Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

Babam öldü. Henüz idrakında değilim.

Bir gün bir yerde, ilkokuldan beri ikimizin şarkısı olan, Nat King Cole’dan L.O.V.E. çalıyor olacak. Yarın, bir gün, gecenin bir vakti iki satır laflayalım diye elim telefona gidecek ve o telefona çıkamayacak. Derbiler olacak, nispet yapmaya arayamayacağım ya da nispet telefonu çalmadığı için kimin aradığını ruhum gibi biliyor olmayacağım.

Babam öldü.

15 Kasım akşamı; Banu’yla -muhtemelen yoğun bakımın önünde bekleşenlerin morali bozulmasın diye- tabelasındaki “ex odası” yazısının “ex” ve “sı” bölümlerinin boyası silindiği için, dikkatli bakmayınca, yalnızca “oda” kelimesi okunan, az ilerde durup durduğunu neden sonra fark ettiğimiz bir odada, onu son defa gördük.

Haftasonu ve akşam sessizliğinin çöktüğü katta doktorların “Başınız sağolsun” dedikleri ana kadar çıt çıkmıyordu. Haberi iki kızına verecekler, içleri görmeyi kaldıramayabilir diye düşünmüş olacaklar; yoğun bakımdan bir çarşafa sımsıkı sarılmış şekilde çıkardılar. Ex ‘oda’sına alırken görmek istediğimizden emin miyiz, diye sordular. Bir an için Banu’yla bakıştık; başımızı olumlu anlamda salladık; yüzünü açtılar.

Naaşının gıdısına burnumu gömdüm. İçinde nefes kalmadığını burnumun direğinde hissettim. Yine de onu 35 yıldır falan hiç sakalsız görmemiş olduğumdan belki; belki de 42 yıldır, onu hiç ölü görmemiş olduğumdan, kendine benzetemediğimden; hâlâ durumun idrakına varabildiğimi sanmıyorum. Halbuki ne dinliyor, ne konuşuyor olursam olayım; beynimin içinde bir yerde hep aynı cümle dönüyor zikir gibi: Babam öldü.

BURNUNUN DİKİNE YÜRÜYEN BİR YENGEÇ

Annem ilk günlerde fena dağıldı. Ki sıkı hatundur. Dile kolay, ikisi de ’43 doğumlu; ‘60’dan beri “konuşuyorlardı”; ‘66’dan beri evliydiler. Ve babam; “Levent bırak da bize de biraz sevgimizi ifade edebilecek fırsat kalsın” şeklinde serzenişte bulunacağı derecede avaz avaz aşıktı anneme. Her Allah’ın günü aynı sinirsek cümlelerle aynı kavgaları döndürmeyi de ihmal etmeden, yan yana 54 yıl devirdiler.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

Her gidenin ardında bıraktığı ailesine sarf ediliyor olsa gerek: Yoğun bir “Ölüm kimseye yakışmaz da Levent’e hiç konduramadım” muhabbeti var. Bir de “Hastalandığını bile duymamıştık, hangi ara ne oldu da böyle oldu?” şaşkınlığı...

“Biz de anlayamadan gitti. Adamın mizacı acul, yapacak bir şey yok” benzeri sersem sepelek cümleler kurdum sanırım. Öyleydi de hakikaten; sosyal maymun sayılırım, üstelik gazeteciyim; ömrümde çok insan gördüm, tanıştım, tanıdım; onun kadar yüksek perdeden yaşayanı yok kadar nadir bir türdür. (Telaşe Müdürü derdik.)

Kahkahası yüksekti, neşesi yüksekti, coşkusu yüksekti, sevgisi yüksekti, öfkesi yüksekti, kederi yüksekti, nefreti yüksekti, sesi yüksekti, üslubu yüksekti.

Tepeden tırnağa oksimorondu. Burnunun dikine yürüyen bir Yengeç’ti. Çelik bilekli bir sulugözdü. Dalgacı bir romantikti. Küfürbaz bir zarafet abidesiydi. Sabırsız bir tembeldi. Planlı bir kaderciydi. Tek cümle içinde stratosfer ile magma arasında gidip gelebilirdi.

Geçtiğimiz Nisan, bir süre seçimler için İzmir’e gelişimdeki hâli gözümün önünde: Dede-torunun spor kanalları konusunda TV kumandası tartışmasına müdahale etmem gerektiğinde, tane tane izah etmeye çalışıyordum: “Ya, ben sana kaç kere söyleyeceğim çocukla çocuk olunmaz diye; az biraz idare etmeye çalış; bu da böyle bir tip!” Bunu 71 yaşındaki babama değil; 7 yaşındaki yeğenim Cem’e söylüyordum fakat; öylesine çocuk düzlüğünde geldi, çocuk düzlüğünde gitti babam.


Babamın, 42 yıllık dostumun ardından
Korumacılığı, tahakküm üzerine kurulu değildi. İlişkimizin akdi, “Gönlünce uzağa uç ama sağlığından ve selametinden haberdar etmeyi, evinin yerini ve zaman zaman geri dönmeyi unutma” tarzında bir aidiyet birliğine tabiydi.


Annem ona bütün jantiliğine, kırantalığına rağmen ve binaen, olası en mültefit tonda, Mağara Adamı derdi. İş görünüme gelince, tabirin icadından evvelden metroseksüeldi ama mevzu ham tabiatına gelince, süs püs kenarda dursun, resmen primitifti. Aklından geçen ağzından çıkardı. Koket bir yerde yemekteler diyelim; babam yine ağzına geleni söylüyor, annem masanın altından onu dürterek uyarmaya çalışıyor; babam bilmem artık kaç desibelden; “Niye tekmeliyorsun Fatoş?” diye soruyor: Buydu bizim hayatımız.

ONUNLA KAÇ-GÖÇSÜZ YAŞADIK

Gerekirse çok kavga ettik ama şöyle ya da böyle, yalansız yaşadık.

“Bu hayatta ne yaparsan yap, yeter ki yanımızda yap; en iyisinden en kötüsüne, ne olursa olsun, yeter ki yalansız olsun; hiçbir şeyi gizleyip saklama, her şeyin üstesinden gelinir, yeter ki bilgimiz olsun.” Bunlardı bizim evin kaidesi. “Önünde ne olursa olsun, arkanda kapı gibi ailen var.” Bu bilgiyle yoğruldu hamurumuz.


Korumacılığı, tahakküm üzerine kurulu değildi. İlişkimizin akdi, “Gönlünce uzağa uç ama sağlığından ve selametinden haberdar etmeyi, evinin yerini ve zaman zaman geri dönmeyi unutma” tarzında bir aidiyet birliğine tabiydi.

Hayatımda babamla aramda kaç-göç hiçbir şey olmadı.

Görüp görülebilecek en maço feministti. “Bir karı aldım, başıma üç tane oldunuz” der dururdu; diline leş bir erkek jargonu pelesenkti fakat hayattaki duruşu itibarıyla ondan daha dirayetli ve hakikatli, tarafsa birey olarak kadından yana taraf bir erkek de tanımadım.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından


İlk kez regl olduğumda; bunun sağlıklı bir kadın olacağıma delalet olduğu için katiyen canımı sıkmaması gerektiğine dair ilk söylevi babamdan işittim.

Banunun da benim de tüm arkadaşlarımızı tanır, bilirdi; her türden, her cinsten arkadaşımız evimize girer çıkar; belli bir yaştan sonra, babamın sofrasına oturur, ikram ettiği içkiyi içerdi.

Dün gibi hatırımda; lisenin başlarında, haftasonu olacak ki güneşli bir gündüz vakti, oturma odasında ikimizdik. Okuduğu gazetenin sayfasını kıvırıp gözünü bana dikip “Konuştuğun çocuk var mı senin?” diye sordu.

“Konuştuğun çocuk ne baba? Artık ona çıkma deniyor” diye gözlerimi devirmiştim; ‘Hayat Üzerine Dersler: Bölüm Bilmem Kaç’ın geldiğini sezerek: “Ayrıca da yok öyle bir durum, merak etme.”
“Şimdi kulağını aç beni iyi dinle” dedi: “İleride, yatmadığın adamla evlenmeyi aklından geçirme sakın. Domatesi bile manavdan seçerek alıyoruz değil mi; birlikteliklerde ten uyumu mühimdir.”

“Ben evlenmeyeceğim zaten; bu nerden çıktı şimdi, sanki bilmiyormuşsun gibi” demiştim. Evlenmek istemediğimi neredeyse konuşmaya başladığım günden beri söylerdim.

“Aman tamam, o kadarını anladık, başlama yine” dedi; “Sana illa evlen diyen yok; fakat hayatın ne getireceği belli olmaz; böyle sabit fikirlerle hayatın sürprizlerine kapını da kapatma. Zaten her konuda kendi bokunla kavga ediyorsun.”


Babamın, 42 yıllık dostumun ardından
Burnunun dikine yürüyen bir Yengeç’ti babam. Çelik bilekli bir sulugözdü. Dalgacı bir romantikti. Küfürbaz bir zarafet abidesiydi. Sabırsız bir tembeldi. Planlı bir kaderciydi. Tek cümle içinde stratosfer ile magma arasında gidip gelebilirdi.


“Sen kendine bak” demiştim. Her zamanki gibi. Tencere ve dip mevzuu, gündemimizden düşmezdi.

Babamla konuşamadığım tek bir konum yoktu. Ve konuşurken de laf ola beri gele dinlemezdi. Bizim evde dört oy vardı; dördü de geçerdi.

Çocukluğumun bir kısmı, İzmir, Çeşme Dalyanköy’de, Karşıkaya Tilla’da, Foça’da filan, balık sofralarında birleştirilen sandalyelerde uyuklamakla geçti. Beş yaşımdayken bile, annem beni restoranın tuvaletine çişe götürürken, babamın sofrada ayağa kalktığını hatırlarım. Ya özel günler ya da içinden gelen özel gündür zaten, evdeki üç çiçeğine, çiçekle gelirdi. Ya da eve çiçek gelirdi. Çiçekçi gelirdi; açarsın bir not; baban karta edebiyat döktürmüş. Böyle bir küçük hanımefendi muamelesi ve nedir; yumruk atmayı da küfür etmeyi de rakı içmeyi de ondan öğrendim bir yandan.


İnsanın elinin ekmek tutmasının önemini ve boğazından geçecek en tatlı lokmanın onurunla kazandığın ekmekten kopacağını; kazık yemenin kazık atmaktan bin kez evla olduğunu; insanın yüzüne söyleyemeyeceğin şeyi arkasından konuşmaman gerektiğini... Bunlara benzemez pek çok şeyi de keza...

Aşk acısıyla omzunda ağladığımı da bilirim; ergenlik spazmlarında ölmeyi düşündüğümü söylediğimi de; dostlarımla kavgalarıma dair dertleştiğimi de bilirim onunla; mesleki çıkmazlarımda ağlak yapıp fikir danıştığımı da. Babamla ilişkimizi tek kelimeyle özetlemem gerekse “açıklık” derdim. Birkaç kez birbirimizden yalan söylemeden gerçekleri sakladığımız hâller oldu; zaten onların da peşi sıra büyük kavgalarını ettik.

Babamla çok kavga ettik. Hem nasıl... Bunun kıymetini ancak bugün anlıyor değilim fakat; her anında bildim. Boyum onun beline ulaşmayan bir kız çocuğuyken bile; insanın babasıyla kavga edebiliyor olmasının şu hayatta, hele ki bu memlekette nasıl büyük bir lüks olduğunu, hep bildim.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından


Baba-kız olmasaydık; yoldan geçerken tanışsaydık; neresinden dikiş tuttururduk bilemiyorum gerçi; pek çok konuda o kadar anlaşamazdık ki o kadar olur. En üfürüğünden en hayati meselelere: Misal, o ruh hastalığı derecesinde Fenerli, ben fanatik Cim Bomluydum (Kaf Kaf’da hemfikirdik bak.). O AP geleneğinden gelen bir orta-sağcı, ben –kendimi solcu olarak addedemem; sol tedrisatından geçmiş, çilesini derinden çekmişlere ayıptır- fikren ve gönülden solcuydum. Onun espri izanı fıkra anlatmak ve kötü niyetli olmasa da alay üzerine kuruluydu; ben bunu son derece satıhta ve kaba buluyor, bunu da onun yüzüne söylüyordum. İnsanlar hakkındaki tahlillerimizde, kendi hayatlarımıza dair seçimlerimizde birbirimizi çok eleştirdik. O, bu eleştirileri bana ne kadar güvendiğine ve benimle ne kadar gururlandığına dair bir gönderme, bir ince söz, duyguları iyice köpürmüşse, çağlayan bir güzellemeyle bağlamayı ihmal etmezdi fakat. Benim kendimi kaybedip sırf canını acıtmak için ona saygısızlık ettiğim olmuştur; gel gör ki onun bana tavrında saygı çizgisini ihlal ettiği tek bir anı hatırlamıyorum. Beş dakika öncesinde haykırarak kavga etmiş olsak bile nihayetinde “Seni seviyorum” demeden telefon kapattığımızı da...

Ona madden ve manen ihtiyaç duyduğum zamanlarda, daha cümlemi tamamlamadan şehirler kat edip yanımda bitmediği tek bir sefer de hatırlamıyorum.


İlişkimiz gidişli gelişli geniş bir otobandı; onun da hava değişikliği gerektiğinde kafa iznine çıkıp İstanbul’a, bana kaçmışlığı vardı. Ayrı şehirlerde yaşadığımız 25 yılda, sayısız sefer...

Ebeveyn-evlat ilişkisinde kakofonik bulunan bir hâldir; ben de gayet kinik bir tondan dalgasını geçmişimdir fakat var öyle bir şey; aksini iddia, tarihe hıyanete girer; şahsen yaşadım, biliyorum: Biz babamla, atsan atılmaz, satsan satılmaz ve yeri ikame edilmez türünden çok iyi iki dosttuk. Şimdiye kadar hiç 42 yıllık bir dostumu kaybetmemiştim. Babamı da kaybetmemiştim.

Babamın, 42 yıllık dostumun ardından

Babam öldü. Henüz idrakında değilim. Hâlâ değilim. Bir gün bir yerde, ilkokuldan beri ikimizin şarkısı olan, Nat King Cole’dan L.O.V.E. çalıyor olacak. Yarın, bir gün, gecenin bir vakti iki satır laflayalım diye elim telefona gidecek ve o telefona çıkamayacak. Bir restoranın balık tezgahının başında, bu hangi familyadandı be, diye aval aval bakıyor olacağım ve sormak için kimseyi aramaya elim gidemeyecek. Derbiler olacak, nispet yapmaya arayamayacağım ya da nispet telefonu çalmadığı için kimin aradığını ruhum gibi biliyor olmayacağım.

Havadan sudan mevzularda, hayat memat meselelerinde; gevezeliğe, dertleşmeye, kavgaya tutuşmaya, gülüşmeye, ağlaşmaya, koskocaman sarılmaya susayacağım, bakacağım, yok.


Ömrümün geri kalanında, muhtemelen onun kadar düz hiçkimseyi tanımayacağım ve karşıma öyle biri çıksa da o kadar ruhunu bilir bir içsellikten lafa giremeyeceğim.

O çağanoz yürüyüşünü, o ergen kıkırı gülüşünü göremeyeceğim; sesini duyamayacağım; uyurken açığa çıkarmazsa olmaz o sol ayağını örtmeye çalışmayacağım.

Hayatın bundan sonrası onun ısrar edip de benim de kimi zaman ona eşlik ettiğim, kimi zaman öfleyip pöfleyerek tüydüğüm dansa kalkma tekliflerini özlemekle geçecek. Bir yerde olacağız; annem, Banu, ben; müzik çalıyor olacak; babam olmayacak, şimdiye dek pas geçmiş olduğumuz danslara yanacağız.

Babam öldü. Bilmiyorum, belki de yanında bir yerlere gömüleceğim güne kadar hiç idrakına varamayacağım.

X