşma yollarında, mevzudan kan bile çıkabilir.

Geçenlerde Füsun Önal, sağolsun, bir "okur mesajı" yollamış. E-postanın başlığı "Korcan Karar’ın zihinsel kapasitesi..."

Şöyle ilerliyor: "Size az önce atv ana haberde tanık olduğumuz ilginç bir olayı aktaracağım. Korcan Karar’ın konuğu, Yunanistan’ın bu seneki Eurovision temsilcisiydi. Korcan Karar önce bu kardeşin ne biçim bir Türk hayranı olduğunu üstüne basa basa söyleyerek Türk halkını müthiş gururlandırdı. Daha sonra yarışma şarkısının Kenan Doğulu’nun şarkısıyla benzerliği hakkındaki yorumunu sordu. Yunan şarkıcı ’Shake it Up Şekerim’in çok güzel bir şarkı olduğunu fakat kendi şarkısıyla hiçbir benzerliğinin olmadığını söyledikten sonra ekledi: ’Our countries are sister and brother’ (kız kardeş / oğlan kardeş), elbette ki benzerlikler olacaktır.’ İşte ne olduysa o zaman oldu ve bizim co-anchorman’imiz, mağrur, hatta hafiften diklenir bir ifade ile, ’Tabii biz erkek kardeşiz her zaman için, öyle değil mi’ demez miii! İnanamadıııkkk! Tam olarak ne demek istedi diye bakakaldık birbirimizin yüzüne. Türk milletinin gönlünde bir taht kurabilmek için erkekliğimizi ve milli duygularımızı okşamaktan daha yaratıcı bir yöntem yok mudur háli hazırda?

Sınıfın her daim aferin bekleyen çocuğu sendromu mu desek? (Televizyoncuların çoğunda ziyadesiyle var. ’Recognition disorder’ olabilir mi adı acaba, zira çok yakıştı.) İşin en traji-gülünç tarafı da arada Türk ulusuna nasıl görünüyorum acaba şeklinde kameraya göz süzerek bakışlar atmasıydı. Kısmetin nereden geleceği belli olmaz biçiminde komşu teyzelere her daim sevimli görünmeye çalışıp hababam lip service (kahve servisi gibi) yapan gelinlik kız misáli. Bizim sorma şansımız yok, siz bizim adımıza tam olarak ne demek istediğini sorabilir misiniz?"

Füsun Hanım, ben esas size başka bir şey sorabilir miyim?

Ben de sizden ricacı olsam; böylesi fokurdayan, karmançorman bir dönemde, sağda ittifak, yok iki kutup uzlaşır mı çözüm arayışlarının, niçin böyle bir "gerdek bekliyoruz, kim kime ’varacak’, azzz sonra" geyiği çerçevesinde dile getirildiğini, varsa tanıdığınız bir filozof/antropolog/linguistik uzmanı/toplum bilimcisi/antropolog kırması, ona benim hatırıma sorabilir misiniz?..
Yazının devamı...

Görsele gel mide ilacını unutma

15 Nisan 2007
Kişiliği çukurda seyrediyor olabilir ama neresinden baksanız dalyan gibi adam. Onu da versenize, şöyle Nuri Alço modeli, mavi slip donlu fotosuyla filan?

Gamze Özçelik’i ilaçla bayılttıktan sonra tecavüz etmek suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Gökhan Demirkol, Özçelik’e ait cinsel ilişki görüntülerini cep telefonu ve internet üzerinden yaymaktan dolayı, üç yıl daha ceza aldı.

Bu durumda, Demirkol’un cezası, 8 yıl 10 aya çıktı. Kararın kesinleşmesi hálinde, 8 aydır tutuklu bulunan Demirkol, 34 ay daha hapis yatacak. Valla, spiker olsaydım, bu haberi kendimi tutamayarak, "Şimdi de iyi haberler" açılışıyla sunardım.

Emsal teşkil eden bu davada böylesi bir haysiyetsizliğin cezası daha düşük bir şey olsaydı, adalet sisteminin içkisine ilaç atıp ona da bir iyilik düşünmenin fantezisini kurabilirdim; öyle söyleyeyim.

Şimdi daha ziyade, bizim sektörün etik abilerine nasıl bir güzellik düşünülebilir diye düşünmekteyim. Bu haberin gazetelerde nasıl yer aldığı herhálde dikkatli nazarlarınızdan kaçmamıştır?

Ulusal gazetelerin hemen hepsinde, bizimki de dahil, birinci sayfadan görülen haberin sunum şekli şuydu: Bir adet thumbnail boyutunda, vesikalık tadında, şabalak Gökhan Demirkol kelleciği; onun tepesinde de en dekoltelisinden, seksapellisinden ve de dekupelisinden, boy pos endam, her bir şeyciği yerinde bir Gamze Özçelik fotoğrafı...

İnsan, pes olsun, rrröööhhh olsun, ne diyeceğini bilemiyor.

SLİP DONLU GÖKHAN DEMİRKOL

Hani mümkün olsa, ne bileyim sanal ortam falan olsa, kimbilir, belki "fikri takip" babında habercilikte el artırılıp, tecavüz görüntüleri falan da ekleştirilecek. "Bakınız Demirkol, bu görüntüler yüzünden ceza almıştı" hesabına...

Anlamakta hakikaten güçlük çekiyorum. Bu nasıl bir mantalitedir, okur niyetine sadece erkekleri hedefleyen? Ve bu nasıl bir açlıktır, Türk erkeklerindeki, doymalar bilmeyeceği hesaplanarak hareket edilen?

Günümüzde zaten önümüz arkamız sağımız solumuz baldır bacak... Bari böyle bir haberin dekoltesi kısılıverse, olmuyor mu?

Çok ciddi, hiçbir şekilde hafife alınamaz, örnek teşkil eden bir TECAVÜZ davası söz konusu...

Ve haberi yapılırken, tecavüze uğrayan kadın, bir de haberciler tarafından taciz ediliyor. Teşhir ediliyor.

Ayıp ediliyor.

Fakat herhálde saf dil olan biziz; ayıbın yolları kayıp olalı çok oluyor...

İyi o hálde; madem öyle, biz de "haklarımızı" talep edelim bari. Gökhan Demirkol da eski basketbolcu falan...

Kişiliği çukurda seyrediyor olabilir ama neresinden baksanız dalyan gibi adam.

Biz de istiyoruz adamın torsosunu morsosunu görmeyi?

Onu da versenize, şöyle Nuri Alço modeli, mavi slip donlu fotosuyla filan?
Yazının devamı...

Orijinal zenci katkılı İngilizce sözlü Türk albümü

14 Nisan 2007
İngilizce sözlü R&B tarzı, So Fluid isimli bir albüm çıkarmış olan Engin Aktaş’ın varlığından haberdar olup olmadığımı soruyor. Kendisi de bu albümün prodüktörü ve aynı zamanda şarkıların birçoğunun bestekárıymış. So Fluid’deki şarkıların, blues klásiği At Last ve Celine Dion’un seslendirdiği, şahsen tiksindiğim soul parçası Power of Love’ın cover’ı haricinde hepsinin sözlerini Engin Aktaş, kendisi yazmış.

Anlatıyor: Efendim, bu Engin Aktaş, erkeklerde çok nadir rastlanan soprano ses rengine, dört oktava yaklaşan vokal genişliğine sahipmiş. Celine Dion, Mariah Carey gibi kadın vokallerin bir buçuk oktav kadar pesine filan inebiliyormuş. R&B ve hiphop seslendiren modern zaman ’castrato’suymuş.

HAFİF TERTİP KOPTUM

Ayrıca klibinde "orijinal zenci"ler yer alıyormuş! Aynen böyle dedi. Sanki bunların Tayvan’da Çin’de filan sahteleri üretilip piyasaya sürülürmüş gibi... Bendeniz zenci ırkının bir numaralı değilsem de top ten’e güreşen, azılı bir fanı da olduğum için, takdir edersiniz ki o noktada hafif tertip kopmuşum.

Murat Bey, daha sonra kaleme aldığı e-postada hatırlattı, ben pek iyi hatırlamıyorum; o sırada şuurum tamamen yerinde değildi sanırım. Kendisinden izin de almadım ama e-postasından küçük bir alıntı yapacağım. Beyefendinin meramını sahibinin sesinden iletmek daha işlevsel olabilir hesabına:

"Adım Murat Ertuğrul. M.S.M. Müzik Evi şirketinden yazıyorum. Sizi yaklaşık iki hafta kadar önce tel. ile aramıştım. Klibimizden bahsederken orijinal zenci lafını kullandığımda koparak ’Bu andan itibaren küstahlaşabilirim, kusuruma bakmayın’ demiştiniz. Artık beni hatırladınız umarım. 1970 doğumluyum; sanırım aynı yaşlardayız. İlkokuldan sonra konservatuvar okudum. Yani işim sadece müzik; başka hiçbir işten anlamam. Malumunuz müzik endüstriyel mánáda iflasta, şartlar böyle iken Engin ile tanıştım.

Onun kendi alanında Türkiye’de rakipsiz olduğunu hemen anladım, iddia ediyorum daha beş sene kadar ona yakın bir ses Türkiye’de duyulmayacak. Belki beş sene sonra Avrupa’daki Türkler’den çıkabilir diye düşünüyorum. Amerika’da ve tüm dünyada hızla yükselen R&B ve hip-hop müzik tarzları Türkiye’de henüz üretilemiyor. Biz bunu başarmamıza rağmen, MTV ve Number 1’da klibimizi başarı ile çekip yayınlamamıza rağmen ve Amerika’da ilgi ile dinlenebilecek bir solistin ’Ben Türk’üm, ilk olarak albümü Türkiye’de çıkardım’ demesine rağmen, basından hiç ilgi görmedik.

Müslüman mahallesinde salyangoz sattığımızı düşünmeye başladım ama Türkiye’nin önünde sonunda İngilizce şarkılar söyleyen solistleri olacağını ama buna ilk soyunan biz olduğumuzdan, zorluklar çektiğimizi düşünüyorum. (...) Engin’i dinledikten sonra bir an düşünmenizi isterim, Türkiye’de tanıdığınız ve aklınıza gelen ya da gelmeyen hangi sanatçı Engin seviyesinde İngilizce şarkı söyleyebilir."

Şimdi, normalde, yok orijinal zenci muhabbetiydi, yok İngilizce R&B söyleyen Türk’e atfedilen bulunmaz Hint kumaşı primiydi, yok Celine Dion cover’ıydı... Bunlar benim en iyi hálükárda sadece ve sadece uyuzumu kaşır.

Üstelik basın ilgi göstermiyor gibi bir sitem de var, ama sırf bizim gazeteden bile Kutlu Özmakinacı olsun, Onur Baştürk olsun, yazarlar, albüm ve Engin Aktaş’la ilgili gayet olumlu yazılar yazmışlar. Yani o kalemden de ayrı gıcık kapmam lázım.

Enöndengidenyargımla, en bi’ kötücül gözümle, hain hain diktim nazarlarımı Engin Aktaş’ın üzerine...

Gelin görün ki albümü dinleyip klibi izleyince... Yahu adam hakikaten çok iyi.

Ses şahane; telaffuz şapşahane... Müzikler ve altyapı gayet başarılı. Klip deseniz, Forgive Me Honey adlı şarkıya, bir gece kulübünde çekilmiş, tipik MTV’lik, gayet temiz bir dans klibi.

HARARETLE TAVSİYE EDİLİR

En orijinalinden (!) zenciler de var hakikaten. Hatta Allah sizi inandırsın, bunlardan biri Tony, (Obinna Iheme) rap’iyle şarkıya eşlik de ediyor.

Orijinallerden Tony Bey, sadece Forgive Me Honey’de değil, albümde birkaç şarkıda eşlik ediyor Aktaş’a; onu da ayrıca belirtelim.

Ergenlik dönemlerinden beri özellikle albümü yerleştirip de R&B dinlemişliğim pek yoktur; iki-üç gündür bilgisayarda mütemadiyen So Fluid dönüyor. Janrın meraklısına hararetle tavsiye edilir. Yabancı muadillerinin pek çoğuna beş basar.

Demem o ki, R&B meraklılarına; "Bakınız yerli malı bir sanatçı o biçim Amerikan havaları çığırıyor" hesabına değil, bu tarzın iyi bir ürünü olduğu için Engin Aktaş’ın So Fluid’i hararetle tavsiye edilir. Kinayem varsa iki gözüm önüme aksın. Arada uyuza çalan birkaç kelam ettiysek, hálá o ’orijinal zenci’ muhabbetinin şokunu üzerimden atamadığımdandır; bu da böyle biline...
Yazının devamı...

Olmayan şeyin davası: Ya da kısaca siyasilerin içgörüsü

7 Nisan 2007
Haberi görmüşsünüzdür. Geçenlerde 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde bir konferansa katıldı. Burada söz alan bir öğrenci, "Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde üniversitelerde protesto gösterisi yapılmadı. ODTÜ’lü öğrenciler nerede, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?" şeklinde bir soru yöneltti.

Allah da onu güldürsün, ki yedi-sekiz ömürlük güldürdü zaten, pek nüktedan ve üstün demagog Baba’mız soruya soruyla yanıt vermeyi yeğlemiş: "Bu sorunun muhatabı onlar. Onlara aktaralım. Gerçekten, nerede bu ODTÜ’lü öğrenciler?" Bunun üzerine Yurtsever Cephe adı altında örgütlenen bir grup ODTÜ’lü öğrenci, nerede olduklarını, Demirel’in ikamet ettiği Güniz Sokak’ta eylem koyarak belirtti. Demirel’in bu ülkenin başına gelmiş en fena şeylerden biri olduğuna dair bir bildiri okuyarak...

Neredeymiş bu ODTÜ’lü gençler? Bir kısmı işkencede öldürüldü, bir kısmı asıldı, bir kısmı senelerce hapislerde çürüdü, geriden gelenleri de vur patlasın çal oynasın bir harala gürele içinde büyüyüp serpildi, itinayla apolitize edildi, zil zurna bir cehalete ve duyarsızlığa sürüklendi... Bu durumun baş müsebbiplerinden biri bilmeyecek de kim bilecek? Ama soruyor işte... Maksat muhabbet olsun binaenaleyh...

Bu haberin uyuzunun bünyede yarattığı kaşıntıdan dolayı, hart hart hart, bir hırtlık abidesi olarak dolanıyordum ki... İki haber okudum, haftam şenlendi.

Geçen hafta, hayat Kadir Topbaş ve özellikle de Celalettin Cerrah’a fırça diyarlarından göründü bildiğiniz gibi... Fırçaları kayanlar da ilkokul çocukları üstelik. Ki bu konudaki duygularımı ehe-ehehehe şeklinde ifade edebilirim ancak...

Hadiseyi kaçırmışlar için: İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Türk Polis Teşkilatı’nın 162. Kuruluş Yıldönümü etkinliklerine davet etmek için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı ziyaret ediyor. Cerrah, makama yanında polis üniforması giymiş, Tolga Günaydın ve Dilara Özsavaş isimli iki çocukla birlikte geliyor. Çocuklar, Topbaş’a gül veriyor.

Topbaş da çocuklara, içinde İstiklál Marşı CD’si, İstanbul puzzle’ı ve İstanbul ile ilgili bir oyun olan paketler hediye ediyor. Darbeli yanıt, bunun üzerine, 8 yaşındaki Tolga’dan geliyor: "Bize hediye vermenize gerek yoktu, trafiği çözün yeter."

Topbaş, derisi kalın bir şahıs olduğu için ehi ehi şeklinde gülüp top çevirmeye devam ediyor: "Trafik sorununu sizinle birlikte çözeceğiz. Siz trafiğin denetimini çözeceksiniz, biz de inşaatlarla ulaşımı daha rahat hále getireceğiz. Tabii ki İstanbul’un trafiğini emniyet teşkilatımızla birlikte çözeceğiz."

Bu arada, bir süredir İstanbul trafiğine ağırlıklı olarak belediye memurları bakıyor; emniyetle belediye trafik konusunda papaz ama olsun....

Dedik ya, maksat muhabbet olsun...

Bu hadiseden iki gün sonra, Esenler İBB Akşemseddin İlköğretim Okulu öğrencileri, yine 162. yıldönümü kutlama etkinlikleri kapsamında, bu kez Cerrah’ı makamında ziyaret ettiler. Cerrah çocuklardan birine bir 23 Nisan şıklığı yaptı ve koltuğunu bıraktı. Koltuğu, 5. sınıf öğrencisi, 11 yaşındaki Ayşe Sena Güney kaptı ve destursuz bir şekilde İstanbul’un emniyetsiz bir şehir olduğunu söyleyerek lafa girdi.

Bunun üzerine Ayşe Sena’ya İstanbul Valisi Muammer Güler’in ancak "Puhuhoah, tabe tabe..." şeklinde yorumlanabilecek "İstanbul’da güvenlik sorunu yoktur" sözü hatırlatıldı. Gelin görün ki bizim afacan Ayşe Sena, bu ’yersen’i yemedi: "Bence var. Çünkü İstanbul’da hep kapkaççılık, hırsızlık gibi birçok olaylar oluyor. Ben de bu yüzden İstanbul’un pek güvenli olmadığını düşünüyorum."

Akabinde gelişen diyalog şu şekil:

Cerrah: Okula rahat gidip gelebiyor musun?

Ayşe Sena: Kuşku duyuyorum. Meselá annemle gezerken o hep çantasını kontrol eder.

Cerrah: Peki annenin çantası hiç bugüne kadar çalındı mı?

Ayşe Sena: Çalınmadı.

Cerrah: O zaman İstanbul huzurlu bir kent.

Ayşe Sena: Ama çoğu kişinin çantası çalınıyor. Benim anneme denk gelmedi.

Gördüğünüz üzre, 11 yaşındaki çocuk bile bu Temel mantığını yemiyor: Ben henüz ölmedim, o zaman insanoğlu ölümsüzdür. Benim tepeme hiç yıldırım düşmedi, demek ki ben bir paratoner değilim, ayrıca şimşek diye de bir şey yoktur, sadece Kara Şimşek Kitt vardır. Bugüne bugün henüz bir köpek ısırmışlığım yok; dolayısıyla memlekette haber değeri taşıyan bir şey de yok...

Maksat muhabbet... Yersen...

Ama çocuklar yemiyor işte. Müsterihim, ümitliyim, hatta çocuklar kadar şenim.

Hastasıyız ezelden

Geçen sabah, haber toplantısı için masanın etrafında toplaşmışız. Kadınların libidosunu tetikleyip, duydukları cinsel arzuyu artıran bir bant piyasaya sürülmüş; konu olarak ortaya düştü. Ortamdaki erkek arkadaşlarımızdan birinin sorusu ne olsa beğenirsiniz?: "Çaktırmadan neresine takmamız gerekiyor o bandı kadınların?"

Böyle de, soruyu soran iyi eğitimli ve iyi aile evladı beyefendiden beklemeyeceğiniz türden, takdire şayan bir Nuri Alço refleksi...

Hani neredeyse, bir adet Piyale Madra karesi...

Bizim bölüme geldim, küresel ısınma haberlerinden bahsediyoruz. Yeşim’in kızının adı Su. Su iyice küçükken, annesinin torununu beslemeye çalışırken, "Tabağında bıraktığın yemek arkandan ağlar" muhabbeti yerine; "Yemeğini yemezsen, büyüyemezsin, sonra Türkiye çöl olur" diye ikna etmeye çalıştığını anlattı. Gözümde canlandırdım...

"Hani" dedim, "tam bir Piyale Madra karesi..."

Eczacıbaşı Sanal Müzesi, 10. karikatür sergisinde Piyale Madra’nın Piknik’i ile Ademler ve Havvalar’ına yer vermiş. Sanal sergide, Madra’ya ait 90 çalışmanın yanı sıra, Enis Batur’un "Piyale Madra’nın Romanı", Burcu Pehlivanoğlu’nun "Ademler ve Havvalar: Hermeneutik Bir Yorum Denemesi" ve Levent Cantek’in "Hikmet’in Dramı" başlıklı metinleri de yer alıyor. www.sanalmuze.org adresine bir dalış daldım geçen gece, popoma diazem iğnesi yemişim gibi bir tebessüm yapıştı yüzüme.

Her gün bir doz Piyale Madra almazsam, günü zor çıkarıyorum zaten. Girin bir dolaşın derim... İnsanın içi aydınlanıyor.
Yazının devamı...

İki afacan kız, iki zırtapoz oğlan etti mi size 4 Yüz

7 Nisan 2007
Sizden psikopat olmasın, güzel olduğu kadar sıyrık bir arkadaşımız, haftalık gündem toplantısındaki ahvalini faş etti.

Şimdiii, söz konusu zat, erkekten yana, iştahı yerinde, ağzının tadını da bilen bir kankamızdır. Bu aralar Eric Bana’ya takmış durumda. Eline geçirse, ekmek (çarşaf) arasına koyup kıtır kıtır yiyecek.

Son toplantıdaki vaziyeti şuymuş: Önündeki deftere habire kalpler çizip içine "Eric Bana aşık!" yazıyormuş! Yanlış anlaşılma da olmasın. Bu arkadaş stajyer falan değil. Benimle yaşıt; önümüzdeki hafta kendi tabiriyle 35’lik rakı olacak. Üstelik işinde son derece ehil, özellikle kriminal haberlerle muhatap olan, katillerle matillerle uğraşan bir hanımefendisanatçıgazetecimiz.

Ama nedir? Konu toplantısında çiçek-böcek-kalp motifleri içine Allah’ın Hollywood yıldızına olan aşkını nakşediyor.

GÜZELE BAKMAK SEVAPTIR/images/100/0x0/55eb55b9f018fbb8f8baa0be

Gerçi onun dinine sövüyoruz ya, biz de bu konuda pek Müslüman sayılmayız; ayrı... Haftada bir, bilgisayara indirdiğim bir başka John Cassavetes fotosunu monitörün ekranına poster yapıyorum meselá. Her hafta bir başka ifadesiyle göz göze hayallere dalıyorum. Üstelik benimki sadece Hollywood şöhreti değil, bir de üstüne ölü!

Ha, ayrıca Robert Downey Jr.’dı, Adrian Brody’ydi, Baryshnikov’du, Patrick Dempsey’di, şuydu buydu, boş vakitlerimizde bu gibi elemanların fotoları arasında sörf yapmıyor da değiliz; onu da itiraf edeyim...

Neyse işte... Söylemeye çalıştığım şey şu ki: Bu vaziyet geçmez kardeşim. Güzele bakmak sevaptır. Stara bakmak, düpedüz zaaftır...

Ve bu zaaf insanı çocuk yaşta saçından yakalar, ergenlik boyunca yerlerde sürükler... Büyüyünce de yukarıda da belirttiğimiz üzre, geçmez ama çok şükür ki ayakları yere basar, azalır...

Bu sebeple, pek çok sektörde olduğu gibi, müzik, daha doğrusu pop áleminde de esas hedef kitlesi, ergenden de geçtim, çocuklardır...

Yine bu sebeple, pop piyasasında çocuklar için oltalık "proce" gruplar ve yıldızlar üretilir.

Yine yeni yeniden bu sebeple, bu aralar huzura 4 Yüz isimli bir grup gelmiş bulunuyor. Ki ergenliğini atlatmış ve yemişim içindeki çocuğu da dışındaki çocuğu da diye düşünen yetişkinler için şimdi de kötü haberler: Hepsi kadar infial yaratmaları kuvvetle muhtemel.

Allah analarına babalarına ve birbirlerine bağışlasın, 4 Yüz, basın bültene bakacak olursak, "hepsi birbirinden yetenekli dört genç"ten oluşuyor.

Bizim kendilerini ilk kez Powerturk’ün ödül gecesinde sahnede izleyip birbirimize "Kim bunlar yahu?" diye sormuşluğumuz var. Grubun lansmanını o gece yapmışlar meğer. Mültifonksiyonel bir yaklaşım...

Efendim, bu arkadaşları, yani Didem, Onur, Gülnur ve İlkay’ı (Bu teeny-band elemanlarına da hep bir soyadları yokmuş muamelesi çekilir.) altı aylık bir arama-tarama gayreti sonucunda bulup seçip bir araya getirmişler. Bu kardeşlerimiz de bir senelik bir çalışma süreci nihayetinde tabii ki grupla aynı adı taşıyan ilk albümlerine kavuşabilmişler.

Benim ilgincime giden, bültende, 4 Yüz projesinin "en önemli yanının hedef kitlesinin 7’den 70’e tüm müzikseverler" olduğunun altının çizilmesi oldu. Ki o işte, biraz zor demek isterim naçizane...

Ben albümden birkaç şarkının ismini vereyim, siz anlayın: Kız Kıza, Vah Vah, Salla, Çat Pat veee klibi müzik kanallarında dönen, albümün çıkış şarkısı: Dandini...

Projenin, klişe tabiriyle mimarları Temel Zümrüt ve Süleyman Yüksel... Ki kendileri bildiğiniz üzre, reklam jingle’ları ve dizi müzikleriyle tanıyoruz. Süleyman Yüksel, aynı zamanda televizyonda yönetmenlik de yapan bir şahıs. Hepsi’nin klibini çekmişlikleri de var; takdir edersiniz... Ayrıca Dandini’nin söz ve müziğini de kendileri yazmışlar. Projesine her açıdan sahip çıkan bir beyefendi.

Klipte, bu güzide 4 Yüz’ü, kapağı açılan bir masal kitapından pörtlerken izliyoruz. Fonda büyük bir müsamere prodüksiyonu olduğu hálde, meşhur masallardan sahneler canlandırıyorlar. Rapunzel desen var, Kırmızı Başlıklı Kız desen var, Harikalar Diyarı’ndaki Alice desen var, Külkedisi desen var, Beyaz Atlı Prens desen var; Hint diyarlarından esintiler var... Yok yok anlayacağınız...

ÇOCUKLAR BAYILACAK

Klip ve masal, bu kardeşlerimizin "Masal kahramanı olduğumuz kadar genç ve popçu tipleriz, son model hırpani kıyafetlerimizle sahnede performans sergilediğimizde ahaliyi galeyana getiririz" mesajıyla son buluyor. Ve kitabın kapağı kapanıyor.

Böyleyken böyle...

Şimdiii, zannetmeyin ki proceyi küçümsüyoruz. Bilákis... Muhtemelen önümüzdeki yazın en çok iş yapan projelerinden biri olacaktır. Çocuklar, 4 Yüz’e bayılacaktır.

Benimki, ben almayayayım, alana da mani olmayayım durumu...

Yani, hálá gönlüne göre star gördü mü ağzını toplayamayanlar tayfasından olabiliriz ama müsaadenizle, ilkokul talebesi de değiliz...
Yazının devamı...

Kıldan tüyden mevzu

6 Nisan 2007
Güreşmek için değil Allah’tan. Donald Trump’ı güreş mayosuyla görmenin bünyede yaratacağı muhtemel darbeyi düşünmek bile tüylerinizi diken diken etmez mi?

Evrensel Erkek Kapışması Olimpiyatları’nın başka bir dalında yiğitlik sergilemek için çıkmış Trump ringe...

Hadise şu: Adamımızın üzerine iddiaya girdiği güreşçi Bobby Lashley, rakibi Umaga’yı yenince, iddiaya tutuştuğu, güreş şovunu düzenleyen World Wrestling Entertainment’ın Başkanı Vince McMohan’ın saçlarını, ringin orta yerinde, elceğizleriyle tıraş etmiş.

Ben bunu okuyunca bir hayıflan bir hayıflan...

En azından birkaç aylığına, Donald Trump’ın o sarı-turuncu-sütlü kahve-beyaz, ne desem boş, tanımsız renge boyalı ve yine tanımsız şekilde havalı mı havalı taralı-fönlü, neyse işte, osulu saçlarını (Perukasını daha doğrusu...) görmeyecektik hakkında yapılan haberlerde. (Ben tanımlamakta zorlanıyorum ama ABD’de adı konmuş bir model: Turuncu Pamuk Helva...)

Ne Trump Tower, ne holdinglerine yönetici seçtiği The Apprentice yarışması, ne boşandığı karısı Ivana Trump; hatta ne de Trump’ın "kendisi", o sakil saç modeli kadar ünlü biliyorsunuz.

The New York Times tarafından, "Değerlendirmesinin bir mimarlık eleştirmeni tarafından yapılması daha uygun düşecek, karmaşık bir yapı" olarak tanımlanmış bir saç modelinden söz ediyoruz.

Kökünden kazınması ya da yine daha doğrusu rüzgárın uçurması hayırlara vesile olacak bir saç modelinden söz ediyoruz.

Trump’ın saçlarının tıraş edilmesine hizmet edeceği için, orada olsam, maç sırasında ringe fırlayıp Umaga’ya destek olmak adına Bobby Lashey’in omuzlarına çullanmaya yelteneceğim bir saç modelinden söz ediyoruz.

Bütün dünyanın dalga geçtiği bir saç modelinden söz ediyoruz.

Ama nedir? Adam kendini beğeniyor; sırma saçlı kıvırcık ve de boyalı kel hálinden hoşnut kardeşim...

Artık pes ettim, şu erkeklerin kıllarına tüylerine neden bu denli düşkün olduklarını anlamaya çalışmıyorum.

Futbol camiası olsun, siyaset arenası olsun, bir iddiaya mı tutuşulacak? Ya bıyık kesilir, ya saç tıraş edilir, ya da aman da maazallah elemana eteklik giydirilir.

Gören de herifleri gücünü saçından alan Samson filan zanneder.

Saç gitti mi güç de gider, iktidar da gider, fallus da pısar sönermiş gibi...

Keşke sönse... Ama nerdeee?

Saçı kesilince zırlayanlara "Kökü sende nasılsa" denir ya...

Saçlar kökünden dökülse de iktidar hırsının ve errrkekliğin kökü bildiğimiz üzere çoook daha derinlerde...

Demem odur ki: Sevgili erkek arkadaşlar! (Bu da dünyanın bütün elemanları manitammış gibi saçma bir hitap oldu ya, neyse...) Saçlarınız sizi terk etmeye karar verdiğinde ya da ağarmaya başladığında muhabbetle vedalaşın birader.

Yoldan çevirip sorun, 10 kadından en az 9’u aynı şeyi söyleyecektir. İki gözüm önüme aksın ki dazlak kafa, herhangi bir tepe peruğundan çok daha çekici.

İktidar dediğiniz, millet kellenize bakarken kıçıyla güldüğünde murdar oluyor esas ayrıca...
Yazının devamı...

Fena hálde kişisel, kedili yazı

1 Nisan 2007
Üstelik sarman sevmem, tekirciyim... Çok ama çok da tatlı haspa. Bir de akıllı bakıyor ki sormayın... Allah rızası için beni bu kızdan kurtarın...

Başım beláda. Hayır, tabancamı unutmadım helada... Sarışın bir kaltak haneme tecavüz etmeye çalışıyor. Geçen hafta Banu’yu arayıp; "Büyük battım" dedim; "az önce bakkala ilk Whiskas’ı sipariş etmiş bulunuyorum."

Gargamel gibi hin hin güldü adi... Kum tası almaya kadar yolum varmış. Öyle iddia ediyor.

"Hiç de bile" şeklinde itiraz ettim; "Mamasını sokak kapısının önüne koyacağım bir kere. Artık eve sokmamayı düşünüyorum."

"Bir haftaya kalmaz, aynı yatakta uyanmazsanız ben de bir şey bilmiyorum" dedi.

"Geç kaldın, o dediğin dün akşam oldu. Tam da o yüzden bir daha eve almayacağım ya..."

"Ama olmaz ki" diye vaaza girişti bunun üzerine. Hainlikmiş bunun adı. Yanlış mesajlar vererek hayvanı salak ediyormuşum. Tavrımı belirlemem gerekiyormuş. Kedinin psikolojisi bozulurmuş. Manyamış bir kedinin áhı bi’ şeyciklere benzemezmiş. Gözümü korkutacak ne varsa döküldü işte...

Şimdi ne yapsam da yol yakınken şu sarmandan kurtulsam diye harıl harıl düşünüyorum. Fakat mırıltılarına dayanamayıp, kapının önüne yine suyunu, mamasını koymaktan kendimi alamıyorum. Bunu yaparken yine kendimi tutamayıp, okşamayla başlayıp, kucaklayıp içeri almayayım diye kaseleri bırakır bırakmaz ellerimi ceplerime sokup ışık hızıyla eve dalıyorum.

Anlamak mümkün değil. Bundan önceki evim, zemin kattaydı. Ve insan söylemeye utanıyor ama yaklaşık bir sene boyunca evin bir camı kırıktı. İhmalkárlık konusundaki üstün yeteneğimi konuşturup, nasılsa pencerenin önünde demir var diye yaptırmamıştım. Havadar havadar, iyi de oluyordu hani. İyi olmasına oluyordu da ben evde yokken, benim daire, bir nev’i kedi garsoniyeri olarak hizmet veriyordu.

Sonunda valideyle peder, ziyarete geldikleri bir seferde (Bana inanamamanın sonu yokmuş. Validenin tepkisi bu olmuştu) meseleyi çözdüler.

Camı yaptırdığımızda, sokağın kedileri pencerenin sokak cenahından öyle pis bakmaya başladılar ki, evden çıkarken kıçımı kollarcasına, durmadan omzumun üzerinden arkama falan bakar olmuştum; "Bunlar kesin bana bir iyilik düşünüyorlar" hesabına...

Yani o kedilerin eve girip çıkmaları ve ev üzerinde hak iddia etmeleri bir yere kadar anlaşılabilir bir şeydi. Peki bu elemanın durumu nedir abi?

Bir kere çatı katında oturuyorum, neden geldi de benim evi buldu? Ayrıca otomat bozuk; bakkal bile sipariş getirdiğinde içeri girmekte güçlük çekiyor. Bu kedi supercat falan mı; görünmez peleriniyle duvarlardan filan mı geçiyor? Ve tekrar sorasım var; niye dört kat çıkıp da illá ki benim kapıma dayanıyor?

Kedilerle ilişkim her daim bir acayip çetrefil olagelmiştir zaten.

Ofisteki odada, duvarda iki çerçeve asılı. İkisi de álemlerin en yetkin sanat yönetmeni ve karikatüristi ve ressamı, yakışıklı olduğu kadar yetenekli Serhat’ım Gürpınar’ım, aşkım tatlım gıymatlım imzalı...

Birinde beyaz smokinli bir köpek abiyle, siyah haute couture’lü bir kedi abla meşk ile sarılıyorlar. Diğerinde, arka tamponunda kemik etiketi olan bir cabrio’ya binmiş iki köpek hunhar kahkahalarla bir kediyi ezip geçiyorlar. Bu ikinci illüstrasyonun yeri bende çok özeldir. İmzamla yayımlanan ilk yazının illüstrasyonudur.

Esquire’da çalışıyordum. Genel yayın yönetmeni Emre Aköz’dü ve ben çömezle ağır dalga geçiyordu: "Çapa’nın yakında kimlik bunalımından saçı-derisi filan dökülecek. Bizim dergi maço, o feminist. Bizim dergi Fener’li, o Cimbom’lu. Bizim dergi ikinci cumhuriyetçi-liberal, bizimki solcu" filan diye...

Bir gün beni hepten buhrana sokmaya karar vermiş olacak, o güne kadar bilmem kaç ay çeviriler, küçük haberler, imzasız yayımlanan haberler yapmış, telefonlara bakmış, Yeşilçam tabiriyle ifade edecek olursak, kablo falan taşımışım; geldi ve bir yazı sipariş etti.

Derginin o nüshasının "tema"sı vardı: "Kahrolsun kediler, yaşasın köpekler!" Hadi bakalımmış. Kalemimi, daha doğrusu, tavrımı görelimmiş...

Büyüyünce gazeteci olmaya niyetli bir tetikçi edasıyla oturup bir yazı döşendim. Ki o sırada yine Gümüşsuyu’nda bir çatı katında oturuyordum ve yine gelip kapıya dadanıp kendini "edindiren", daha doğrusu kendine, kölesi olsun diye ben kulunu sahip edinen, fındık bıyık şeklindeki lekesinden dolayı Hitler adını verdiğim yavru bir tekir beslemekteydim.

Yazının yayımlanmasından birkaç yıl sonra Emre ve Nur gazetenin görsel arşivinden arayıp bulup çerçeveletip doğum günümde hediye etmişlerdi.

BENİ BU KIZDAN KURTARIN

O yazı yüzünden başıma gelmeyen halt kalmadı. Bir kere, dergiye protesto mektupları yağdı. Bunların bir tanesi, öyle böyle değil, çok ağırdı. Köpeksever kadınların o köpekleri ne için beslediğine dair ağır ötesi ithamlar falan içeren... Tepki mektuplarını da ertesi ay yayımladık.

O sırada yakın bir dostum; mektubu görüp çok gülmüş. Meğer onun bir arkadaşıymış. "Gel ben seni tanıştırayım" dedi. Ziya’ymış... Ki yakın dostumdur şimdi.

Bu arada Emre beni ayrı bir haber için Express dergisine (O da ne dergiydi be.) yollamıştı. Dergide yer alan müstear imzalı bir köşe, feministleri fena kızdırmış; feministler dergiyi basmış. "Git bak bakalım" demişti; "Kimdir, nedir, ne ayaktır?"

Ben tıpış tıpış dergiye gittim. Tanıdık arkadaşlara sordum. "İyi de o zaten sizin oralarda çalışıyor; buraya dışarıdan yazı yazıyor" dediler.

İşin acayibi, tam o sırada, o köşenin yazarı benim de günlük mesaimi verdiğim Medya Plaza’da bana tepki mektubu yazarken, klavye kırmaktaymış. Şaka değil, öyle öfkeli tokmaklıyormuş ki klavyeyi, kırmış. Hikáyenin sonrasında bir tür kedi-köpek ilişkimiz oldu. Altı yıl kadar bir süre, kedilik ve köpeklik rollerini değişe değişe, bir dargın bir barışık, birlikte yaşadık.

Hayatım boyunca kedi, köpek, tavşan, kaplumbağa, kuş, balık ve hatta evin içinde civciv bile beslemeyi denedim. Becerdim de... Ama maalesef bunu becerirken, beceren ben değildim.

Çocuktuk, valide bir yandan söylenip, bir yandan duruma sahip çıkıyordu.

Dereke Bruce der ki: "İnsanın kendisiyle ilgili doğru bir perspektife sahip olması için kendisine tapınan bir köpeği ve kendisini hiç iplemeyen bir kedisi olması gerekir."

Bendeniz, tek başıma yaşadığım zaman zarfında, kaktüs öldürmeyi becermiş biriyim. Melekelerinin şuurunda bir şuursuz olarak, yemişim perspektifi demek isterim. Benim perspektiften baktığında, "Haddini bil, hiç bulaşma" manzarası huzura geliyor.

Üstelik paranoyakça gelebilir ama bittecrübe sabit. Hayatıma bir kedi girdi mi, her seferinde beraberinde kedici bir insanla birlikte geliyor. Ve benim maalesef bağlanmaktan yana, özürlü bir tabiatım var. Beceremiyorum, kaldı ki istemiyorum. Allah’ın sarmanı yüzünden, kişiliğimdeki defoları sil baştan sorgular oldum yine.

Bu son derece kişisel geyiği çevirmemin nedeni şudur: Sarışın bir dilbere, sorumluluk bilinci olan bir ev aranıyor. Ben ki sarman sevmem, tekirciyim... Çok ama çok da tatlı haspa. Bir de akıllı bakıyor ki sormayın... Allah rızası için beni bu kızdan kurtarın...
Yazının devamı...

Acı ilaç

31 Mart 2007
"Kendimi bildim bileli canım sıkılırdı. Geçen yıllar içinde tek değişen, artık sadece hayattan değil, kendimden de sıkılmam oldu" dedim. "Mümkün olsa, elime kumandayı alıp kendimi zaplayacağım."

"Seni yine depresyon sularında pupa yelken mi görüyorum?" dedi; "Hemen çıkılsın o moddan. Zaten pek çekilir bir tip değilsin; depresyondayken, hiç çekilmiyorsun. Senin için bir şey istiyorsam namerdim; tamamen kendi selámetim açısından yani..."

"Hayır, nedir, anlamıyorum ki" dedim; "Çocukken gelecek bir an önce gelsin istiyorsun, gelecek geldiğinde de habire geçmişi özlüyorsun. 35 yaş, mütemadiyen böylesi küflü bir nostalji duygusuyla yaşamak için fazla genç bir yaş değil mi be abi? Nasip olur da o yaşları görürsek, 60’larımızda ne bok yiyeceğiz meçhul."

"Sallama, sallama" dedi bunun üzerine, basbayağı aşağılayıcı bir ifadeyle.

"Nasıl yani?"

"Sen bir kere, çocukken de geçmişi özlüyordun. Zamanla biraz hafifledin bile diyebilirim. Bu tempoda gidersen 70’ine geldiğinde neşeli bir genç olma ihtimalin yüksek."

Aklı sıra avutuyor dingil... Etrafımda bir tane insan evladı yok yemin ederim. Psikopat manyetosu muyum neyim?

KAHPEDİR DÜNYA NEFİS BİR ŞARKI

Bu aralar mütemadiyen Gripin’in grupla aynı adı taşıyan ikinci albümünü dinliyorum. En çok da müzik kanallarında klibi dönen Böyle Kahpedir Dünya’yı. Çok güzel, karanlık bir albüm. Ve nefis bir şarkı... Depresyon tetiklemeye birebir. Acı ilaç...

İlaç muhabbetine giresim var müsaadenizle. Geçen hafta Ayça, Radikal Cumartesi için grupla röportaj yapmaya gitti. Bugün iki ayrı gazetenin ekinde, konudan yana Ayça’yla piştiyiz yani. Bizimki elemanların hepsine bayılıp gelmiş. Nasıl tatlı olduklarını anlata anlata bitiremiyor. Kanka kontenjanından yazısını önceden okuma şerefine nail oldum. Şöyle bir muhabbet geçiyor:

Ayça: Sizin albüm için hep romantizmin ilacı, acılı kalpleri iyileştirir, bilmem ne gibi şeyler dendi. Bu sizin basın bülteninde mi var?

Birol: Hayır, ilaç gibi filan olması çok kötü. Böyle dendi mi bizle ne alákası var oluyoruz.

Murat: Müziğimizin öyle ağrı kesen bir tarafı filan yok.

İlker: Aksine, acıları körükler.

E iyi ya işte... Beton tedavi denen bir şey vardır; acı ilaç denen bir şey de vardır. Ayrıca grubun isminin Gripin olması da bir çağrışım yapıyordur herhálde? Yani, Optalidon, Apranax falan olsaydı isimleri, yine aynı şey düşünülecekti gayri ihtiyari...

Gerçi yine aynı röportajdan öğreniyoruz ki, Gripin ismini Evren ile Birol, Zincirlikuyu’dan geçerken bir binanın tepesindeki kocaman Gripin reklamını görüp, matrak olacağını düşünerek edinmişler. İsim dediğiniz lánet gibidir biliyorsunuz; kıçınıza eklenen yaftadır; kendi kaderi ve klişeleriyle birlikte gelir. Aranmışlar anlayacağınız...

Grupların kendi adlarını taşıyan albümleri genelde ilk albüm olur. Gripin, ilk albüme Hikayeler Anlatıldı adını vermişti. Bu albüme kendi isimlerini vermeleri "Bizim olayımız budur abi" dedikleri, çok içlerine sinen bir albüm olmasındanmış.

Hakikaten de taş gibi iş çıkartmışlar. Çıkış şarkısı Böyle Kahpedir Dünya’nın Gürcan Keltek yönetmenliğinde çekilen klibi de gayet başarılı.

ÜRKÜTÜCÜ BİR RÜYAYI ANLATIR GİBİ

Şehre gecenin çöktüğü saatlerde çekilmiş birçok sekans, bir an önce uyanmayı dileyeceğiniz, biraz ürkünç bir rüyayı anlatır gibi:

Yer yer, direksiyon sallayan, otoparkta tökezleyen grup elemanlarını görüyoruz. Birol Namoğlu, acıdan buruşmuş gibi bir ifade taşıyan yüzüyle şarkının sözlerini terennüm ediyor:

"Söyle kaç yaşındasın? Dertlerin başındasın / İstisnasız her an geçmişi özlüyorsan / Bilmem kaç yaşındasın / Gözleri yaşlardasın / İstisnasız her an yarını düşlüyorsan / Yolculuk nereye, neler uğruna ölmeye? / Dört yalnızlıkla bir doğruyu götürmeye / Hadi durma ağla, ağla / Yaşlar kurur zamanla, ağla / Böyle kahpedir dünya / Yüzünü ıslatmasan da ağla / Belki hepsi bir rüya / Son bulur kollarında..."

Gripin’in albümünde, üç şarkıda konuk müzisyenlerle paslaşılıyor. Sensiz İstanbul’a Düşmanım’da Emre Aydın, Baba Mesleği’nde maNga’nın solisti Ferman Akgül, Zor Geliyor’da da Pamela, Gripin’e eşlik ediyor.

Bir röportajlarında tüm bu isimlerle nasıl bir araya geldiklerini anlattıktan sonra, röportajı yapan kişi; "Son dönemlerde özellikle sizlerin arasında güzel bir dayanışma örneği de var. Müzik egoların çarpıştığı bir alandır ya, bunu yenmek de mümkünmüş demek ki" şeklinde bir soru yöneltiyor.

Yanıt şu şekil: "Dostluk var, bir de bu insanların kişilikleriyle de ilgili... Emre de egosu olmayan bir insan, maNga elemanları da... Bir grupta kaç kişinin egosu varsa, bu bir yerde çakışır ve o grup biter. Bizim de çok öyle egomuz önde değil. Daha çok hoşgörü ön planda. O yüzden bir sürtüşme olmuyor."

Canlarım benim ya... Tanımadan bu derece sempati besliyoruz; tanısak, çocukların dibinde mum yakıp tapınacağız yani. Ayça söylemişti zaten.

Gripin’in albümünden edinin arkadaşlar. Bu sene çıkmış en iyi işlerden biri. Hadi ilaç meselesine bir kez daha değinmeden, sessizce dağılalım şimdi.

İşim var. Gidip eski fotoğraflara bakacağım. Ve muhtemelen yine yüzümü ıslatmayı beceremeyerek, biraz ağlayacağım.
Yazının devamı...