"Ebru Çapa" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ebru Çapa" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ebru Çapa

Namuslu peri

30 Mart 2007
Sağ olsun, içgörüden yana her zamanki müthiş performansını sergiliyor. Yine gülmekten koltuktan düşmemizi sağlamak suretiyle günümüzü şenlendiriyor.

Meselá; vaktiyle kendisine "Çılgın Dershane" filminden teklif geldiğini ama bir erkeği baştan çıkaran kadını oynamayı kendine yakıştıramadığı için teklifi reddettiğini filan söylüyor.

Hiper püriten, ultra namus budalası, kapı gibi bekáret raporlu bir mankenimiz olduğu için, öyle fettan, baştan çıkarıcı, haşna fişnacı Suzan Avcı rollerini, haşa, ne münasebet, kendine yakıştıramıyor.

Onun yerine, daha inandırıcı rollere soyunuyor. Misál: Canı sıkılan bir kız çocuğunun özel perisini merisini canlandırmayı tercih ediyor.

Tercihtir; herkesin tercihi kendine; olabilir...

Olayımız şöyle gelişiyor: Röportajı gerçekleştiren Gülden Avuç, "Ekranda çok fazla cinli, perili diziler var. Neden bu kadar ilgi görüyorlar sizce" şeklinde bir soru soruyor.

Veee, Schaefer, şu şekil bir yanıt veriyor: "Benim rolümün o dizilerdeki perilerle hiçbir ilgisi yok. Zaten onlar peri değil. Onlar herkese yardım ediyorlar; ben sadece bir tek çocuğun perisiyim ve ona yardım ediyorum..."

Eh, söktük mü peri mevzuatının parmak hesabını bari?

Öyle orta malı, pardon, orta perisi gibi önüne çıkan herkese yardım edene peri denmiyor. Peri dediğinin, kişiye özel hizmet vereni makbûl. Çaktık di mi köfteyi?

Ha, bir de Gülden Avuç, "Dizide bol bol uçuyorsunuz. Nasıl çekiyorsunuz o sahneleri" diye soruyor.

El cevap: "Evet, sürekli uçuyorum, küçülüyorum, büyüyorum... Çok eğleniyorum bu sahneler çekilirken ama bir yandan da zor oluyor. Çünkü belime korse gibi bir kemer bağlanıyor. Bazen çekimler bittiğinde ağrıdan yerimden kalkamıyorum. Beynime kan gitmiyor gibi hissettiğim oluyor..."

Şimdi de iyi haberler efen’im: Bu sayede öğreniyor ve rahatlıyoruz ki hayatın geri kalan zamanlarında, Schaefer’ın beynine kan gidiyor.

Yakındır, uzaktır; şu ya da bu şekil bir gelecekte, bunun meyvelerini de göreceğiz inşallah.

Artistik patinaj alanında olmadı, kişiye özel kadrolu pericilikte; o da olmadı, siyaset áleminde... İllá ki günün birinde bir meyve verecek, biz de taşlayacağız, o da meyve veren ağacın taşlandığı konusunda hayıflanacak inşallah...

Olacak bütün bunlar; bütün saadetler mümkündür; tamam inşallah...

Kaçırmış olamazsınız değil mi? Schaefer, bildiğiniz üzere, CHP’li Tuğba Özay’ın DYP’den en taze ve dişli rakibesi...

Küçük tefek pürüzler hállolsun; meselá Schaefer’ın beynine kan gitmeye başlasın, bu konuda konuşmasına da izin çıkacak inşallah!

Gülüm gülüm gülücüklerle Şebnem Schaefer’ın yakasına rozetini takan DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, neden sonra, ne mene bir bombanın pimini çektiğine uyanmış olacak, kendilerine konuşma yasağı koydu. Schaefer siyasete bir giriş girdi ama bu konuda maalesef sustu. Hevesimiz kursağımızda kaldı; bizleri biçare koydu...

Gerçi Schaefer’a soracak olursanız, partiden ona gelen herhangi bir yasak yokmuş.

Parti ve politikadan konuşmama seçimi, kendi inisiyatifi doğrultusundaymış.

Zira o şimdi: "Partinin politikalarını öğrenmeye çalışıyorum"muş. "Bir bakalım"mış; "neler yapacağım"mış...

Hadi diyelim ki "Kardeşim, politikasının ne olduğuna dair en ufak bir fikrinin olmadığı partiye niye gidip üye olursun" diye sormak nafiledir. Zira biliriz ki bu hanımefendiler ve bu türün muadili beyefendiler, her elinde tuzluk olana bir amok koşusudur koşarlar. Ádettendir...

Peki bu partilerin ileri gelenleri hiç mi utanmazlar yahu? Neymiş? Partilerine şöhretli isim katarak kendilerine vitrin yapıyorlar...

Bu mudur yani mantık?: Vitrin bu virtinse; buyur bu da konu mankeni...

Bir kadın olarak, bir vatandaş olarak, bir insan olarak hakaretamiz alıyorum.

Hakarete uğrayan da biziz ama onlar adına yine biz utanıyoruz, onlar utanmıyorlar.
Yazının devamı...

Deli Dumrul’dan ’olumlu’ mesaj çıkar mı

29 Mart 2007
Ah o Harry... Hep o hınzır Harry... Kahpe albızın dölü!!!

Harry Potter bu dediğim... Yakında memlekette olan biten olumsuz her şeyi, derin devletin merin devletin marifetlerini, hatta terördü töreydi, ne varsa ona havale edeceğiz...

En komiği de... AKP ve CHP; birbirlerine sanki taban tabana zıt politikalar güdüyorlarmış; hiiiç de bilem aynı kaptan su içmiyorlarmış; latekslerini çekip pelerinleriyle uçup memleketi sadece ve sadece kendileri kurtarabilirlermiş gibilerinden hava da basıyorlar ya; gülebilesim olsa, hani en çok ona güleceğim.

TBMM Şiddet Komisyonu Başkanvekili AKP’li Recep Garip’in ’fikri gelmiş.’ Kaybolan toplumsal değerlerin yeniden kazanılması için, "şiddetin gerekçelerinden sayılan Harry Potter filmine karşı, Türk kültürünü, tarihini yansıtan çizgi filmler yapılmasını önermiş: "ABD Harry Potter ile emperyalist düşünceyi tüm dünyaya yayıyorsa, bizim de tarih ve kültürümüzde kahraman diyebileceğimiz onlarca isim var. Köy odalarında, sıra gecelerinde, yaren evlerinde sık sık Dede Korkut, Deli Dumrul, Nasreddin Hoca, Hacivat-Karagöz, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Ulubatlı Hasan, Köroğlu ile ilgili tarihsel olgular, tarihten kıssalar anlatılır. Biz de milli kahraman yaratabiliriz. Bunlar toplumumuzun mayasını, eğitimini, sosyal dokusunu, eğlencelerini ortaya koyan isimler. Bunlar çoğaltılabilir. Bunların tasnifiyle yapılacak çizgi filmler çocuklarımızı da olumlu yönde etkiler..."

Deli Dumrul’un filmi çekilir ya da çizgi filmi yapılırsa, tipin yaratımında ilham kaynağı olarak Kadir Topbaş’ı öneriyorum naçizane. Daha bu sabah işe gelirken, taksinin bir çalışma ruhsatı olduğu ve harcı ödendiği hálde, yeni çıkarılan şu son moda "taksici çalışma ruhsatı"ndan dolayı 1000 YTL ödemek zorunda kalan şoförle kendisini çekiştirdik uzun uzun. "Belediye resmen haraç aldı bizden" diye özetledi hadiseyi... Ki bu aralar hangi taksiye binsem aynı konu huzura geliyor. "At bi’ kemik" mi desek, "Çık bi’ sakal" mı desek, "Sökül bi’ çorba parası" mı desek tadında; meşru bir şeyi meşru kılmak adına: Harç değil, resmen haraç...

Deli Dumrul da biliyorsunuz, bir çayın üzerine bir köprü yaptırmış, üzerinden geçenden 33 akçe, geçmeyeninden döve döve 40 akçe alan bir "kahraman"ımızdır.

Gün gelir, bir toy düzenler, o toyda Azrail çıkar karşısına. Canını almaya... Bizimki Azrail’le pazarlığa girişir. Azrail kendisi yerine canını verecek birini bulursa, onunkini bağışlayabileceğini söyler. Bizim Deli Dumrul da utanmadan, kalkıp yaşlı anne-babasına gidip durumu açar. "Siz zaten yaşlısınız; hazır ayaktayken, siz ölüverin ki ben ölmeyeyim" hesabına...

Ama tabii Deli Dumrul’un "deli"liğinin ve bencilliğinin genetik sebepleri vardır. Valideyle peder de ziyadesiyle egoisttir. "Can tatlı; biliyor musun oğul" filan diyerek, buna yanaşmaz.

Bizimki de gidip karısına durumu anlatır. İlginçtir; ondan canını istemez. Hatta modern bir Türk erkeği tavrı sergileyip; "Ben ölünce evlen, mutlu ol" filan der. Bunun üzerine karısı; "Sensiz bu hayat yaşanmaya değmez" diyerek kendi canını vermeye gönüllü olur. (Ki şahsen, fena hálde kıl olduğum Deli Dumrul’un, karısına yönelik zarif çalımının da onun aşkını sömürmeye yönelik bir blöf olduğunu düşünüyorum. Moderni kıssın; tipik Türk erkeği işte!!!)

Hikáyenin sonunda, bunların aşkından hislenen Azrail, bizim Deli’nin canını bağışlar.

Hakikaten merak ediyorum; 33 akçe mi 40 akçe mi hesaplarında adam sopalayan "kahraman"a nasıl bir çizgi film çekeceklerini. Ve "Azrail geldi, yerime eleman arıyor, bir tur ölsene be anne" filan diyen kahramandan, yani kıssadan, ne mene "olumlu" bir hisse, yani mesaj çıkartacaklarını...
Yazının devamı...

Gerçek kadının adı var Paris Hilton

25 Mart 2007
Geçtiğimiz aylarda bir kısım medya (!) Los Angeles’a gittiler. Ayıptır söylemesi, bir de şoförlü Mercedes cip kiralamışlar. Eğer Türk-sen, dünyanın neresine gidersen git, karşına bir Türk çıkması ádettendir ya, otomobili kiralayan şirketin yöneticisi, müşterilerin Türk olduğunu duyunca, "Kadromuzda bir Türk şoför de var; iyisi mi size onu yollayalım" şeklinde bir incelik göstermiş.

Bu arkadaş, pek değerli medya mensubu beyleri oraya buraya taşımış; e ahbaplık da háliyle ilerlemiş. Bizim arkadaşlar memlekete döndükten bir süre sonra eleman arayıp, müjdeli haberi iletmiş.

Efendim, o şimdi Paris Hilton’a hizmet etmekteymiş. Paris Hilton 7 Eylül’de alkollü araç kullanmaktan dolayı tutuklandı ve 1500 dolar 36 aylık gözetim cezası aldı ya, o zamandan beri kendilerine tahsis edilen limoları filan, Türk şoför İlker Şanlı kullanıyor.

Hatta Paris Hilton’ın sitesinde yer alan video kliplerden birinde görüyoruz ki Paris, Şanlı’yı "See you next time babe" filan diyerek yanaklarından manaklarından öpüyor.

Bizim arkadaşlarda bir heyecan, pür heyecan! "Paris, benim arkadaşımın arkadaşı oluyor biliyor musun?" tadında gururlu ve sanki kendileriöpülmüşçesine mutlular.

Bu ayın başında Associated Press, "Paris Hilton haberlerine gerçekten ihtiyacımız var mı?" meselesini masaya yatırdı; bilenler bilmeyenleri bilgilendirsin mümkünse. Bir hafta boyunca Paris Hilton haberi yayımlamadılar ve gökkubbe başımıza yıkılacak mı diye baktılar. Sonuç şöyle: Paris haberleri dikkat çekiyor ama yayınlanmaması hálinde de dünya tersine dönmüyor.

AP’nin protestosunun haberinin yapıldığı dönemde, çevremdeki bütün erkeklerden "Bu ne kerizlik" protestoları yükselmişti. "Vatandaşın Paris’e bakma hakkı engellenemez"miş...

Kafayı yemek işten değil. Kadına ne zaman baksam, Kaptan Swing’in kankalarından Gamlı Baykuş’un tiksindiği ve ’pire torbası’ olarak andığı, sacayağının en ’efendi’ elemanı Mister Blöf’ün köpeği Puik’e benzetiyorum. Ve tabii ki kıskançlıkla, hasetle, hatta hasetimden prangalar eskitmekle filan suçlanıyorum.

SÜPER, HİPER, ÜBER SEKSİ

Etrafımda esmercisi, kızılcısı, kumralcısı, balık eti severi, güya sarışından hazzetmeyeni (Var valla öyle bir erkek cinsi. En azından bu konuda palavra sallayanı var. Ben tanıdım birkaçını....), tipi ne olursa olsun, bir tek erkek bilmiyorum ki Paris Hilton’ı süper, hiper, über seksi bulmasın...

Bir ara kafayı takıp ciddi ciddi anket yapmıştım bu konuyla ilgili. "Nesi? Tam olarak nesi?" diyerek dolanıyor, tanıdığım tüm adamları sorguya çekiyordum.

Pek entelektüel bir arkadaş, uzuuun uzun, devamlı her daim ıslak ve hafif aralık dudaklarının Freudyen açıdan ne şekil ve ne derece ve ne mene bir darbe etkisi yarattığını anlatmıştı erkek dediğin canlı türünün bünyesinde. Entel entel konuşurken konuşurken, laf ilerledikçe; "O dudaklar var ya o dudakları..." şeklinde ilerleyip, pazar günü bir gazetede yayımlanması son derece sakıncalı, müstehcen edimlerle bağlanan cümlelere kaptırmıştı.

Yine de deriiin araştırmalarımın neticesinde vardığım nokta şudur: Genel olarak, Paris Hilton’a fiziksel bir varlık olarak değil, bir mefhum olarak tav oluyorlar.

Hatta geçenlerde bir arkadaş hadisenin adını şöyle koydu: "Paris Hilton GERÇEK kadınmış."

"Rrrööhhh!" dedim; "O gerçekse ben de Angelina Jolie’yim. Hatta ’gerçeklik’te el artırayım; Lara Croft’um. Kadın gerçeğin uzayına bir düşmez be. Barbie bebek ne kadar gerçekse, o da işte, ancak o kadar gerçektir. Fantastik desen anlarım. Plastik desen, daha da iyi anlarım. Ama yani. Gerçek?"

Öyle demeyeyimmiş. Paris bi’ kerem evrimin kadında varıp varabileceği en şahane merhaleymiş. İdealmiş. Olması gereken gerçekmiş.

Özelliklere baksaymışım hele bir: Karun kadar zenginmiş.

EVRİMİN NİHAİ MERHALESİ

Bununla birlikte pornocu ve kevaşe tabiatlıymış. Kendi pornosunu kendisi çeken zengin fahişeymiş; ötesi var mıymış?

Sonra? Aptalmış, gerzekmiş; dolayısıyla bilmişlik taslamazmış; olsa olsa şımarıklık yaparmış; o da olurmuş artık; hem zaten şımarıklığa kafa sallayıp "Hı hı; hadi sen bu konuda şöyle bir uzan bakiim" denip geçilebilirmiş; kim takarmış...

İyi aile çocuğuymuş ama iyi ailenin kötü çocuğuymuş; asiymiş...

Sonracığıma biraz eciş bücüş, hatta eni konu çirkinmiş. Bir gözü aya, bir gözü güneşe bakıyormuş. Kemikleri pörtlekmiş, kaburgaları sayılıyormuş. Yanisi kusurlu bir güzelliği varmış; yatacak olsan, yok göbeğim, yok bilmem nem tribine girilmezmiş. Samanlıkta iki çirkin, gül gibi geçinip gidermiş. Daha da yanisi: Performans sorunu diye bir şey söz konusu bile olabilemezmiş.

En güzeli deee: Aaabi, kadın ULAŞILABİLİRmiş...

Yani şuracıkta yanında olsun, iste, ya da en güzeli onun canı çeksin, seni de öpebilirmiş... Her an her şey olabilirmiş.

E, bir erkek daha nasıl bir "ideal" hayal, "gerçeklik" tahayyül edebilirmiş?

"Yerim" dedim senin "gerçeklik" mefhumunu Hayali Küçük Ali..."

Albert Einstein’ın dediği gibi: "Gerçeklik yalnızca bir illüzyondur. Yalnız, inatla istikrar sergiler."

Neymiş, Paris Hilton, evrimin kadından yana vardığı nihai merhaleymiş!

Ben o evrimi, Einstein’ın güzide vecizesiyle ve evrimin erkekten yana varacağı merhaleye dair gafil umutlarla birlikte anmak istiyorum mümkünse. Varacağımız nokta, Nietzsche’ye çıkacaktır muhtemelen: Evet azizim: Nihilizm...

Çamur ki yağar

Küresel ısınmanın vardığı son nokta: Gökten çamur yağıyor.

Geçen gün, koskoca kış geçmiş, nihayet İstanbul’a iki damla yağmurun düşesi tutmuş. Az kaldı mutlu olacaktık.

Hani ben ki hayatı boyunca; "Yağmur altında manitayla elele yürümenin neresi romantik, bu klişe hangi sersemin başının altından çıkmadır; yağmurun altında mal gibi taban tepeceğine git birlikte duşa gir, hem bu sayede çorapların da ıslanmaz" şeklinde düşünmüş, yağmurdan hiç mi hiç hazzetmeyen bir insanım...

Utanmasam, hayata ve özellikle de manitaya ağladığını çaktırmamaya çalışan gururlu insanların şarkısı I’ll Do My Crying in the Rain’i (Sözlerini "Güzel ve küstah olduğu gibi ve kadar gururlu ve haysiyetli de bir gencim; kederimi ve acımı saklamayı bilirim; gerekirse kafama da sıkarak hatta, gider, gözyaşlarımı yağmurun altında dökerim" şeklinde devşirelim.) bu kez saadet gözyaşları dökerek terennüm edesim geldi.

İSTANBUL’UN ÇAMURU

Ama yağan ne? Çamur...

Milliyet verdi; yetkililer açıklamışlar. İstanbul Meteoroloji Bölge Müdürü Mustafa Yıldırım diyor ki sebep: "Uzun süredir yağmur yağmaması nedeniyle havada biriken kirletici partiküllerin yağışla birlikte yeryüzüne inmesi..." İmiş.

Ezcümlesi: Havada biriken egzoz, duman, toz...

Hava sıcaklığı geçen hafta 24 dereceye kadar ulaşmış. Bu yaşadığımız, son altı yılın en sıcak mart ayıymış.

Bu konuda endişe ve kaygı duymaktan o denli bezdim ki, neresinden baksam hadisenin iyi bir tarafını görebilirim diye düşünmeye giriştim. Yok tabii öyle bir şey...

Vara vara varabildiğim tek nokta, en azından memleketin siyasi mevsim normalleriyle (Ki bizim memlekette hemen her mevsim anomaliteye tekabül eder.) örtüşüyor olması oldu.

SİYASİLERİN ÇAMURU

Hararet desen var; olağanın üzerinde fokurduyor. E gökten de çamur yağıyor.

Siyaseten düşününce, nedir? Normal...

Baştan bakanlarımızın ağızcağızlarından ballar damlıyor. Biri birine terörist diyor. Öteki diğerine sensin terörist diye fevkalade olgun bir tavırla cevap veriyor. Kimisi Çankaya’nın yokuşu diktir, fıtığı olan çıkamaz filan şeklinde, nüktedan cümleler sarf ediyor. Bunun üzerine, ben onun ’çukur’una düşecek insan değilim mealinde yanıt geliyor.

Kendi hurmaları bir zamanlarda kaldığı ve bu millet lepistes belleğinden mustarip olduğu için kendine pek güvenen bir eskinin yolsuzluk şüphesiyle Yüce Divan’lardan dönen bakanı, şimdinin minnoş parti başkanının ortaya saldığı eski kasetler deşifre oluyor. Eski defterler açılıyor.

Siyasi Dört Mevsim Normalleri seyrediyor: Belágatına pek güvenen ileri gelenlerimizin sözleri üzerimize yağıyor.

Politik Dört Mevsim Normalleri: Mutedil dalgalı olsun, sağanak olsun, ahmak ıslatan olsun: Çamur...
Yazının devamı...

Kenan Doğulu’yu severim de Eurovision’a fena kılım

24 Mart 2007
Gözümüz aydın diyesim var: Kenan Doğulu’nun 52. Eurovision Şarkı Yarışması’nda ülkemizi temsil edeceği şarkı Shake It Up Şekerim’in klibi nihayet huzura gelmiş bulunuyor.

Klip, 45 kişilik dansçı kadrosuyla, bültende "dünyanın en seksi oteli" olarak anılan ("Kimin kriterlerine göre" diye sormayacaksınız artık.) Adam & Eve’in, spa, hamam ve 88 metre uzunluğundaki barında (Ki bu da dünyanın en uzun barı sayılıyormuş. Metni kaleme alan da dünyanın en iddialı bültenci kardeşi olsa gerek), Ömer Faruk Sorak yönetmenliğinde çekilmiş.

Bir başka haberde de, klip hani Antalya’da çekildi ya, tarihi mekánların yanı sıra Akdeniz’in güzelliklerinin de görüntülendiği duyuruluyordu. Ki bendeniz bunu okuduğumda; "Bi’ kere de yapmayıverseydiniz keşke" diye düşünmüştüm.

Her sene aynı terane...

SANKİ ANAFARTALARDESTANI

Kıçıkırık bir şarkı yarışmasını, Anafartalar Destanı kıvamında bir mesele olarak ele alıp, etinden butundan yününden tüyünden faydalanma gayretimiz, basbayağı sinirimi bozuyor. Çocukluğumuzdan kalma bir kompleks kamburu olduğu için geçen seneler içinde iyiden iyiye, kıçımı dönmecesine uyuz olur oldum Eurovision denen teraneye. Alaturka Star’ları, Popstar’ları filan bile daha ciddiye alıyorum; öyle söyleyeyim...

NURTOPUGİBİMUTANT

Shake It Up Şekerim, bildiğiniz üzre, önce Türkçe mi olsun İngilizce mi tartışmalarıyla gündemdeydi. Sonunda varılan nokta nurtopu gibi bir mutant, pardon, melez oldu. Ki şahsen, dil konusuna püriten yaklaşan grubun içinde yer almıyorum; bana sorarsanız, bir mahzuru yoktur yani.

"Şarkı güzel mi değil mi ona bakalım" tarafındanım ben. Peki şarkı güzel mi, bence matah hiçbir yanı olmayan, yabancı müzik kanallarında adım başında binlercesine rastlayacağınız türden bir Justin Timberlake -ecnebi tabiriyle- "wannabe"si; o da ayrı... Kenan Doğulu, fena olmayan bir ritim tutturmuş. Standart "Salla popoyu" liriği de báki... Yazın Kuruçeşme’deki kulüplerde bangır bas dinleneceğinden yana en ufak bir şüpheye mahal yok.

Olsa da olur, olmasa da olur diyelim, konuyu bağlayalım.

Bana sorarsanız, olmasa daha iyi olur; o en ayrı...

Bu arada, şu turistik tanıtım klibi meselesiyle ilgili endişelenmemize de gerek yokmuş. Klibi izleyince görüyoruz ki, bırakın Antalya’nın güzelliklerini filan, "dünyanın en şusu busu oteli"ne dair bile pek bir ayrıntıya girilmemiş (isabet derim).

Dansçılarıyla birlikte fıkır fıkır dans eden Kenan Doğulu, Power Turk’ün ödül gecesinde Cem Yılmaz’ın kendisini "Türkiye’nin güneş enerjisiyle çalışan ilk popçusu" olarak anmasına vesile olan dore montunu giymiş.

Montun içine de üzerinde İngilizce, Türkçe’de ’Eğitim’ anlamına gelen ’Education’ kelimesinin yer aldığı bir tişört giymiş. Mont tişörtün bir kısmını kapattığı için Türkçe’de bildiğiniz pisipisi olan ’Cat’ bölümü okunuyor.

Kenan Doğulu, böyle bir tarz şey ettirdi ve bu tarzı pek sevdi anladığımız kadarıyla. Baş Harfi Ben’in klibinde de "I’m Not a Terrorist" (Ben terörist değilim) yazan tişörtünün, Türkçe’de ’Hata’ anlamına gelen ’Error’ bölümünü okuyorduk, yanisi ancak o kadarını okuyabiliyorduk.

EĞİTİMŞART!

Kendilerinin, kendi isminin bir kısmından oluşan ve tahminimizce Barbie’nin manitasından esin alan Ken adlı giyim kuşam markasının esprisi de bu kendinden menkul- mánáda kokuyor buram buram.

Ah, hayat gizli saklı anlamları halının altına süpürülmüş bir ormansa (?!); aaaah, montun içinde yani, öyle böyle değil, ne derya-umman mánálar saklı...

İngilizcesi olana ve kelimeleri göbek deliğinden okumayı bilene... Anlayana...

Bu bağlamda, Cem Yılmaz’a bir selám daha sarkıtarak ne diyoruz?: Eğitim şart! (Neydi? Eng: Education)

Neyse ya, yazı dallanıp budaklandıkça, beyin de milk shake tadına vardı. Ki bunu söylerken iyi bir şey söylemediğimi ayrıca belirtme gereği duymuyorum.

Şimdiii, işbu yazı boyunca, Kenan Doğulu’ya yönelik en ufak bir gıcığım olduğu intibaı uyandırdıysam, benim hıyarlığımdır, şimdiden affola.

Böyle bir derdim var biliyor musunuz? Ben genelde akım demeye çalışıyorum, ağızdan kakam çıkıyor.

Yoksa; Kenan Doğulu’yu hakikaten seviyorum ben. Valla... Yalanım varsa iki gözüm önüme aksın. Bu ülkenin popla iştigál eden en yetkin müzisyenlerinden ve sahneye en çok yakışanlarından biri; Eurovision’a fena kılım; nemrutluk ediyorsak sırf o yüzden.

Türkiye ve Kenan Doğulu kazansın da isterim elbet. Sahtekárlıkla alákası yok; Pavlov’un kuçusu modeli, şartlı refleks gereği, bayrağı kapıp Taksim’e filan da fırlayabilirim. Hiç de utanmam üstelik.

Eurovision bu; çocuk beynimizi tahribata uğratmış bir kez. Marazası bitmeyen travma.

Sorun rahmetli Çetin Alp sonuncu geldiğinde sabaha kadar ağlayan Kenan Doğulu’ya... Anlatır...

I love you Kenan. Respect’le, muhabbetle... Hadi Finlandiya bir-iki istikametinde, selámetle; git kap kupayı gel he mi?

"All right", hatta "Orrrayyyt" (Mutasyonun boyutlarını zorlamak ister deli gönül), "Tamam inşallah bebek" ve "He babo" ve yine hatta "A be yes anam" dediğini duyar gibiyim.

Canım benim, Eurovision fatihim, bonbonum şekerim...
Yazının devamı...

İzana da bekleriz

23 Mart 2007
Daha geçen gün, bir içgiyim markasının katalog çekimi esnasında, ilk mahsusçuktan kameralara memesinin pembesini yakalattırma performansını itinayla sergiledi. Kendisiyle gurur duyuyor, başarılarının devamını diliyor, o başarıların devrilmiş domino taşı akselerasyonuyla geleceğini de, maalesef demeye bile takatımız yok ama maalesef, adımız gibi biliyoruz.

Yani hakikaten, eğer "Amcalara teyzelere" gururla pipi teşhir eden bir oğlan anası olsaydım, ancak bu kadar sevinebilirdim. Kızıcığı büyüyünce podyum polemiği prensesi olmuş bir hödükağa, pardon, hanımağa, pardon, magazin laçkası, pardon, neyse işte osu busu olduğum için...

Bundan birkaç yıl öncesine kadar, dizilerde hiç de fena olmayan performanslar sergileyen, televolemsilerin en yoğun manken polemiğine sardırmış dönemlerinde mankenlik yaptığı hálde pek de topa girmeyip eli yüzü düzgün kelámlar eden, takdir edilesi bir tipken...

Buyrun burdan yakın...

Ne dese bilemiyor insan. Polemiği olmayan paçozu bünyeye kabul etmeyen sistem utansın mı demeli? "Doğa Bekleriz Hanımefendi; tren kaçmış gibi de görünüyor esasında ya, siz yine de bir gayret yol yakınken dönün isterseniz; akla izana bekleriz" mi?..

Sistemin içinde düz durup düzgünce durunca "durabilme" yeteneğini haiz tiplerden olmadığına, olamayacağına hükmettiğinden midir nedir? Kendileri bundan birkaç yıl önce (o meşum tabirle) kulvar değiştirmeye karar verdi.

Bünyeye adrenalin basmış olsa gerek... Nigar Talibova ve Gizem Özdilli ile varlığının niyesi bilinmez bir üçlü oluşturdukları Adrenalin grubunun bir azası olarak hede hödölemeye başladı ilk kez Doğa Bekleriz.

O ona çamur attı, bu buna çamur attı; grup, evet evet, tabii, o yüzden başarıya ulaşamadı. Gören duyan da Pink Floyd zanneder.

Albüm var mı yok mu; o albüm niye var, niye yok (diyesimiz yok, keşke olmasaydı); kayda değer şarkı var mı yok mu (tabii ki yok); elemanlarda ses var mı, yok mu (o hele bittabii hiç yok); şu hayatta herhangi bir insan evladının umrundaymış gibi, bunlar durmadan grupta öne çıkan eleman kim kavgaları filan ediyorlardı.

İnsanın ilahi adalete inanası geliyor. Sonunda adalet yerini buldu nitekim. Gruptaki elemanların hiçbiri öne çıkamadı (çıkılacak ön yoktu) ve grup dağıldı.

Doğa Bekleriz, bir süre sustu; sonra baktı susunca olmuyor; ’kepçeymiş’ kulaklarını Japon zamkıyla yapıştırdı. Ve muhtemelen kendisinin konudan haberdar ettiği magazin muhabirlerinin kameralarına "Ay şimdi siz ’Salak kız kulağını şey ettirdi’ diye haber de yaparsınız, ekieki" modelinde dile geldi.

Sonrası bildiğiniz çorap söküğü, bildiğiniz zırvalığın zurna deliği...

Yakında basına sızdırılmış kaseti de çıkacak inşallah annesi...

Kendileri en son bir hostesle tartışıp uçuş güvenliğini tehlikeye soktuğu gerekçesiyle ifadesi alındığı için uçuş hosteslerinin mankenlere hep sataştığını ileri sürerek yine magazin kameraları şehadetinde hisçiklerini şu şekilde ifade etti: "Bu sonu belli olan hikáye gibidir hep. Kusura bakmayın hostes hanım, sen çirkinsin ben güzelim ve ünlüyüm. Şu an beni seyrediyorsa çok üzgünüm ama ben senden daha güzelim."

Haberi okuduğumda "Yok artık" dedim, "Bu kadarını da söylememiştir. Kim kendisine böylesi paçoz bir zırvalığı reva görebilir?" Baktım ki haber tüm gazetelerde... Reklam meklam meselesi de var serde... Yine kendi salaklığıma uyandım.

Ne kadar laf, o kadar ucuz dükkan sokak defilesi getirisi. Afferin Japon zamklı kepçe kulak...

İçimden bir ses, Hostes Hanım, "Kabaramazsın kel Doğa, annen güzel sen çirkin" diye kendisine cevap verse, mutluluktan coşup kuduracağını söylüyor ne hikmetse...

Şimdi siz de diyeceksiniz ki; "E madem gıcık kapıyorsun, niye giriyorsun böyle toplara? Kadının zaten istediği buysa, sen de hadiseye bulaşıp adını anıp meseleye bulaşmasana?"

"Beni bu güzel havalar mahvetti" diyeyim ben, şairin tabiriyle... Hem doğa, hem manken paçozluğu; ortaya karışık yanar döner meyve tabağıdır, dal gitsin hesabına, bir giriş girdim.

Kelebek Etkisi diyeyim, kaos diyeyim, kuantum diyeyim... Çin’de bir kelebek kanat çırpsın, Kansas’ta hava durumu değişir derler biliyorsunuz.

İleride kaset de çıkarıcam... Olmadı manitanın biri basına sızdırır şey eder... Belki kıyamet günüyle grup kurar düet şey ettiririz. Kısmet... Bir gün herkes Fenerli ve Tuğba Özay olacak.
Yazının devamı...

Rocky’ler ölmez

22 Mart 2007
Sylvester Stallone, Rocky serisinin son filmi Rocky Balboa’nın tanıtımı için gittiği Avustralya’ya girerken, havaalanında, bavulunda ülkeye sokulması yasak olan 48 şişe büyüme hormonu yakalandığı için gözaltında tutulmuş; hakkında dava açılmış...

İsterseniz bir daha okuyunuz, iyice sindiriniz: 48 şişe hormon!!!

Sylvester Stallone’un fotoğraflarına bakınca insanın içi gıcıklanmıyor da değil ya... Yine de iyiniyet budalası Pollyanna taklidi yapasım var: Tahminim odur ki, konunun, yani hormonun Sylvester Stallone ile alákası yoktur. Bence film serisine dayıyorlardır o hormonları...

Kaç oldu? Rocky 397 filan mı?..

Filmin sloganı yakışmış ama: "It ain’t over till it’s over!"

Yanisi: Bitmeyince bitmez kardeşim...

Yanisi 2: Bitirmeyen Sylvester bitirmez.

Yanisi 3: (Kendisini terk eden manitaya çemkiren türkücü tonuyla dillendirilmesi tavsiye edilir...) "Ben bitti diyene kadar bitmez..."

Bakınız, zorla zorla, benden çıka çıka bu kadarı çıktı. Hani ben Stallone olsam, Rocky serisi en fazla üçüncü filme kadar uzayabilecek. Ama yapan yapıyor, yapabiliyor kardeşim. Adam, bu yaşında, mahsusçuktan da olsa, mevcut ağırsiklet şampiyonuyla ringde kapışmak üzerine film çıkarabiliyor.

Talia Shire bile pes etmiş artık düşünün. (Ki o da Baba serisi olsun, Rocky serisi olsun, genelde ekmeğini seri filmlerden çıkaran bir aktristir. O bile yani...) "Sen kanserden ölmüş filan diye yaz senaryoya Sly’cım; bu yüzmilyonbinincide beni yok sayıver gözünün yağını yiyeyim" diyerek affını istemiş.

Bir kez daha Rocky, zafer ve/veya yumruk sarhoşluğuyla "Aaaadriaaaaan!" diye böğürdüğünde iki gözü iki çeşme ringe koşmaya yüzü tutmamış olsa gerek. (Filmi henüz izlemediğimi anlamışsınızdır?)

Kimbilir, belki de tüyoyu, "Bak Talia’cım, ben ki Baba 2’si, ilk Baba’dan daha iyi bulunduğu için ’Seri filmlerden de iş çıkabilir’ mánásında sinema tarihi literatürlerine mimlenerek geçmiş bir yönetmenim; Baba 3’te büyük sıvadım. Ben ettim sen etme" diyen ağabeyi Francis Ford Coppola’dan almıştır.

Filmin son serisi Rocky Balboa’da, kayınbiraderi ve menajeri Paulie’yi canlandıran Burt Young var bir tek eski kadrodan.

Bakmayın güldüğüme, hicranlı gözyaşlarımı içime akıtıyorum. Üzgünüm yani basbayağı...


İlk ve ortaokulda büyük hastasıydım Rocky’nin. (Sylvester Stallone’un derdim, diyemiyorum. Rambo’lardaki hálinden hazzetmezdim zira.) Hoş, ablam Banu, daha da büyük hastasıydı.

O zamanlar Banu’yla aynı odayı paylaşırdık. Benim o zamanlar da insomnia sorunum vardı. Banu kafayı yastığa koyar koymaz misler gibi uyurdu. Bense bir yandan kulaklıkla aramızdaki teybin radyosundan Gece ve Müzik’i ve ondan sonra gelen program neyse onu dinler, bir yandan da birçok saçmasapan incir çekirdeğini doldurmaz düşüncenin yanında, eski kitapçıdan alınmış, onun yatağının dibindeki duvarda asılı Syl’ın pek melül bakışlı posterini nasıl bir katekulliyle yürütüp kendi duvarıma asabilirim diye düşünürdüm.

Geçenlerde bir arkadaş, bu son filmle ilgili "Sanırım Rocky bu sefer ringde prostatına karşı maç yapıyor" diye dalgasını geçti; içim göçtü...

Bir diğer arkadaş ki o filmi izlemiş; incelik gösterip sonunu söylemedi ama "O değil de, maç boyunca yüzündeki botokslar patlayacak diye benim de ödüm patladı" dedi.

Bu, hazin değilse nedir yani?..

Yine de adım gibi biliyorum ki kalkıp tıpış tıpış gidip göreceğim filmi. Rocky ringde ölmezse, bir sonrakinin çekilmemesi için ne yapmam gerektiğini düşünmek üzere...

Hatta yok, vazgeçtim, bende öyle bir tahammül yok. Herif utanmayıp bir de maçı alıyorsa, perdeden içeri dalıp, ne yaparım bilmem artık; balyoz mu geçiririm kafasına, düşünürüz artık bir şeyler; kendim nakavttan öte, mort etmek üzere...

Hatta daha da abartıp; ringde öldüğünden emin olmak için 10 da değil, ayaklarımdakilerle birlikte 20 parmağımla dürtmecesine...

Adam bitmeler bilemedi be abi. Freddy Krueger bile bu kadar korkutmadı be... Hadi adam kendine acımıyor. Bizim anılarımızın ne günahı var di mi yani?
Yazının devamı...

Hedefe bak, otur ağla

18 Mart 2007
Geçen gün işle ilgili bir randevu için pek sosyetik kafelerimizden birine gittim. Baktım eskilerden bir tanış, burnunu kahve fincanına daldırmış, kaşlarını da burnuna düşürmüş, gamlı baykuş ifadesiyle önündeki gazeteye dalmış gitmiş.

Yanına yanaşıp "Nassınuz inşallah?" dedim.

Kafasını kaldırıp beni gördüğünde ne dese beğenirsiniz? "A, n’aber?" filan di mi?

Yok... "Hah" dedi; "Ya, kime oy vericez?"

Kalmışım öyle otomobil farına yakalanmış tavşan gibi...

"Sen" dedim, "Beni biriyle karıştırdın herhálde? Kısır Siyasetten Bunalmış Vatandaştan Sorumlu Devlet Bakanı filan?.. Ne bileyim be. Kelin ilacı olsa kendi kafasına sürermiş. Sana da merhaba ayrıca..."

Anca bunun üzerine "pardon"layıp hál hatır sorma faslına gelebildi... Kusura bakmayayımmış... Bu aralar bu meseleye çok fena takılmış. Kasıma kadar çıkabileceğini de sanmazmış. Kullanmaz geçerim de diyemiyormuş. Kafasına uymayan birtakım adamlar tarafından yönetilip durmaktan bıkmış. Bu idraka da anca anca, işte, 45’ine yakın yaşlarında varmış.

TÜKÜREN TÜKÜRENE

Bu aralar o kadar çok duyuyorum ki bunu. Herkeste bu muhabbet...

"Kemal Derviş fena adam değildi ya; Türkiye değerlendiremedi" diyenler...

"Aydın Güven Gürkan’la İsmail Cem erken gitti be" diyenler...

"Adnan Kahveci ölmeseydi memleket bu hállere düşmezdi" diyenler...

En çok da Atatürk mezarından kalkıp gelsin, bir koşu memleketi sil baştan kurtarsın isteyenler...

Bu arada TBMM’de milletvekilleri birbirlerine tükürüyor, bilmem ne... (AKP’lilerde enteresan bir lamalaşma eğilimi var. Belediye Başkanı sanatın içine tükürür... Vekili, CHP’liye tükürür... İcraatten yana uyuduklarını iddia edenlere şimdi de iyi haberler: Tiroid bezleri maşallah her daim fazla mesaide...)

Aptal saptal bir dolu mevzuat. Daha şimdiden 23 Nisan’da kürsüye çıkacak 20 küsur yaşındaki kazık kadar imam hatipli "öğrenci"nin geyiği dönmeye başladı. Bülent Arınç’a soracak olursanız; o bi’ kere "çoçuk meclisi" değil, Türkiye Öğrenci Meclisi; aaaartıııı bunların haber malzemesi yapılması "Siyasi ortamı germek isteyen kişilerin art niyetli tutumları..." Uyuz kaşıma konusunda mumla arasan ancak bulursun tadında bir inat ama nedir? Ah, bütün gergeflerin müsebbibi bildiğin tu kaka medya ve basın... Espriden yoksun dandik bir şaka gibi dönüyor her şey...

BIYIKLI KAMPANYASI

Ben sonunda kime oy vereceğime kanaat getirdim fakat. Araştırıp taraştıracağım; hangi partinin kadrosunda daha fazla kadın aday varsa, ona oy vereceğim bu yıl. İsterse köyün delilerinden mütevellit bir parti olsun, umrumda değil.

TBMM’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle gerçekleşen özel oturumda, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun öööyle tek başına oturduğu o fotoğrafı gördünüz değil mi?

Yanında bir tek bakan daha yoktu ve Başbakan, o sırada bambaşka biri yerlerde, anaların ayaklarının altını öpmek filan gerektiği, ha bir de karısı çalışmayıp dört çocuk yapmış erkeklerin vergiden muaf tutulacağı konusunda konuşmaktaydı.

KA-DER’in parlamentodaki kadınların oranını yüzde 10’a çıkarmayı hedefleyen (Hedefe bak, otur ağla.) "bıyıklı" kampanyasına davet etmek isterim cümlenizi. Kampanya, partilerin kadınlara milletvekili aday listelerinin ilk sıralarında yer vermesi adına başlatılıyor. Şu anda kadınlar parlamentoda yüzde 4.4 oranında, yerel yönetimlerdeyse yüzde 0.46 oranında temsil ediliyor.

Önümüzdeki günlerde billboardlarda Ümit Boyner, Lale Mansur, Meral Okay, Meltem Cumbul gibi isimlerin, kravatlı ve bıyıklı fotoğraflarını göreceksiniz. Bu birinci ayakmış. Uyandırma ve farkındalık ayağı...

Arkasından bilinçlendirme ve ayaklandırma başlıklı ayakları peşi sıra gelecekmiş.

Bu ülkede, kadınların ahvalini protesto etmek için bile bıyık bırakmak gerekiyor. Deli gönül ağlamak istiyor.

Sorduk mu?

Tüm bunlar olup biterken magazin cephesinde durum nedir bakacak olursak, özetle her iki şakağımdaki sinirler de zonklayarak atıyor diyeyim. "Demet Akalın’a iki tane çaksam rahatlar mıyım acaba?" dedim önce.

Neden sonra bünyenin bir yerlerinde hálá bir dirhem iyi aile terbiyesi ve medeniyet bilinci var olsa gerek (Tek dişi kalmış gariban) ki "El etmiş sen etme, git vazifeşinas bir vatandaş olarak suç duyurusunda bulun" diyesim geldi. Sonra kadınlara uygulanan şiddetin ayyukta olduğu bir ülkede Demet Akalın’ın zırvaladığı saçma sapan cümlelerin benzerleriyle ilgili kafadan kamu davası açılması gerektiğini düşündüm; böyle bir prosedür olup olmadığını merak ettim.

Sonra meşgûliyetten yana acınacak hálde olan mahkemelerin zavallı hálini düşünüp onu da, yani olmasına mı tarafım, olmamasına mı tarafım, onu da bilemedim.

Şakağımdaki sinirler hálá zıp zıp zıplamakta; üzerine bir de midem ekşidi; onu biliyorum ama bakın...

Ve Demet Akalın’ın saçmasalak kelámının, meselá bir devlet büyüğüne hakaret içeren bir laf edildiğinde yemeyip içmeyip açılan kamu davalarından daha az tehlikeli, daha az beter bir şey olmadığını da biliyorum...

Allah’ın Demet Akalın’ı sinirlerimi böylesine zıplatabildi ya; keramet onda mıdır, benim sinir sistemini ameliyat masasına yatırma zamanı gelip çatmış mıdır fakat; onu hele, hiç bilemedim.

Perşembe gününün Kelebek’inde yayımlanan röportajda, Sema Denker’in kayıt cihazına kocası Oğuz Kayhan’la birlikte (Pardon, doğru ya, boşandılar; onlar şimdi manitalar...) konuşan Demet Akalın, şöyle hede hödölemiş:

Soru: Eşiniz Keops’ta sahneye çıkmamanız için size tehdit mesajları çekmiş, doğru mu?

El cevap: Yok canım... Ay keşke yapsa! Oğuz yumuşak başlıdır. Belki biraz sert olsaydı böyle olmazdı.

Soru: Sert olsaydı derken?

Elinin körü cevap: Geçenlerde ona "İki tokat atsaydın belki otururdum. Niye yapmadın?" dedim. Oğuz böyle biri; hayatta yapmaz. Kavga ederken bile sesini yükseltmez. "Boşanalım" dediğimde bağırıp çağırsaydı, ben dururdum. Biraz maçoluk istiyorum.

Bu gibi "Ay ben geyşa ruhlu kadınım gııı... Aşk kadınıyım; erkeğin kölesi olurum, ayağını yıkar, yıkadığım suyu da zemzem niyetine içerim. Benim koca bi’ kükrer, hayvanat bahçesindeki aslanlar-kaplanlar ürker" model magazin şöhretleri bazen sade suya tirit mevzularıyla ilgili basın toplantısı filan düzenlerler ya... İşte ne zaman onlardan birine rastlasam, içimde orda olup, parmak kaldırıp; "Sorduk mu?" diye sorasım gelirdi...

Bu aralar, iki dakkada bir "Karısını şişle deşti", "Önce tecavüz etti, sonra boğdu, sonra ölüsüne bir daha tecavüz etti", "Berdel düğününde kızları mal gibi değiş tokuş eden mutlu odunlar sevinçten gökyüzünü kurşun manyağı yaptı; düğündeki çocuklar, ilginçtir, kaza kurşununa kurban gidip ölmedi, neşeyle kurşun kovanlarını topladı" haberlerinden bünyeye iyiden iyiye fenalık gelmiş olsa gerek, tahammül eşiğim biraz düşük.

Maço dediğine ezelden ebede kılım; maçoluğa prim veren kadınlara beş katı kılım; neresinden tutup ne yapmalı hakikaten bilemiyorum. Ajda Pekkan’ın muhteşem vecizesiyle ifade edecek olursam; "ekstrem tenakuzlar içersindeyim."
Yazının devamı...

Devlet Özgür Ozan’a sahip çıksın

17 Mart 2007
Nedir bu adamın çekisi yahu?

Sittin sene Çocuklar Duymasın’da Selami rolünde Zeyno’dan (Gönenç... Dominant Teyze... Gerçek hayatta da dünya şekeri, süt gibi hatundur ayrıca... Canım benim...) yediği fırçalar yetmemiş olacak, hayat şimdi de kendilerine Pamela Spence’den dayak yemeyi reva gördü.

Nasıl ki aşçı denince gözümün önüne Necdet Tosun, tonton fabrikatör denince Hulusi Kentmen geliyorsa, kılıbık dedin mi de zihnimde Özgür Ozan’ın ağlamaklı suratı pop-up şeklinde belirir oldu.

Ki eyvallah, bir taraftan da hakkını teslim etmek lázım. Bu ülkede kılıbık erkek rolü canlandırmak, ecnebi diliyle söyleyecek olursak (Niyeyse?) başlıbaşına bir challenge’dır. Ama neresinden baksanız olumsuz tarafları da vardır. Ahmet Hakan modelinde ifade edecek olursak (Yok ecnebi dil tabiri, yok Ahmet Hakan modeli ifade; hayat bu aralar bize aç parantez kapa parantez, alıntılamaktan göründü):

BURASI TÜRKİYE YOK ÖÖLE

1: Oyuncu dediğinin teflonu makbûldür. Rol dediğin yapışırsa, fenadır.

2: Burası Türkiye’dir, yok ööö’ledir.

3: Kahvede arkadaşlar bir süre sonra adam yerine koymayabilir.

4: Diyeceksiniz ki "E bunun ne zararı var?"

5: Ben de diyeceğim ki, "Banane canım; bence de yok. Allah Allah ya, ben feministim zaten."

6: Ben bu aralar biraz psikopata bağlamış olabilirim. Olur öyle arada; mazur görüverin...

7: Bu model yazı yazarken, maddeleri beşli hanelerde yuvarlamak falan gerekiyor muydu? Sekizde kalınabiliyor mu?

8: Günün birinde karşıma çıkarsa, gayri ihtiyari, elimde olmadan ensesine tokat patlatmaktan korkuyorum. Esas derdim o.

Ha, diyeceksiniz ki "Kendi manitanı döversen döv, elin adamından ne istiyorsun?"

Demeyin öyle...

Özgür Ozan özelinde düşününce, adam herkesin kılıbığı, hatta tabiri caizse bir nev’i orta kılıbığı olduğu için sahiplenip şöyle bir kulağı çekilebilir; her Türk kadınının hakkıdır yani.

Pamela’nın üçüncü albümü Cehennet’ten klip çekilen ikinci parça olan Saadettin Kaynak klásiği Muhabbet Bağına’nın klibi, Sinan Çetin’in Plato Film stüdyolarında, Barış Denge’nin yönetmenliğinde, 16 mm film formatında çekilmiş.

Efendim, Pamela ilk kez bu klipte beyaz gelinlik giymiş. Ayrıca, klipte üzerinde gördüğümüz tüm kostümler, yakın bir tarihte butik açmış olan annesi tarafından tasarlanmış.

Veee, senaryoda, evli bir çiftin arasında vuku bulan kavga, mizahi bir dille irdelenmiş.

Hani Barış Denge adlı bir yönetmene böyle "aile içi şiddet"e, hem de dalgasını geçerek prim veren bir klibi, cık cık cık, hiç yakıştıramıyor insan. Hani barış? Nerde bu denge, nerde bu devlet?!.

Bültende, Pamela Hanım’ın hiç tasvip etmediğimiz tavırlarıyla ilgili, "Klibin, kavga-şiddet sahnelerinde Pamela elindeki ustura ile hünerlerini sergiliyor" deniyor ki, bir cık cık cık da o bülteni yazan arkadaşa yöneltmek isterim müsaadenizle...

Sen kalk, adamı sandalyeye bağla, Rezervuar Köpekleri’ndeki kulak kesen Michael Madsen modelinde, elindeki usturayla adamı korkut da korkut, sivri topuklarınla tekmele mekmele, bunun adı da bültende "hüner sergilemek" şeklinde konsun...

Pamela Hanım’ı Aile İçi Şiddete Son kampanyasıyla da alákadar olan Kurumsal İletişim bölümümüzün taze müdiresi, Frolayn Evrim Sümer’e havale ederdim ama kıyamıyorum da... Şarkıyı cayır cayır rock cover’ı modelinde, bir içim su söylüyor kadın.

PAMELA, KEREMCEM’İ ÖRNEK ALSIN

Dolayısıyla, onun yerine, kendisine Keremcem kardeşimizi örnek göstermeyi, Keremcem Beyefendi’nin elmasını kızartıp Pamela Spence Hanımefendi’nin davranış notunu kırmayı tercih ediyoruz.

Bakınız, Keremcem, ikinci albümüyle aynı ismi taşıyan Aşk Bitti’nin klibinde, her zamanki edepli, efendi ve kravatlı sükûnetiyle, ihanete uğradığı hálde, gayet serin tavırlar sergileyen bir adamı canlandırıyor.

"Bu kaçıncı boynuz, ama olan olmuş artık, hadi güzelim, artık bu kadarını da gururuma yediremem, kim ne yaptı etti onu tartışmaya da gerek yok, sen mümkünse kenardan kenardan, kıyı kıyı uzayıver" mealinde sözler terennüm ederek...

Klibi Gürcan Keltek / Dijital Sanatlar yönetmenliğinde, gayet ferah, peyzajına özen gösterilmiş bahçeli ortamlarda çekilmiş.

Müsekkin gibi klip valla... Hani insan, üç-beş kez üst üste izleyecek olsa, ihanet eşitmiş iç huzuru sanrısına kapılıp bir koşu sevgilisini aldatır. Sonra da gider manitaya, "Hadi şimdi sıra sende, bünyeye iyi geliyor bak; vallahi üzerime bir huzur çöktü" filan diye, telkinde bulunup teşvik eder.

Tamam ya, biliyoruz, zaten aşk bitti mi kavgasını etmeye de gerek yoktur. Dolayısıyla, Pamela Hanım’ın tutkulu kavgası aşkın selámeti açısından belki daha sağlıklı bir durumdur.

Daha önceleri de defalarca belirttiğimiz üzre, 60’tan beri birlikte, 66’dan beri evli ve her Allah’ın günü aynı cümlelerle aynı kavgaları edip yanyana yaşlanmayı becermiş bir çiftin evladıyız neticede.
Yazının devamı...