Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren BudayıcıoğluYazarın Tüm Yazıları

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Sevgili okuyucularım, anne baba olmak ne zor değil mi?

Haberin Devamı

Çocuklarımız bizim gözbebeğimiz. İstiyoruz ki onlar hayatın her alanında başarılı olsun, çok sevilsin, sayılsın, geçmişte bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı yapsın, onlarla hep gurur duyalım.

Kimse onların kılına zarar vermesin, çünkü onlar henüz genç ve hayatı tanımıyorlar. Öyle herkesle de arkadaşlık etmesinler. Arkadaşın kötüsü bizim çocuğumuzu da yoldan çıkarır. Nereye gideceklerine, ne yapacaklarına, hatta ne giyeceklerine bile biz karar verelim. Soğukta üşütmesinler, öyle saçma sapan kıyafetlerle sokağa çıkmasınlar, gece dışarı çıkmak zaten yanlış. Zamanında yatıp zamanında kalksınlar, derslerini hiç ihmal etmesinler.

Hele ki sınav zamanı odalarından bile çıkmasın, masadan hiç kalkmasınlar. O ellerindeki telefonu da almak lazım. Ders çalışıyorum bahanesiyle odada hep telefonla oynuyorlar. Saatlerce bu telefonla ne yapılır Allah aşkına!

Haberin Devamı

Ben de bu satırları bir anne olarak yazıyorum. Bu yazdıklarımın hepsi benim de kafamı zamanında çok meşgul etmişti. Ancak bu meslekte eskidikçe gördüm ki, bizim bu endişelerimiz bazen çocuklarımıza, gençlerimize çok zarar verebiliyor.

Aslında anne baba olmak zor zanaat... Çocukları tepenize çıkarıp her dediğini yapsanız yemeyip yedirseniz, giymeyip giydirseniz bir türlü, çocuklara ağır bir disiplin uygulayıp her şeye siz karar verseniz başka türlü.

Ancak her şeye rağmen ülkemizde biz anne babalar olarak, imkânlarımız elverdiğince çocuklarımızı en iyi okullarda okutup, gerekirse özel öğretmenler tutup, onlara harika bir gelecek hazırlamaya çalışıyoruz. Onlardan hiçbir şeyi esirgemiyor, yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyoruz. Anneler babalar yeter ki çocukları okusun diye kendi hayatlarından kısıp gerçekten onlar için büyük fedakârlıklar yapıyor.

Hal böyle olunca doğal olarak çocuklarımızdan beklentilerimiz de artıyor. İstiyoruz ki, madem biz bunca fedakârlığa katlanıyoruz, onlar da başını dersten kaldırmasın, gezmesin, tozmasın, televizyon bile seyretmesin, telefonda boş yere vakit kaybetmesin, arkadaşlarıyla buluşup hem boşa para harcamasın hem de haytalık etmesin. Her dediğimizi yapsınlar ki, onlar adına kurduğumuz hayallere onlarla birlikte biz de kavuşabilelim.

Haberin Devamı

Biz ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruz zaten ama acaba gerçekten doğru mu yapıyoruz?

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun


TÜRKİYE İKİNCİSİ SALİH

Yıllar önce genç bir hastam vardı. Liseyi birincilikle bitirmiş, üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Ailesi çok memnundu çocuklarından. Bugüne kadar onları hiç üzmemiş, her yıl onur listelerine girmiş, okulları hep birincilikle bitirmişti. Hem okulda hem de evde çok uyumlu bir çocuktu. Bütün öğretmenler onu sever, aileye onunla ilgili hep güzel şeyler söyler, eve gelince de üstünü başını çıkarır, yemeğini yer, sonra da odasına kapanıp ders çalışırdı. Hatta her gün okula giderken ona verdikleri harçlıkları bile harcamaz, odasındaki kumbara hep dolu olurdu. Oğullarının gelecekte çok büyük adam olacağından emindi aile.

Haberin Devamı

Ancak her şey bu kadar iyi giderken tam da liseyi birincilikle bitirdiği yıl illa “Beni bir psikiyatriste götürün” diye tutturmuştu oğlan. Nesi vardı bu çocuğun? Eğer onların oğlu böyle diyorsa, diğer çocuklar ne yapsındı? Asıl o çocukların, o haylaz çocukların ihtiyacı vardı psikiyatriste.

TEBRİKLER YAĞMIŞTI

Sonunda çocuğun ısrarlarına dayanamayıp onu bana getirdiler. Uzun boylu, oldukça yakışıklı bir delikanlıydı Salih. Yakında üniversite sınavlarına girecekti ve bu sınav onu çok korkutuyordu. Zaten son aylarda hiç odasından çıkmıyor, sürekli bu sınava çalışıyor, test çözüyordu. Yemeğini bile annesi odasına getiriyor, geç saatlere kadar çalışıp sabahın köründe kalkıp yine oturuyordu dersin başına.

Haberin Devamı

İlk girdiği sınavda Türkiye ikincisi oldu. Gerçekten büyük bir başarıydı bu. Aile haberi alınca sevinçten havalara uçmuş, eş dost, akrabadan tebrikler yağmıştı. Okul yönetimi bile onunla gurur duymuş, okul binasına “Türkiye ikincisi bizim okuldan çıktı” filan gibi bir şeyler yazıp üzerinde Salih’in resmi olan koca bir pankart asmışlardı.

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

AMA SALİH MUTSUZDU

Ama Salih bu durumdan hiç hoşnut değildi. Gazeteciler onunla röportaj yapmak için peşine düşmüş, o ise kaçacak delik arıyor, resminin asılı olduğu okulun önünden geçmeye ödü kopuyordu. Salih herkesin onunla ilgilenmesinden, ona sorular sormasından rahatsızdı. Zaten oldum olası insanlarla ilişki kurmayı, onlarla gülmeyi, eğlenmeyi, gevezelik etmeyi hem hiç sevmez, hem de zaten beceremezdi.

Haberin Devamı

Şimdi yepyeni bir okula başlayacak, hiç tanımadığı insanların arasına girecekti. Okula dereceyle girdiği için hocalar onunla daha çok ilgilenecek, diğer çocuklar ise belki de buna biraz sinir olacaktı. Onunla “Ot” diyerek alay bile edebilirlerdi.

OKULUNU BIRAKTI

Korkarak da olsa okula kaydını yaptırdı ve başladı. Ama bunu devam ettiremedi. Birkaç ay içinde o üniversitede okumaktan vazgeçti. “Aradığımı orada bulamadım, seneye sınavlara tekrar girerim” diyerek okulu bıraktı ve yine eve kapandı. Yeni bir sınav maratonu daha başladı. Oysa o sınava hazırdı zaten. Yeni sınava kadar hemen hiç çıkmadı evden, kalkmadı o masadan. Yemekleri bile yine odasına geldi. Televizyon izlemedi, arkadaşlarıyla buluşmadı, zaten onunla buluşacak arkadaşı da yoktu.

İLK 7 SORU BOŞ

İkinci kez üniversite sınavına girdiğinde bu sefer ilk yedi soruyu okumadı bile, boş bıraktı çünkü bir kere daha dereceye girmek, gazetecilerin sorularını cevaplamak, okulunun duvarlarında kendi resmini görmek istemiyordu. Sınav sonuçları açıklandığında istediği üniversitenin, istediği bölümüne yine çok yüksek puanla girmeyi başarmıştı. Artık bu sefer orada okuyacak ve hayallerine kavuşacaktı.

DÜNYAYI TANIMIYORDU

Onunla o sıralar daha sık görüşüyorduk. Bu gidişle hiçbir yerde aradığını bulamayacağını anlamıştım. Onun aradığı şey o okullarda değil, kendindeydi. Henüz insanlarla sosyal ilişkiler kurmayı, yaşıtlarıyla birlikte gezmeyi, tozmayı, muhabbet etmeyi, sinemalara, kafelere gitmeyi, güzel kızlara bakmayı, onlarla arkadaşlık etmeyi hiç denememiş, hiç öğrenmemişti. Odasına kapanıp ders çalışmak dışında bir hayatı hiç olmamıştı Salih’in. İçinde yaşadığı dünyayı henüz hiç tanımıyordu.

Gerçekten de tahmin ettiğim gibi oldu ve hevesle başladığı okuldan birkaç ay içinde yine vazgeçti. Ne okulu beğendi, ne de hocaları. Hiçbirinin dünyadan haberi yoktu. Hayal ettiği yere onu bu okul asla getiremezdi.

SALİH NE ARIYORDU?

Yok edilmiş, aşağılanmış, ezilmiş ruhunun devasız yaralarını başarılarla sarabilmek, acısını biraz hafifletebilmek, mutluluk, iç huzuru, yaşama sevinci gibi, hiç tatmadığı duyguları yakalayabilmek... Ancak bunları yanlış yerlerde arıyordu. Başarı, sonsuza doğru akan bir nehir gibidir. Hiç kimse o nehrin sonuna ulaşamaz ve ulaşamadıkça da kendini başarılı görüp bunun tadını çıkaramaz.

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Onunla konuşurken bir meslektaşımla konuşuyor gibi hissederdim kendimi. Çünkü her şey gibi psikiyatriyi de çok iyi biliyordu. Ayaklı kütüphane gibiydi. Sadece ders kitaplarıyla yetinmemiş, sanat, kültür, edebiyat ve bilim dünyasını o konuların uzmanıymış gibi anlamış ve öğrenmişti. Ona kalsa dünyada öğrenilecek daha pek çok şey vardı.

Bu kadar çok okuyan, bu kadar çok bilen, çok çalışan, bir genç başka ne yapar ki... Başka bir şey yapmaya fırsat kalmaz ki...

Hem çok biliyor, bu kadar bilmek kendi iç dünyasında onu yüceltirken başkalarını aşağılıyor, bir yandan da bütün bu bilgi hazinesine rağmen hayata bir türlü uyum sağlayamamak, herkes gibi olamamak onu için için yiyor, bu sefer de öfke okları kendine yöneliyordu.

Bu büyük zekâ ve yetenek hayata akamazsa ne yapar? Dönüp kendini imha eder.

BAŞARILARIN KADAR VARSIN

Babası memur, annesi ev hanımıydı. Ancak ailede yıllardır kavga gürültü hiç bitmiyordu. O ailede kimse kimseye fiziksel şiddet uygulamıyordu ancak aralarında olumlu bir iletişim de yoktu. Herkes birbirini aşağılıyor, kızıyor, bağırıp çağırıyordu. Ve Salih’e verilen mesaj hep “Başarıların kadar varsın” oluyordu. Anne babanın yüzünü sadece okuldan gelen onur belgeleri güldürebiliyor, bunun dışında odasından hiç çıkmayan Salih’in varlığının kimse farkında olmuyordu. Aile çocuklarını okutmak için ellerinden geleni yapsa da bir akşam bile sofrada ağız tadıyla yemek yiyemiyorlardı.

O evde sadece Salih değil, herkes mutsuzdu. Hem anne, hem de babanın bütün ümidi evin büyük oğlu Salih’ti. O diğerlerinden daha akıllıydı. Bir gün okuyup büyük adam olacak, böylece o karanlık ev aydınlanacaktı.

Lise bitene kadar bu düzen hep böyle devam etmişti. Onlar çocukları için pek çok fedakârlığa katlanmış ama oğulları da odasından hiç çıkmadan çalışmış, onları hep gururlandırmıştı. Üniversite giriş sınavlarında Türkiye çapında başarılı olması ise aileyi sevince boğmuştu. Demek ki yapılan fedakârlıklar boşa gitmemişti.

Ancak aldığı bunca yüksek puana rağmen Salih odalara kapanıp o masadan hiç kalkmayınca şaşırıp kalmışlardı. Artık kliniğe sadece Salih değil anne babası da sık sık gelip duydukları endişeyi anlatıyorlardı. Aradan yıllar geçip de çocuk hâlâ odasından çıkmayınca durumun vahametini anlamışlardı. Vazgeçmişlerdi her şeyden, birbirleriyle kavga etmeyi bile unutmuşlardı. Ne olmuştu bu oğlana, neden herkes gibi okula gitmiyordu bu çocuk? Hem anne hem de baba artık eskisinden çok farklı düşünüyordu. Akşamları hep birlikte sofraya oturmak, oğullarıyla konuşmak, sohbet etmek, arada hep birlikte bir yerlere gitmek istiyorlardı ama Salih bunların hepsini reddediyordu.

Onlarla olmasa bile bari arkadaşlarıyla buluşsa, gezse, tozsa, onlarla yemek yese, sinemaya gitse, hatta eve geç gelse, biz hepsine razıyız ama onun bir tane arkadaşı bile yok, bu yaşa gelmiş bir gencin hiç mi arkadaşı olmaz doktor hanım, diye soruyorlardı bana.

GEÇ SORULAN SORULAR

Bu soruyu sormakta biraz değil, epeyce geç kalmışlardı. Hiç tanımadığı bu hayat Salih’i çok korkutuyordu. “Herkesin kolayca yaptığını ben yapamam ki... Aralarında ne konuştuklarını bile bilmiyorum. Benim gibi birini aralarına almazlar ki... Kendimi uzaylı gibi hissediyorum. Eğer onlar insansa ben değilim, ben insansam onlar değil” diyordu Salih. “Ne şakalarından anlarım, ne esprilerinden. Onlar da benim bildiğimi bilmez.”

Söylediği her şey doğruydu. Salih’in ilgi alanları bile onlardan çok farklıydı. Hem en iyi okulları bitirse bile alacağı diplomaların ona ne faydası olacaktı. Bir işyerinin kapısından bile girmeye korkan biri için başarılı olmak artık hayal olmuştu.

Odasına kapanıp kitap okumayı, yepyeni şeyler öğrenmeyi bir yaşam şekli haline getirmişti artık. Bir tek o odada korkmadan yaşayabiliyor, tek sevdiği şey olan kitaplara sarılıyordu.

Liseyi bitirene kadar, tam da biz anne babaların hayalindeki çocuktu Salih.

Çok iyi bir öğrenci olmak, çocuğumuzun gelecekte çok başarılı biri olmasına yetmiyormuş demek ki... Çocuklarımız hayatın gerçekleriyle yüzleşmeden, yenilmeden, hırpalanmadan, isyan etmeden, insanlarla ilişki kurma sanatını öğrenmeden, hayatla mücadele etmeden, kendilerini keşfetmeden, ağlamadan, üzülmeden, âşık olmadan, hayatın içinde kendine ait bir dünya kuramadan biz onları ne kadar korusak da, hayatın içinde kendilerine bir yer bulamıyorlar.

HAYATIN KENDİSİ BİR OKUL

Hayat bizden çok şey istiyor aslında. Ders başarısı, bunlardan sadece biri... Her şey mükemmel görünüyorsa zaten orada bir sorun vardır. Biz insanlar eksiğimizle, fazlamızla, yanlışımızla, doğrularımızla bir bütünüz.

Bunun gibi daha pek çok genç ve aile tanıyorum. Kimi üçüncü fakülteyi bitirmiş, kimi yüksek lisans ve doktora üstüne doktora yapma peşinde. Dıştan bakınca çok normal, çok başarılı görünseler de, hayatla tanışmayı, hayatın içine girmeyi geciktirebilme peşinde çoğu.

Bir yandan da biz anne babalar çocuklarımızı iyi yetiştirelim derken aslında onları ihmal ediyoruz. Hayatın hiçbir güzelliğini onlarla paylaşamıyoruz. “Hadi ders çalış” diyerek odalara kapatıyoruz çocuklarımızı. Bazılarımız ise yarış atı gibi görüyor onları.

Bir de sık sık onlara ettiğimiz sitemler var. Yıllardır onlar için yaptığımız fedakârlıkları bir bir sıralıyoruz yüzlerine. Borçlandırıyoruz çocuklarımızı. Hep biz konuşuyoruz, onları pek dinlemiyoruz.

Çocuklarımızı sadece biz anne babalar değil, bazı öğretmenlerimiz de çok sıkıştırıyor. Dışa dönük, daha sosyal çocukları pek tercih etmiyor, hatta sıkça onları eziyor, gururlarını kırıyorlar. Oysa bir gencin ortalık yerde gururunu kırmak, ona kurşun sıkmak gibidir. Onların kaderini etkiler.

Tabii ki çocuklarımızın aldığı eğitim, okul başarısı her zaman çok önemlidir ama onlara arada bir özgürlük tanımalı, yeni yaşam alanları sunmalıyız. Hayat, yaşanmadan öğrenilmiyor. Zaten hayata atıldığımızda diplomalarımızdan çok insan ilişkilerindeki başarımız, yeniliklere adapte olabilme yeteneğimiz daha önemli olabiliyor.

Çocuklarımıza önce sağlıklı, huzurlu, mutlu, hem kendiyle hem de çevresiyle barışık ve iyi insan olmayı öğretelim diyorum. Hayat sadece kitaplardan öğrenilmiyor. Hayatın kendisi bir okul zaten.

Çocuklarımızı bundan mahrum etmeyelim...

Haftaya görüşmek üzere...

Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

Yazarın Tüm Yazıları